Kategori arşivi: Bilim

İklim Krizi, Aşırı Hava Olayları

Bu yazımın konusu gerek ülkemiz gerekse tüm dünya için çok büyük tehlike; iklim krizi, aşırı hava olayları ve buna bağlı olarak su krizi ve gıda krizi küresel açlık ve yaşam mücadelesi veren ülke halklarının vatanlarından göçmek zorunda kalmaları…

Ülkemiz için yapılan uyarılardan söz etmeliyim:

a) BM dünya meteoroloji örgütünün uyarısı; Türkiye’nin iklim değişikliğinden en çok etkilenecek ülke olduğunu çölleşmenin hızlanacağı, çok sıcak ve susuz günler Türkiye’yi derinden etkileyecek.

b) BM genel sekreteri Antonio Guterres şu açıklamayı yaptı “Gezegenimizi kurtarmak için hemen harekete geçilmesi gerektiğini” söyledi… Daha sonra da tüm dünya liderlerini “Kendi mezarınızı kazıyorsunuz” sözleri ile uyardı. “Küresel ısınmayı 1,5 C ile sınırlamak için tüm dünya ülkelerinin ortak hareket etmesi gerekir.” dedi.

c) Gezegen için son çağrı; Dünya Meteoroloji Örgütü İklim Değişikliği Paneli (IPCC) ile yaptıkları toplantıda hazırlanan raporda, 2020 ile 2030 arasında emisyon azaltılması için ülkelerin ulusal katkı payları arttırılmalı. Bunun içinde en az yılda 127 milyar dolara ihtiyacı var…

d) Orhan Bursalı’dan bir alıntı “Dünya nüfusunun % 40’ı ( yaklaşık 3,6 milyar insan) çok etkilenecek.”

e) “İklim kumarı” (William Nordhaus) kitabından: İçinde bulunduğumuz yüzyıl sera gazlarından özellikle fosil yakıtlardan gelen kontrolsüz salınım artışını sınırlamamız gereken kritik bir dönemdeyiz. Eğer yüzyıl sonuna kadar bu gazların etkisini büyük ölçüde azaltamaz isek dünyanın geleceği karanlıktır.

f) Son olarak yine bilim dünyasında bir uzmanlar gurubu aşırı hava olaylarının her yıl % 1.5 etkisinin artacağını ifade ediyorlar. Adıyaman’da bir hortum olayında iki yurttaşımızın hayatını kaybedeceğini tahmin eder miydik?

Ülkemizde yaşadığımız büyük depremden gerekli dersi alamadık. İktidar ile muhalefet arasındaki kavga nedeni ile önümüzdeki günlerde ülkemizde (İstanbul dâhil) yeni olası depremlere hazır değiliz.

Şimdi de tüm dünyamızı etkileyecek iklim krizinden ders çıkartabilir miyiz?

İklim krizi için önümüzdeki günlerde neler yapılmalı? Bir kamuoyu araştırmasına göre halkımızın % 84’ü iklim krizinin dünyamız için bir tehdit olduğunun farkında. O zaman yapılması gerekenler:

h) Bizler yani yaşlılar acımasızca kirlettik dünyamızı, şimdi çocuklarımız ve torunlarımıza kirlenmiş bir dünya bırakmanın ayıbını yaşıyoruz ancak yine de zamanımız var, iklim değişikliği kontrol altına alınabilir. Bunun için de tüm dünyamız şu anda 2.8 trilyon dolar harcama yapan ülkeler bu gün silaha harcadığınız bu paranın yarısı bile dünyamızın geleceğini kurtarabilir…

g) Dünyamızın yıllar boyu baş belası olan Kapitalizm yok olmalıdır ve tüm dünya “yenilenebilir enerji” yatırımlara yönelmeli. Binalarımızın yalıtımlı yapılması yasalar ile zorunlu olabilmeli.

ğ) İlkokullarda ve liselerde iklim krizi ve yapılması gerekenler ders konuları arasında yer almalı. Karbon salınımında çok önemli olan ormanlar (Brezilya ormanları dâhil) dünyamızın ortak malı olmalı. Her ülke komşu ülkedeki orman yangınlarından sorumlu olmalı.

k) Yaklaşık 10 yıl içinde tüm taşıtlar elektrikli olmalı ve elektrikli araçlar için gerekli lityum madeni sahibi ülkelere bedeli ödenmek koşulu ile dünyanın ortak kullanması sağlanmalı.

m) Kıtalararası uçuşlar hariç iç hatlarda uçuşlar sınırlandırılmalı ve tüm dünya ülkeleri savaş uçaklarının uçuşlarını en az 5 yıl ara vermeli.

n) Şimdi uyarım hangi gerekçe ile olursa olsun yurt dışına giden yurttaşlarımıza; Ülkenize dönün; ülkemizde iklim krizi nedeni ile İstanbul’da barajlar kuraklık riski taşırken o şehrimizde yaşayan ve yaklaşık 6 milyondan fazla yabancının (başta Suriyeli ve Afganlar olmak üzere) ülkelerine göndermeyi düşünüyor isek Avrupalı ülkelerde iklim krizi ve su krizi nedeni ile en önce sizleri ülkenize geri göndermeyi düşüneceklerdir!!!

Yaşamın Kaynağı: Evrim mi, Yaratılış mı? (2. Bölüm)

Evrim Yanılgısı

Bilindiği gibi Charles Darwin tarafından ortaya atılan Evrim Teorisi, canlıların ilkel türlerden gelişmiş türlere doğal seleksiyon ve mutasyon gibi evrim mekanizmaları sayesinde kademe kademe evrildiğini iddia eder. Ortama en iyi uyum sağlayan bireyler kazandıkları yetenekleri gelecek nesillere aktarıyor, böylece bu faydalı değişiklikler zamanla birikerek bireyi atalarından farklı yeni bir türe dönüştürüyordu. Evrime en büyük delil ise, oluşan bu türleri birbirine bağlayan ara geçiş formlarına ait, yeryüzünün değişik katmanlarında bolca bulunacağı umulan, fosillerdi.

Darwin’in bu tezi ortaya attığı 1859 yılında genetik, mikrobiyoloji, biyokimya gibi bilimler henüz ortada yoktu. Avusturyalı botanikçi Mendel, 1865 yılında kalıtım kanunlarını keşfetti. 1900’lerin hemen başında ise genetik bilimi ve dolayısıyla genler ve kromozomlar keşfedildi. 1950’lerde DNA’nın da keşfiyle birlikte evrimin geçersizliği tamamen kanıtlanmış oldu. Çünkü DNA’daki dev bilgi, evrim mekanizmaları ve tesadüflerle açılanamayacak derecede büyüktü. Zira tek bir insan DNA’sının içerisindeki bilgi 1 milyon ansiklopedi sayfasını dolduracak büyüklükteydi. Ayrıca sonradan kazanılmış faydalı-faydasız değişikliklerin yeni kuşaklara aktarılması ise hiç mümkün değildi. Bu gerçekler evrim mekanizmaları denen hayali mekanizmanın daha çalışmaya başlamadan durması anlamına geliyordu.

Evrim teorisi çıkmaza girince teoriyi kurtarmak için ortaya atılan neo-Darwinizm ve “sıçramalı evrim” gibi yeni tezler de ana teoriyle aynı kaderi paylaşacak ve gelişen bilim karşısında direnemeyip bilim tarihinin çöplüğünde yerlerini alacaklardı.

Üstelik ilk kuşun ani bir sıçramayla bir sürüngen yumurtasından çıktığı iddiası gibi, kimi canlıların birden bire ve hiç bir ara geçiş formu olmadan bir başka türe dönüştüklerini iddia eden “sıçramalı evrim” teorisi, trajikomik bir şekilde, evrimi değil yaratılışı doğruluyordu.

Şunu da belirtmekte fayda var: Evrim mekanizmalarından en önemlisi sayılan mutasyonlar genetik bilgiyi geliştirmezler, bireye yeni bilgi ekleyemezler; aksine genetik bilginin eksilmesine veya bozulmasına yol açarlar. Keza canlılardaki kompleks yapılara sahip göz, kanat, akciğer ve beyin gibi organları kademeli evrimle, mutasyonla açıklamak ise imkânsızdır. Çünkü bu organlar eksik ve kusurlu olarak çalışamazlar ve fonksiyonlarını tam olarak yerine getiremezler.

Darwin’in 1859 yılında yazdığı “Türlerin Kökeni” (The Origin of Species) kitabında ortaya attığı Evrim Teorisi, tek hücreli organizmalardan kompleks omurgasızlara her türün başka bir türe milyonlarca yıllık bir zaman dilimi içerisinde yavaş ve kademeli olarak dönüştüğünü söylüyordu. Bu iddialarının mantıksal sonucu olarak dünyanın dört bir yanında milyonlarca hatta milyarlarca ara geçiş formu adı verilen ucube yaratıkların fosillerinin yer alması gerekirdi. Fakat yapılan hummalı kazılarda Darwin’in kitabında bahsettiği ve evrime kanıt olarak sunduğu ara geçiş formlarına, Coelacanth balığı, Archaeopteryx kuşu yanılgılarını; Piltdown Adamı ve Nebraska Adamı sahtekârlıklarını saymazsak, hiç rastlanamadı. Sonuç evrimciler için büyük bir hayal kırıklığı idi. Tüm araştırmalar yeryüzünde hayatın tüm çeşitliliğiyle Cambrien Devri gibi belli dönemlerde aniden ortaya çıktığını gösteriyordu. Darwin de zaten bu açmazın farkındaydı ve kitabının “Teorinin Zorlukları” başlığı altındaki bölümde, “Neden bütün doğa bir karmaşa halinde değil de, tam olarak tanımlanmış ve yerli yerinde?” diye soruyordu.

Fosil kayıtları, evrimcilerin iddia ettiği gibi omurgasızlar-balıklar-amfibiyenler-sürüngenler-kuşlar-memeliler şeklinde ilkelden gelişmişe doğru ilerlediği varsayılan evrim şemasını doğrulayan kayıtlar olarak değil, aksine bir anda ve mükemmel halde ortaya çıkan canlıların kayıtlarıyla doluydu.

Sudan karaya geçişi ispatlayan ara geçiş formu olduğu iddia edilen 410 milyon yıllık Coelacanth’ın bugün de örnekleri görülen bir balık olduğu, keza uçamayan tüylü dinozorlar ile modern kuşlar arasındaki ara geçiş formu olarak sunulan 135 milyon yıllık Archaeopteryx fosilinin de soyu tükenmiş bir kuşa ait olduğu ortaya çıktı.

Normal yollardan delil bulamayınca kendi delillerini kendileri üretme yoluna giden evrimcilerin başarısız girişimlerinin bir ürünü olan Piltdown Adamı, Charles Dawson tarafından 1912 yılında İngiltere’nin Piltdown kasabası yakınlarında bir çukurda bir çene kemiği ve kafatası olarak bulundu. Uzun zaman müzelerde insan evrimine delil olarak sergilendi. Ancak 1949 yılında fosil uzmanlar tarafından incelendiğinde kafatasının 500 yaşında bir insana, çene kemiğinin de yakın zamanda ölmüş bir maymuna ait olduğu anlaşıldı. Dişler, çene kemiğine sonradan eklenmiş ve insana ait olduğu izlenimi vermek için de eklem yerleri törpülenmişti. Daha sonra bütün parçalar eski görünmeleri için, potasyum dikromat ile lekelendirilmişti.

1922 yılında Henry Fairfield Osborn tarafından ABD’nin Nebraska eyaletinde Pliocene Dönemi’ne ait olduğu sanılan bir azı dişi fosili bulundu. Uzun tartışmalar neticesinde bu dişin Hesperopithecus Haroldcooki Latince takma adı verilen “Nebraska Adamı”na ait olduğu söylendi. Ancak 1927’de iskeletin öbür parçaları da bulununca dişin, Prosthennops isimli soyu tükenmiş bir yabani Amerikan domuzuna ait olduğu anlaşıldı.

Evrim teorisine göre insanlar ve maymunlar, “maymunsu” ailesi adı verilen ve günümüzden 4 milyar yıl önce yaşadığı varsayılan ortak bir ataya sahiptiler. “Güney Maymunu” anlamına gelen bu otak ilk atanın (hominid) Latince adı: Australopithecus’du. İşin aslı ise sonradan anlaşılacaktı: Australopithecuslar, soyu tükenmiş gerçek maymunlar, homo serisindeki canlılar ise nesli tükenmiş insan ırklarıydı. Evrimcileri, Australopithecusların günümüzün insanının ilkel atası olduğuna ikna eden şey, bu maymunların iki ayakları üzerinde yürüdükleri düşüncesidir. Oysa sonradan yapılan bilimsel araştırmalar, iki ayakları üzerinde yürüyen yegâne canlının insan ırkı olduğunu, diğer canlıların iki ayaklı olarak sınırlı bir hareket kabiliyetine sahip olduklarını ortaya koyacaktı. Üstelik eğik yürüme, dik ya da dört ayak üzerinde yürümeye nazaran daha fazla enerji kaybına yol açıyordu ve dolayısıyla verimsiz bir yürüme şekliydi.

