Yazar arşivleri: Dilek

Dilek hakkında

Editör

Şerefimizi Ne Zaman Kaybettik?

Bugün sırtımda kocaman bir yükle alıyorum kalemi elime; size de bu yükün yalnızca benim değil hepimizin yükü olduğunu anımsatmak için geçtim yazının başına.

Çocukluğunu seksenler ile iki binler arasında geçirmiş, gençliğini iki binlerden sonra yaşamış insanların çok rahat gözlemleye bildiği bir olgudur, şerefini adım adım kaybetmiş insanımızın son geldiği nokta.

Birey toplumu oluşturur; şerefini kaybetmiş bir topluma, şerefli (onurlu, vicdanlı, haysiyetli) insan olmayı nasıl hatırlatırız? Sorusu ile karşı karşıyayız.

Falih Rıfkı Atay‘dan alıntı yaparak başlamak istiyorum,‘Onları teselli etmedikçe bize bu hürriyet ve şeref helâl değildir.”  (Yazı boyu yapacağım alıntılar belki biraz yol gösterici olur umuduyla seçilmiş sözlerdir, umarım sorgulamamıza yardımcı olur.)

Çevreme bakıyorum güce tapan ve bunu hayatının normali kabul etmiş, menfaat odaklı insanlarla dolmuş. Deve kuşu misali kafalar kuma gömülmüş ve asla sorumluluk kabul etmemekte. Tam bir Ortadoğu kültürü çirkinliği sarmış vatanın her metrekaresini.

Erzincan da yaşanan son faciadan yalnızca ben mi ürküyorum, diyorum kendi kendime. Biri bitiyor bir diğeri başlıyor felaketlerin duru durağı yok. Hani suskunlara diyor ya Nazım:

demeğe de dilim varmıyor ama
kabahatin çoğu senin senin, canım kardeşim!

Biz nerede ve nasıl yitirdik şerefimizi sorusuyla zaman kaybetmek yerine geçmişten aldığımız ışığı gelecek nesillere nasıl aktarabilirizin peşine düşmemiz gerektiği kanaatindeyim.

Pusulamız Atatürk ne diyordu Nutuk‘ta ”Temel ilke Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır.”

Yaşadığımız her acı ile yolumuzu nasıl kaybettiğimizi fark ettirmiyor musunuz?

Eğitim sistemimizin bataklığa dönüşmesinin sonuçlarını yaşanan her felakette bir kez daha gözümüze sokuyor doğa. Oysa nasıl da güven dolu söylemiş Hasan Ali Yücel gençliğe seslenişinde;

”… hakikate ermek için her şeyden önce yürekleriniz, vatan ve millet sevgisiyle dolmalı; namus, şeref ve istiklal aşkıyla yanmalıdır. Sizlerin bu duyguda olduğunuza itimat ediyoruz.”

Onun önünü kesen, zenginlerin gücü elinden kaybetme korkusuydu, bizden çalınanları geri almamız gerekiyor, zaman peygamber bekleme zamanı değil.

Eskiden vatan sevgisi olan her birey kendini devletin bir parçası olarak sorumlu hissederdi, gittiğimiz her yerde, okuduğumuz her yazıda, izlediğimiz her karede şerefli insan olmak anlatılırdı.

Şimdilerde ise malumunuz devletine bağlılığını sorgular oldu gençlerimiz. Ne acı ki yasaklar ülkesi haline dönüşmeye başladığımızı gören eğitimli kesim fırsatını yakaladığı anda savaşmak yerine güvenli ülkelerin, vatandaşlığının dilencisi olma derdine düşüyor.

Haklılar mı haksızlar mı, bilmem. Zaman zaman kaçmayı hepimiz düşünmüyor muyuz zaten, kendi atalarımıza; bu topraklarda akan kanlara, borcumuz olduğunu yüreklerimiz sessizce fısıldasa da yeni gelen nesle emaneti gururla teslim edememenin vicdan azabı ile onların kaçma arzusuna hak hatta destek verip yollarını açıyoruz. Kendimizi bu şekilde rahatlatmak derdindeyiz.

Ya kalanlar, geride kalanlar için üzerimize düşen ne?

Aslında formül basit, dinler bu formülü çoktan çözmüşler. Gündemlerinde tutmak istedikleri bütün konuları bazen günde beş vakit bazen haftada bir bazen de yılın belli gün ve aylarında ritüeller şeklinde sürekli tekrar ettiriyorlar.

Namık Kemal Osmanlıya kaybettiği değerleri hatırlatırken her şerefli vatanseverin yapması gerekeni yapıyordu. Köklerinden özünden uzaklaşan topluma hazinelerini işaret ediyordu. 

Kendini ehl-i hamiyyet ya nasıl etmez telef
Altı ayda gaip oldu altı yüz yıllık Şeref

*Çevirisi: Namus ve Haysiyetini korumaya özen gösteren insanlar nasıl kahrolmasınlar / Altı yüz yıllık  şeref altı ayda yok oldu.

Dünyanın dönmesi gibi bizde başladığımız yere döndük. Belki birer Namık Kemal kadar kalemimiz kuvvetli değil ama yurt sevgimiz sorgulanamayacak kadar kuvvetli…

[ Sahi neydi Şeref?  TDK ad; 1.Onur, 2. Erdem, yüreklilik ve yetenekle elde edilmiş iyi ün.]

Bize şikayet etmek değil, çözüm üretmek düşer. O zaman hayatlarımızı nereden toparlamaya başlayacağımıza bakalım.

Günümüz insanı eskisi gibi kendi küçük hayatında kocaman bir dünyada yaşamıyor, elindeki küçük ama bir o kadar devasa teknolojik aletle bireysel gücünün farkında olarak hareket etmeli. Hepimiz kendi çapımızda biraz senarist, biraz yayıncı, reklamcı, belki birazda haberci sayılırız.

Bugün sosyal medyada kendini yayıncı olarak görenlerin ya da içtiği kahveyi paylaşan insanlarımız, kaybettiğimiz etik değerleri de paylaşmayı alışkanlık haline getirmeli. Şerefini kaybetmiş topluma sürekli hatırlatmak gerekliğini hafızalarda sıcak tutmalı.

Mesleğini iyi yapmak, kimseye ve hatta önce kendine yalan söylememek, para için yalakalık yapmamak, haysiyetsizliklere sessiz kalmamak; kötülük yokmuş gibi davranmanın, arkanı dönmenin, görmemezlikten gelmelerin de onursuzluk olduğunu; eşe dosta torpil geçmeyenin namuslu, başı dik durması gereken kişi olduğunu nasıl anlatabiliriz gibi konulara odaklanmalıyız…

Artık yeni nesil Şeref gibi, namus gibi kavramların yatak odası ile ilişkili mevzular olmadığının da çok farkında, gençlik çoktan geçti oraları; bu durumda bize düşen ‘Onurlu hayatlar yaşamak!” kavramını anlatmak, hatırlatmak. Bıkmadan usanmadan zihinlere kazımak, sönümlenmesine izin vermemek… Kaybettiğimiz değerleri geri kazanmanın başka çözüm yolu yok. Unutmayın, bunu atalarımıza olan borcumuzu ödemek adına yapmak zorundayız.

Bir asker ol, silâhını tak, kuşan;
Bir şair ol, milliyeti dalgalat;
Bir işçi ol, ocağını yak, kıskan;
Bir âlim ol, hakikati parıldat!..
Haydi yürü! Medeniyet, şeref, şan,
Genç alnında millî ru’ya görenin!
Eski, yeni, hür ve mes’ud Türkistan,
Bütün Asya ve istikbâl hep senin!..

