Aylık arşivler: Şubat 2020

Bedeli Barış Olsun!

İki gündür boğazımızda bir yumru. Üzgünüz, eksiğiz, öfkeliyiz. Acı haberler tez ulaştı evlerimize. En doğrusunu almak için bir elimizde telefon, diğer yandan haber kanallarını gezdik umarsızca. Resmi kaynaklar çok resmi idi, yavaş yavaş yükseldi sayılar sayılamazken kayıplar. Diğer öğrendiklerimize inanmak istemedik. Uzun süre ‘doğru değildir’ diye bekledik; haberleşme engellendiğinde ama daha önceki tecrübelerden biliyorduk, çok önemli bir şeyler olmasa bu uygulama olmazdı. Yanılmadık yine; yaşayarak gördük…

“Anne, anne babam yok mu nerde kaldı gelmedi?
Hep yetimler güldü ama,benim yüzüm gülmedi.
Harp umumi yaktı bizi, ağlatıyor cihanı.
Vatanıma,bayrağıma kurban ettim babamı.”

Annemin türküsü aklıma geliyor hep, 6 aylık yetim kalmış Eskişehir’de Yunanlılar dedemin ölümüne sebep olunca. Anneannem, tek başına  büyütmüş beş yetimini dişiyle, tırnağıyla…

Binlerce yıldır savaşlar yaşanmış ve yaşanmakta. Eskiden en ilkel aletlerle vuruşan insanlar, şimdi en son teknolojiyi seferber ederek kara, hava, deniz her alanı savaş meydanına çevirdi. Cephede görülen çarpışmalar artık, her yerde sivillerin de yaşamını tehdit ediyor. Büyük göç dalgaları yaşanıyor, insanlar evlerini, yurtlarını terk etmek zorunda kalıyor. Yöneticilerin diyalog yollarını kapatıp türlü saiklerle ‘çözümü’ savaşta bulmaları sonucu askerler cepheye sürülüyor. Ahh o hayatlarını kaybeden evlatlar; peki geride kalanlar… Anneler, babalar, eşler, çocuklar, kardaşlar, arkadaşlar, yakınlar… Onlar için asla hiç bir şey eskisi gibi olmuyor, hep bir yara içlerinde kanıyor.

Daha hayatlarının baharında ‘şehadet şerbeti’ içmek zorunda kalanlar için içimiz yanıyor. Adeta vicdan azabı çekiyoruz evlatlarımıza sarılırken. Bunun vebali kimde?Anneler, babalar niye çocuklarını gömmek zorunda kalıyor. “Milletin hayatı tehlikeye girmedikçe, savaş cinayettir.” demiş Ata’mız. Ölüm değil yaşam kazansın diye çabalamalıyız.

“Savaşı icat eden görmesin cennet.” demiş Yaşar Kemal, “Dağlar, insanlar ve hatta ölüm bile yorulduysa, şimdi en güzel şiir barıştır.” diye ilave etmiş. Bizler, tüm gücümüzle “SAVAŞA HAYIR” demeliyiz. Anaların sesine kulak versin, muktedirler…

Arkadaş Hastalıklar

“Hiçbir doktor hiçbir b.k bilmiyor!”

Bu sözü benden önce birisi muhakkak söylemiştir diye tırnak içine aldım. Eğer bu sözü benden önce hiç kimse söylemedi ise, kesinlikle patenti bana aittir ve bunun cezasını çekmeye hazırım.

Türkiye’de nüfus 80 milyon, yıllık hasta sayısı 800 milyon. Bir kişi 10 defa hastaneye gitmiş. Bu oranın içinde önemli kesim, hiç doktora gitmemiş olmakla birlikte, kalanlar en az 20 defa hastaneye gitmiştir, demektir. Bu rakam Türk Vatandaşları için geçerlidir; Ayrıcalıklı Suriye vatandaşçıklarımız bu istatistiğe dâhil değildir.

Hastanenin birinde, doktorun kapı önündeki bekleme oturaklarında oturuyordum. Yaşlı bir teyze yanıma yaklaştı, ayaktaydı. Hemen ona yer verdim.

-Senin verdiğin yer bana uygun değil, buradan kapının üstünde adımın yazmasını göreceğim, orası yan oluyor, dedi.

Bu defa o yana doğru olan yerden birisi yer verdi. Teyze oraya da oturmadı.

-Ben yaşlıyım, ayrıcalıklı hasta oluyorum, doktor beni hemen içeri alacak, dedi.

Baktım konuşkan bir teyze:

-Yine de oturun, içerideki hastanın çıkışı uzayabilir, dedim.

-Uzamaz, doktor o hastanın suratına bile bakmamıştır, ilacı yazar, gönderir, dedi.

-Bu kadar olumsuz isen, neden geldin doktora?

-İlaç yazdıracağım evladım. Doktor bir sürü ilaç yazıyor. Başka doktor da bir sürü ilaç yazıyor. Onları tek tek deniyorum, hangisi fayda sağlıyorsa onu alıyorum, başka türlü iyileşmiyorum ki…

-Teyze, bulmuşsun yolunu, dedim.

-Ben tee, Sivas’tan geldim. Orada Dermaloji doktoru sayısı az, sıra için 3 aydır lanet programa giriyorum, 182’yi arıyorum, olmuyor, ben de İstanbul’a, buraya randevu aldım, geldim.

İnanılmaz bir şeydi. Hastanelerde durum bu şekilde olmamalıydı.

Sıra bana gelince içeri girdim:

-Boğazımda sürekli tükürük var…

Doktor elindeki ışığı yanan aletle kulaklarıma baktı, burnuma baktı, boğazıma baktı… Gerçekten de uzun uzun inceledi. Sonra yerine oturdu:

-Ali Bey, bu tür hastalıklara “Arkadaş Hastalık” diyoruz. Sizinle birlikte yaşar bu hastalıklar. Nasıl olsa zararlı değil, bununla yaşamasını öğrenin. Size ilaç yazacağım. Ama fazla ümidim yok.

“Arkadaş Hastalık”mış. Kim onunla arkadaş olmak istiyor? Bu bana zoraki zuhur etmiş hastalık ise buna arkadaş denmez, tecavüzcü denir. Her sabah bana tecavüz eden şerefsiz o… Doktordan da nefret ettim, eczaneye de gitmedim, hiç değilse devlete zarar vermeyeyim, bu ilaç firmalarına tonlarca para ödüyor, dedim. Bir kafeteryaya çay içmek için girdim. Aa, bizim yaşılar takımından bir abimiz de çay içiyor. Hemen tokalaştık. Yanına tordum.

-Ne derdin var, sen bu saatte çalışıyor olurdun? dedi

-Abi, bir derdim varmış, aslında dert değilmiş, arkadaşımmış, benimle birlikte yaşayan bir arkadaşmış. Doktor öyle dedi. Arkadaş hastalığım varmış ve onu öğrenmiş oldum az önce…

-Aaa, bende de var!