Australopithecus-homo erectus-arkaik homo sapiens-homo sapiens neanderthalensis-cro magnon (mağara adamı) şeklinde ilerleyen sözde insan evrimi şemasında bir ara geçiş formu olduğu iddia edilen homo erectusların farklı kafatası yapısı; beslenme, genetik göç, diğer insanlarla belli bir süre kaynaşmama gibi nedenler sonucu ortaya çıkmış fiziksel farlılıklardı. Keza Avustralya’nın Kow bataklığında bulunan bu insan ırkına ait 13 bin yıllık fosiller de bu ırkın günümüze kadar yaşamış bir insan ırkı olduğunun açık bir kanıtıydı.

Evrimcilerin çizdiği insanın hayali soyağacına göre günümüz insanından önceki iki basamağı oluşturan arkaik homo sapienslerle homo sapiens neanderthalensisler, Aborjin yerlilerinin arkaik homo sapienslerin günümüzdeki temsilcileri olduğu örneğinde olduğu gibi, farklı bir tür olmayıp bazılarının temsilcileri günümüzde de devam eden farklı iki insan ırkıdırlar. Keza neanderthaller de, ölülerini gömen, çeşitli müzik aletleri yapan dolayısıyla hareket kabiliyeti, alet kullanımı, zekâ seviyesi ve konuşma kabiliyeti açısından modern insandan aşağı kalmayan zamanla asimile olmuş bir insan ırkından başka bir şey değildirler. Hatta araştırmalar, Neanderthallerin beyin hacimleri ve vücut yapıları itibariyle günümüz insanından daha gelişmiş olduğunu gösteriyordu.

Evrim teorisi canlılığın, ilkel dünya koşullarında rastlantılar sonucu meydana gelen bir hücreyle başladığını öne sürer. Ancak bir canlı hücre, tıpkı bir şehir gibi; çalışma sistemleri, haberleşmesi, ulaşımı ve yönetimiyle doğa şartları ve tesadüflerle meydana gelemeyecek kadar kompleks bir yapıdadır. Hücrenin tükettiği enerjiyi üreten elektrik santralleri; yaşam için zorunlu olan enzimleri ve hormonları üreten fabrikalar; üretilecek ürünlerle ilgili ürün bilgilerinin kaydedildiği bir bilgi bankası; bir bölgeden diğer bölgeye ürün ve hammadde taşıyan lojistik ağı; boru hatları; dışarıdan gelen hammaddeyi işleyecek gelişmiş laboratuarlar ve rafineriler; hücreye giriş-çıkışları kontrol edecek uzmanlaşmış hücre zarı proteinleri bu kompleks yapının sadece bir bölümünü oluştururlar. Böyle bir hücrenin günümüzün en ileri teknolojiye sahip laboratuvarında mitokondri, ribozom gibi hücrenin tek bir organeli bile, sentezlenemezken ilkel dünya şartlarında tesadüfen oluşması ise hiç mümkün değildir.

Hatta bırakın hücreyi, organeli hücreyi oluşturan binlerce çeşit kompleks protein molekülünden bir tanesinin bile doğa koşullarında tesadüfen oluşması mümkün değildir. Proteinler belli sayıdaki aminoasitlerin özel bir sırayla dizilmelerinden oluşur. Bir başka deyişle proteinin yapıtaşları aminoasitlerdir. En basit protein 50 çeşit aminoasitten oluşur. Örneğin bileşiminde 288 aminoasit bulunan ve 12 farklı aminoasit türünden oluşan ortalama büyüklükteki bir protein molekülünün içerdiği aminoasitler 10300 farklı şekilde dizilebilirler. Bu dizilimlerden sadece bir tanesi sözü edilen proteini oluşturur, geriye kanal tüm dizilimler çöptür. Tersten düşünürsek, yukarıdaki örnekteki protein molekülünün tesadüfen meydana gelme ihtimali 10300’de 1’dir. Bu da pratikte gerçekleşmesi imkânsız bir olaydır. Üstelik hücre sadece proteinden de meydana gelmemektedir. Yapısında proteinin yanı sıra nükleik asitler, karbonhidratlar, lipitler, vitaminler, elektrolitler gibi daha birçok kimyasal ve organik madde farklı farklı organellerin yapısında gerek yapıtaşı gerekse fonksiyon bakımından belli bir oran ve uyumda yer alırlar. Türkiye’de evrimci düşüncenin önde gelen isimlerinden Prof. Dr. Ali Demirsoy, “Kalıtım ve Evrim” isimli kitabında canlılık için gerekli olan enzimlerden birisi olan Cytochrome C’nin tesadüfen oluşma ihtimalini şöyle açıklıyor:

“… Sitokrom-C’nin belirli aminoasit dizilimini sağlamak, bir maymunun daktiloda hiç hata yapmadan insanlık tarihini yazma olasılığı kadar azdır…”

Üstelik canlılarda bulunan protein molekülünün meydana gelebilmesi için yalnızca aminoasitlerin uygun sırada dizilmeleri de yeterli değildir. Bunun yanında, proteinlerin yapısında bulunan 20 çeşit aminoasitten her birinin de yalnızca sol-elli olması gereklidir. Bu durum Britannica Bilim Ansiklopedisi’nin ifadesiyle, milyonlarca kez havaya atılan bir paranın her seferinde tura gelmesi gibi olasılık dışı bir şeydir. Doğada kimyasal olarak aynı aminoasitin eşit sayıda hem sağ-elli hem de sol-elli olmak üzere iki farklı türü vardır. Bir proteinin meydana gelebilmesi için gerekli aminoasit çeşitlerinin gereken sayı ve sıralamada ve gereken üç boyutlu yapıda dizilmeleri yetmez. Bunun için aynı zamanda birden fazla kola sahip aminoasit moleküllerinin yalnızca birbirlerine peptid bağıyla bağlanmaları gerekir. Bu durumda örneğin 500 aminoasitli ortalama bir protein molekülünün uygun çeşit ve sıralamada dizilmeleri ihtimalinin yanı sıra içerdiği aminoasitlerin sol elli olması ve bu aminoasitlerin her birinin de yalnızca peptid bağı ile bağlanmaları ihtimali: Uygun çeşit ve sıralamada dizilme ihtimali 1/10650; sol elli olma ihtimali 1/10150; peptid bağı ile bağlanmaları ihtimali 1/10150 olmak üzere toplam 1/10950’dir (1/10650×1/10150×1/10150=1/10950).

Pratikte böyle bir ihtimalin gerçekleşeme şansı ise sıfırdır. Biyomatematikçilerin yaptıkları hesaplamalara göre tek bir proteinin tesadüfen oluşması için ne kâinatın ömrü yetiyor ne de kâinattaki madde miktarı. Örneğin 61 aminoasitli basit bir protein için her saniye ortalama 1060 tane deney yaptığımızı var sayarsak bu deneyler 30 milyar yılda ancak tamamlanabiliyor. Zaten kâinatın toplam ömrü 30 milyar yıl. Siz 61 aminoasitlik ortalama büyüklükte bir proteini yapamadan evren ömrünü tamamlamış olacak. Ayrıca evrende toplam 1080 tane elektron olduğu düşünülürse o kadar deneyi yapacak zamanınız olsa bile bu deneye yetecek miktarda evrende madde yok.

İnsan vücudu için hayati bir protein olan hemoglobin molekülünde üstteki örnekten farklı olarak 574 tane aminoasit bulunur. Vücudumuzdaki miyarlarca kırmızı kan hücresinden yalnızca bir tanesinde 280 milyon hemoglobin molekülü bulunduğunu dikkate alırsak bırakalım kırmızı kan hücresini o hücrenin bir tane proteinin meydana gelebilmesi için bile dünyanın kalan ömrü yetmemektedir.

Peki, her nereye baksalar Tanrı’nın varlığını gösteren işaretlerle karşılaşan kimi insanlar neden ateizmde direnirler? Bu inkârlarının temel nedeni, maddenin ezeli ve ebedi olduğunu savunan materyalizm felsefesine ve onun doğaya uyarlanmış hali Evrim Teorisi’ne olan körü körüne bağlılıklarıdır.

Miller Deneyi

Evrimci bilim adamları, canlılığın tesadüfen cansız maddelerden oluşabildiği, tezlerini kanıtlayabilmek için bir takım deneyler yaptılar. Bunların en ünlüsü, 1953 yılında Amerikalı araştırmacı Stanley Miller tarafından yapılan Miller Deneyi’dir. Stanley Miller, aminoasitlerin ilkel dünya şartlarında tesadüfen oluşabildiklerini ispatlamak için laboratuvarında ilkel dünyadakine benzer yapay bir atmosfer ortamı kurdu. Amonyak, metan, hidrojen ve su buharından oluşan yapay atmosferde metan, amonyak, su buharı ve hidrojenin tepkimeye girmeyeceğini bildiği için de ilkel atmosfer ortamındaki yıldırımlara benzer şekilde ortama elektrik verdi. Miller, oluşturduğu bu gaz karışımını bir hafta boyunca 100 derecede kaynattı, bir taraftan da bu sıcak ortama elektrik verdi. Bir hafta sonunda Miller, proteinlerin yapıtaşı olan 20 çeşit aminoasitten üçünün sentezlendiğini fark etti.

Deney evrimciler arasında büyük bir sevinç yarattı ve evrimcilerin büyük bir başarısı olarak dünya kamuoyuna lanse edildi. Gerisi kolaydı: İlkel atmosferde meydana gelen aminoasitler proteinleri oluşturacak, proteinler de, her nasılsa ortamda hazır buldukları, hücre zarının içine kapağı atacaklar ve derken finalde ilkel ilk hücreyi oluşturacaklardı. Ee tabi hücreler de boş durmayacaklar yan yana gelip canlı organizmaları oluşturacaklardı… Fakat çok geçmeden büyü bozuldu, Miller Deneyi’nin pek çok yönden geçersiz olduğu kanıtlandı: Miller, deneyinde “soğuk tuzak” (cold trap) isimli bir mekanizma kullanarak aminoasitleri oluştukları anda ortamdan izole etmişti. Aksi halde aminoasit oluşturan ortamın koşulları, aminoasit oluştuktan hemen sonra onu imha da edebilirdi. Ultraviyole ışınları, yıldırımlar, çeşitli zararlı kimyasallar, yüksek oksijen miktarı gibi unsurlar içeren ilkel dünya koşullarında böylesine bilinçli düzeneklerin olması da ayrıca imkânsızdı.

Miller’in deneyinde canlandırmaya çalıştığı ilkel atmosfer ortamı gerçekçi değildi. Miller, oluşturduğu yapay atmosfer ortamına ilkel dünya şartlarında olan azot ve karbondioksiti almamıştı. Bunların yerine ilkel dünya koşullarında yüksek ihtimalle olmayan metan ve amonyak kullanmayı tercih etmişti. Bu ısrarının sebebi de şuydu: Amonyak olmadan bir aminoasitin sentezlenmesi imkânsızdı.
Aminoasitlerin oluştuğu iddia edilen ilkel atmosfer ortamında oluşan aminoasitlerin tümünü imha edebilecek yoğunlukta oksijen de vardı. Gerçek ilkel dünyada olduğu gibi ortama oksijen verilseydi metan, karbondioksit ve suya; amonyak ise azot ve suya dönüşecekti. Diğer taraftan henüz ozon tabakası olmadığından yoğun miktardaki ultraviyole ışınlarına maruz kalan organik molekül zaten oluşsa da yaşayamayacaktı.

Miller Deneyi’nin sonunda sadece canlılık için gerekli olan aminoasitler elde edilmemiş, çok daha fazla miktarda canlıların yapı ve fonksiyonlarını bozacak organik asitler de oluşmuştu. Aminoasitlerin izole edilmeyip bu kimyasallarla baş başa kalmaları halinde bunlarla tepkimeye girerek parçalanmaları, başka bileşiklere dönüşmeleri kaçınılmazdı. Ayrıca deneyin sonucunda sağ elli aminoasitler de oluşmuştu. Canlılığı bozan bu aminoasitlerin varlığı bile tek başına bu deneyi geçersiz kılmaya yetiyordu. Daha sonra aynı deneyi doğru gazlar ve doğru yöntemlerle tekrarlayan James P. Ferris ve Chin-Ti Chen sonuçta tek bir aminoasit bile elde edemediler. Zaten Stanley Miller’in kendisi de 1985 yılında İsveç Kraliyet Akademisi’nde verdiği konferansta deneyinin geçersiz olduğunu itiraf etti ve nedenlerini “Molecular Evolution of Life “adlı kitaptaki makalesinde açıkladı. Ayrıca bu deney, bir başka açıdan bakıldığında, canlılığın tesadüfler sonucu değil, bilinçli bir tasarım ve müdahalenin eseri olduğunu göstermesi açısından da önemliydi.