Mehmet Emin Yurdakul

#seref #onurluyasamak #tekrarinonemi #etikdegerlerimizinasılgerikazaniriz #vatansevgisi #insancayasamak #dilek #gundemarsivi #toplum #kulturerozyonu #tartisma 

Yakamayanlar

Yakamayan yakınlarım vardı benim, artık yoklar cenazelerini bile gömmedim oldukları yerde kaldılar öylece, donuk…

Buz gibi bir çocukluk hafızamda ısıtmaya çalıştığım; söndürmeye çalışmaktan da vazgeçtim. Puslu, karanlık ve kokusuz…

Soğuktan başka hangi betimleme anlatabilir anılarımı…

Çocukların sevilince şımaracağı varsayımı ile büyütülmüş bir neslin arızalı fertleri miydik sadece yoksa beş çocuklu bir ailenin ortancası olarak ”ısıtmayı unuttukları” bir çocuk olmaktan mı kaynaklıydı geçmişimdeki soğukluk…

Sevilme hakkı elinden alınmış bir çocuk sevebilir mi? Yoksa sevildiğini sandığı dala koşa koşa tutunur ve hiç bırakmamacasına küçücük bir kıvılcımla yakmaya mı çalışır ruhundaki buzdağını… Yakıp kül etmek küllerinden doğacağını zannetmek değil miydi?

Hayattan beklentim sadece sevilmek ve sevildiğim yerde sonsuza kadar kalmaktı… Artık değil.

Ya sevebilme ihtimali? Sevmek, ”karşılıksız” hem kendini hem onu ısıtmak…

Şimdi yüzleşme vakti; aslolan sevebilmekti! Gücü ele geçirmek sevmekte gizli… Geçmişimden kalan bu yükü saklaya saklaya gelmekten, bir sıcak bakış ile günü kurtarmaya çalışmaktan yoruldum.

Sevgi dilenmek önüne atılan kadarına razı olmak, onursuzluğundan vazgeçme zamanı.

Hiç sevilmeyen nasıl bilsindi sevmeyi? Önce geçmişi sonra bugünü yaktım.

Asla sevmeyi, birilerinin yakanı olmayı başaramayacağım, korkusuna rağmen valizimi aldım, kapıyı yavaşça kapattım ve tutunduğum son dalı özgür bırakıp yalnızlığına doğru yola koyuldum…

Kararlıyım! Sevmeyi öğrenmeden kimseye yakınlık etmeyeceğim…

Dilek

Lale Köşkün Sırrı

Susuz Köy

İnandıklarınız uğruna kötünün yanında durur musunuz ya da kötülüğü tercih eder misiniz?

Bu hafta şehrimdeki kitap fuarını gezerken çok zarif bir yazar ile tanıştım. Ben kitabını incelerken, kendisinin ilk kitabı olduğunu, naif bir dille ifade iletti.

Yazarların ilk kitabı benim için çok heyecan vericidir; hiç sorgulamadan aldım. Bunca Wattpat yazarının olduğu bir dönemden geçerken  ilk kitabım diyen bir yazarın kitabını almak çok risklidir. Ve ben bu riski seviyorum.

İtiraf etmeliyim ki Suna Topçu hanımefendi duruşuyla bakışıyla hal ve hareketleri, yani edasıyla ilk göz göze geldiğiniz anda farkını ortaya koyuyor. Kitabı alırken beni hayal kırıklığına uğratmayacağından adım gibi emindim. Ve öyle de oldu.

Tecrübeli bir yazarın birkaç kitabını üst üste okuduğunuzda sizi nasıl yönlendireceğini, zihin dünyanızda neler yaratacağını kestirebilmek kolaydır. Sizi şaşırtmaz. Talep ettiğinizi size verir.

Yeni yazarlar ise bilinmeze yolculuktur. 

Susuz Köy adlı kitabın hikayesinin gerçek hayattan alınmış olması da ayrıca şahsımı cezbeden bir konu oldu.

Yazarın anlatımı, çok akıcı. Uzun uzun betimlemelere sizi sıkmıyor, her şey tadında ve tam kıvamında. Hikayeyi okurken ait olduğunuz toplumu gayet sade ve duru bir zihinle görebiliyorsunuz.

Ve eğer sorgulamak isterseniz; kitabı elinizden bıraktığınız anda, hikayede geçen kötü karakterin arkasından giden ”insancıkları” düşünmeden edemiyorsunuz!

Mesela bir gün “İnancınız ile kötülük eylemi arasında kalırsanız nerede dururdunuz?” sorusunun cevabı sizde var mı?  diye merak içinde kalıyorum. Zira düşünmeden cevapladığınızda asla diyeceğiniz bu soru yaşam akışınız içinde çok farklı fiillere dönüşebiliyor.

Son olarak kitaba nazar boncuğu olması adına küçük bir eleştiri sıkıştırmak istiyorum, eserin redaktörlük anlamında özensiz basılmış hissi beni çok üzdü, sanki daha itinalı hareket edilebilirdi… Hikayeye ve yazara haksızlık yapılmış.

Keyifli Okumalar…

Dilek

Netizenlerin Demokrasi Savaşları Ne Kadar Demokratik?

Netizenlerin Demokrasi Savaşları Ne Kadar Demokratik?

📌 Biz net dünyası insanları, Michael Hauben‘in verdiği isimle Netizenler ya da Netyurtaşları hangi topraklara aitiz?

📌 Güç denge(siz)leri sosyal medyada ne kadar güçlü?

📌 Söz Sahipleri çağın dünyasında gerçekten söz sahipleri mi?

📌 Hangi kültürü yaşıyoruz ya da yeni bir kültür mü inşa ediyoruz? Karakterlerimiz, geleneklerimiz, göreneklerimiz nelerdir? Gelecek nesillere nasıl bir sosyal dünya bırakacağız?

Yeni dünya gerçeğimiz sosyal medya

Etimizle, canımızla, kanımızla yaşadığımız bedensel alanımızda adaletmiş, eşitlikmiş, etikmiş, demokrasiymiş umursamayan yahut umursamazmış gibi görünen kişilikler Sosyal Medyayı elimize geçirdiğimiz an bütün dünyayı kurtaracak karakterlere dönüşüyoruz.

Hem varız, hem yokuz. Hepimizin etkisi/varlığı diğerinin engel tuşu mesafesinde.

Bizler biz miyiz değil miyiz? Bunun hiçbir önemi yok, sosyal topraklarda olmak istediğimiz Netizenleriz. “Beni bende deme, bende değilim. Bir ben vardır bende, benden içeri.” // ”Severim ben seni, candan içeri, Yolun vardır, bu erkandan içeri, / Beni bende, deme, bende değilim, / Bir ben vardır bende, benden içeri.”.

Evlerimizde ailemizle, komşularımızla mahallemizle küçük yaşamlarımızı idame ettirmeye çalışırken sosyal medyayı elimize geçirdiğimiz an asker kıyafetlerini giymiş Atatürk gibi devleşiyoruz. İçimizde büyüttüğümüz eşitlik, adalet, hak, hukuk duyguları galeyana geliyor, büyük bir coşkuyla kendini dışarı atıyor.

Biz netizenler tıpkı bir devletin sınırları gibi kendine ait sınırlarda yaşamaktayız, her platformun sınırları içinde kendine has bir kültürü, karakteristik özellikleri, bir duruşu var.

Mesela bir Facebook netyurttaşı; uzun uzun okumaları seven, daha muhafazakar, geleneklerine bağlı CHP hanımefendileri beyefendileri gibi öğretmekten zevk alan, yazışmalarını ağır ağır düşünüp tartarak yazan, nezaketi elden bırakmayan, boş demokrasi savunuculuğu yerine  ”öğrenilmiş” çerçevelerde demokrasi savaşçılığını tercih eden yurttaşlardan oluşur. Asla Risk sevmez risk sevmediği için kitaplardaki okuduğu fikirlerin dışına çıkmayı denemez hatta aklından dahi geçirmez.

Diğer tarafta X ya da eski adıyla twitter netyurtaşları ”benim de bir fikrim var’‘ diye kendini ortaya atmayı sever, daha genç, dinamik ve umutlu tartışmaları başlıklar halinde yürütürler, sloganlarını yazarlar, cevap verenlerde slogandan ne anlıyorsa o çerçevede konuyu ilerletirler. Doğal olarak sloganların zaman içinde içi boşaltılır ve anlamını yitirmiş sloganlar yerini yenilerine bırakır. X ağlarında yaşayan hırçın Netizenler karşısında  demokrasi savaşı vermek oldukça yorucudur… Eğer kendini her dakika kültür, sanat ile beslemezlerse X platformu kullanıcıları hızla tükenir ve cesedi modası geçmiş kalır. Zira bu platformun vatandaşları sürekli yeniliklerle beslenmek ister. Yerinde sayan yeni fikirler üretemeyen Netizenlerin ömürleri kısa sürer ve sessizliğe bürünürler.