Allah belanı versin abi, ben daha hastalığı söylemeden ne olduğunu nereden bildin, nasıl kendinle özdeşletirdin! Bizim insanlarımız böyle işte! Birinde olan iyi veya kötü ama “özel” ne varsa kendinde de var sanıyor. Şimdi bu abi ile “Hastalık Arkadaşı” olma korkusu sardı beni. Bir de bu var; insanlar birbirleriye sürekli hastalık, dert vs konuşarak arkadaş oluyorlar.

-Yalnız, benim boğazım tıkalıymış, dedim.

-Haa, benim de belim tıkalı. Fıtık oldum. Ölene kadar onunla yaşayacakmışım.

-Benim başka sorunum yok.

-Benim midem de arkadaş hastalıklı.

-Senin durum zor olsa gerek abi!

-Yahu sen benim yaşa gelince, pörsümüş olacaksın. Ben senin gibiyken hastalık adını bilmezdim. Bak şimdi hastalık yoldaşlarım var. Arada altıma da kaçırıyorum. Karaciğerim mi, böbreklerim mi, neyse birisi şeymiş, üşütme gibi, çok ilaç kullandım, hiçbir b.k bilmeyen doktor hiçbir şey yapamadı.

-Abi, bu kadar çok dertleri kendine nasıl çektin?

-Yahu, on beş yıldır romatizmam var, her kış sokağa zor çıkıyorum, sen ne diyorsun! Ben dert koleksiyoncusuyum.

-Tam teşekküllü bir hastaneye git!

-Emekliyim. Param mı var? Ayrıca, doktora gitmek istemiyorum. Ömür boyu kullandığım ilaçlarla kendimi mahvettim. Ümidim kalmadı.

Aklıma takılan deli sorularla oradan ayrıldım.

Hastalıklar bu kadar çok olmasa, ilaç firmaları ortaya çıkar mıydı?

İlaç firmaları olmasa, insanlar tedavi için ilaç üretir miydi?

Üretilmiş ilaçlar olmasa doktorlar hastalara ne önerirdi?

Doktorlar olmasa devlet vatandaşına ne önerirdi?

Devlet olmasa insanlar hastalıkla ne yapardı?

En iyisi bu zoraki arkadaşımı kabul edip, onun kötülüklerine ses çıkarmamak, onunla birlikte yaşamayı kabul etmek.

Gök Çiçeği

dedim ki

bir gün dedem terini dökmüş Akdeniz’e

imlasız çırpınmış o günden beri, huzursuz

azgan çalısı Karadeniz’in soğuk yüzü

 

Yiğit’tenEmir’etoplamdaonyediyeğenime.

 

(üç kıtaya bir masal; Ararat’a Tırmanış ya da Gök Çiçeği:

İbrahim öncesi zamanlardan gelir üç kıtanın masalı Gök Çiçeği ya da öyle der Bahattin Amca, Dayı… her baharbaşı kavimlerin yollara düşen yüreği aklında seçilmiş savaşçıları, Elpayı ile Ararat’ın eteğindeki Eran Yurduna gelir ve Paydağı oluştururlarmış… yazbaşı Yer Yemeği kurulur, savaşçıların yurt ve yol anıları dinlenir, Step Yurdundan gelen Aksakal’ın sözlerinden sonra Gök Çiçeğini bulmak için Ararat’a Tırmanış başlar ve Aksakal Eran Halkı’na paydağının tümünü dağıtırmış. yoksula iki verilir, varsıla bir, artanı çocuklara imiş. bedelmiş bu, halkın Üçtaşa kadar yol boyu koyduğu yiyecek – içeceklerle, Gök Soluğu Geçidinin girişine koyulan Post’lara karşılık… fısıltı ile söylenen büyük sırrı, Gök Çiçeğini bulan, kavimlere gösterip haykırarak söyleyecekmiş ‘ İşte bu O’nun çiçeği,’ sonra kavimlere Baş olacakmış… Tırmanış, yazsonu dönen savaşçıların anıları ile süren Gök Yemeğinden sonra biter. sağ kalan savaşçılar kavimlerine geri dönermiş… hala bulup getiren olmadı ve üç rivayet akıp geldi zamandan bu yana…

 

Rivayet l: Barbar Attila’nın bulduğu, açlıktan ve soğuktan ölmek üzere iken ‘içine doğan yeme hissi’ ile çiçeği yediği, açlık ve buzu tanımadığı söylenir, eli boş döndüğünde inanmayan sekiz savaşçıyı öldürmüş.

 

Rivayet ll: Büyük İskender’in rüyasında gördüğüdür, birbirini denetleyen üç elçiye anlatıp Aksakal’a gönderirken kendini kavimler kralı ilan etmiş.

 

Rivayet lll: Mezopotamya’lı bir demirci bulmuş, Ararat’tan inerken Gök Soluğu Geçidinde elinden bir kuşun kaptığı söylenir.

 

Üçü de çiçeği anlatmış, Aksakal doğrulamış. masal bu ya, kavimlere çiçeği göstermek şart olduğu için elleri ve düşleri boş kalmış. Büyük İskender ve Attila’nın barbarlığına köken olabilir mi, diye düşünüyorum.)    

Ömrümün; Zamanın Ve Leyl’in Harında Yanmışlığında…!

ŞİİR, ÖMÜRLÜĞÜN DE BUGÜNÜ DÜNE,DÜNÜ YAŞANMIŞ GERÇEKLİĞİNDE BUGÜNE TAŞIRKEN ZAMANA,ÖMÜRLERE VE DUYGULARA,OLAYLARA KÖPRÜ OLUR…

30 Ocak 2011, 20:26

ÖMRÜMÜN;

ZAMANIN VE LEYL’İN HARINDA YANMIŞLIĞINDA…!

Akıp giden zaman ırmağında, çağların bağrında…

Sürülüp savrulan, solgun yapraklara dönmüşlüğüyle ömrümün…

Tıpkı,ömrümden önceki ömürlerin bizarlığını yaşamışlıklarla…

Canların acısını, canımın acısı sayıp…

Yürek yaralarını, gönül sızlıarını ve çilelerini ömrüme yazıp, benim çilem bellemişliğimle…!

Ömürleri pahasına yollarından dönmemişlikleriyle…

Yollarına inançlarında ölümleri ve ömürleri pahasına koyulmuşlukları gibi, koyulduğum…

Günüm geldiğinde ömürlüğümde benimde, devranımın da, kervanımında sonlara ereceği bilinciyle..

Bana biçilen zamanların sonuna ermelere uzanan, ömür denen yürüyüşümde…

Bu önlenemez yolculuklara, istemeden ve hatta zoraki koyulmuşluğumda…

Kiminin tecelli, kiminin kader deyip gönülsüz gönüllülükler de boyun eğdiği…

Kimininse naçarlığını fark ederek kabullenmemelere koyulmuşlukla…

İsyan isyan öfkesini dillendirdiği,o çıkmaz sokakta süren son çırpınışla…

Kah pişman, kah mutlu oluşlarla ömrün meyini tüketmişlikle…

Duracağımı bilerek, vuslatta yüzleşmelere…

Dalmışlığımla, benim benle hesaplaşmalarıma…!