Özetle ne aminoasitler ne de bunların yan yana dizilmesiyle meydana gelen ve canlıların hücrelerini oluşturan proteinler, ilkel dünya şartlarında üretilemezler. Dahası proteinlerin kompleks kimyasal yapıları; sağ-el, sol-el özellikleri, peptid bağıları ile bağlanmaları gibi faktörler proteinlerin, sonrasında da tesadüfen oluşmayacaklarını gösteriyor. Kaldı ki sorun proteinlerin oluşmasıyla da bitmiyor. Çünkü proteinler tek başlarına hiçbir şey ifade etmezler. Zira proteinler kendilerini çoğaltamazlar. Ancak hücre çekirdeğindeki DNA ve RNA moleküllerindeki şifrelenmiş bilgiler sayesinde kendilerini sentezleyebilirler. DNA’daki şifre sayesinde 20 çeşit aminoasitin belli bir sırada sıralanmasıyla proteinler oluşur. Asıl sorun şu: Acaba DNA ve RNA rastlantısal olarak oluşabilir mi?

Bu sorunun cevabına geçmeden önce DNA’nın yapısı ve işlevleri hakkında çok temel birkaç bilgi vermekte fayda var:
Vücuttaki yaklaşık 100 trilyon hücrenin her birinin çekirdeğinde yer alan DNA molekülü, insan vücudunun eksiksiz bir yapı planını içerir. Dış görünümünden iç organlarının yapısına kadar bir insana ait bütün özellikler DNA’nın içinde özel bir şifreyle şifrelenmiştir. DNA’daki bilgi, yapısındaki, nükleotid ya da baz adı verilen, dört özel molekül olan adenin, timin, guanin ve sitozinin baş harflerinden olan A, T, G, C harfleri ile ifade edilir. İnsanlar arasındaki tüm yapısal farklar, bu harflerin diziliş sıralamaları ile oluşur.

Bir DNA molekülünde yaklaşık 3,5 milyar nükleotid bulunur. Bir organa ya da başka bir deyişle proteine ait bilgiler, DNA üzerindeki gen adı verilen özel bölümlerde yer alırlar. Örneğin kalbe ait, göze ait bilgiler ayrı ayrı genlerde yer alırlar. Hücrelerin yapıtaşı proteinler, genlerdeki bu bilgiler sayesinde sentezlenir. Proteinlerin yapısını oluşturan aminoasitler, DNA’da yer alan üç nükleotidin arka arkaya sıralanmasıyla ifade edilir. Burada dikkat edilmesi gereken bir diğer nokta da şudur: Bir geni oluşturan nükleotidlerde meydana gelen en ufak bir sıralama hatası o geni tamamen işe yaramaz hale getirir. İnsan vücudunda yaklaşık 200 bin gen bulunduğu düşünülürse, bu genleri oluşturan milyarlarca nükleotidin doğru sıralamasının tesadüfen oluşabilmesi imkânsızdır. Şöyle bir örnek verelim: Yaklaşık 300 amioasitlik orta büyüklükteki bir proteinin DNA zincirinde yaklaşık 1000 nükleotid bulunur. Bir DNA zincirinde dört nükleotid bulunduğu hatırlanırsa bu, 41000 tane farklı dizilim demektir. Bu da küçük bir logaritma hesabıyla 10620’ye karşılık gelir ki, bir proteinin ve çekirdek asidinin (DNA-RNA) tesadüfen oluşma şansı yok denecek kadar azdır. Tüm bu zorlukların yanında çift zincirden oluşan sıkı helezonik yapısıyla DNA zor reaksiyona giren bir yapıya da sahiptir. Dahası DNA bir takım enzimlerin yardımıyla eşlenebilirken, bu enzimlerin sentezi de yine ancak DNA’daki bilgiler sayesinde gerçekleşir. Her ikisi de birbirlerine bağlı olduklarından, eşlemenin meydana gelebilmesi için her ikisinin de aynı ortamda aynı anda mevcut olması gerekir. Ya da ikisinden birinin, diğeri için, önceden orada hazır bulunması (yaratılmış olması) gerekir. Özetle DNA ve RNA’nın rastlantısal olarak meydana gelebilmeleri ihtimal dışıdır.

Tanrı İnancı

Gözümüzle gördüğümüz şeylerin hiçbiri “Yaratıcı” değildir. “Yaratıcı”, gözümüzle gördüğümüz her şeyden başka, onlardan üstün bir varlıktır. Kendisi görünmeyen fakat yarattığı her şeyde kendisinin varlığı ve vasıfları görünen bir varlık…

Tanrı’ya inanmayan insan, sıkıntı, korku, endişe ve azap dolu bir yaşama mahkûmdur. Tanrı’ya inanan insan ise adil, huzurlu, mutlu ve akıllı bir insan olur. Tanrı’ya inanmayan, yalnızca bedeni isteklerinin tatmini için çalışan insanlardan oluşan bir toplum düşünülemez. Böyle bir toplumda cinsel sapkınlıktan alkol ve uyuşturucu bağımlılığına her türlü dejenerasyon görülür. İnsan sevgisinden uzak, egoist, cahil, düşünemeyen bir toplum oluşur. Elbette yalnızca kendi isteklerinin tatmini için yaşayan insanlardan oluşan bir toplumda huzur, sevgi ve barış ortamından söz edilemez. İnsan ilişkilerinin çıkara dayalı olduğu böyle toplumlarda müthiş bir güvensizlik ortamı oluşur. İnsanın samimi dürüst, güvenilir, güzel ahlaklı olması için hiçbir sebep olmadığı gibi; sahtekârlık yapmaması, yalan söylememesi, arkadan vurmaması için de hiçbir engel yoktur. Bu tarz toplumlarda ahlaki dejenerasyon ve manevi çöküntü kaçınılmazdır. İnsanlardan adaletsizlik, fuhuş, hırsızlık, cinayet, ahlaksızlık vb. her türlü negatif davranış beklenebilir. Dolandırıcılık, gasp, adam öldürme gibi her türlü suç işlenebilir. Üstelik çıkar ilişkileri üzerine kurulu böyle toplumlarda insanların birbirlerine duydukları güvensizlik kendi kişisel ruh halleriyle de sınırlı kalmaz. Toplumun geneline sirayet eder. Ve ne zaman ne yapacağı belli olmayan, korku ve endişe içinde; yaşamdan zevk almayan, şüpheci, kararsız, mutsuz ve umutsuz insanlardan oluşan zayıf, çürük ve hasta bir toplum oluşur.

Bedenimizden başlayıp akıl almaz büyüklükteki evrenin en uç noktalarına kadar fark ettiğimiz kusursuz dengenin ve mucizevi sistemlerin elbette bir sahibi vardır. O, elbette ki evrenin içindeki maddesel bir varlık olamaz. O, tüm evrenden önce var olan ve tüm evreni yoktan var etmiş olandır. O, her şeyin kendisinden vücut bulduğu ama kendi vücudu ezeli ve ebedi olan yüce bir varlıktır. Varlığını akıl yoluyla açıkça gördüğümüz Yaratıcımızın üstün sıfatlarını kâinat kitabı bize lisan-ı haliyle açıklar.

Ona derin bir saygı ve içli bir sevgiyle teşekkür etmemiz dileğiyle…

 

Osman Akyol


Yaşamın Kaynağı: Evrim mi, Yaratılış mı? (1. Bölüm)

Yaşamın Kaynağı: Evrim mi, Yaratılış mı? (1. Bölüm)

Gözle görülemeyecek küçüklükteki tek bir hücreden tutun da devasa büyüklükteki evrenin en uç noktasına kadar her şey, kusursuz bir denge ve akıl almaz sistemlerle donatılmıştır. Böylesine kusursuz bir evreni ve içindeki kompleks sistemlerle donatılmış canlıları, kör ve sağır tesadüfler değil, sonsuz bir güç ve akıl sahibi olan yüce bir Tanrı yaratabilir ancak.

Küçük ya da büyük düzen olan her yerde mutlaka o düzenin bir kurucusu ve koruyucusu vardır.

Doğadaki bu olağanüstü uyum, düzen ve denge, onu yaratan mutlak güç sahibi doğaüstü bir varlığa işaret eder.

Peki, kimdir bu yaratıcı? O, evrenin içindeki herhangi bir maddi varlık olamaz. Çünkü O, evrenden önce var olan ve tüm evreni sonradan yaratmış olan bir irade olmalıdır.

Sıradan bir manzara resmi dahi görsek ilk önce onun sanatçısını merak ederiz. Sonra da onu, yarattığı eserinin mükemmelliği dolayısıyla, uzun uzun takdir ederiz. Fakat başımızı çevirdiğimizde o resmin sayısız gerçeğiyle karşılaştığımız halde tüm bu güzelliklerin gerçek sahibini ve yaratıcısını merak etmeyiz.

Tek hücreli organizmalardan bitkilere, böceklerden deniz canlılarına, kuşlardan sürüngenlere kadar dünya üzerinde hayat olmayan tek bir nokta bile yoktur. Ayrıca her canlının kendine ait sindirim, görme, üreme gibi kompleks sistemleri, yaşantıları, yeryüzündeki besin zincirine katkıları gibi sayısız özellikleri de vardır.

Tüm bu varlıkların ve düzenin sebepsiz, amaçsız ve tesadüfen var olduğunu iddia etmek akılsızlıktan başka bir ey değildir.
İçinde bulunduğumuz uçsuz bucaksız evrenin nasıl var olduğu, nereye doğru gittiği, içindeki düzen ve dengeyi kimin koruduğu asırlardır insanların cevabını merak ettiği sorular olmuştur.

İçinde bulunduğumuz 21. yüzyılda evrenin bir başlangıcı olduğu, yok iken bir anda büyük bir patlamayla (Big Bang) yoktan yaratıldığı, çeşitli deney, gözlem ve hesaplamalarla, modern fizik tarafından da kabul ediliyor. Ayrıca evrenin statik olmadığı (Statik Evren Modeli) sürekli bir değişim ve hareket içinde olduğu ve genişlediği de düşünülüyor.

Bu ve benzer Tanrı’nın varlığının ve büyüklüğünün yeryüzünde sayısız delilleri mevcuttur.

Big Bang ya da Yaratılış

1920’lerede evrenin genişlediği keşfedildi. Evren genişlediğine göre zamanda geriye doğru gidildiğinde tek bir noktadan başlamış olması gerekiyordu. Yapılan hesaplamalar, evrenin sıfır hacme (yok) ve sonsuz bir yoğunluğa (çekim gücüne) sahip bu tek noktanın patlamasıyla (Big Bang) ortaya acıktığını gösteriyor.

Big Bang’in kanıtı olan ve evrenin her yanına eşit olarak dağılmış bulunan Kozmik Fon Radyasyonu, 1965 yılında Amerikalı astronomlar Arno Penzias ve Robert Wilson tarafından rastlantısal olarak keşfedildi. 1989 yılında Kozmik Fon Radyasyonu’nu araştırmak üzere uzaya gönderilen COBE uydusu da bu keşfi doğruladı. Big Bang’in diğer bir delili ise uzaydaki hidrojen ve helyum gazlarının miktarları: Eğer evren, materyalistlerin iddia ettiği gibi, sonsuzdan beri var olsaydı içindeki hidrojen tamamen yanarak helyuma dönüşmüş olurdu.

Big Bang, diğer tüm yıkıcı patlamaların aksine, evrenin yoktan var edildiği çok planlı, çok düzenli ve kontrollü bir patlamadır. Bu patlamayla birlikte galaksiler, yıldızlar, Güneş, Dünya ve tüm gök cisimlerini içine alan büyük bir denge açığa çıkmıştır. Dahası evrenin her yerinde aynı olan fizik kanunları oluşmuştur. Big Bang’in patlama hızı da çok hassas olarak ayarlanmıştır. Big Bang’in ardından genişleme hızı milyar kere milyarda bir oranda farklı olsaydı evren ve canlılık olmazdı. Evrenin genişleme hızı olması gerekenden milyar kere milyarda bir oranda yavaş olsaydı, patlayan noktanın sonsuz çekim gücü dolayısıyla, içine çökecek; milyar kere milyarda bir oranda biraz daha hızlı olsaydı kozmik materyal yaşama imkân tanıyacak bir evren oluşturamadan uzaya dağılıp gitmiş olacaktı. Elbette bu hassas patlamayı mükemmel bir düzen ve kusursuz bir ölçüyle gerçekleştiren üstün bir akıl ve irade vardır.