Gözler Instagram‘a çevrildiğinde ise tam olarak metropol Netizenler grubu bizi karşılar. Günü kurtaran, hızlı tüketen, anlık mutluluklar, hevesler peşinde koşan kapital yamyamlar gibidir. Demokratikmiş gibi yapılıp diğer tarafta haz aramaya devam edilir. Dostlar alış verişte görsüncülerin bir araya toplandığı çocukta yaparım kariyerde havalarında, hafif arabesk ve görgüsüzlüğümüzü gizlemeye çalışarak demokrasi kovalanır. Aşırı görsel yaşam bazen gözlerimizi kanatırken beyaz İnstagramcılar siyahi instagramcıları çaktırmadan ezme derdindedir. Görsel paylaşımlar eğer sanat içermiyorsa günü kurtaran Ağustos böcekleri gibi kışa aç kalırlar. Demokraside İnstagram netyurtaşları için sadece dikkat çekme aracıdır. Fütursuzca sürekli görünmekten yorulmaz, bıkmazlar. Fark edilme isteğini hiç bir konuya derinlemesine kafa yormadan tatmin ederler… Adam sendecilikleri tıpkı Rakı içince Cumhuriyetçi sayılanların vatanı gibidir.

Sanal platformlar bu kadarla sınırlı değil elbette. Geriye kalan bir kaç küçük devletçik gelişmekte olan ülkelerin iki ileri bir geri tavrını sergilerler. Ne tam bağlılık ne de bir kopuş… Git-geller içinde bir gün tam bağımsızlık hayali, diğer gün ekmek kavgası ne istediklerini kendileri de bilmez. Nettaşları ile arada derede bir ilişki yürütürler. Bu platformlarında kendilerine göre kültürel farklılıkları vardır; kendi yağında kavrulan, kırsaldan şehre göç etmiş, daha çok para daha çok para diye çalışıp didinen TikTok Netizenleri olsun, sakin sakin yaşamaya çalışan yalnızlar kulübü Mastodoncular olsun kendi iç dünyalarında demokrasi savaşları verirler.

Tabi bunların içinde en demokratik alana sahip olanı 1000Kitabı atlayamayız. Elit Apartman sakinleri gibi sakin mizaçları huzurlu ortamları ile tam bir cennet. Gerçek kaliteli demokrasi savaşı elbette orada yaşanıyor. Ne kadar kız düşürmek için siteye giriş yapan mülteciler olsa da ülkenin kültürüne uyum sağlamayanlar anında kendi kendine imha ediyor.  Demokrasiden hoşlanmayanlar bile demokratik bir ortamda iletişim kurmanın rahatlığı içindeler. Hacılık hocalık makamları, fikirleri çürütülünceye kadar sürüyor. Fikrin kadar var olabiliyorsun. Ülkenin kuruluş temelleri sağlam bir kere. Güneşin batmadığı topraklar gibi.

Anlayacağınız sosyal ülkelerin demokratik ortamlarını say say bitiremeyiz. Herkesin eşit olduğu bu ülkelerde her ne kadar kendi krallıklarını, diktalarını kurmaya çalışanlar olsa da güçleri zihinlerini sergileyebildikleri kadardır. Tabi ki gerçek dünyadan transfer edilmiş troller, algı yönetimi için gelmiş teröristlerde yok değil fakat onların varlığı çekirge istilası yaşayan tarla sahibi gibi anca kısa bir dönem rahatsız ediyor. Sosyal Medya platform sahipleri zaman zaman kendilerini temizlese de bu çekirge sürüleri durmadan huzur kaçırmaya devam ediyor.

📌  Sizce demokrasiyi bir gün gerçek hayata taşımayı başarabilecekler mi? Evimizde sokağımızda ailemizde ne kadar söz sahibi olabileceğiz?

Dilek

Gündem Arşivi Okuyucularından 100.Yıla 100 Kitap Tavsiyesi

Lale Köşkün Sırrı

Gündem Arşivi Okuyucularından 100.Yıla 100 Kitap Tavsiyesi

Öncelikle Değerli Gündem Arşivi takipçilerine özel teşekkürlerimi iletmek istiyorum.

Öyle ya da böyle bugün bir kadın olarak kendi gücümü kullanabiliyorsam bunun Cumhuriyet sayesinde olduğunun farkındalığı ile kendi kütüphanem de ”100.yıl kitap köşesi” oluşturmak istediğimi kıymetli takipçilerimize bildirdim.

İyiliğin, kötülüğün, medeniyetin yani toplumda her şeyin bulaşıcı olduğunun farkında olan  sevgili okurlarımız da Cumhuriyetin korunmasının tek yolunun bireylerin zihinsel gelişiminden geçtiğinin bilinci ile bize kitap önerilerinde bulunma nezaketi gösterdiler.

Kıymetli Gündem Arşivi Ailesi takipçilerinden derlediğimiz   ”Aklın” ve ”Fikrin” insanlığın iyiliği için kullanılmasını sağlayacağına inandığı 100 kitap önerisi:

Elbette birinci sırada herkesin ortak fikri, Atatürk’ün kaleminden çıkan ”Nutuk” zira Cumhuriyetin nasıl kurulduğunu, kurulurken neler amaçlandığını, bu milletin insanının hangi noktadan yola çıkılıp hangi noktaya ulaştığını anlayabilmenin ilk adımı Atatürk’ü okumakla başlar.

Fakat biz anlamakla yetinmeyip insanlığı daha ileriye taşımak hayalinde olanlar başka neler okuyabiliriz?

-Muhsin Salman:

  • Bir Dinazorun Anıları, Mina Urgan
  • Kuzgunlar ve Leşler, Rol Toy
  • Eskil Fotoğrafların Sesi, Yılmaz Yeşildağ
  • Nietzsche Ağladığında, İrvin D. Yalom
  • Semerkant, Amin Maalouf
  • Derinöz Ağıdı, Muhsin Salman
  • İki Üzüm Tanesi, Feridun Hocalar
  • Yedi çınar Yaylası, Kemal Tahir
  • Köyün Kamburu, Kemal Tahir
  • Büyük Mal, Kemal Tahir
  • Kürk Mantolu Madonna, Sabahattin Ali
  • Ve Durgun Akardı Don, Mihail Şolohov
  • Aslan Asker Şvayk,  Jaroslav Hasek
  • Sosyalizm Alfabesi
  • Felsefenin Temel ilkeleri
  • Serenat, Zülfü Livaneli

-Sacide Uluğ:

  • Şu Çılgın Türkler, Turgut Özakman
  • Yüzyıllık Yalnızlık, Gabriel Garcia Marquez (Bence listeye girmeyi hak ediyor, diyor )

-Anıl Güven:

  • Kurtlara Koşan Kadınlar, Clarissa Pinkola Estes
  • Cinselliğin Tarihi, Michel Faucault

(Her iki eserin de Ayrıntı Yayınları Ağır kitap serisinden çıkmış olanı tercih etmenizi önerim. Çok yalın, düzgün bir çeviri).