Çağlara ve ömürlere sinen ömürlülüğümüz ve namımızla…

Olmasada, varsılladığım o mey sesinin huşuyla beni sarıp…

Sükunun okyanusuna beni çekip almışlığın da…

Dış benimin çeperlerinin, inceden, inceye sarsıntılarla,çatlamalara koyulmuşluğunda…

İç benimin, gizemli dünyamın açılan duygu kapısından geçmişliğimle,

Öteki alemlerin insanı esriklikler de esreden o meçhul ortamına…

Soyundukca soyunan ruhumun, aşk-ı narlara gark olmuşluğuyla…

Mesde ermişliğin de…

Koyulmuşlukla, bendeki bana yolculuğa…!

Salınır salınır giderim, arınarak bendeki benden

Ve, bu alemin, maddenin meşum, soğuk halinden…

Sıyrılarak, telaşından gailesinden, kurtularak gadasından-belasından…!

Hallerin böyleliğinde…

Ruh iklimimi,gönül coğrafyamı…

Velhasıl, evrenimi, dışımdaki bu alemi sarar leyl-i har…!

Yanar, tıpkı öncesindeki gibi, anın bu vaktinde de yine…

Alemlerin alemine, eğlencenin faslına dalmışlıkla nice hayatlar,

Çıra misali dibini aydınlatmaklar da yanar, kül olur gider aczde, fecre kadar…!

Kah, pür neşeliliklerde oynamışlıklar da içerek meyi,meşkle…

Kah, ıstırap ıstırap, hüzün hüzün…

Dökerek meşke ve meye meze olmuşluklarda gözyaşlarını…

Kak işkencede, zulümde çoğalarak bizcileyin direniş direniş…!

Yitik ömürlülüklerinin, farkında olamamışlıkların, beyhudeliğinde…

Tüketerek zamanları…!

Ömürlerin, ıskalanmışlıkların oyununda pey olup, sürülmüşlüğünde…

Zaman denilen yorgun ve bezgin masanın karaltılı örtüsüne…

Lakırtının, temaşanın, cümbüşlerin orta yere dökülmüşlüğünde…!

İçin için çürüyen zamanın ve ömürlerin yokluğu içmelere koyulmuşluğunda…!

Dahası,

Kazanılanın, yiteni asla mı asla karşılayamamışlığında…

Dostun attığı gül yarasının,

Düşmanın attığı taş yarasından daha da beterliklerde acıyıp,

Derin mi derin yaralayarak, iz bırakmışlığında…!

Yoklukların acısının suratlara tokat olup ”Şrak şrak” nidalarda çarpmışlığıyla!

Hicranlara meze olmuş gönül acılarının…

Benliği,bedeni ve örselenmiş ruhları esir edip, kemirmişliğinde…!

Geçip giden ömür katarlarının, bitip-tükenmeyen yollarda yitmişliklerinde…!

Muammalara, rivayetlere, ömür ve şehir efsanelerine çeşni olmuşluğuyla…!

Bağlasan durmayan zamanların, işgüzarlıklarında…

Ayağımızın zincir, ellerimizin pranga,bedenimizin soyulmuşluklarda acıyı içmişliğine inat…

Başımızın bulut bulut aklıklarda, onurla semaya uzanmışlığında…!

Fark edemeyiz çoğumuz, yitenleri,

Elimizden-avucumuzdan uçup gidenleri…!

İçinin oyulup, hıltının çıkmışlığında…

Ötesi, viraneliklere soyunmuşluğun da…

Ömür kalır,ömür elimizde…

Külçeleşmediyse de ramak kalmışlıklar da renk atıp, beti-benzi sararmaya koyulmuşluğunda…

Demet demet, solmuş ”Ebruli” çiçekler gibi anılığında…

Ya da ”Hercail”liklerde baş döndürüp, avareliklerin çarkında telef olmuşlukla…

Zamansız ölüveren, boynu bükük çiçekler misali…

İçin için, tükenmişliklere koyulmuşluğun da…!

İğneyle kuyu kazmalara soyunmuşluğumda,

Deşerim bendeki beni,ben…!

Nasibimin,

An gelip, sevinç…

An gelip, gam gam ses verip,elem elem sızlanmışlığında…

Tezenesi değdikce zaman denen ustanın, bağrıma…

Depreşir duygularım, coşkuyla çıkar avazım arş-ı alaya…!

Gönül aynamda belirirken, ruhani silüetim…

Yorgunlukların, hüsranların, bedbahtlık’ların ondaki ıstırabıyla…!

Sızlanmaya koyulur…

Akortsuz kemanları kıskandıran, ağlamaklı gıcırtılarla…!

Dökülür bir bir eteklerimden, zamanın ve ömrümün yorgunlukları…

İçerken, hem ben, hem leyl kahırla azabın harını…

Yıllanmış mey letafetinde…!

Geçeriz kendimizden leyl’de, bende…

Katran karası renklerin içinde debelenmişliklerde, mecalsiz düşmüşlükle…!

İşte o an,çıka gelse zülfü dolaşıklığıyla yar…

Bir vurup, bin ah işitir…

Dokundukça,gönlümün bam teline…!

Ömrümün, hicranın ve zamanın tellerine takılıp kalmışlığında…

Kasırgalarda, sürgünlere savrulmuşluğumda…

Bendeki benin, biçarelikler de…

Ömür ömür tükenmişliği ile…!

Leyl bir yandan, adeta onunla yarışa tutuşan yaralarım bir yandan…

Kızıl bir gonca olur açılır, yar dudağı misali…!

Albenisiyle sarar şalına karanlığın leyle beni,alıp götürür,sürüp savurur…

Anılar bedesteninde,

Dolaştırır cezve misali cehennem-i har ilinde elden ele…

Harın da nar kesilir bedenim,kaynar özüm, göynür gönlüm…

Leyl’in…

Aşkın…

Yar’in…

Ve…

Zamanın bağrında,ben…

Ömrümün için için yitip gitmişliği ile…

Yıldız kaymaları misali,şavk-ı şatafatla…

Ömrümün son demini tatmışlığımda…

Fark edememişliğimle,ölüme ramak kalmışlıklar da dolaşmışlığı mı…

Biçareliklerin pergelliğinde dönüp durmuşluğumla…

Zamanın,yel olup esmiş’liği, su olup akmış’lığıyla sarmış lığın da beni…

Azap çöker azap, sineme…

Bir kahve telvesi koyuluğuyla…

Gönlümün cezvesi ne…

Zaman denen hoyrat ustanın, örseleyerek sunmuşluğuyla beni…

Cezveliğin de ömrümün, hardan, hara…

Leyl misali kah nara, kah karaya bürünerek ben…

Ben yaparım ben, ömrümün sakiliğini…

Kah, bade bade meyliğinde…

Kah,kahve kahve pişirerek, kırk yıllık dostluk hatır’lığında…

Sürülmüşlüğünde narlı harlara zamanın ocağında…

Leylin, benim ve ömürlerin…

İçmelere koyulurum, dem dem, bade bade ölümü…!