Büyük Patlama’nın ardından maddenin temel yapıtaşı olan atomlar meydana gelmiştir. Daha sonra bu küçücük şuursuz atomlar bir araya gelerek Ay’ı, Dünya’sı, Güneş’i Samanyolu’yla evreni meydana getirmişlerdir. Evrenin her yerinde görülen kusursuz denge, atomlarda da görülür. Çekirdeğinde belli sayıda proton ve nötron vardır. Protona eşit sayıdaki elektronlar çekirdeğin etrafında belli yörüngelerde saniyede 1000 km’ye ulaşan hızlarla dönerler. Atomun bu kararlı yapısı sayesinde maddenin dağılmadan bir arada durması sağlanır.

Görüldüğü gibi tabiatta atomundan galaksisine her şey yerli yerinde ve tamamlanmış yapıdadır. Elbette bütün bunlar kendiliğinden olmamakta sonsuz bir güç ve akıl sahibi olan Tanrı’nın dilemesiyle olmaktadır.

Artık çağımızda içinde yaşadığımız evrenin var oluşu ve işleyişinin tesadüflerle açıklanamayacak kadar kompleks bir düzen ve hassas dengeler içerdiğini biliyoruz. Keza içinde bulunduğumuz Dünya’daki yaşam da öyle. Yaşam, insan aklının alamayacağı kadar çok detayın bir araya gelmesi ile mümkün.

Evrende maddenin en küçük yapıtaşı olan atomdan milyarlarca yıldızı, gezegeni, içinde barındıran galaksilere kadar her şey kurulmuş bir saat gibi müthiş bir uyum ve düzen içinde hiç aksamadan tıkır tıkır işliyor. Öyle ki hiç kimse “acaba yarın Dünya, Güneş’in çekim alanından çıkar da uzay boşluğuna savrulur mu?” diye endişe etmez.

İnsan Denen Mucize

İnsan vücudu, hem simetrik dış görünümü hem de organların birbiriyle orantısal uyumuyla muhteşem bir sanat eseridir. Örneğin: İnsanın beden uzunluğu baş uzunluğunun sekiz katıdır. Yüzü, burun uzunluğunun üç katıdır. İki göz arasında bir göz boyu mesafe vardır…

Bize tüm bu güzellikleri bahşeden Tanrı’nın varlığını, büyüklüğünü, gücünü, ilmini ve sanatını gereği gibi takdir ediyor muyuz?

Dış görünümüyle mükemmel olan insanın içinde de her saniye, kendisinin belki de hiç farkında olmadığı, binlerce mucize gerçekleşir. Beyinden karaciğere, safra kesesinden böbreklere kadar her organ her saniye kusursuz bir mükemmellikte görevlerini yerine getirir.

Göz; kornea, konjonktiva, iris, göz bebeği, retina, koroid, göz kasları, gözyaşı bezleri gibi yaklaşık kırk parçadan oluşan kompleks bir organdır. Örneğin cisimleri net görmemizi sağlayan göz merceği siz hiç farkında bile olmadan her saniye otomatik odaklama yapar. Hiçbir kamera göz kadar hızlı ve kusursuz bir odaklama yapamaz. Gözün tam olarak görmesi için bu kırk parça organelin hepsinin uyum içinde ve aynı anda çalışması gerekir. Örneğin gözyaşı üretimi dursa veya görevini tam olarak yapamasa göz birkaç saat içinde kurur, yapışır ve kör olur. Gözün bu kompleks yapısı evrimcilerin tesadüfler zinciri iddialarını tek başına çürütmeye yetecek güçtedir. Evrimci bir bilim adamının deyimiyle, “eksik gözle görülmez, yarım kanatla uçulmaz”. Bu ise gözün tıpkı kanatlar gibi bir anda ve kusursuz bir şekilde yaratıldığı anlamına gelir.

Orta kulaktaki örs, çekiç ve üzengi kemikleri, kulak zarından kendilerine ulaşan ses titreşimlerini daha iyi duyabilmemiz için yükseltirler. Fakat bu sistem mucizevi bir şekilde bazen de aşırı yüksek sesleri alçaltarak iç kulağın zedelenmesini ve sağır olmamızı önlemek için kullanılır. Hem de bunu istemsizce yapar. Keza orta kulaktaki hava basıncı da bir mühendislik harikası olan östaki borusu aracılığıyla kulaktan ağıza açılan bir kanal vasıtasıyla atmosfer basıncıyla eşitlenir. Aksi halde kulak zarımız patlar ve kısa sürede sağır olurduk. Bütün bunlar akıllı bir tasarım (Intelligent Design) değil de nedir?

Acaba içimizden kaç kişi dört bir yanı öldürücü mikroplarla çevrili bedenimizde düzenli, disiplinli ve mükemmel bir ordu (savunma hücreleri) taşıdığımızın farkındadır?

Mikrop vücuda girdiğinde savaş alanına ilk önce düşmanları yutarak etkisiz hale getiren fagositler gelir. Fakat kimi zaman savaşın boyutları bu askerlerin gücünü ve kabiliyetini aşar. Bu durumda alarm durumuna geçilir ve bu sefer devreye makrofajlar ve onlara yardımcı olan Yardımcı T hücreleri girerler. Bunlar bölge halkıyla düşmanı ayırırlar ve hemen silah yapımında görevli B hücrelerine haber uçururlar. B hücreleri ürettikleri silahları vakit kaybetmeden savaş alanına ulaştırırlar. Daha sonra devreye Öldürücü T hücreleri girerler ve B hücrelerinin ürettikleri silahları etkili bir şekilde kullanarak düşmanı en can alıcı yerinden vurarak imha ederler. Zafer kazanılması durumunda Baskılayıcı T hücreleri bölgeye gelirler ve diğer savaşçılar kışlalarına çekilirler. Son olarak savaş alanına Bellek hücreleri gelir ve düşmana ait tüm bilgileri, tekrar karşılaşmaları durumunda kullanmak üzere, hafızalarına depolarlar. İnanılmaz…

İlkel dünyada insanın böylesine güçlü bir savunma sistemi olmadan hayatta kalması imkânsızdır. Bu durumda da savunma sisteminin insana tek seferde ve tüm elemanları ile verilmiş olduğu gerçeğini kabul etmekten başka yol yoktur.

Nefes almak, yemek yemek, yürümek biz insanlar için sıradan olaylardır. Örneğin bir elmayı yediğimizde sadece aldığımız lezzetle ilgileniriz. Onun nasıl sindirildiğini ve nelere faydalı olduğunu düşünmeyiz. Oysa yediğimiz elma, adına sindirim sistemi denen ve her bir parçası mükemmel bir uyumla çalışan dev bir fabrika tarafından adeta öğütülür. Sindirimin hemen başında devreye giren tükürük, hem besinlerin ıslatılarak dişler tarafından öğütülmelerini kolaylaştırır hem de yemek borusundan aşağı rahat kaymasını sağlar. Mideye inen besin midede hidroklorik asit tarafından parçalanır. Hidroklorik asit o denli güçlüdür ki, mide çeperini bile rahatlıkla parçalayabilir. Bu yüzden devreye mukus denen bir salgı girer ve mide çeperini kaplayarak korumaya alır.

Bir an için evrim teorisinin doğru olduğunu kabul ederek canlılardaki yapısal değişiklerinin basamak basamak oluştuğunu varsayalım. Bu durumda ya mukus salgısı oluşamadan insanların midesi hidroklorik asit tarafından parçalanacak ve insan evrimini tamamlayamadan ölecek ya da önce mukus salgısı oluşacak ve tek başına bir anlamı olmadığından insan midesindeki besin yığınına rağmen besinsizlikten yine ölecek. Hayatın devamı için midede asit v e mukus salgılarının aynı anda salgılanması gerekir ki bu da doğal olarak ancak bir akıllı bir tasarımla mümkün olabilir.

Küçük yapısal değişikliklerin basamak basamak üst üste eklenmesiyle ilkel canlılardan bugünkü canlıların oluştuğunu savunan evrim ise sindirim sisteminin bu mucizevi yapısını hiçbir zaman açıklayamamaktadır. Zira yukarıda da görüldüğü gibi sindirim sisteminin basamak basamak oluşmasına imkân ve ihtimal yoktur.

Yeryüzünde yaşam, Big Bang’den atomlara, atomlardan galaksilere ve nihayet bizim galaksimiz Samanyoluna ve Dünyamıza dek uzanana mucizeler zinciri sayesinde vardır.

İskeletimiz kelimenin tam anlamıyla bir mühendislik harikasıdır. Hem beyin, kalp, akciğer, karaciğer gibi vücudun yaşamsal organlarını korur hem de insana hiçbir robotun taklit edemediği üstün bir hareket kabiliyeti verir. İskelet sisteminin vücudun taşınması ve korunması dışında başka mucizevi özellikleri de mevcuttur. Örneğin kadınlarda leğen kemiği hamileliğin son aylarına doğru gevşer ve birbirinden biraz ayrılır. Böylelikle doğum esnasında bebeğin kafatası ezilmeden dışarı çıkabilir. Bir başka mucize ise iskeletin hareket kabiliyetidir. Her adım attığımızda omurgamızı oluşturan omurlar birbirinin üstünde hareket ederler. Bu sürekli hareketler ve sürtünme sonucu omurların normalde aşınması gerekirken aşınmazlar. Çünkü omurlar arasında disk denen dayanıklı kıkırdak yapılar mevcuttur. Bu diskler amortisör görevi görürler. Ve her adım atışta yerin vücut ağırlığına verdiği tepkiyi emerek omurganın en üst ucunun kafatasını ezerek beyine girmesini engellerler. Tüm bunlar insan bedeninin üstün bir yaratışın ürünü olduğunu gösterir. Her şeyin bu kadar mükemmel olmadığını örneğin bacağımızın uzun bir kemikten oluştuğunu düşünelim. Bu durumda kolaylıkla yaptığımız oturmak, kalkmak gibi hareketlerin kaçta kaçını yapabilirdik acaba? Bize düşen bize bu mükemmel sistemleri veren Tanrı’nın gücünü takdir edip ona hakkıyla teşekkür etmektir.

İnsan vücudunda canlılığın devamlılığı için tüm sistemlerin bir arada ve tam bir uyum içinde çalışması gerekir. En basitinden bir gülümseme için bile on yedi kasın aynı anda ve mükemmel bir uyum içinde çalışması gerekir. Bu kaslardan birinin bile doğru çalışmaması halinde yüz ifadesi tamamen değişebilir. Keza yürüyebilmek için de ayaklarda, bacaklarda, kalçada, kasıklarda ve sırtta yer alan elli dört kasın aynı anda, uyum içinde çalışması gerekir. Biz bu yapılan onlarca işin hiçbirinden haberdar olmayız. Sadece güler, konuşur, yer içer ve yürürüz. Örneğin konuşmak içinde özel bir çaba harcamayız. İstediğimiz sözcüklerin ağzımızdan çıkması için; ses tellerinin hangi açıklıkta ne kadar titreşmesi gerektiğini, ağzımızdaki, dilimizdeki, boğazımızdaki onlarca kastan hangilerinin hangi sıra ile kaç defa ne oranda kasılıp gevşeyeceğini, ciğerlerimize kaç santimetreküp hava alıp bu havayı hangi hız ve aralıklarla boşaltmamız gerektiğini oturup hesaplamayız. Hayat ritmimizi bozmadan sadece konuşuruz. Bu nedenle insan tüm hayatını ve varlığını kendisini yaratan Tanrı’ya borçlu olduğunu bilmeli ve daima ona şükretmelidir. Sahip olduğumuz güç, sağlık ya da güzellik şahsi malımız değil, geçici bir süreliğine bizlere verilmiş birer emanettirler.

Görme, hareket etme, düşünme, kalbimizin atması, nefes alma, saçlarımızın uzaması, kokuları algılama, duyma gibi vücudumuzda gerçekleşen her biyolojik eylem, ilgili organlardan beyne gönderilen sinyaller ve beynin vücudun her yerine ayrı ayrı gönderdiği emirler yoluyla yerine getirilir. Beyinde dakikada bir milyona yakın kimyasal reaksiyon oluşabilmektedir. Böylesine mükemmel ve kompleks bir organın tesadüfen ya da kademe kademe oluştuğunu iddia etmek ise akıl dışıdır.

Hayvanlar Âlemi

Tek hücreli organizmalardan bitkilere, böceklerden deniz hayvanlarına, kuşlardan sürüngenlere kadar tüm canlılar, yeryüzünü hiç boşluk bırakmamacasına tamamen kaplamışlardır. Her birinin farklı vücut sistemleri, değişik savunma taktikleri, apayrı beslenme şekilleri, ilginç üreme yöntemleri olan hayvanların ve bitkilerin her biri lisan-ı halleri ile kendilerini yaratan Tanrı’nın sonsuz gücüne ve tasarım yeteneğine işaret ederler.