  • Kitle ve İktidar, Elias Canetti
  • İnsanlığın Mahrem Tarihi, Theodore Zeldin
  • Ruj Lekesi, Greil Marcus
  • İmparatorluk, M.Hardt ve A.Negro
  • Disiplin, Ulrich Bröckling
  • Ahlakı protesto Sanatı, James M. Jasper
  • Seks İsyanları, Simon Reynolds
  • Karanlığın Kültürleri, Bryan D. Palmer
  • Diyalektik, İmgelem Martin Jay
  • Devlet-i Aliye, Halil İnancık (iş Bankası Yayınları)
  • Kendime Düşünceler, Markus Aurelius
  • İlk Çağ Felsefe Tarihi, Ahmet Arslan

Bana göre bir kütüphanede bulunması gereken kitapların içinde Frankfurt Okulu Düşünürleri salt bulunmalı

Theodor W. Adorno
Max Horkheimer
Walter Benjamin
Jürgen Habermas
Franz Neumann

-Bertrand Russel

Ahmet Çevizci
Macit Gökber

  • Ahlak Eğitimi, Emile Durkheim
  • Akıl Zayıflığı, Shopenhauer
  • Platon serisi en uygun Say Yayınları…
  • Aşkın Anatomisi, A. Kirch
  • Aşk ve Şehvet Üzerine, Theodor Reik

Bu kitapları okuduğum için öneriyorum, diyen Anıl bey ayrıca şunları da öneriyor;

  • Bir Yanılsamanın Geleceği: Neden Savaş / S. Freud
  • Kitle Psikolojisi / S. Freud
  • Yanılgılar ve Düşler Üzerine / S. Freud
  • Nana / E.Zola
  • Retorik / Aristoteles
  • Atomcu Felsefe/ Leukippos
  • Anna Karanina ( 4 cilt çeviren Leyla Soykut ) Tolstoy
  • Yer Demir Gök Bakır, Yaşar Kemal
  • Memleketimden İnsan Manzaraları ( Kurtuluş Savaşı Destanı ) Nazım Hikmet
  • Descartes Felsefenin İlkeleri
  • Aklın Yöntemi için Kurallar
  • J.j Rousseau İnsanlar Arasında Eşitsizliğin Kaynağı
  • Güneş Ülkesi Tommaso Campanelle

– Macide Gür:

  • Ahmet Şık ve dört gazetecinin birlikte yazdığı Duvar adlı kitabı herkese öneririm diyen Macide Gür ayrıca kitap hakkında şunları da not düşüyor; Bu hale nasıl geldiğimizi, nasıl bir mafya düzeninde, hangi girift ilişkilerle adım adım çöküşe gittiğimize ışık tutuyor. Aydınlık için karanlığı bilmek gerekir sanırım.
  • Kanatsız Kuşlar, Louis de Bernieres

– İsa Şahin:

  •  Köylüler, Talip Apaydın (yazdığı dönemde henüz yaşayanlarla görüşmeleri sonucu yazmış olduğu kitap )
  • Toz Duman İçinde, Talip Apaydın
  • Vatan Dediler, Talip Apaydın

Olması gerekir diye düşünüyorum, demiş.

-Celal Akpolat:

  • Türkiye’nin Yakın Tarihi, İlber Ortaylı
  • Sakıncalı piyade, Uğur Mumcu

-Cahil Vatandaş:

  • Felsefe nasıl Yapılır, Niyazi Kahveci
  • 21. Yüzyıl için 21 Ders, Y.N. Harari (Aynı yazarın Hayvanlardan Tanrılara Sapiens’i de tavsiye ediyorum , diyor.)
  • Kapital, Karl Marx
  • Devlet, Platon ve (Tabii ki de Nutuk )
  • İdeal Devlet, Farabi
  • İbn-i Haldun kitapları

-Hatice Kaya:

  • Dönüşüm, Franz Kafka ( ilk okuduğumda  günlerce kendime gelememiştim, diyor )
  • Şeker Portakalı, José Mauro de Vasconcelos
  • Sol Ayağım, Christy Brown

-Hayrettin Geçkin:

  • 100. Yılında Cumhuriyeti Savunmak, Cazim Gürbüz
  • Çanlar Kimin İçin Çalıyor, Ernest Hemingway

-Hayati Sarnık:

Din Bu, Turan Dursun

-Yılmaz Dikbaş:

Unutulmaz Köy Enstitüleri, Fakir Baykurt

-Orhan Ayber:

  • Atatürkçüler Yenildiler, Yılmaz Dikbaş
  • Ağababa: Cumhuriyetin İmamı, M Osman Akbaşak

-M Osman Akbaşak:

Anne Beni Bekletme, Hidayet Karakuş

-Gönül Arsak:

Çağdaşlaşma Yolunda, Türkan Saylan

-Tren Şefi:

Kırk Yıl Önce Kırk Yıl Sonra, Rıfat Ilgaz

-Homo Erectus:

İnsan Bilgisi, Bertrand Russel

-Mat Bey:

Muazzez İlmiye’nin tüm kitaplarını önerdi.

-Mustafa Polat:

Akl-ı Kemal, Sinan Meydan

-Nizamettin Karadaş:

Gör Beni, Akilah Azra Kohen

-Mualla Sezgör Yassıbaş:

Tek Adam, Şevket Süreyya Aydemir

-Dilek:

  • Hayvanlardan Tanrılara Sapiens, Y.N.Harari ( dünya ve insanlık tarihini zihnimde daha derli toplu düşünmemi sağlayan en önemli kitaplardan biridir )
  • Beyaz Zambaklar Ülkesinde, Grigory Petrov ( yetişmekte olan zeki çocuklara hediye etmek için mutlaka kütüphanemde yedek bulundururum)
  • Bin Muhteşem Güneş, Khaled Hosseini ( zihnimde şimşekler çakmasına sebep olmuştu. Acımasız erkek iktidarının din maskesi ile insanlığa neler yaşatacağını tüm çıplaklığı ile yüzüme vuran bir kitaptır.)
  • Kadınlar Cumhuriyeti; Bilimin Öncü Kadınları ( Bu kitabı okurken neden Kemalistİlkay yazmadı, diye düşünmüştüm).
  • Sofie’nin Dünyası, Jostein Gaarde
  • Fedailerin Kalesi: Alamut, Vladimir Bartol
  • Medeni Bilgiler,  Mustafa Kemal Atatürk
  • 1984, George Orwell ( bu kitabı insanlar yorumlarken, sanki bugünü anlatıyor gibi diyor oysa insanlar aklını kiraya vermeye o kadar meyilli ki, her dönemde korkaklar azınlıklar tarafından sürekli ele geçirilip yönetiliyor. İnsan her devirde insandır! )
  • Demir Ökçe, Jack London
  • Tutunamayanlar, Oğuz Atay ( bazı satırları yazan yazarın bile anlamadığını düşünüyorum, benim için çok zihin açıcı bir kitaptı)

Kemalist İlkay:

  • Başlangıçta Eğitim Vardı, Alice Miller
  • Pusula, Sinan Meydan
  • Huzursuzluğun Kitabı, Fernando Pessoa
  • Liberal Çiftlik, Uğur Mumcu
  • Ah Biz Ödlek Aydınlar, Aziz Nesin
  • Kemalizm ve Demokrasi, Ahmet Taner Kışlalı
  • Toplu Yazılar, Mahir Çayan
  • İnançları Uğruna Öldürülenler, Vecihi Timuroğlu
  • Atatürk’ün İzinde Bir Arpa Boyu, Bahriye Üçok
  • İnce Memed, Yaşar Kemal

(Nazım Hikmet ve Edip Cansever gibi çok değerli şairlerimizin satırlarının da toplumda etkisinin çok olduğu inancında olduğunu da belirtti.)

Dilek

Filistin Topraklarında Şimdi Ne Olacak

Bir ülke düşünün;

Ya da hiç düşünmeyin, hepimiz bu filmi defalarca izledik.

Filistin!

Yöneticileri tarafından arazi satışlarına sınırsız izin verilmiş topraklar.

Ne kadar da bize uzak değil mi!?

Ve üç kuruş için halkını dünyaya köle olarak pazarlayan bir kral; ne de olsa kralların çocukları kendilerini Avrupa, Amerika gibi güvenli alanlara taşırlar ve kendi soylarının refah içinde yaşayacağından emin olan üstün ırklı satılmışlar bu dünyada hiç sıkıntı görmeden binlerce masum insanın geleceğini talan ederler.

Bu aç gözlülüğün nelere mal olacağını tekrar tekrar izliyoruz. Ders almak yok. Kaldığımız yerden zihinlerimizi ve bedenlerimizi kiraya vermeye devam.

Tarih tekerrürden ibaret denir ama; tabi ki cahiller ilk defa yaşıyor!? Bütün bu yaşanan ”savaş” adı altında işlenen cinayetlerin kendilerine özel olduğu hissiyle dolular. İleride onların çocukları, nesilleri de aynı şeyi yaşayacak. Ve şu anda bütün cahiller ”dua ederek” kurtulabileceklerini düşünüyor Filistinliler ve diğer tüm savaş mağdurları binlerce yıldır aynı yoldan geçtiler.

Onların bu cehaleti yüzünden farkındalıklı insanların çocukları da acı çekecek tıpkı 6 Şubatta olduğu gibi. Yeryüzündeki bütün kötülüklerin kaynağı cehalette ısrar eden, ”amaaan boşverci” zihniyetin öğrenmeye, araştırmaya karşı sorumsuzca direnç göstermesinden kaynaklı.