Tükenip gitmişliğin de yana yana ömrümün…

Kah ateşim,kah cezvem, kah kaynattığım kahve olur ömrüm benim…

Dolaşır zamanın tarağında, kıvrım kıvrım çilelerim, hüzünlerim…

Halaçcımın zaman olmuşluğun da tiftiyen pamuklar misali…

İçimin dışa çıkmacasına, dövülüp, savrulup,oradan oraya atılmışlığın da…!

Bir gizemli, albenili yolculuğun, soluk soluğa sürdürülmüşlüğün de…

Yorulan bedenim, sızlayan yüreğim kalmış şunun şurasında…

Yare hasretlikle, leylin kollarında…

Uzanırım uzanırım, zamanın bağrında,leylin karanlığında…

Ömrümün uçsuz bucaksız ovasına, çıktığım bu ruhani yolculukla…!

Geç de olsa fark edivermişliğimle, ayan -beyan…

Bunca zaman yok saydığımla, yüzleşmişliğimle…

Öğrenip, bili vermenin hüznüne gark oldum, iliklerime dek şuan…!

Görüyorum ki buradan öteki aleme, gitmişliğim de…

Yanım sıra, götürürüm cehennemimin ateşini de, odununu da beraberimde…

Yaşarken bu alemin şaşalı karanlığında, bakar körlüklere koyulmuşluğumla…

Karanlığın kahrını çekerek,için için çürümüşlüğü mü anlamamışlığımda…!

Akıp giden ömür ırmağında savrulmuşlukla…

Dara çekilmişliğim de hakanların gazabıyla…

Diri diri yüzülmüşlükle canımın alınmışlında bedenimden…!

Beyhudeliklerin tutsaklığında kala kalmışlıkla,

Direniş direniş,kahır kahır,öfke öfke çoğalan acılarımla…

Yorgun düşer, yorgun bedenliğimde, bendeki benim…

Zamanın acımasızlığında, dünya denen bu handa konaklamışlığım da…

Benim ve leylin kaderdaşlığın da…

Yanarız ben ve leyl, zamanın ocağında kor kor harın da…

Al al narlıklar da, örsümüzün, çekicimizin, ustamızın zaman olmuşluğun da…

Bedenimize zulmün inip, derimizin yüzülmüşlüğün de…

İnim inim inlemişliğimizde bile, el-aman demeyip, onurluca direnmişliklerde…

Canımızı seve seve feda etmecesine, ser verip sır vermemişliğimiz de…!

Nesimiliğimiz de, Hallac-ı Mansurluğumuz da…

İnsanı Kabe’miz bilip…

ENEL HAK demelerden dönmemişliğimizle…

NESİMİ’lilkerde, HALLAC-I MANSUR’luklarda…

Ve, zahir diğer onurlu yüreklerin direniş, direniş ölümü öpen bedenliğiyle…

Sesimizin, gök kubbede hoş sedalıklar da kalmışlığında,

Adımızın, şanımızın namuslulukla, şerefle ardımız sıra anılmışlığın da…!

Onur onur, kavga kavga, ışıltı ışıltı çağlara yayılmışlığın da…!

Onur, onur, kavga kavga, ışıltı ışıltı çağlara yayılmış lığın da…!