Tek seferde 500’e yakın yumurta yumurtlayabilen ipek böcekleri, yumurtalarını muhafaza etmek ve etrafa dağılmalarını önlemek için çok akılcı bir yönteme başvururlar: Yumurtalarını salgıladıkları ipliklerle birbirine bağlarlar. Yumurtadan çıkan tırtıllar, ilk iş olarak kendilerine yapraklarıyla beslenebilecekleri uygun bir (dut dalı) dal bulurlar ve daha sonra aynı iplerle oraya bağlanırlar. Ardından salgıladıkları iplerle kendilerine gelişme evrelerini geçirebilecekleri bir koza örmeye başlarlar. Her şeyden habersiz yeni doğan tırtılın bu davranışını evrimle açıklamak mümkün değildir. Tüm bunlar ona, doğmadan önce, sonrasındaki ihtiyaçlarını bilen bir güç ve irade tarafından öğretilmiştir. Üstelik bu tırtıllar finalde çok güzel kanatları olan bir de kelebeğe dönüşeceklerdir.

Kelebeklerin kanatlarındaki, her biri bir ressamın elinden çıkmış gibi, düzgün, estetik ve simetrik şekiller, benekler, renkler, desenler onların bilinçsiz tesadüflerin eseri değil üstün ve eşsiz bir yaratışın sanat eseri olduklarının göstergesidirler. Kanatlardan birindeki muhteşem desenleri kör ve sağır tesadüfler yaptıysa, diğer kanattaki, birbirinin aynı olan, muhteşem renkleri, desenleri, şekilleri hangi kör ve sağır tesadüfler yaptı acaba?

Zürafaların uzun boyunlarını düşündüğümüzde kalplerinin o kadar yüksekteki beyinlerine kan pompalayacak güçte olması kelimenin tam anlamıyla bir mucizedir. Fakat bu sefer de normalde su içerken kan basıncına dayanamayarak beyin kanamasından ölmeleri gerekirken yine bir mucize eseri, boyunlarında bulunan bir sistem sayesinde yere eğildiklerinde boyun damarlarında bulunan kapakçıklar kapanarak beyne aşırı kan gitmesi engellenmektedir. Ve bu sistemden belki de haberleri bile olmayan zürafalar da yaşamlarını sağlıklı bir şekilde nesiller boyu sürdürmektedirler.

Kuşkusuz zürafalar, bu özelliklerini yavaş işleyen bir evrimsel süreç sonunda kazanmış olamazlar. Çünkü yaşamlarını devam ettirebilmeleri için her iki özelliğin de aynı anda ve tam olarak zürafada bulunması gerekir. Henüz var olmayan bir canlının kendine lazım olacak özellikleri önceden bilip sahip olamayacağı da dikkate alındığında sonuç: Zürafaların tüm özellikleriyle bir arada ve eksiksiz olarak, sonsuz bir güç ve akıl sahibi Tanrı tarafından yaratıldığıdır.

Denizlerde yaşayan su kaplumbağaları üreme (yumurtlama) vakitleri geldiğinde mucizevi bir şekilde doğdukları sahile akın ederler. Bunun için zaman zaman 800 kilometrelik bir yol kat ederler. Doğar doğmaz oradan uzaklaşan bir canlının nasıl olup da 25 yıl sonra aynı yeri bulduğu inanılır gibi değil. Üstelik evrimle, tesadüfle izah edilebilecek bir şey hiç değil. Su kaplumbağaları, yavrularının deniz altında hayatta kalmalarının zor olacağını bildiklerinden (?), yumurtalarını sahilde kumların altına gömerler. Yumurtlamak için hepsinin aynı saatte aynı yer de toplanmasının da özel bir anlamı vardır: Yumurtalarını başlarındaki sert yumru sayesinde kıran yavrular üzerlerindeki toprak tabakasını tek başlarına kazamazlar, bunun için yumurtadan erken çıkan yavrular diğerlerine yardım ederler. Ayrıca yüzeye çıkmadan önce bir müddet durup gece olmasını beklerler. Çünkü gündüz fazla ısınan kumda sürünerek ilerlemek zordur. Ayrıca gündüz yırtıcı kuşlara yem olmak ihtimali de vardır. Gece olunca kazma işlemini tamamlayıp yüzeye çıkarlar ve karanlık olmasına rağmen denizin yönünü bulup hızla o yöne doğru ilerlerler. Yeni doğmuş yavru bu kadar hayati bilgiyi, daha önceden bir tecrübesi olmadığına göre, nereden biliyor olabilir acaba? Bu sorunun tek cevabı: Onları yaratan yüce Tanrı’nın bu bilgileri (içgüdüyü) onlara önceden ilham ettiğidir.

Bombardıman böceği, bir tehlike anında kendisini savunmak için vücudunda taşıdığı hidrojen peroksit ile hidrokinonu düşman üzerine püskürtür. Bu iki yanıcı ve zehirli madde böceğin vücudunda iki ayrı salgı bezi tarafından salgılanır ve iki ayrı bölümde depolanır. Bu iki bölme, arada bir kasla patlama odacığı adı verilen bir başka bölüme bağlanır. Böcek, tehdit edildiğinde bu kası sıkar ve bu iki madde saklama odacıklarından patlama odacığına geçer. Orada bulunan enzimlerin de vasıtasıyla yüksek miktarda ısı açığa çıkar ve bu bölümde bir buharlaşma olur. Açığa çıkan buhar ve oksijen gazı, bulunduğu bölümün duvarlarına baskı yapar ve aradaki kasla birlikte bu kimyasal silah düşmana fırlatılır. Bir böceğin böylesine mühendislik harikası bir silaha nasıl sahip olduğu ve kullandığı hâlâ esrarını korumaktadır. Bu olay bile tek başına evrim teorisini çürütmeye yetecek güçtedir. Çünkü böyle bir silahın birbirini izleyen tesadüfler zinciriyle kademe kademe oluşması mümkün değildir. Ayrıca öyle bile olsa bu sefer de böceğe zarar verecek ve hatta onu havaya uçuracaktır. Demek ki bu mühendislik harikası silahı böceğe tüm parçalarıyla eksiksiz bir bütün halinde veren bir başka irade vardır.

Termitlerin devasa boyutlardaki, her biri birer mühendislik harikası, yuvalarını görenler şaşırmadan edemezler. İç içe geçmiş tüneller, geçitler, havalandırma sistemleri, özel mantar üretme bahçeleri, güvenlik çıkışları… 1-2 santimetre boyundaki doğuştan kör termitlerin böylesine mimarlık ve mühendislik bilgisi gerektiren mükemmel bir tasarımı nasıl inşa ettikleri hâlâ bir sırdır.

Bilindiği gibi ağaçkakanlar, yuvalarını gagalarıyla ağaçları oyarak yaparlar. Bir saniyede yaklaşık 15 darbe ile ağacı gagalayan ağaçkakanın normalde beyin kanamasından ölmesi gerekirdi. Fakat hiçbir şey olmaz çünkü kafatası, darbe şiddetini azaltıcı ve emici bir tür süspansiyon sistemine sahiptir. Gagadaki ve çene eklemlerindeki bazı kaslar ve alın yapısı, gagalama esnasında oluşan aşırı basıncı emerek hafifletecek şekilde yaratılmıştır. Tabii hesaplama ve düzen bunlarla da bitmez. Oymak için de, kolay delinen, yüz yaşındaki çam ağaçlarını tercih ederler. Çünkü yüz yaşındaki çam ağaçlarının kabukları ve gövdeleri yakalandıkları bir hastalıktan dolayı yumuşar. Ayrıca çam ağaçlarının reçineleri akarak zamanla diplerinde bir gölet oluştururlar. Bu da ağaçkakanları en büyük düşmanları yılanlardan korur. Bir kuş, küçücük beyniyle bütün bunları nereden biliyor olabilir? Daha da önemlisi bu özellikleri doğmadan önce kendileri kazanmadığına göre onlara kim verdi acaba? Keza bu özellikleri evrimin iddia ettiği gibi zamanla ve tesadüf eseri kazanmaya kalksalardı vahşi doğada bu özellikleri kazanmaya fırsat bulamadan ölürlerdi ve böylece soyları da tükenmiş olurdu.

Hayvanlardaki pek çok savunma taktiğinden biri de kamuflajdır. Bazı hayvanların vücutları, onların iradeleri dışında, bulundukları ortamın rengini veya şeklini alırlar. Dışarıdan bakıldığında bulundukları ortamdan ayırt edebilmek neredeyse imkânsızdır. Elbette bu hayvanların, onları yaratan Tanrı’nın onlar için özel olarak tasarladığı bu kamuflajdan muhtemelen haberleri bile yoktur.

Hayvanlardaki bir diğer savunma taktiği ise sahte gözlerdir. Bazı kelebek, tırtıl ve balık cinsleri; kanatlarındaki, kuyruklarındaki, vücutlarındaki bu sahte gözler sayesinde düşmanlarını “tehlikeli” olduklarına ikna ederler. Elbette bu sahte gözler bu hayvanların bilinçli bir tercihleri olmayıp Yaratan’ın üstün bir tasarımıdır. Tanrı hem bu sahte gözleri var etmiş hem de bir tehlike anında bunları kullanabilecekleri içgüdüsünü onlara ilham etmiştir.

Tohum Mucizesi

Tohum… Yıllardır bir çuvalın içinde, bir kutuda ya da kavanozda hiçbir hayat belirtisi göstermeden kuru kuru öylece dururken toprağın altına atıldığında birdenbire canlanmakta, ortaya dev bir ağaç çıkmaktadır. Tek malzemesi toprak olan küçücük tohum, ağaç üretmeyi nereden biliyor olabilir? Nasıl oluyor da tek malzemesi toprağın içinden kendine gerekli malzemeleri ayrıştırıp alıyor ve içinde damarlar bulunan, topraktaki maddeleri özümsemek için gerekli köklere sahip üst kısmında kocaman bir gövdesi ve üzerinde dalları, budakları olan bir canlı üretebiliyor? Bu sorunun tek cevabı: Tohumun içinde tüm bunları yapacak bir aklın saklı olduğudur. Peki, bu akıl tohuma nereden geldi? Elbette daha pek çok bilgi gibi bu bilgi de tohuma üstün güç ve akıl sahibi olan Tanrı tarafından verildi.

Üstelik tohumdaki bilgi, ondan çıkacak ağacın şekli ve yapısıyla da sınırlı değildir. O bitkiden, ağaçtan çıkacak sebzenin, meyvenin bilgisine de sahiptir. Her meyve kendine has kokuya ve lezzete sahip, rengi ve görünümüyle son derece estetik ve çekici olarak ambalajlanmış olarak yaratılır. Oysa tesadüflerin sonunda oluşmuş olsalardı son derece acı, kötü kokulu hatta rengi de çamur gibi olabilirdi. Tüm meyve ve sebzeler olmaları gereken ideal tat ve kokuya sahiptirler. Ayrıca olayın bir diğer şaşırtıcı yönü de ağacın, insanın sahip olduğu estetik kavramları, hangi tadı beğendiği ya da nasıl bir dil yapısına sahip olduğu gibi detayları nasıl olup da bilebildiğidir. Bunları bildi diyelim, tatsız tuzsuz, kokusuz kara topraktan kendisine gerekli olan maddeleri alabilecek kimya bilgisini nereden biliyor? Ayrıca konu estetik görünüm, güzel koku ve güzel tatla da sınırlı değil? Bir tahta parçası mevsimine göre insana iyi gelecek vitaminleri nereden biliyor? Örneğin kış aylarında bol bulunan portakal, mandalina, greyfurt gibi meyveler yaz meyvelerine göre daha çok C vitamini içerirler. Elbette bir tahta parçası iyi tat, iyi koku gibi insanın estetik zevklerini ve vitamin ihtiyaçlarını bilemez. Bunu ancak üstün bir akıl, sonsuz bir bilgi ve yeteneğe sahip olan yüce bir Yaratıcı bilebilir?