Cahil halkın aklı fikri yok. Bunu kabul edelim. Onlardan sağlıklı düşünmelerini mantık ve muhakeme çerçevesi içinde hareket etmelerini beklemeyelim bu kesin sonuç.

Peki bu insani şartlar nasıl iyileşecek?

Ne yazık ki aklı fikri olan da bir avuç insan, gidişata ”dur” demekten yorulmuş ve üstelikte çaresiz kaldığı yanılsaması içerisinde.

Kötülük çok güçlü. İyi niyetli insanlar çoğunlukta dahi olsa kötüler kadar azimli değil, zavallılığın arkasına sığınmış tembelleri ve korkakları da kötülerin yanında sayarsak umutsuzluk diz boyu.

Şunu idrak etmek bu kadar zor olmasa gerek. Dünyanın oyuncağı olmak istemiyorsan, kendine ve yaşadığın topluma zihinsel olarak yatırım yapmalısın, gelişmeye direnen, insanları gelişime zorlamalısın…

Filistin topraklarında şimdi ne olacak ?

G.O.R.A. filmindeki uzaylılara taşla sopayla saldıran köylü sahnesinden ne farkı var bu yaşananların…

Hepimizin bildiği üzere Filistin halkı yine kendi topuklarına sıktı. Ataları sayesinde asla içinden çıkamayacakları bir sarmalın içinde debelenip duruyorlar.

Nereye varacak bu savaşın sonu? Hepimizin bildiği üzere İsrail bu işten karlı çıkacak. Tartışmasız.

Ya ölen sıradan halk? O sıradan halkın senden benden ne farkı var?

Bazı aç gözlüler için hayatını feda edip ölen ve yahut cinayet işleyen katiller gelmiş geçmiş olacak yeryüzünden… Hepsi bu…

Dua ederek kurtulan bir toplum da yok sanırım.  Cemaatlerin salavat zincirleri anca kitap okumaya, bilimi araştırmaya engel olup insanları yerinde saydırmaya yarayacak.

Tanrının İyilik ya da kötülükle de pek ilgilendiği söylenemez. Tespih çekerek tanrıya rüşvet vermenin de tanrılarına kurban kesen mitolojik hikayelerdeki halklardan hiç farkının olmadığı gerçeği ile yüzleşmemizin zamanı gelmedi mi?

İşin özeti birilerinin hırsları için; dinler, ırklar, uluslar kullanılmaya devam edecek. Sen ben akıllanmazsak bu helezonik durumun içinden çıkılamayacak.

Kime ve neye hizmet ettiğini göremeyen insanımsılar karın tokluğu için masum canlıların yaşam haklarını ellerinden almaya devam edecek…

Günlerdir dünya gündemine ve sosyal medyaya şahsi sebeplerden göz atamamıştım, ne kadar dingin ve huzurluymuş zihnim. Meğer küçük hayatımın sıradan acıları bile dünyanın vahşiliğinin yanında tatlı kalıyormuş… Keşke deve kuşu misali kafamı kuma gömebilecek kadar taş kalpli olabilsem dediğim sonrasında bu onursuzluğu kendime yediremediğim günlerden geçiyor YİNE insanlık…

DİLEK

 

Gıybet

Gıybet

Şöyle ağzıma bir sakız alıp kenarı oyalı yazmamı ensemden dolandırıp başımın tam tepesinden bağlamak geçiyor içimden. Hatta minik turuncu kahve çiçekli bir de şalvar geçireyim ki üstüme içinde bulunduğum ruh halini görselde de yansıtabileyim.

Yine içim şişti, yeni eğitim-öğretim veli savaşları hepimize hayırlı uğurlu olsun.

Ben bu gıybeti şöyle sündüre sündüre uzata uzata yapmazsam içimde patlar.

Konumuz malum, güzel memleketimden veli manzaraları.

Öncelikle kısa bir özet geçeyim: Kızımın öğretmeni ikinci sınıfın sonunda çocuklara ve velilere veda etmeden emekli oldu, üzücü ama kendisine göre geçerli sebepleri var. Önce kırıldık, kızdık sonra hem çocuklarımızın adına hem de giden öğretmenimiz adına kaygılandık… Acabalarla dolu bir yaz geçirdik…

Bu süreci iyi kötü tahmin edersiniz, küçük şehirde ( bu dönemde hangi şehir küçük diye anılabilir ki; Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilirliğinden kaynaklı bir nüfus patlaması yaşıyoruz.) her türlü haber hızla yayılır, bilgi aktarımları sen köşeyi dönmeden bütün şehre varır. Yeni öğretmen adayının inciğini cıncığını tabi ki öğrendik.

Ülkenin eğitim sistemini burada tartışmaya açmaya gerek yok.

Hepimizin bildiği üzere bu sistemden sağlam çıkabilmek için ailelerin ve çocukların canla başla çalışmaları gerekiyor. El ense yatarak veli olunmuyor. Çocuğunuz inşaatta boyacıda olacak olsa kültür seviyesi yüksek aydın bir boyacı olsun istiyor iseniz elini taşın altına koyacaksınız. Çocuklarınızla beraber hayata sıfırdan yeniden başlayacaksınız.

Müfredatta olmayan soru sorma yeteneği, merak, öğrenme aşkı gibi eksikleri siz tamamlayacaksınız.

Neyse sonuç olarak okullar açıldığında çocuğumun eski öğretmenini aratmayacak derinlikte, mesleğini hakkı ile yapacağını hissettiren, ilkokul öğretmenliğine yakışacak kalitede bir öğretmenle karşılaştık.

Hemen hemen hepimizin yüreğine su serpildiğini düşünürken bazılarının yüreğine bir ”darlanmaklar” geldiğini gördük. Gülsem mi ağlasam mı bilemedim.

Tabi ki yeni öğretmenin gelmesi ile etekleri tutuşan sınıfın yaramaz çocuklarının velileri, eskisi gibi ense yaparak çocuk büyütemeyeceklerini fark ettiler. Ödev sorumluluğunu almamış bir çocuğun ebeveyni olarak, ”bana ne öğretmen uğraşsın”, devrinin kapanması onlar için acı bir çöküş olsa gerek.

Bahsettiğim öyle minik masum şirin yaramaz çocuklar değil elbette. Baya şu filmlerde gördüğünüz zorbalığı, acı çektirmeyi, küfür etmeyi, küçücük çocukları korkutmayı seven o kötü yürekli çocukların ebeveynleri (sevgili veliler çocuklarınız sizin kopyanız. Siz kötü olduğunuz için onlar da kötü ve dışarıdan bakınca çok belli oluyor).

Kimse bana çocuğun kötüsü olmaz falan demesin bunlar kötü. Dümdüz kötü.

Ne kendi eğitim hayatımda ne de çocuklarımın peşinde koştuğum dönemde, bu veli modelini ya da bu veli türünü daha önce hiç görmedim, desem yeridir. Toplumun evrimleştiğini 8 sene ara ile net bir şekilde ben görüyor isem, sosyologlar daha neler görüyordur.

Okulun bahçesinin çeşitli köşelerinde konuşlanıp avını izleyen sinsi bir kobra yılanı gibi köşeye gizlenmiş sessiz sessiz etrafı gözetleyen veli  gördüm de okulun bahçesinde sınıf anneliği için oradan oraya koşuşturup oy toplamaya çalışanı ne duydum ne gördüm.

Neler oluyor(!) biri bana konuyu açıklasın!? Mantıksal karşılığı nedir?

Belediye başkanı olup ihale kapmaya çalışan ve yahut meclise kapağı atıp kendini garanti altına almayı planlayan yolsuzu idrak ettik-te! Bu, sınıf annesi olmak için oy dileneni çözemedim? 

Okul bahçesi olmuş veli siyaset meydanı, esnaf ziyareti yapan politikacı misali tek tek veliler ziyaret edilip konuyu usulüyle (adayın zeka seviyesinin yettiğince) anlatıp kalçalarını kıvıra kıvıra diğer veliye doğru koşan aday ve yandaşları tam da Akp Türkiye’si dedirtiyor insana!

Kimse kusura bakmasın derdim kalp kırmak değil elbet ama birinin çıkıp gerçekleri bu toplumun yüzüne vurması gerekiyor.