Erdem YASSIBAŞ, Hildesheim / Almanya
30 / 01 / 2011, Saat ; 15_48

Vatan Denen, Garibinde…

Aynacılar çarşısında, aynasızlar volta atıyorsa…
Bil ki…
Vukuatlar ile failler ve zanlılar da, istibdat haddi aşılmış…
Vakayı adliyelik işler, çoğalmış…
Meydan, farelerle…
Muhbir, gammaz, ispiyoncu cümlesinden…
Nam-ı değer, DİK KUYRUKLU ÖTLEĞEN KUŞLAR’a kalmış…
Asayiş halleri, berkemal olmaktan çıkmış…
Tepeye tünemiş doymak-kanmak bilmeyen, semirilmiş filler rant kavgasında birbirine girip, tepiş’eli…
Arada biçare çiçeklerle otlar, ezileli…
Bilinse de, göz yummalarda bilinip-bulunmayan failler kirişi kıralı…
Atı alanın, Üsküdar’ı çoktan aşıp, geçmişliğin de…
At izi, İt izine karışalı…
Ayan-beyan bilinen ekabir suçlular dururken…
Danışıklı dövüşlerde ki, göstermelik ‘’ –TAVŞANA KAÇ, TAZIYA TUT‘’ oyunlarında…
Şamar oğlanına dönen Masumlar, kafese, kodese tıkılalı…
İmamlar, kirişi kıralı, Keçiler Evliye Çelebi sayılıp, görüleli…
Cümle Dümbük, fırıldaklar, kendi çıkarları için…
Durumdan, vazife çıkarıp, vaziyete uygunluklar da…
Hem Cemaat’e şirin görünüp, hem malı götürerek…
‘’- DÖN BABA DÖNELİM, HACILARA GİDELİM .!‘’
Oyununa Koyularak…
Sürmeyi gözden çalarken…
Cemaat kör inatlar da ayak direyip, ille de odunumun parası, hallerinde koro halde bağırıp-çağırarak…
Kıçıyla inatlaşmalar da, donunu kirleterek…
‘’– Dediğim, dedik, çaldığım, düdük ‘’ nidalarıyla yeri-göğü inletirken…
İşinin ehli ŞERBETLİ MAHİR HARAMİLER, çaldıkları minareye, kılıfı uydurup, malı götürürken…
Rivayete dayanan dedikoduların, ayyuka çıkmışlığın da…
‘’ – ZENGİNİN MALI, ZÜĞÜRT ÜN, ÇENESİNİ YORAR !‘’
Ata sözünün, hayatın içinde ve acı mı acı gerçeğinde yeniden ve bir kez daha doğrulanmışlığın da…
Meydanın, fiskoslarla, fitne dedikoduculara kalmışlığında…
Köşe başlarıyla, taşak tartan aylak bakkalların
KÖHNEZLİKLERİNDE VE KAPI ÖNÜ MUHABBETLERİNDE…
Göz gözü görmeyecek hallerde, sigara dumanına ve öksürük, aksırıklarla pekişen gürültüye yenik düşen KAHVEHANE MASALARININ böylesi nice dedikodu ve mavallara tanık olmuşluğun da…
Küfre karışan yeminlerin, havada uçuşmuşluğun da, lafla peynir gemisi yüzdürülürken…
İHTİLALLERDE, İKTİDARLAR DEVRİLİP, İKTİDARLAR KURULURKEN …..
ASLI YOK YAYLASINDAKİ TAVLA, TAVLA ATLARLA…
SÜRÜ, SÜRÜ KOYUNLAR…
BAHİSLERDE PEY OLUP, MASALARA SÜRÜLMÜŞTÜR…
Hızını ve gazını alamayıp, öfkesine yenilenlerin…
Kendine muhalefet edenlerin başında…
Tavla kutusu yada sandalye paralayıp…
Boşa dönmekten helak oldukları okey ıstakalarını ve hasılı kan-revanlıklarda, kafaları kırmışlığında…
Her yanı bok götürürken, yakası açılmadık, gün yüzü görmemiş küfürler, hakaretlerle…
Ağzına dek, izmarit ve kül dolu…
Pres altında canı çıkıp, şekilden şekle bürünen…
Gazoz kapağı imalinde de kullanılan, sıfır birlik, saçtan imal…
Metal kül tablalarının ve savrulan küllerle, izmaritlerin…
Kahve müdavimi insanların üstlerine ve dört bir yana dağılmışlığın da…
Halk deyişiyle, her yanı, bok götürürken…
Ortalığın böylesine mezbeleliğin de…
HALI ALTLARI, süpürülenlerle ÇÖPLÜĞE DÖNMÜŞKEN…
Tüm olan-bitenlere inat, sanki ortalığı, güllük-gülüstanlık ve süt limanmış hallerinde gören andavallı safdil’lerin…
Hala, ısrarla ve inadına iyimserliğe sarıp, kafasını kuma gömerek…
‘’ –KÜMESLERLE, YUMURTAYI, CİVCİVLERİ ….
TAVUĞU-HOROZU, ANAHTAR TESLİMİ TİLKİLERE EMANET ETMİŞLİĞİN DE! ‘’
Olan, kümeste kilere olmuş…
Enayilerin, bağnazların saplantısına kurban gitmiş zavallılar…
Bu arada krizi ve felaketi fırsata çevirmeyi iyi bilip-beceren uyanıklar güruhunun…
‘’ –KOMŞUNUN TAVUĞU, KOMŞUYA, KAZ GÖRÜNÜRMÜŞ .’’
Hallerinde, telef artığı kalan malları, ölü-diri, haram-helal demeden…
El çabukluğu, marifet diyerek hırsızlığa soyunup-koyulmuşluğun da …
Garip-gurabanın yine karnı aç, kıçı, açıkta kalıp…
Akılların, şirazeden, düzenin, çivisinden çıkmışlığın da…
Mallar, kapanın, kar, yapanın, suçla-ceza iş bilmez bönlerle ahmakça çekenin elinde kalırken…
İnsanla, insanlığın piçi ve cılkı çıkalı…
İmamlar, ölü kıçına…
Anam-babam usulü, pamuk değil…
İthal Orijinal Amerikan malı, ya da çakması Çin işi, plastik tıpa, sokalı…
Şeytan bile, kendinden ve kıçından korkup, gözünü açık, kıçını, kapalı tutup…
‘’ –Ölü ile diriden, elini-eteğini çekeli! ‘’
Ölünün, ödünün ve boku kokusu…
Kabirden önce, teneşirde…
Olmadı, musalla taşında…
Dirinin yalanı, yatsıdan çok önce…
Hatta teknolojik yardımla, neredeyse, anında çıkar oldu…
Bas tuşa, gir İnternete, gör, dinle…
‘’ – UZUNDAN MAVALLARLA, YALANLAR…! ‘’… Misali …
Hele ki de…
‘’ – Kimin eli, kimin cebinde olduğu, karışalı birbirine…! ‘’
Bırakın aslını, doğrusunu…
Çakması, geçer akçe olanı…
‘’ –DİPLOMANIN ÇAKMASI, bile…! ‘’
Buhar olup, sırra kadem basalı!
İnsanın çakması, Hırsızın, UZUNUYLA, REİSİ ince işlere koyuldu, koyulalı…
El oğlu görüp gerçeği, yakalamış açığı, çıkartmış gerçek ile işin aslını…
O gün, bu gündür…
Ayaklar, baş…
Başlar, ayak…
Kullar, ÇAKMA İLAH olalı…!
YANMAYAN KEFEN ile, CENNET’TEN ARSA SATIŞI çıkalı…
Orospunun gözü, malum Timsahın kin den de, yaşlı…
ŞERBETLİ PEZEVENK’ in ENSESİ, AMERİKAN TRAŞLI…
ÇÜKLERİ, BOY, BOY ve RENGARENK YÜZÜKLÜ oldu, olalı…
Gerçeklerle, foyalar bir, bir ortaya çıkalı…
İnsanın çakması, daha olmadı…
Şişmesi, plastiği, robotu çıktı, çıkalı…
İnsanlık, sınıfta kalalı…
Plastiği, şişmesi, etli-kemikli, kanlı-canlı bedenler…
KERHANEYE, SERMAYE olalı…
Hatta, BEDENLER kerhane, RUHLAR, orospu olup, çıkalı…
Namus, ADRESİ YİTİK MEKTUP…
Bereket, EŞKİYA…
Vefa, İSTANBUL’DA SEMT ADI…
Şükür, Eski topçu, Namı değer Pensilvanya’lı taksi şoförü HAKAN, olup…
FETÖ’ nün HANEDANINA, HAREMİNE KATILALI…
ON BEŞ TEMMUZ MAHKEMELERİ, RANT ve KAR KAPISI olalı…
Ne, AR kaldı, ne, NAMUS…!
CENNET, oldu KERHANE…!
ÜLKE OLDU, TIMARHANEYLE, HAPİSHANE…
Dahası…
FAİL-İ MEÇHUL CENNETİ…!
VATAN DENEN, GARİBİNDE…
Altı, KAVAL, üstü, ŞİŞHANE…!
Altı, KAVAL, üstü, ŞİŞHANE…!

Mualla SEZGÖR YASSIBAŞ / İSYANİ
Immenstaad / Friedrichshafen / Almanya
24 / 02 / 2020, Saat ; 02_20

Yetmez Bazen…

” – VAY Kİ, VAY HALİNE …! ”