Amazon Nilüferleri

Topraktaki çiçeklerin her biri birer sanat ve estetik harikası olmalarına rağmen her gün görmemizin getirdiği kötü bir alışkanlıktan dolayı biz insanoğlundan yeterli ilgi ve takdiri görmezler. Amazon nehrinin dibindeki balçıkta yetişen Amazon nilüferleri denen çiçekler, örnek, örnek olduğu kadar da akılcı, yaşam mücadeleleri ile Tanrı’nın varlığına en açık delillerden biridir. Bu çiçekler nehrin dibindeki bataklıkta büyümeye başlarlar ve yaşamlarını sürdürecek gerekli oksijene ve ışığa kavuşmak için suyun yüzeyine doğru bir yolculuğa çıkarlar. Suyun yüzeyine çıkınca büyümeyi durdurup çapı iki metreye ulaşan dev yapraklara dönüşürler. Bu sayede bol bol güneş ışığından faydalanıp bol bol fotosentez yaparlar. Boyu yer yer 11 metreye ulaşan Amazon çiçeklerinin köklerinden çıkan sapları da toprağın altına doğru değil de yukarı doğru tırmanıp, batmamak için kenarlarından yukarı doğru kıvrılmış olan, bu dev yapraklara bağlanırlar. Bu uzun saplar sayesinde köklere oksijen taşınır. Amazon nilüferlerinin yaşam mücadelesi oksijene ve güneş ışığına kavuşmakla bitmez. Nesillerini devam ettirebilmeleri için üremeye de ihtiyaçları vardır. Üremelerine yardımcı olacak canlı, çiçeklerindeki beyaz renge karşı özel bir zaafla yaratılmış olan kınkanatlı böceklerdir. Bu böcekler sayesinde polenlerini başka nilüferlere taşıtan Amazon nilüferleri, böcekler ayrıldıktan sonra, tekrar kendilerine konmamaları için, renklerini değiştirip pembeye bürünürler. Ama önce üzerlerine konan kınkanatlıların üzerlerine kapanarak bir süre onları hapsedip bol bol polen ikramında bulunurlar. Hiç kuşkusuz bu ince hesaplarınmış hareketler, Amazon nilüferlerinin kendi aklının bir ürünü değildirler. Basit bir bitki, oksijene ve ışığa ihtiyacı olduğunu, ihtiyacı olan bu oksijen ve ışığın da suyun yüzeyinde olduğunu önceden tecrübe etmeden bilemez. Bunu ancak ve ancak onu yaratan üstün bir akıl ve kudret sahibi Tanrı bilebilir.

Evrenin Yaratılışı

Evrenin bilim yoluyla keşfedilen özellikleri, beklenenin aksine, ateizmin doğruluğuna ve haklılığına değil, Tanrı’nın yüce varlığına işaret eder. Bilim, bazı ateist dostların iddialarının aksine, Tanrı inancının diğer adıyla Yaratılışçılığın (Creationism) karşısında ve ona alternatif değil aksine onu destekler pozisyondadır. Çünkü bilim, insanı cehaletten kurtarıp daha bilinçli düşünmeye ve akletmeye sevk eder; kişinin düşünce ve tefekkür dünyasını genişletir, yeryüzündeki yaratılış izlerini daha net görmesine yardımcı olur.

Yaşamın kaynağına dair iki önemli açıklamadan biri, canlılığın kaynağını tesadüflerle açıklayan Evrim teorisi; diğeri ise, tüm canlıların üstün bir güç ve akıl sahibi olan Tanrı tarafından yaratıldığını öne süren Yaratılışçılık fikridir. Çeşitli platformlarda defalarca çürütülmüş olmasına rağmen materyalizme iman eden bilim insanları tarafından Evrim, ideolojik bir inatla savunulmaya devam ediliyor.

Evren, bundan yaklaşık 15 milyar yıl önce maddenin, enerjinin, hatta zamanın dahi bulunmadığı tamamen metafizik olarak tanımlanabilecek bir yokluk ortamında sıfır hacme ve sonsuz çekim gücüne sahip tek bir noktanın büyük bir patlamayla (Big Bang) patlamasıyla madde, enerji ve zaman boyutlarıyla birden varolmuştur. Büyük Patlama, evrenin varoluşu ve başlangıcı konusunda bilim çevrelerinde ortak kabul gören şimdilik tek tezdir.

Rus matematikçi Alexander Friedmann ve Belçikalı evren bilimci Georges Lemaitre 20. yüzyılın başında evrenin sürekli hareket halinde olduğunu ve genişlediğini teorik olarak hesapladılar. Bu gerçek 1929 yılında gözlemsel olarak da ispatlandı. Amerikalı astronom Edwin Hubble, kullandığı dev teleskopla uzayı gözlerken yıldızların ve galaksilerin sürekli olarak birbirinden uzaklaştıklarını gözlemledi. Bu gerçek son olarak COBE uydusundan gelen verilerle de desteklendi.

Güneş, Solar Apex adı verilen bir yörünge boyunca Vega yıldızı doğrultusunda saatte 720 bin km’lik bir hızla dönmektedir. Güneş’le birlikte onun çekim etkisindeki gezegenler de aynı mesafeyi katederler. Evrendeki tüm yıldızlar da Güneş’e benzer bir yapıda kendi yörüngelerinde dönerler. Evrende Samanyolu’na benzer 100 milyardan fazla galaksi, her galakside de ortalama 200 milyar yıldız olduğu tahmin edilmektedir. Bu yıldızların pek çoğunun da Güneş’e benzer şekilde gezegenleri, bu gezegenlerin de Dünya’dakine benzer şekilde uyduları mevcuttur. Galaksiler dâhil tüm gök cisimleri kendi yörüngelerinde diğerleriyle kusursuz bir uyum içinde dönerler. Öyle ki hiçbir gök cisminin yörüngesi bir diğeriyle kesişmez.

Tanrısal Kalkan: Atmosfer

Yerküremizi saran atmosfer canlılığın devamı için son derece önemli işlevlere sahiptir. Atmosfer, Dünyamıza çarpan irili ufaklı pek çok göktaşını eriterek yok eder ve bunların yeryüzüne inerek canlılara zarar vermesine engel olur. Atmosfer, bunun yanı sıra uzaydan gelen ve canlılar için zararlı olan ışınları da filtreler. Güneş’ten gelen zararlı ultraviyole ışınları atmosferin ozon tabakası tarafından emilir ancak bu ultraviyole ışınlarının bitkilerin fotosentez yapmaları için gerekli olan miktarı ise bir mucize eseri olarak ozon tabakasından geçirilir. Atmosfer ayrıca uzayın ortalama eksi 270 derecelik soğuğundan da Dünyamızı korur.

Yaşamın Maraton Koşucuları: Spermler

Cinsel birleşme anında erkekten bir kerede ortalama 250 milyon sperm atılır. Meni olarak da adlandırılan ve spermleri taşıyan besleyici sıvı, sadece spermden oluşmaz, birbirinden farklı sıvıların karışımından oluşur. Bu sıvıların farklı farklı görevleri vardır: Spermin ihtiyaç duyduğu enerjiyi karşılayacak olan şekeri bulundurmak, baz özelliğiyle ana rahminin girişindeki asitleri nötralize etmek, spermin hareket edeceği kaygan ortamı sağlamak bunlardan bazılarıdır. Elbette akılsız spermler bu kadar fizik, kimya, biyoloji bilgisinin hepsine birden sahip olamazlar.

Özel Kimlik Kartlarımız: Parmak İzlerimiz

İnsanın parmaklarındaki hiçbir özelliği ve anlamı olmadığı sanılan parmak izleri sadece o insana özel olan bir kimlik kartı gibidir. Başka bir deyişle tüm insanların parmak izleri tamamen kendilerine özeldir. Şu an dünya üzerinde yaşayan ve tarih boyunca yaşamış milyarlarca insanın parmak izi birbirinden farklıdır.

İnsancı Kozmolojik İlke

Evreni incelediğimizde insancı bir ilke (Anthropic Principle) göze çarpar. Yani evreni gözlemlediğimizde her şeyin bir düzen ve uyum içinde olduğunu, adeta her şeyin insan için önceden ince ince ayarlandığını (Fine Tuning) görürüz. İşte bu ince ayar, Tanrı’nın yaratılış delillerinden, belki de en önemlilerinden, biridir. Zira burada bilinçli bir tercih ve o tercihi yapan yüksek bir irade söz konusu. Örneğin nefes almak, insanın hayati fonksiyonlardan biridir. Nefes alabilmemiz için hem bedenimizde hem de dış çevrede olması gereken tüm fiziki, kimyasal ve biyolojik şartlar, bizim herhangi bir çabamız olmadan, mükemmel bir denge ve uyum içinde, bizden önce yaratılmıştır. İnsan sadece ihtiyacı olan nefesi alır, o kadar. Bunun için özel bir çaba harcamasına bile gerek yoktur. Oysa insanın basit bir eylem sandığı nefesi alabilmesi için öncelikle atmosferden başlayarak doğada, evrende hatta insanın kendi bedeninde pek çok hayati şartın aynı anda sağlanması gerekir. Örneğin atmosferdeki azot, oksijen ve karbondioksit oranının çok iyi ayarlanmış olması gerekir. Bu dengedeki en ufak bir bozukluk insanın ölümüyle sonuçlanabilir. Bu oranın korunması için sayısız faktörün bir arada olması gerekir. Güneş, Güneş ışığını kullanarak fotosentez yapan bitkiler, topraktaki mikroorganizmalar bu denklemdeki parametrelerden sadece bir kaçıdır. Yağan yağmurlar, çakan şimşekler, atmosferdeki basınç seviyesi, yerin çekirdeğindeki elementlerin oranı gibi daha sayamadığımız nice unsur dolaylı ya da dolaysız olarak havadaki gaz oranının belirlenmesinde pay sahibidirler. Bunlardan biri bile eksik olsa, örneğin gözle bile göremediğimiz topraktaki mikroorganizmalar olmasa azot döngüsü, karbondioksit döngüsü gibi hayati fonksiyonlar bir anda durur. Ancak etrafımıza baktığımızda bu mükemmel dengede en ufak bir bozulma ya da aksama görmeyiz. Çünkü Tanrı, yaşamımız için gereken tüm sistemleri bizim için ince ince ayarlamış ve bu sistemleri 7/24 çalışır vaziyette tutmakta ve her an her saniye bu mükemmel düzene müdahale ederek sonsuz ilmi ve kudretiyle onu korumaktadır.

Tanrı’nın ilmi ve kudreti sonsuzdur. Varlığımızın devamı için evrende var olan sistemleri hiç durmaksızın çalıştırır, sevk ve idare eder. Küçük bir adım atabilmemiz için bile yerin çekim kuvvetinden, iskelet sistemimize, sinir ve kas sistemimizden beynimize ve kalbimize hatta Dünya’nın dönüş hızına kadar her şeyin mükemmel bir dengede ince ince ayarlanmış olması gerekir. Dünya’nın ve evrenin varlığını ve bu varlığını devam ettirebilmesini kendinden bile habersiz kör ve sağır tesadüflere veya evrim gibi saçma sapan süreçlere bağlamak hem çok büyük bir yanılgı hem de bu varlığı yaratan ve devam ettiren gücü elinde tutan Tanrı’ya çok büyük bir haksızlıktır. Evrendeki her sistem, evrende tesadüfe yer olmadığının ve Tanrı’nın varlığının açık birer kanıtıdır. Örneğin Dünya, Güneş’in etrafında dönerken her 29 km’de bir doğru çizgiden 2, 8 mm sapar. Eğer bu sapma 0,3 mm az veya fazla olsa, yeryüzündeki canlılar donarak veya kavrularak ölürlerdi. Siz sessiz sakin bir ortamda kitabınızı okurken bile evrenin her köşesinde muazzam faaliyetler sürmektedir. Örneğin her saniye yeryüzüne 16 milyon ton su düşmekte, eşit miktarda su da yerden buharlaşarak atmosfere yükselmektedir. Her saniye dünya üzerinde ortalama 100 şimşek oluşmakta ve her şimşek çakışında da trilyonlarca ton azotdioksit molekülü açığa çıkarak atmosfere karışmakta ve yüzde 78’lik azot oranını korumaya yardımcı olmaktadır. Keza toprak da ucu bucağı olmayan bir fabrika gibi çalışarak bünyesinde bulunan trilyonlarca bakteriyle azot çevrimine katkıda bulunmaktadır.

Siz şimdi şu anda bu cümleleri okumakla meşgulken bile Güneş, 564 milyon ton hidrojeni 560 milyon ton helyuma dönüştürdü, arta kalan 4 milyon ton hidrojeni de enerjiye çevirdi. Bu olay sonucu milyonlarca atom bombasının patlamasına eş, korkunç bir ışık ve radyasyon açığa çıktı. Bize sadece sıcaklığı ve aydınlığı ulaşan Güneş, aslında kıpkırmızı gaz bulutlarından oluşan dev bir kuyu. Kaynayan yüzeyinden milyonlarca kilometre öteye fışkıran dev girdaplardan, dipten yüzeye doğru yükselen dev hortumlardan oluşan ve her saniye insanlığın başlangıcından günümüze kullandığından daha fazla enerji üreten dipsiz bir kuyu. Üstelik biz ise ürettiği enerjinin iki milyarda birini kullanıyoruz. Güneş’in zararlı ışınları bize ulaşamadan atmosfer ve dünyanın manyetik alanı (Van Allen Radyasyon Kuşakları) tarafından süzülür.