Ben aday olmam adaylık bana teklif edilirse değerlendiririm kalitesi ortadan çoktan kalktı biliyoruz da neden?

Sınıf anneliğinin statüsü nedir? Bir insanın kariyer planlamasına alınmasında ki amaç nedir? 

Makul, akla yatkın davranışlar sergileyen konuştuğun zaman seni anladığını düşündüğün ebeveynler yok olmuş, Öjenik insanlık teorisine hiç bu kadar hak verdiğim bir dönem hatırlamıyorum. ”Bu kadar embesille yaşadığımız yeter!” diyen hakimin ezberden konuşmadığını şimdi daha iyi fark ediyorum.

Çocuğuna yüksek not aldırabilmek için, desek!? İlkokul notları sınavlarda hükümsüz, öğretmenin özel ilgi ve alakası, kimse sizin gül yüzünüzün hatırına kendi karakterinden taviz verip eğitimciliğini şekilden şekle sokmaz; anca ”mış” gibi yapar. Ebeveyn olmayı talep ettiyseniz bunu bilemeyecek yaşlarda değilsinizdir.

Eeee başka?

Buradan ulusa sesleniş yapmak istiyorum, sevgili yurdum velileri böyle çocuk yetiştirilmez, yetiştirdiğiniz çocuklar ileride hepimiz başına dert oluyor. Nepotizm sizlerin bencillikleri yüzünden yerleşiyor küçücük bünyelere…

Siz çocuğunuzu bugün bir yerlerde iyi maaşlı çalıştırıyorsunuz, diye yarın ayarlarıyla oynadığınız adaletin terazisi yine kendi nesillerinize zarar verecek; yaşadığınız toplum ne kadar kötüye giderse, adaletsizlik ne kadar normalleştirilirse önünde sonunda bindiğiniz dallar kesilecek. Şu an yaşayan bireyler değilse de çocuklarımız, torunlarımız bunun acısını yaşayacak.

Lütfen görün artık.

Ağzını açtığında mangalda kül bırakmayan vatan severler, vatanını sevmek iyi nesiller yetiştirmek ile olur…

Not: Ön izlemedeki fotoğraf Hypnot İstanbul sitesinden alınmıştır.

Dilek

Lale Köşkün Sırrı

Tariz Dergisi

Tariz Dergisi

Bir aydan fazla bir zamandır gündemimde Tariz Dergisi var. Derginin ilk adını duyduğum an anlamını merak edip araştırdım. Meraklıları da elbet mutlaka araştıracaklardır.

Sağımda, solumda, evimin her köşesinde bu derginin karşıma çıkmasının dağınık zihnimin bir yansıması olduğu ile ilgili fikirlerinize katılıyorum. Dikkat dağınıklığı yaşayan insanlar bilirler ki dergiler; edebiyattan haberdar olmak, ruhunu edebiyat ile beslemek isteyenler için muhteşem fırsatlar yaratır.  Ama dağınıklığımın tek sorumlusu bu sefer yalnızca ben değilim. Açıkçası Tariz Dergisinin yol arkadaşlığının kalitesi de en az benim kadar suçlu. Tabi dergi severler için dağınık olmak bir suç mu? Orası da tartışılır.

Dergiler evin sağında solunda varlıklarını hissettirmezlerse, kapalı dolaplarda haksız yere zindana düşmüş bir mahkuma dönüşürler.  Onca emeğe haksızlık etmenin yükünü alın nerenizde taşıyabiliyorsanız taşıyın… Ola ki bu dağınıklığın içinde derginin başına bir şey gelirse yenisini sipariş vermek zorunda kalacağınız unutmayın. Kitaba ve dergiye verilen üç kuruş elbette düşünce işçiliğinin bedeli olamaz. Bu ülkede zihin işçisi olup da zengin olma hayali taşıyan var mıdır?

Asıl mevzu eser sahipleri okundukça kendilerinin değerini fark etmeleri  ve bu hisle toplumu bir adım ileri taşıma gücü ve azmini kendilerinde bulmalarıdır. Karnını doyurmaktan başka insani ihtiyaç derdi olmayan bir toplumda yaşıyor olsak bile şükrederek yaşamanın bizi ilerletmeyeceği gerçeğini biliyor muyuz?

Konuyu dağıtmadan son dönemlerde gündemime yerleşen Tariz Dergisinin sizlerin de gündemine yerleşmesi gerektiğine inancı ile bu yazıyı kaleme aldım. Dürüstçe yazmak gerekirse ülkenin gidişatından  sürekli şikayet eden insanların sanata destek vermeleri zorunluluğunun farkına varmaları gerektiğinin bilincine varmış bir birey olarak; okumak için zaman bulamıyorum, yalanına sığınan kişilerin ilk adımı Tariz Dergisi satın alarak atmaları kendileri için güzel bir başlangıç olur.

İtiraf etmeliyim ki, dergi elime geçtiği hafta okumaya her niyet edişimde gözümü derginin kapağından alamadım. Bu sebepten bir türlü yazılara geçiş yapamamak yazarlara haksızlık ediyormuşum hissine kapılmama sebep oldu. Kapak resimleri için emek veren arkadaşı özel olarak tebrik etmek istiyorum zannederim kapak resimlerinden binlerce anlam çıkarmamak elde değil.

Geleceğimize umutla bakmamıza destek veren Umut Palamut gibi zihin işçilerine ne kadar teşekkür etsek azdır.

Edebiyatın eskisi yenisi olmaz. Tariz dergisinin tüm sayılarını alabilirsiniz. İnsan her çağda değişken zamanlardan geçer ve değiştiğimiz zamanlara rast gelen eserler bizim için çok özeldir. Tariz Dergisi emekçilerine temennim hep; Doğru zamanlara denk gelesiniz…

 

Dilek

Lale Köşkün Sırrı

Spinoza Problemi

Lale Köşkün Sırrı

Konağın en sessiz saatleri, in-cin top oynuyor, havada değişik bir huzur var, kendi kendime düşüncelere dalmış gitmişim… Bu konağı da sahiplerimi de farklı seviyorum. Şu hayatta neler yaşadım neler… Onca ev  onca insan gördüm, kendimi en çok buraya ait hissettim, burada doğmuş gibiyim.

Ne kadar zaman oldu kim bilir buraya geleli. Ben kimdim? Hangi topraklara aittim? Dilime, dinime, ırkıma dair hiçbir şey hatırlamıyorum.

Pazara düştüğümde 13- 14 yaşımda ya vardım ya yoktum.

Tüccarın şu sözleri hala kulağımda ”Bundan sonra sen bir kölesin, en çok kim para verirse, ona satılacaksın! Sakın gittiğin yerde hizmette kusur etme, geri getirirlerse kömürlüğe atarım, aç susuz, ölür kalırsın, umurumda olmaz.”  gık demedim, ölmeyi de tercih etmedim. Yaşamaktan başka bir yol bilmiyordum; hayat acı olsa da can tatlıydı…

Aklımda ne anam var ne babam. Bir tek o korkunç yolculukta yaşadıklarımı hatırlıyorum; aç susuz günler geçti. Hala yüzleri solmuş, telef olmuş kızları hatırladıkça göğsüm daralıyor. Ben nasıl oldu da sağ çıktım, cesetleri yol kenarlarına atılan onlarca kızdan biri olmadım, nasıl dayandım?

Bu coğrafyaya geldiğim günden beri ne savaş bitti ne de kıtlık… Dışarıdan bakınca cennet olan bu diyarlarda mutlu gün hiç görmedim.

Tanrının adaleti mutluluk, desem tanrı biz köleleri mutlu görmeye katlanamıyor, onların tanrısı bizim tanrımızdan daha güçlü olduğu için mi biz köleyiz onlar hür?

Ama onların tanrıları da o kadar kudretli değil, öyle olsa yoksulluğa çare bulurdu. Paraya sıkışan efendiler her seferinde ilk beni satışa sundular. Sonrası malum; o evden bu eve satıldım, durdum. Efendilerimin gözünde çok doğurgan oluşumdanmış meğer, en yüksek paralara gittim. Ama erkek evlat doğuramadığım için pek de kıymetim olmadı.