Ne söz kar eder, ne de yeter yalvar-yakar olmalar…
Yağmurlu günde, bir bardak suya hasret etmeye karar vermişse o görünmez ilahlar…
Ya da perde ardındaki ilahlığa soyunan azılı düşmanlar…
Yetmez bazen senin tek taraflı iyi niyetin, hoş görün…
Hatta korkundan değil sırf tevazudan, hoş göründen ve bela-kada istememenden aşağıdan almaya çalışmaların…
Senin insanlığını, kibarlığını, efendiliğini korkuna ve güçsüzlüğüne vererek…
Efelenir, hey heylenir, gelmelere koyulurlar, üstüne, üstüne…
Sen istersin ki ne tas düşsün, ne de çan çaldırasın…
Çıkmasın ortaya eski defterlerin kine-nefrete çanak tutan kirli-kanlı yazıları…
İyi niyetle üstü örtülmüş hesapları, görülmeyen hesaplaşmaları…
Ne kar eder, ne de para senin ılımlılığın…
Hatta…
Kanı, kanla değil, kanı suyla yıkarlar tavrın…
Töredir, ananedir, yok mirastır, alışkanlık yahut ta safsata da kutsal emanettir türünden zırvalar…
Gel-gör ki, birileri nefretin biley taşında keskinleştirerek kan dökmeye niyet etmişse, ta baştan…
İflah olmaz andavallılar sürerler işi yokuşa, keçileri üstüne, üstüne…
Çıkarırlar kınından kana, öfkeye bilenmiş paslı hançerlerini…
Sen akıtmak istedikçe suları dostluktan, sevgiden, barıştan ve hoş görüden yana…
Şeytanın avukatlığıyla, vahşetin atlısı olmaya soyunmayı koymuşsa kafasına.
Namertlikle kine, intikama ve hesaplaşmaya at koşturan naftalinli öç alma duygusuna intikama yeminli kindarlar, dillerini, ellerini ve nefretlerini dökünce ortaya.
Yakarlar ciğerini, ocakları, ömürleri, haneleri körlemecesine, ateşleri…
Oysa ne güzel demiştir eski ekabirler ile bilgeler…
” – Taş, taşa değmeden, çıkmaz ortaya kıvılcım ve belli olmaz, mertle-namert, üstünkörü hesaplarla ortaya..
Dürülmeden nefretin defteri, durulmadan sular, kurumadan bataklıklar…
Nice ocaklar söner, dağlar kadar kaya tuzları kokar, sular çürür, niyetin ıslah değil, iflah değil, itlafsa eğer…
Yürekleri, gönülleri ve ömürleri sarmışsa, nefretin ayrığı…
Çiçek açmadan solar sevgiye ekilen lalezarlarla, fillerin tepişmesinde telef olan çimenlerle, çiçekler…
Sözün özü…
Özü namertse, birinin…
Yazılmamışsa, ömür kitabında mertlik ve insanlık…
Olsan, melekte, kelebekte…
Yetmez bazen, kanı, kavgayı bitirmeye niyetlerin tek taraflı iyiliği de, gönüllerin hoş görüsü de…
Melanet yaylasında kışladıysa nefretle, intikamın mayası…
Her adam geçinenin, insanlık değildir harcı…
İnsanlık değildir, harcı…
Boşa değildir, şu güzel sözler…
Katranı kaynatsan olur mu şeker, nefsine ve nesline tükürdüğüm…
Tapar nefsine, çeker nesline…!
Tapar nefsine, çeker nesline…!
Yetmez bazen, insan geçinenin insanlığı, kendine…!
Şaşar kıblen, döner nevrin çatarsa yolun namerdin, namerdiyle, beterin, beterine…
Fıtratıyla-suretiyle, insan olmadık netameli, namerdin biri, düşerse kaşığına, kısmetine…
Vay ki, vay haline…
Vay haline…!

Mualla SEZGÖR YASSIBAŞ/ İSYANİ
Immenstaad/ Friedrichshafen/Almanya
19/12/2019
Saat; 20_00

Amerikan Bilardosuyla Penguen

I.

Elleri el gibi kocaman
Beyazda bir nokta gibi kocaman
Kocaman boşluğun küçülttüğü her şey gibi
Biriyle kendini artırıyor durmadan
Biriyle koyunlar gibi güdüyor ötekini
Ayaklarını gizliyor bir köpekle
Evine dönerken sonsuza geçen
Göğü kullanıyorken maviye
Günümüzden sesler alıyor, sesleri
Sürekli, dingin, acısız
Acımaktan kurtulmuş yerlerine
Sonra duvardan duvara çizilerek
Ölü bir korkunçluğu taşıyor
Sen, hey, duvarlar gibi öldürülmek!
En yeni tam-tamları dünyamızın
Ya da kendisiyle bırakılması insanın
Sizi
Sizleri selamlıyor işte.

Doğrusu elinizden ne gelir ki
Siz dolgun yaşamaya bakın günleri.

II.

Çıkacaksanız çıkın, daha karar vermediniz mi?
Baktıkça bakıyorsunuz kendinize
Yetişir! bu da hiç konuşmayan adam yapıyor sizi
Körükler, dev kapılar, balık solungaçları gibi
Emiyor sizi yalnızlık
Kurtarıp rahata geçirin ellerinizi
İşte bir kadın kadına geçiyor yürürken
Sizi alıyor, sizi ölçüyor, sizi yapıyor kendinize
Açığa koyuyor sizi
Bilip de söyleyemediklerinizi
Eve dönmeyi, yemek yemeyi, uykuya dalmaları
Bana sorarsanız ters çevirin uykuları
Alın şu adını ‘ben’ koyduğunuz geceyi
Bakınca göreceksiniz, daha bakınca bir ötekini
Geceler, işte geceler
Gündüzler, işte gündüzler
Beyaza siyah penguen sürüleri gibi.

Ama elinizden ne gelir ki
Siz dolgun yaşamaya bakın günleri.

III.

Bu gözler onunla az mı yaşadınız gözleri
Bu dudaklar onunla az mı seviştiniz
Bana kalırsa gözleri saklamalı
Eliniz yok mu, bastonla iş görmeli
Ya da boşluğa takılmış bir eldiven
Asılın, kurtarın hemen
Az şey mi kurtarıp rahat etmek
Ellerle gözleri
Bir penguen
Nişanla pengueni
Siz kırmızı yerler, kırmızı saçlar severdiniz
O penguen
Bir anahtar, bir pencere, bir horoz tüyü
O penguen
Çay masaları, öğle yemekleri, gezintiler
O penguen
Ölmek mi diyoruz, susturun ölümleri
O penguen
Penguen penguen
Hiçlikle kesilen tahin helvaları gibi
Güneşi eriten çocuk başları gibi
Bir tramvay gibi, günümüzde köşe başları yapan
Serüvenler, hafta tatilleri
Penguen
Vur düşür pengueni

Ama elinizden ne gelir ki
Siz dolgun yaşamaya bakın günleri.

IV.

Her evde bir çekirdek gibi insan ağaçları
İnsan elleri
O penguen
Penguen penguen
Soğuk su tadında kadın yüzleri
Bir sabah denizinde belirsizliğe giden
Dörtnala atlar gibi bitmezlik içinde
Örülmeden kazağınız
Dokunmadan çorabınız işte
Hayata yerleşen peşin iplikler gibi
Sevinme iplikleri
Kıskançlık iplikleri
Beni biliyorsunuz ya, öyle sakin
İplikleri
Penguen penguen
Vur düşür pengueni
Ama nasıl, daha karar vermediniz ki.

Doğrusu elinizden ne gelir ki
Siz dolgun yaşamaya bakın günleri.

V.