Siz şu anda koltuğunuzda otururken hiç sallanma hissetmiyorsunuz ama üstünde oturduğunuz Dünyamız dev kütlesiyle uzayda saniyede 30 km hızla yol alıyor. Ayrıca Dünya’nın Güneş’in etrafındaki hızı merminin hızının yaklaşık 60 katı; yani saatte 108 bin kilometre. Bu hızda giden bir araç yapılabilseydi Dünya’nın çevresini 22 dakikada turlardı. Dünyamız, Güneş etrafında bu hızla dönmeye devam ederken Güneş’le birlikte saniyede 20 km hızla Vega yıldızına doğru da yol alıyor. Galaksimiz Samanyolu ise tüm yıldızları, gezegenleri, kuyruklu yıldızlarıyla yörüngesinde 200 milyon yılda tamamladığı turunu tamamlamaya çabalıyor. Normalde bu hızlarda Dünya’nın üzerinde hiçbir canlının kalmaması gerekirken Tanrı’nın yarattığı yerçekimi kanunu sayesinde kimsenin burnu bile kanamaz. Şu anda 8 milyar insanın kalbi, beyni, midesi, pankreası, karaciğeri, akciğeri; sinir, solunum ve savunma sistemleri, hiçbir kesintiye maruz kalmadan Tanrı’nın izniyle tıkır tıkır çalışıyor. Toprağın altında üstünde kim varsa hepsine rızkı veriliyor. Avlanmaları, beslenmeleri, barınmaları, tehlikelerden korunmaları tek tek Tanrı’nın kontrolünde yaratılıyor. Siz şimdi camdan güneşi seyrederken dünyanın bir başka yerinde yağmur yağıyor. Ya da bir başka kişi dünyanın bir başka yerinde buz tutmuş camından dışarıyı görmeye çalışıyor. Ya da esen şiddetli bir rüzgâr, tonlarca ağırlığındaki bulutları oyuncakmış gibi yerinden kaldırıp oradan oraya savuruyor. Ayrıca tek olduğunuzu sandığınız odanızda da yalnız değilsiniz. Örneğin cildinizin üzerinde bulunan bakteriler, bir yandan yaşamlarını sürdürürken diğer yandan da siz farkında değilken derinizin üzerindeki ölü hücreleri temizliyorlar. Keza soluduğunuz havada da milyonlarca mikroorganizma var.

Özellikle deistlerin iddia ettiği gibi Tanrı’nın evreni ve içindekileri yarattığı ama sonunda onu başıboş bıraktığı düşüncesi kanımca yanlıştır. Çünkü evrenin her noktasında gerçekleşen mucize kelimesinin bile eksik kaldığı olaylar Tanrı’nın izni, bilgisi ve yaratması olmadan gerçekleşemez. Çevremizde gördüğümüz ve belki de umursamadan geçip gittiğimiz pek çok doğa olayı, Tanrı’nın yarattığı milyarca sistemin milim ölçülerle ve mükemmel bir eşgüdüm içinde çalışmasıyla gerçekleşebilir. Özetle evrende meydana gelen irili ufaklı tüm olaylar, Tanrı’nın sonsuz kudreti ve her şeyi kuşatan ilmiyle oluşur kendi kendilerine oluşmalarına imkân ve ihtimal yoktur.

Tanrı’nın varlığının delilleri tüm kâinatı sarıp kuşatmıştır. Biz eşref-i mahlûkat insana da o kâinat kitabını okuyup verdiği nimetler için Tanrı’ya teşekkür etmek düşer.

Osman Akyol


Sibernetik Kesişmeler – İlhan Soytürk

Bir önceki yazımın konusu olan kitap için “daha önce değinmediğim bir tür”demiştim. Bugünkü kitabım da böyle. Çocuk romanı diyen de olabilir, gençlik romanı da. Bana göre eğitici ama bir o kadar da eğlendirici bir gençlik romanı…

Bilimkurgu herkesin ilgisini çeken bir alandır. Sinemayla, edebiyatla, belgesellerle hep gözümüzün önündedir. Hangimiz Jules Verne’in romanlarını okuyup da etkilenmedik ki. Bir de bu romanları yazıldığı yıllarda okuyanları düşünün, kim bilir onlar ne hayaller kurdular. Aslına bakacak olursanız bugünün gençleri gelecek öngörüleri konusunda çok fazla şaşırmayacaklar. Her yanları teknoloji ile çevrelenmiş durumda.

O zaman yapacak en güzel şey bu alışkanlıklarından yararlanmak. İlhan Soytürk de tam olarak böyle yapıyor. Yirmi birinci yüzyılda derken içinde bulunduğumuz yüzyıldan söz ediyor, ama son on yirmi yılda yaşadığımız gelişmeleri anımsayınca hiç de yadırgamayacağımız kesin.

Roman Özgür adında bir gencin yaşamından anlar, günler sunuyor. Her biri okuru rahatsız etmeyen bilgilendirmelerle dolu. Örneğin “Kayak elbisesinin başlığındaki GPS (Global Positioning System: Küresel Yer Belirleme Sistemi)” derken parantez içinde verilen bilgi ne denli rahat algılanıyor.

Romanın bir yerinde sağlık kontrolü yapılması sırasında “Aslında kanser hep var. Tüm kanserlerin yüzde ellisine P53 geni neden olur. Bu genin hasara uğramasıyla hastalığın oluşmasının bir bağlantısı olduğu tespit edildi. Gen, siz canlılarda çevresel ve kimyasallar nedenleriyle bozulur. Tükettiğiniz yiyecekler, kanser riski taşıyan bu gende zamanla tahribata yol açar, kanser oluşumuna neden olur. Ayrıca kimyasalları, birtakım yiyeceklerle bilerek ya da bilmeden vücudunuza aldığınız sürece, kanser oluşmaya devam eder. Bu alışkanlıklar olduğu sürece de kanser oluşmaya devam edecek. Bilim insanları hiçbir zaman kanseri tedavi etmedi, edemeyecek. Nasıl ki marburg, ebola, sars gibi virüslerle yaşıyorsanız kanser ile de yalnızca ateşkes yapıldı, anlaşma sağlandı ve o şekilde yaşıyorsunuz. Yani kanserle olan mücadelede yenen yenilen taraf yok.” Paragrafını okurken birçoğumuzun yakınlarının içinde bulunduğu bir hastalık üzerine bilgi vermek ustaca…

Özellikle son yıllarda yaşadığımız “Küresel İklim Değişikliği ve Kuraklık” konusuna da, kısaca özetleyebileceğim “Ülkelerin birçoğu susuzlukla mücadele ediyor. Güney Yarım Küre susuzluğun pençesinde can çekişiyor. Bizim her tarafımız denizlerle çevrili olmasına rağmen su yoksulu ülkeler arasında olduğumuzu unutmayalım. Suyu daha tasarruflu kullanmalıyız” diyerek değinilmesi bir nebze de olsa gerçekten su tasarrufu konusunda çok yararlı.

Hatta İlhan Soytürk inşaat sektörüne de el atmış, iyi de yapmış. Geçtiğimiz ay yaşadığımız büyük depremi hissetmiştir belki de kim bilir. “Yirmi birinci yüzyılda inşaatların iskeletinde kullanılan çelik, demir, çimento karışımı madde yerine nano teknoloji kullanarak ana omurgayı karbonla tüplerden yapıyorlardı. Karbon nanotüplerden oluşan bu iskeletler çelikten sağlam, dayanıklılık derecesi daha yüksekti.” Bir inşaat mühendisi olarak yazarın bu saptamasına ve çözümüne elbette saygıyla bakıyorum.

Gerçi birçok bilimkurgu filminde karşılaşmış olsak da romanda karşılaşılan uzay asansörleri, deneysel robotlar, kuantum bilgisayarlar, telepati ile aracı da garajdan çıkması ve hazır olması komutunu iletmek, telepati ile aracı park etmek, organ üretme birimi, kanamayı durduran nano çipler, holografik olarak o anda oynanan bir salonda basketbol izlemek, bilgisayarlı kaykaylar gibi ayrıntıları normal yaşamın içinde duyumsamak çok güzel.

Elbette içimi burkan gerçeklerden de söz ediliyor. Kütüphanelerin kaybolup her şeyin bilgisayarlarda olması, nesli tükenen Kelaynak kuşlarının genlerinin bir kayanın kovuğunda bulunması, insanların neredeyse tamamının saçlarının olmamasının nedeninin kimyasallar olması, temizliklerin kimyasal sıvılarla yapılması gibi. Aslında elbette bu örnekler daha çoktur ama, sanırım İlhan Soytürk gençlerin moralini fazla bozmak istememiş.

“Önce kendi yurdumuzu tanıyalım.” gibi çok önemli bir vurgu yapılarak romanın bir bölümü de turistik geziye ayrılmış. Bugün de değerli alanlarımızdan olan, Şanlıurfa, Sıra Gecesi, Göbeklitepe, Nemrut, Divriği Ulu Camii, Efes, Pergamon ve Elbette İzmir Agora, Kadifekale, Tarihi Asansör programdaki alanlarımız.

Üstelik Göbeklitepe, Nemrut, Efes ve Pergamon’u gezerken sanal gözlüklerle bu bölgelerin oluşum evrelerini izlemek harika bir deneyim.

Romanın sonunda ne olursa olsun insanlarla robotlar arasında bir çatışma olabileceği olasılığını irdelenmesi de her koşulda her şeyin sorgulanması gerektiği olgusunun bir göstergesi.

Sözün özü, İlhan Soytürk gençlerin önünü açarken eğitimci oluşunun bütün olanaklarından yararlanmış, sıkıcı bilgilendirmenin ötesine geçerek hayal dünyasından yararlanma yolunu seçmiş. Genellikle ders verirken sıkıcı olabilecek konuları “öğretmen yazar” olarak bilgileri akışın içinde eriterek vermesi çok değerli.

Kalemine sağlık İlhan Soytürk…

 

M. Osman Akbaşak

Taşağıl – Talat Aydilek

Üçüncü Mekân Esintileri – Yunus Bekir Yurdakul

Türk İnsanlarının Uluslararası Düzeydeki Üstün Başarıları…

Bugünkü yazıma büyük önderimiz Mustafa Kemal ATATÜRK’ün Cumhuriyetin 10. yılındaki sözlerini hatırlatarak başlıyorum.

Büyük önderimiz O gün: “Türk milletinin karakteri yüksektir Türk milleti çalışkandır, Türk Milleti zekidir, Türk milletinin bir başka niteliği de güzel sanatları benimsemesi ve güzel sanatlardaki başarılarını tüm dünyaya tanıtmasıdır.” demiştir!!!

Önemli bir açıklama, bu yazımın sayın Kılıçdaroğlu’nun ikinci yüzyıl projesinde bilimi ABD, İngiltere ve Almanya’da yani yabancılarda arayışlarına bir alternatif olarak görülmesini rica ediyorum!!!

Cumhuriyet’imizin kuruluş günlerinde Atatürk pek çok yetenekli Türk gencini (ekonomimizin en zor günlerinde) Avrupa’ya gönderken; “Sizleri bir kıvılcım olarak gönderiyoruz, ülkenize bir alev topu olarak dönmenizi bekliyorum.” dediği gençlerimiz konumuz…

O dönemde eğitimini tamamlayıp yurduna dönerek hizmet verenlerin bugün de var olduğunu görüyorum… İşte örnekler:

1) Dilek Gürsoy; İngiliz yayın kuruluşu BBC 2022 dünyanın en başarılı bilim kadını olarak açıkladı. Başarı konusu, yapay kalp nakli (Türkiye’den Almanya’ya göç etmiş bir ailenin çocuğu).

2) Osman Kibar; (Bir zamanlar İzmir’in efsane Belediye başkanı rahmetli Osman Kibar’ın Torunu) araştırma konusu, “Vücudun kendi kaynaklarını kullanarak birçok hastalığın tedavisinin mümkün olduğunu” söyledi, ayrıca “bugünlerde en tehlikeli olarak bilinen pankreas kanser hastası 11 kişinin 9’unun hastalığını durdurduk.” dedi.

3) Betül Kaçar; NASA’nın evrendeki yaşam izlerini araştırmak için kurulan ekibine kabul edildi ve şu anda araştırmalarını Arizona Üniversitesinde Astronomi ve moleküler biyoloji departmanında yapıyor.

4) Özlem Türeci ve Uğur Şahin; şimdi tüm dünya onları konuşuyor ve en büyük beklenti kanser aşısını yakında buldukları müjdesini bekliyorlar.

5) Arif Engin Çetin; ABD’deki kariyerini bırakıp Türkiye’ye dönen ve Aziz Sancar ödülüne layık görülen Dr. Çetin, yurt dışındaki bilim insanlarını yurda dönmeye davet etti. (Tüm diğer söz ettiğim bilim insanlarımız da hepsi ülkemize dönmeyi düşündüklerini ifade ediyorlar.)

6) Umut Kaan; Aydın Fen Lisesi öğrencisi, fizik alanında başarısı ile Kaliforniya eyaletinde bulunan Stanford Üniversitesine tam burslu kabul edildi. Bu gencimizin de “Daha sonra dönüp ülkesine hizmet için mücadele etmek istiyorum.” demesi muhteşem…

7) Prof. Dr. Tan İnce; kanserin şifrelerini çözebilmek için yaptığı çalışmalar ile kanserin kökünü kurutacak buluşlar yapıyor.