Yavrularımı; canım, ciğerim, evlatlarımı da ”besleme” olarak sattılar… Etimden, sütümden yararlandılar; neticede bereketli köleyim. Buna sevinsem mi üzülsem mi bilemiyorum.

Öncem, sonram kayıp yeryüzünde kanadı kırık, bir başımayım. Bunca zaman hep hizmet ettim. Ya ben elden ayaktan düştüğümde, kim bakacak? Kim bir tas çorba koyacak önüme?

Son evladım, kuzum, gül kokulum; hiç olmazsa o kalsa yanımda, tek dileğim bu. Sevgisi ayrı kaygısı ayrı dert hem evlattan başka kime ve neye tutunulur? Yaşlılık güvencem o benim. 

Meşrutiyet ilan edildiğinde ne çok sevinmiştik hepimiz. Cariyelik, kölelik yasaklandı dediler. Özgür olacaktık. Emeğimizin karşılığını para olarak alacak ve canımızın istediği gibi yaşayacaktık. Hoş, hür olsak kaç yazardı; nereye gider, nerede barınırdık!? Kim kapısını açardı bize, güya o zaman cariyelik yokmuş gibi davrandı devlet, ama herkes biliyordu; biz kadınların gizli kapılar ardında, köle pazarlarında satıldığımızı… Köleleri kim koruyacaktı, devlet dediğin yine onlar değil miydi!?

Para biriktirip özgürlüğümü satın alayım desem, ”nereden buldun bu parayı?” demezler mi? Yediğim bir araba dolusu dayakta yanıma kâr kalırdı.

Amaaan be kadın seninki de kuru laf, kimin yanına sığınırsın bu saatten sonra? Bir lokma ekmek veren olur mu sana?  Yavaş yavaş bedeninden gençlikte gidiyor. Farelerin cirit attığı bir odada hayata gözünü yumup gideceksin farkında mısın? Kendi kedine konuştuğun yeter kalk evin işlerini bitir. Yiyeceksin yine paparayı…

Ah şu muhtaçlık yok mu… Her seferinde hanımımda bunu başıma kakıyor, ”Savaştan çıktık, bu kadar yoklukta, çok ekmek tüketiyorsunuz” diyor, desin ne olacak, yavrumu el kapılarına ”besleme” diye satmadılar ya daha ne isterim şu hayattan, ne kadar minnettar olsam az. Karnının doyduğu kapıya nankörlük etmemek lazım.

Hakkını yemeyelim Efendim de düşkündür bana, özellikle de geceleri; hiç başkalarının koynuna sokmadı, konağa geldiğim günden beri  tenime başka erkek eli değmedi, sadece onun hizmetinde kaldım. Bu yaşımda yüzüme bakıldığına şükretmeliymişim.

Köle pazarında ‘bir cariyeye sunulacak en büyük lütuf, beyinin seni yatağına kabul etmesi’ demişlerdi. Kabul etmeyen efendi görmedim ama misafirlere de ikramlık gibi sunmaları zoruma gitmedi desem yalan olur, bütün emirlerine itaat ettim. Bir kölenin bir eşyadan ne farkı olacak?…

Birden bire kapı çaldı, irkildim, hemen toparlanıp kapıyı açtım. Hükümetten haber getirmişler. Çirkin suratlı o haberci geldi, pis pis suratıma sırıtarak:

”Efendini çağır ” dedi. Koşarak içeri geçtim.

Efendim, haberci ile konuştuktan sonra çok kızdı, esip gürlemeye ”Sonunda bu da geldi başımıza” diye bağırmaya başladı.

Kulağım kapıda olanı biteni anlamaya çalışıyordum. ”Mustafa Kemal Paşa, bakalım daha ne işler açacaksın başımıza, ne demek benimle köleler kanun önünde, devlet nezdinde aynı, eşit haklara sahip olacak. Olamaz böyle aşağılama, yasal haklar verilecekmiş, hem karınlarını doyurayım, hem de eşit sayılayım… Parasını verdim ben bu kölelerin, benim malım hepsi…”

Sonra hiddetle bana seslendi:

 ”Kadın, hanımına  söyle hazırlansın, sen de, kızın da hazırlanın Nüfus Umumiyesine gideceğiz kafakağıdı çıkaracakmışız, eski köye yeni adet!… Kadına, cariye kafa kağıdı çıkartıldığı nerede görülmüş, olacak iş değil. Gün geçer kin geçmez; biliyorum ben yapacağımı…”

Bu sözleri duyunca hiç anlam veremedim. Osmanlıdan sonra bir sürü değişiklik olmuştu, yeniliklerin arasına bize de insan olmak hakkı tanınmıştı.

Sonra Beyim ile Hanımım konuşmalarına kulak kabarttım, Hanımım:

”Bu ikisinin dinine ne yazdıracağız, ırkına, soyu sopu nereden derse memur ne cevap vereceğiz? Kölelik devlet nezdinde yasaklanalı çok oldu, başımıza bir iş açmasınlar, ister misin bu cenabet gavurları Müslümandan saysın hükümet…”

Hayretle donakaldım, Cariyenin dini mi olur, bu nasıl bir soru?  İnsan olmak böyle bir şey mi!? Dini olmayan insan sayılmıyor demek ki. 

Beyim:

”Merak etme. Türk vatandaşı sayılacak ikisi de bu kadar gerisi yok. Hem 1924 Anayasasında yer alan ‘devletin dini İslam’dır’ ibaresi kalkmadı mı bizim dinimiz niye yazsın kafa kağıdında! Yazmazlar bence…  İnanç bu Allah’la kul arasında, devlet ne karışır?”

Yağmurun altındaki köpeğe şöyle bir yan gözle baktım, kendimi onun yerine koydum, içimi bir korku kapladı. Yine kendi kendime konuşmaya başladım. Hanımım, beni ve kızımı istemezse sokaktaki it gibi ortada kala kalırsam, nasıl yaşarım!? 

Yola çıktığımızda, kızımın elini sıkı sıkı tuttum, ayaklarım geri gidiyordu. Hanımım ise bana kötü kötü bakıyor:

 ”Cariye kadınla ben bir miyim ayol, bu nasıl iş” deyip duruyordu.

Nedense kendimi suçlu hissettim. Hakkım olmayanı zorla bana vermişler gibi tedirgindim. 

Kafam  karmakarışık Hükümet konağının önüne geldik. Beyim, övünmek gibi olmasın ama nüfuslu adamdır. Bizi içeride hiç bekletmediler hemen ilk sıraya koydular, orada bekleyen sıradan vatandaş değiliz en nihayetinde. Buralarda Hüseyin bey denince akan sular durur. Yeni düzende gerçi onun bunun sırasını almakta yasakmış ama bize herkes sırasını verdi. Böyle öğrenmişiz sonuçta güçlü olana itaat etmek lazım gelir.

Gür sesi, sert mizacı ile memura seslendi beyim:

”Hükümet emretmiş biz de aldık, geldik, ver bakalım, bizimkilere birer kafa kağıdı.” deyince memur başını sağa doğru çevirdi, bana dik dik baktı.

Sesinde kızgın ve aşağılayan bir tını vardı.

”Adın?”

Yutkunup suç işlemişim gibi

‘Kadın.” dedim.

”Baba Adın?”

”Yok” Hatırlamıyorum ki,

”Dinin?” diye sorunca memur şaşırdım kaldım, ne diyecektim şimdi ben?

Hüseyin bey hemen oradan atıldı:

”Kadının kimi kimsesi yok, o artık benim himayemde. Çocuğun babası da benim, çocuğun baba adı Hüseyin olacak.’ Ben neysem o da odur!”

O ara benim aklım uçtu gitti zaten, demek yavruma köle demediler, çocuk demediler, kız demediler onu da vatandaştan saydılar, diye düşündüm. Efendime nasıl şükretsem az şimdi, elini eteğini öpmek için eğildim omzumdan tutup beni durdurdu. Gözüyle geri çekilmemi işaret etti.

Belki Hanımın bir çocuğu olsa, bize bu kadar değer vermezdi. Ne büyük lütuf! İçimden bir ses şansın bize döndüğünü söylüyor… Kızımın artık bir evi, hatta bir babası var… Onu satamayacaklar…  Atatürk bizi de insandan saymıştı, Efendim ne kadar kızsa da ben ona içten içe büyük bir sevgi beslemeye başlamıştım.