Siz değil, o kadar ayrı gidiyor ki sizden
O ne mi, yaşadıklarınız belki
Bir umut oluyorlar sizden önce
Bir aşk oluyorlar, belki de bir ürperti
Siz sabahları şehirlere bakarsınız
Siz sabahları dünyalara bakarsınız şehirlerden
Bir deniz, bir itfaiye eri
Bir pencere sokağa girdi girecek
Damları çiziyordur istemenin elleri
Bir çocuk kiremitlerle karışıyordur
Cam kırıklarıyla bir kedi
Bir vapur girintiler yapıyordur anılarda
Yaşamanın hızları gibi
Eski bir gündüzü açıyordur bacaklarınız
Ve elleriniz
Sevişenleri avlıyordur bir bitmeyende
Ölüler gülüyordur ölüler
Kırın şu sürahileri !
Soğukta durdurulmuş boyunlar gibi
Ve işte
Sizi gösteriyordur sizi
Bu yoksulluk odası
Bu kupkuru tahta
Tahtaya geçiyordur düşünme sürüleri
Bir yağmur bir yağmur.

Ama elinizden ne gelir ki
Siz dolgun yaşamaya bakın günleri.

Edip Cansever

Nadir hastalıklara çizgi romanlı farkındalık: Nadir-X

Uzmanlar eşliğinde hazırlanan Nadir-X çizgi romanı, nadir hastalıklara dikkat çekmek için hazırlandı. Çizer Erhan Candan’ın kaleminden çıkan Nadir-X’in, çocuklarda ve ailelerinde farkındalık yaratması hedefleniyor.

Ülkemizde 6 milyon, dünyada ise 350 milyon kişinin nadir hastalıklardan etkilendiği tahmin ediliyor. Bu rakamlar gün geçtikçe artarken, Kistik Fibrozis Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği (KİFDER), GEN’in koşulsuz desteği ile 28 Şubat Dünya Nadir Hastalıklar Günü’nde, Nadir-X çizgi roman projesi için harekete geçti. Uzman Psikolog ve Pedagog Ebru Şen’in danışmanlığında, çizer Erhan Candan’ın kaleminden çıkacak bu 60 sayfalık çizgi romanın 9-13 yaşları arasındaki çocuklarda ve ailelerinde farkındalık yaratması hedefleniyor.

Türkiye’de nadir hastalıkların 6 milyon kişiyi etkilediği tahmin ediliyor. Dünyada ise bu sayı 350 milyona kadar ulaşıyor. En kötüsü ise bu rakamların gün geçtikçe yükseliyor olması. Kistik Fibrozis Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği (KİFDER), GEN’in koşulsuz desteğiyle nadir hastalıklar konusunda farkındalık yaratmak için, bu sene Nadir-X çizgi roman projesini hayata geçiriyor. Uzman Psikolog ve Pedagog Ebru Şen’in danışmanlığında, çizer Erhan Candan’ın kaleminden çıkacak 60 sayfalık çizgi romanın 9-13 yaşları arasındaki çocuklarda ve ailelerinde farkındalık yaratması hedefleniyor. Öte yandan bu çizgi romanda Kistik Fibrozis hastalığına ilaveten iki nadir hastalığın daha işlenmesi planlanıyor.

Nadir-X çizgi roman projesiyle, nadir hastalıklara sahip çocukların günlük hayatlarında yaşadıkları sorunlara dikkat çekmek; okul dönemindeki çocukların tedavilerine devam etmelerini sağlamak; yaşıtları tarafından okulda dışlanmalarını engellemek ve çocukların tedavi süreçlerinin arkadaşları tarafından desteklenmesi sağlanarak nadir hastalıklarla ilgili bir bilinç oluşturulması hedefleniyor.

GELİRİ DERNEKLERCE KULLANILACAK

Çizgi roman hazırlanmasının nedeni ise öğrencilerin merak duygusunu harekete geçirerek daha çok dikkatlerini çekmek. Bunun için çizgi romanda nadir hastalığa sahip çocukların hastalıkla ilgili yaşadıkları sorunlar veya sıkıntılar, çocukların özel gücü gibi kullanılıyor. Böylece hastalık kimseyi incitmeden herkese anlatılabilir ve ulaştırılabilir hale geliyor. Ayrıca kitabın sonunda hikâye içinde geçen; ama gizli olan bir karakter için çocuklardan hayallerindeki kahramanı çizerek web sitesi üzerinden paylaşmaları istenecek. 2020’nin son aylarında çıkarılması planlanan Nadir-X çizgi romanının satışından elde edilecek gelir ise projeyi yürüten ya da projeye katkıda bulunan derneklerce kullanılacak.

TEDAVİ VE ŞARTLARIN ÖNEMİ VURGULANACAK

Çizgi romanların çocukların bilişsel, sosyal, duygusal ve kültürel gelişimine olumlu katkı sağlayacağının altını çizen Uzman Psikolog ve Pedagog Ebru Şen, iyi kurgulanmış çizgi romanlarla çocuklara iyilik, doğruluk, yardımseverlik gibi bazı değerlerin aktarılabileceğini ifade etti. Çocuklara yönelik çizgi romanlarda konunun genellikle eğlendirici ve eğitici olmasının esas alınması gerektiğini belirten Ebru Şen, “Kahramanın macera içerisindeki her anı, her davranışı çocuk tarafından dikkatle izlenir, çocuk adeta kahramanın bir parçası olur. Bastırılmış duygularını frenleyen çocuk, çizgi roman sayesinde kahramanın maceralarına eşlik ederek rahatlar. Bu yüzden çocuğun dünyasında çizgi romanın yeri pedagojik açıdan da oldukça faydalıdır.” dedi.

Uzman Psikolog ve Pedagog Ebru Şen, nadir hastalıkları çizgi romanla anlatmanın akran zorbalığının üzerindeki etkisini ise şu şekilde anlattı: “Yapılan bu çalışmadaki hedef, beklenti ve arzu toplumsal bir farkındalık ve bilinç geliştirmek, aynı zamanda bu sorunu yaşayan çocukların içinde bulundukları tedavi ve şartların öneminin altını çizmektir.”

Uzman Psikolog ve Pedagog Ebru Şen, ‘Okulda Akran İstismarı’ kitabından alıntı yaparak sözlerini şöyle tamamladı: “1991 yılında akran zorbalığıyla ilgili yapılan bir araştırmada 6 yaşındaki çocuklara saldırıya uğramış çocuk resimleri gösterildiğinde; çocuklar kendilerini çok üzgün hissettiklerini söylemişlerdir. Bu durumun zorbalığa uğrayan kişinin duygularıyla tam örtüşmediği hatta ‘sıra bana gelirse’ endişesi ve korkusundan kaynaklandığı tespit edilmiştir. Ancak 1995 yılında ilkokul öğrencilerine yapılan aynı tür araştırmada, akran istismarına tanık olanların yüzde 32’si istismara uğramış arkadaşlarını gördüklerinde kendilerini darmadağın ve alt üst olmuş gibi hissettiklerini ifade etmişlerdir. Bu bize gösterir ki ilkokul çağındaki çocuklara bu değerleri doğru, etkin ve cazip dil ile aktarıp, anlatırsak nadir hastalıklara sahip veya kendilerinden farklı bir birey gördüklerinde yaklaşımları faydaya yönelik ve insani olacaktır.”