Nüfus Umumiyesinden çıkarken Beyim:

”Bak kadın, bu çocuğu okutacağım, büyük makamlara getireceğim, bundan sonra düzen böyle; kız ya da erkek fark etmez herkes sorumluluk alacak, en kısa zamanda uyum sağlaman lazım. Çağı hızlıca yakalamalıyız. Yeni düzende gücümüzü korumanın yollarını bulmamız şart, sen ve çocuğun bana minnet borcunuzu bu şekilde ödeyeceksiniz…” 

Kime minnet duyacağımı şaşırmıştım, bize haklar verene mi yoksa ekmek verene mi?

Başımı salladım, ne demek istediğini pek anlamamıştım, tek aklımdan geçen ”Karga, kekliği taklit edeyim derken kendi yürüyüşünü şaşırırmış, biz ne bilirdik insan gibi yaşamayı… Bu Cumhuriyette ne değişik bir şeymiş… Artık kendi kendinin sahibi ol diyor; iyi de benim aklım efendiminki ile bir mi? Ne anlarım emirsiz, buyruksuz yaşamaktan, bir sahip lazım gelmez mi biz kullara?

Sonunda devlet bana sahip çıktı, diye düşünecekken omzuma yüklenen yükün ağırlığı altında ezildiğimi hissettim. Hür olmanın bir sorumluluk gerektirdiğini görebiliyor ama ne yapmam gerektiğini kestiremiyordum. Bugüne kadar bana ne derlerse onu yaptım hiç kendi kendime kararlar almadım. Bu hayatımdaki yeniliğin ağır geleceğini bilemezdim. Oysa düşünmeden yaşamak ne kadar da kolaydı. Yaşanan her acının her kötülüğün sorumlusu başkalarıydı, şimdi nasıl olur da hayatım benim kararlarıma bırakılabilirdi…

Atatürk, (ömrünün yarısından fazlasını biat ederek geçirmiş bizlere ) halkına insanca ve özgür yaşama imkanlarını hazırladı.

Cumhuriyet, Atatürk’ün halkına hediyesiydi. Kimsesizlerin kimsesi olacaktı. Kimse kimsenin efendisi olmayacaktı.

Altın tepside bir ceylan gibi sunulmayacaktı varlıklarımız, değerlerimiz ve hatta namusumuz(!). Bu biatçılıktan gelen halk, özgürlüğünün sorumluluğunu alabilecek miydi?

 

Notlar:

(Tarihçilerin aktarımıyla)  Türkiye Cumhuriyetinde ilk nüfus cüzdanları 1927’de tek sayfa ve Arap harfleriyle yazılmaktaydı. Harf devriminden sonra 1928 ‘de 32 sayfalık  nüfus cüzdanları yürürlüğe girmiştir.

*  Kurguyu yazarken yaptığım tarihi hatalar var ise @gündemarsivi.com’ mesaj atarak düzeltilmesini talep edebilirsiniz. Zira içinde bulunduğum kısıtlı imkanlardan dolayı beni yeterli bilgilendirecek düzeyde bir belgeye ulaşamadım.

 

Dilek

 

Bulunduğun Mekan Kaderindir…

Spinoza Problemi

Bulunduğun Mekan Kaderindir…

Güzel, ılık bir yaz akşamıydı. Kendi kendime değişik sorular içinde soğuk hibiskus şerbetimi yudumlarken aklımdan geçen konuların cevabını bulmaya çalışıyordum. Şu an neredeyim? Bulunduğum kafede oturma amacım ne? Çevremde kimler var? Ne yapıyorlar? Benimle nasıl bir etkileşim içerisindeler? Ve en önemlisi beni buraya çeken ne?  Yo sakın yanlış anlamayın bunak falan değilim yani kendimin kim olduğunu gayet iyi biliyorum. Bahsettiğim insanın yolculuğu ile ilgili sorunsallar…

Tam bu soruları düşünürken cevabım hemen yan tarafımda oturan iki genç delikanlıdan geldi. Sanki zihnimi okumuşlar gibi bana cevap veren muhabbetler içindeydiler.

S Hasan, ben sana dedim bu kafeye gelmeyelim diye, zeki kız problemi yaşıyorum buralarda biliyorsun. Altı üstü biraz takılıp gideceğimiz bir mekana uğrasak olmaz mı, bara falan? Saatlerce sohbet etmek zorunda kalıyorum anlamadığım konularda, bir de kurduğum saçma sapan sözlerden analizler yapıyorsunuz ki, hiç anlamıyorum, şaka mısınız lan oğlum siz, dümdüz yaşayıp gitseniz ölür müsünüz? Zannedersin atomu parçalamışım haberim yok…

H- Amma abarttın Süleyman bak burada kimse kimseyi kınamaz, aşağılamaz, köylüsün falan diye senle alay eden de olmaz çünkü bilir ki ülkenin her kesiminin mutlaka birkaç nesil öncesi köylüdür ve emek verene saygı sonsuzdur. Kompleksi, sonradan görmeler ya da cahil faşistler de gelmez, ”herkes iyi yaşarsa biz de iyi yaşarız” farkındalığındaki bireylerin mekanı burası. Ne var şurada sakin sakin oturuyoruz.

S- Bak sana bir şey diiyiim mi, hepiniz hayal dünyasında yaşıyorsunuz, kimse kimseyi sevmez bu dünyada ya da bütün evrenin iyiliği için çalışmazlar! Geçen gün beni baş başa bıraktın kız ”bana seküler” dediler diye ağladı. İçim şişti onu teselli edeceğim diye, hayır anlamadım da üstelik seküler diye niye kızı dışlamışlar! Oysa çok da güzel kızdı. Bir içim su, sekülerlik kötü bir şey mi?

H- Eee sonra ne oldu, kızla arkadaşlığınız ilerledi mi? Görüşmediniz mi?

S-  Neyine görüşeyim yahu benim niyetim başka, tek derdim kızlarla takılmak, gezmek, eğlenmek, sevişmek; sarışın / esmer demeden yürümek.  Bu kızlar önünde sonunda benden kaçıyorlar. Seviyeli birliktelik falan hiç bana göre değil. En başından bulaşmamak lazım.  Aşırı yorucu oluyor kafam kaldırmıyor. Resmen rahatımı bozmamı istiyorlar. Tembellik seviyorum ben ne işim olur insanlığın dertleriyle. Getirmeyin beni böyle mekanlara…

H- Evet aslında bu senin bahsettiğin bir çeşit ”coğrafya kaderdir” mantığı yani mekanlar ilişkilerini belirler, nerede ne sebeple bulunduğuna göre ilişkin şekillenir. Hayattan beklentilerine göre mekanlarını belirlemelisin. Ama bugün, benim için geldik azıcık sabredeceksin. Şansın varsa arkadaş zoruyla gelmiş birileri çıkar karşına, sen de hedefine ulaşırsın.

S- Sonuç olarak beni bu mekanda hapsetmeye kararlısın… Bizim oralarda dedikleri gibi dost dostun eyerlenmiş atıdır, demekten başka çarem yok.

H- Biliyorsun, hoşlandığım kız hep buraya takılıyor, benim için katlanacaksın biraz, sus sus kız geliyor, konuyu hemen değiştiriyoruz. Hımm demek Tolstoy ”Vatan severlik köleliktir”, demiş neden kurmuş  sence bu cümleyi… Hoş geldin Birce, biz de Süleyman’la Vatanı sevmek ya da sevmemek üzerine konuşuyorduk. Vatan sevgisi olmazsa ne olur? Vatanı sevmemek suç mudur? gibi şeylere kafa yoruyorduk.

S- Offf yaktın beni yine vatansız… Coğrafya değil arkadaş kaderdir…

Kaşla göz arasında konuyu nasıl Tolstoy’a bağladılar hayretle bakakaldım neyse ki sorumun cevabını bir nebze de olsa bu iki arkadaş bana açıklamıştı, acaba ben bu kafeye niye geliyorum? İletişim kurabileceğim insanlar ya da yaşamıma kaliteli yoldaşlık edecek dostlar burada mı, olmasalar olmaz mı? Siz hangi mekanlarda buldunuz huzuru?

Dilek

Bütün ilişkiler tek!

Beklenenler…