İLK HASTALIK KİSTİK FİBOZİS

Kistik Fibrozis yaşam süresini kısaltan kalıtsal bir hastalıktır. Çocuklar bu hastalıkla doğar. Tanısı ter testi veya genetik test ile konur. Bulaşıcı olmayan bu hastalık, solunum sistemi ve sindirim sistemi başta olmak üzere birçok sistemi birden etkileyebilir. Hastalığa yol açan genetik değişiklik sebebiyle, vücuttaki bütün salgılar susuz, koyulaşmış ve yoğun kıvamda olur ve akışkan özelliğini kaybeder. Bu nedenle; akciğer, karaciğer, pankreas ve bağırsak gibi organların kanallarında salgılar birikerek tıkanmaya, enfeksiyonlara ve hasara neden olmaktadır. Akciğerlerde biriken koyu balgam, sık tekrarlayan solunum yolu enfeksiyonlarına ve geçmeyen öksürüğe sebep olur. Bunlar da akciğere zarar vererek zamanla görevini yapamaz hale gelmesine neden olur. Pankreasın tutulumuyla ise sindirim enzimi salgılanamaz ve büyüme gelişme geriliği oluşur. ​Diğer kronik hastalıklarda olduğu gibi, hastalık ne kadar erken teşhis edilirse, kanıtlanmış ve uygun tedaviler ne kadar etkin ve doğru zamanda yapılırsa, hastaların yaşam süresiyle kalitesini artırmak o kadar mümkün olabilmektedir. Detaylı bilgi için alanında uzman hekimlere danışılmalıdır.

Kaynak:https://www.sozcu.com.tr/2020/saglik/nadir-hastaliklara-cizgi-romanli-farkindalik-nadir-x-5651741/

Atakan Kayalar Meselesi: Entelektüel Çocuğun Dramı

Son zamanlarda adından sıklıkla bahsettiren Atakan Kayalar, uzmanların dikkati çekti ve üzerine düşünülmeye başlandı. Uzman Psikolog ve Pedagog Ebru Şen, Atakan Kayalar için yapılan olumlu veya olumsuz eleştirilerin ileriye dönük yaratabileceği problemler hakkında bilgi verdi.

Aile toplumun en küçük birimidir. Her anne baba çocuğu olduktan sonra doğal olarak onun sağlıklı gelişimi (fiziksel-psikolojik-zihinsel) adına tüm çabalarını, imkanlarını sunar. Çocuklarımızın bilimsel düşünme becerisine sahip, üretken, yaratıcı ve problemleri çözme becerisi kazanmış bireylere dönüşmesini isterken acaba yanlış yönlendirmeler yapıyor olabilir miyiz?

Çocuğumuza, yaşına ve gelişimine uygun bilgileri doğru zamanda verebiliyor muyuz?

Son günlerde gündemde olan Atakan Kayalar ile, hem aileler hem de uzmanlar tarafından bu konuda düşünülmeye başlandı. Medyanın Atakan Kayalar ile ilgili ilk haberinden sonra hem yazılı/görsel basında hem de sosyal medyada sık sık aynı konuyu duyar olduk.

Atakan Kayalar için pek çok etiket takıldı. Filozof, dahi, proje, kurgu, üstün zekalı, indigo, kristal, saygısız, Aleyna ile atışan vs…

Sorun bu noktada başlıyor.

Etiketlemek hem kişiye hem de çevresine farklı ve kısıtlı bir bakış getirir. Kişi ne etiketi alırsa alsın (ister olumlu ister olumsuz) ‘o’ olabilmek için öyle davranmaya başlar, çevresi de böyle tanımladığı için dar bir çerçevede kişiyi düşünüp değerlendirir.

Peki sizce bu olayda Atakan, çocuk gözüyle kendini algılaması, dış çevreden bağımsız yorum yapabilmesi, değerlendirebilmesi ve kendiyle uyumlu – mutlu ve barışık olabilmesi mümkün olabilecek mi?

Kanımca hayır.

Her ne kadar yaşıtlarının bilgi düzeyinden farklı bir yerde (ya da yerdeymiş) gibi olsa da, psiko-sosyal gelişimi aynı çizgide olmayabilir.

Gelişim alanlarımızın herbirinin aynı oranda ve paralellikte yükselebilmesi her zaman olası değil. Kimi alanlarımız (ki bu örnekte zihinsel alan yalnızca görülen, çünkü bir IQ testi sonucu yok) ileri seviyedeyken kimi alanlarımız (sosyal gelişim, akran ilişkileri, sosyal uyum vb.) ise daha geride olabilir.

Ancak gençlik ve yetişkinlikte okunduğunda idrak edilecek kitapları, zihinsel olarak daha erken okuyabilecek yeterlilikte olduğumuzu söyleyen bir veya birkaç uzman görüşü almadan sunulan kitaplar aslında sakıncalı olabilir.

Çocuk, çocuk kimliğiyle büyümeli. Şimdi görülen küçük profesör tavırları yetişkinlere hoş, şirin gözükse de yaşıtları için aynı şey söz konusu olmaz. Yaşıtları daha keskin tavırla, ‘bilmiş’ bir eda ile kendileriyle konuşan çocuğu dışlama eğilimde bile olabilirler.

Çocuklarımızın farklı ve üstün yeteneklerinden haz alırken aynı zamanda zorlu bir eğitim maratonunun da içine girdiğimizi unutmayalım. Onların yalnızca akademik ilerlemelerine odaklanmayalım. İnsan küçük yaşlardan itibaren sosyal çevrenin içinde olduğundan, bu çevrelerle olan uyumu onun kendi ile barışık olmasına da ayna tutar.

Sosyal ilişkileri geliştirecek aktivitelerle, olayların çözüme ulaşmasında problem ya da sorun çözebilme kapasitemiz, empati becerimiz, duygularımızı doğru ifade edebilme yeteneğimiz, esneklik ve rezilyans becerimiz artar.

Tüm aileler kendileri ve çevreleriyle uyumlu – mutlu çocuklar yetiştirmek istediklerini söyler. Bunu sağlamak için de çocuğumuzun yaşına, gelişim alanlarına ve ihtiyacına dikkat ederek her türlü çalışmayı, aktiviteyi, kitapları, oyunları ve malzemeleri sunmak her ailenin önemle dikkat etmesi gereken noktadır.

Uzman Psikolog & Pedagog Ebru Şen

Kaynak: https://www.posta.com.tr/atakan-kayalar-meselesi-entelektuel-cocugun-drami-2241267