8) Prof. Dr. İbrahim Yüksel; ABD’deki Stanford Üniversitesinin hazırladığı dünyanın en etkili bilim insanları listesine girdi. Kendisi İstanbul da özel bir üniversitenin inşaat mühendisliği bölümü yapı ana bilim dalı başkanı.

9) Prof. Metin Tolon; Türk Fizikçi Almanya’nın en saygın okullarından Göttingen Üniversitesinin rektörü seçildi. Bu okul dünyanın en iyi 101. üniversitesi. Kendisini içtenlikle kutluyorum.

10) Prof. Dr. Meryem Tuncel; ABD’deki kariyerini noktalayıp Türkiye’ye döndükten sonra Çukurova Üniversitesi rektörlüğüne atanan bu saygıdeğer hanımefendi “Bu benim ülkeme borcumdu.” dedi…

Burada şu düşüncelerimi söylemeliyim ülkemizde halen beyin göçünü haklı bulanlara: sizleri bir kez daha şiddetle kınıyorum!!! Bugünün koşullarında tüm bilim insanlarımıza ülkemizin ihtiyacı var…

Çok önemli bir açıklama; arşivimde herkesin gurur duyacağı daha onlarca bilim insanımız var yazımda yer veremediğim için özür diliyorum, şimdi de ülkemizdeki varlıklarından onur duyduğumuz bilim insanlarımızdan söz edelim;

11) Prof. Dr. Mehmet Haberal; organ nakli konusunda Tüm dünyanın kabul ettiği bilim insanımız.

12) Prof. Dr. Bilsay Kuruç; Sosyal bilimler akademisyeni.

13) Filiz Saraç; dünyanın en büyük barosu başkanı seçildi. Seçildikten sonra çok anlamlı bir konuşma yaptı. Ülkemizde kadınlara yapılan seviyesiz saldırılara karşın bu saygıdeğer kadınımızın baro başkanlığını içtenlikle kutluyorum umarım ki güzel günlerimizin Adalet Bakanı olur.

14) Tezcan Karakuş Candan; Ankara’da  Ata’mızın eserlerine yapılan saldırılara karşı mücadelesini biliyoruz… “Ben iktidarın değil MUSTAFA  KEMAL’in memuruyum.” dedi.  Benim beklentim güzel günlerin İmar Bakanı olmalı bu yiğit kadın. 

Son sözlerim: bu ülkede tüm dünya ile boy ölçüşecek bir bilim dünyası kuracak yeteneklerimiz var…

Orhan Ayber

Ateist Felsefenin Çöküşü ve Alice Harikalar Diyarında

Adnan Hocacıların, “ateizm” ve “Darwinizm” eleştirisi özelinde; doğadaki “akıllı tasarım” ve “yaratılış” başta olmak üzere hararetle savundukları görüşlerini ortaya koydukları 2003 yapımı “Ateist Felsefenin Çöküşü” adlı belgesel, basit bir dini belgesel olmanın ötesinde, dindar çevrelerin bilim ve felsefeye hangi gözle baktıklarının tipik bir örneğini oluşturması açısından da farklı bir önem arz ediyor…
Belgeselim kritiğine geçmeden önce deşifresini hiçbir değişiklik yapmadan aktarıyorum:



“Ateizm, yani Allah’ın varlığını inkâr düşüncesi, eski çağlardan beri var oldu. Ancak bu fikrin asıl yükselişi, 18. yüzyıl Avrupa’sındaki bazı din karşıtı düşünürlerle başladı. Denis Diderot (1713-1784), Baron d’Holbach (1723-1789) veya David Hume (1711-1776) gibi materyalistler, madde dışında bir varlık âlemi bulunmadığını öne sürdüler. 19. yüzyıla gelindiğinde ateizm daha da yaygınlaşmıştı. [Ludwig] Feuerbach (1804-1872), [Karl] Marx (1818-1883), [Friedrich] Engels (1820-1895), [Friedrich] Nietzsche (1844-1900), [Emile] Durkheim (1858-1917) ya da [Sigmund] Freud (1856-1939) gibi düşünürler, ateist düşünceyi farklı bilim ve felsefe alanlarına uyguladılar.
Ateizme en büyük desteği sağlayan kişi ise yaratılışı reddeden ve buna karşı evrim teorisini öne süren Charles Darwin (1809-1882) oldu. Darwinizm, ateistlerin asırlardır cevap veremedikleri “canlılar ve insan nasıl var oldu” sorusuna sözde bilimsel bir yanıt öne sürdü. Doğanın içinde, cansız maddeyi canlandıran ve sonrada ondan milyonlarca farklı canlı türü türeten bir mekanizma olduğunu iddia etti ve pek çok kişiyi bu yanılgıya inandırdı.
19. yüzyılın sonlarında, ateistler, kendilerince her şeyi açıkladığını sandıkları bir dünya görüşü oluşturmuşlardı. Evrenin yaratılmış olduğunu inkâr ediyor ve buna karşı, “evren, sonsuzdan beri vardır, başlangıcı yoktur” diyorlardı.
Evrendeki düzen ve dengenin tesadüflerin sonucu oluştuğunu ileri sürüyor, kâinatta hiçbir amaç bulunmadığını iddia ediyorlardı. “Canlıların ve insanın nasıl var olduğu” sorusunun Darwinizm tarafından açıklandığını sanıyorlardı.
Tarih ve sosyolojinin [Karl] Marx ve [Emile] Durkheim, psikolojininse [Sigmund] Freud tarafından ateist temellerde açıklandığını zannediyorlardı. Oysa bu görüşlerin her biri, 20. yüzyıldaki bilimsel, siyasi ve toplumsal gelişmelerle yıkıldı. Astronomiden biyolojiye, psikolojiden toplumsal ahlaka kadar pek çok farklı alanlardaki bulgular, ateizmin tüm varsayımlarını temelinden çökertti.
Ünlü Amerikalı yazar Patrick Glynn, 1997’de yayınlanan Allah’ın Delilleri, Sekülerizm Sonrası Dünya’da İnanç ve Aklın Uzlaşması isimli kitabında, bu konuda şu yorumu yapar:“Geçen oniki yılın araştırmaları, daha önceki neslin seküler ve ateist düşünürlerin Allah hakkındaki tüm varsayımlarını ve öngörülerini tersine çevirmiştir… Bilim ve inanç arasında geçen bir asırlık büyük tartışmanın ardından, şu anda konumlar tamamen alt-üst olmuş durumda… Günümüzde somut deliller, çok güçlü bir şekilde, Allah inancını desteklemektedir…”

Kozmoloji: Yaratılışın Keşfi

20. yüzyıl biliminin ateizme vurduğu ilk büyük darbe, kozmoloji alanında oldu. “Sonsuzdan beri varolan evren” inancı yıkıldı ve evrenin bir başlangıcı olduğu, bir başka ifadeyle yoktan yaratıldığı bilimsel delillerle ortaya çıktı.
Sonsuzdan beri varolan evren fikri, ilk kez Eski Yunandaki ateist düşünürler tarafından ortaya atılmıştı. Bu düşünceyi yeniçağda ilk kez savunan kişi 18. yüzyılın ünlü Alman düşünürü Immanuel Kant (1724-1804) oldu. Kant, evrenin sonsuzdan beri var olduğunu ve bu sonsuzluk içinde her olasılığın gerçekleşebileceğini, öne sürdü.
19. yüzyıldaysa, “evrenin bir başlangıcı, yani yaratılış anı olmadığı” şeklindeki iddia geniş bir kabul görür hale gelmişti. Oysa bilim çok geçmeden evrenin bir başlangıcı olduğunu kanıtlayacaktı.
Bu kanıt, Big Bang yani Büyük Patlama teorisinden geldi.
Big Bang teorisine bir dizi keşif sonunda varıldı. Amerikalı astronom Edwin Hubble (1889-1953), 1929 yılında evrendeki galaksilerin birbirlerinden sürekli olarak uzaklaştıklarını ve dolayısıyla evrenin genişlemekte olduğunu fark etti. Genişleyen bir evrenin içinde zamanda geri gidildiği takdirde, tüm evrenin tek bir noktadan başladığı sonucu ortaya çıkıyordu. Astronomlar, bu tek noktanın sonsuz bir çekim gücü ve sıfır hacme sahip metafizik bir durum olduğu gerçeğiyle karşılaştılar. Madde ve zaman, bu hacimsiz noktanın dışarıya doğru patlamasıyla ortaya çıkmıştı. Bir başka deyişle, evren yoktan yaratılmıştı.
Big Bang teorisi, materyalistleri rahatsız etmesine rağmen, somut bilimsel bulgularla desteklenmeye devam etti. Arno Penzias (1933-?) ve Robert Wilson (1936-?) adlı iki bilim adamı, 1960’lı yıllarda yaptıkları gözlemlerle bu patlamanın radyoaktif kalıntılarını tespit ettiler. Aynı gerçek, 1990’larda COBE yani Kozmik Fon Tarayıcısı adlı uydu tarafından belirlenen radyoaktivite göstergeleri tarafından da doğrulandı.
Bu gün bu bilimsel gerçekler karşısında ateistler köşeye sıkışmış durumdadır.
Big Bang’e yönelik ateist tepkinin bir örneği, materyalist bilim dergilerinin en ünlülerinden biri olan Nature’ın editörü John Maddox (1925-2009)’un 1989 yılında yazdığı bir makalede ifade edilmiştir. Maddox, “Down with te Big Bang!” yani “Kahrolsun Big Bang!” başlığıyla yazdığı makalede “Big Bang’in felsefi olarak kabul edilemez” olduğunu, çünkü “Big Bang’le birlikte teologların yaratılış fikrine güçlü bir destek bulduklarını” yazmıştır. Dahası “Big Bang”in gelecekteki on yılı çıkaramayacağı kehanetinde bulunmuştur. Oysa Maddox’un bu umut dolu beklentisine rağmen, Big Bang o günden bu yana çok daha güçlenmiş, evrenin yaradılışını ispatlayan daha pek çok bulgu elde edilmiştir.
Sonuçta modern astronominin ulaştığı gerçek şudur: Madde ve zamanı, her ikisinden de bağımsız olan, sonsuz güç sahibi bir yaratıcı var etmiştir. İçinde yaşadığımız evreni vareden O yaratıcı, tüm âlemlerin rabbi olan yüce Allah’tır.

Fizik ve Astronomi: Rastlantısal Evren Fikrinin Çöküşü

20. yüzyıldaki astronomik buluşların çökerttiği bir diğer ateist doğma ise, “rastlantısal evren” iddiasıdır. Evrendeki maddelerin, gök cisimlerinin, bunları düzenleyen kanunların amaçsızca ve tesadüfen ortaya çıktığı iddiası çok çarpıcı bir biçimde yıkılmıştır.
Bilim adamları evrendeki tüm fiziksel dengelerin insan yaşamı için çok hassas bir biçimde ayarlandığını ilk kez 1970’li yıllarda fark ettiler. Araştırmalar derinleştikçe, evrendeki fizik, kimya ve biyoloji kanunlarının; yer çekimi, elektromanyetizma gibi temel kuvvetlerin ve elementlerin yapılarının insan yaşamına en uygun şekilde düzenlendikleri bulundu. Bu düzenlemenin birkaç örneğini birlikte inceleyelim.
Evrenin ilk genişleme hızında, yani Big Bang’in patlama şiddetinde olağanüstü derecede hassas bir denge vardır. Bilim adamlarının hesaplarına göre eğer ilk patlama hızı milyar kere milyarda bir bile farklı olsa, o durumda madde, ya tekrar içine çökmüş veya tamamen dağılmış olacaktı. Bir diğer deyişle, daha evrenin ilk anında, milyar kere milyarda birlik bir isabet vardır. Elbette bu bir tesadüf değildir.
Yer çekimi veya elektromanyetizma gibi fiziksel kuvvetler, düzenli bir evren ortaya çıkması ve yaşamın var olabilmesi için tam olmaları gereken değerlerdedir. Bu kuvvetlerdeki çok küçük oynamalar, örneğin milyar kere milyar kere milyar kere milyarda birlik farklar, evrenin sadece bir radyasyondan veya bir hidrojen bulutundan ibaret olmasına sebep olabilirdi. Bu durumda Güneş sistemi, gezegenler ve Dünya’mız da var olmayacaktı.
Evrenin her detayı gibi bizim kendi Güneş sistemimiz de hassas ayarlarla yaratılmıştır. Güneş’in büyüklüğü, Güneş ışınlarının dalga boyu ve Dünya’nın Güneş’e olan uzaklığı tam insan yaşamı için gereken değerlerdedir. Bu değerlerdeki çok ufak sapmalar bile yeryüzündeki yaşamı bir anda yok edebilir.
Dünya atmosferinin solunum için en ideal gazları içermesi veya Dünya’nın manyetik alanının, yeryüzü şekillerinin tam insan yaşamına uygun biçimde olması da önemli “hassas ayar” örneklerinden sadece birkaçıdır.
Dünyamızın dörtte üçünü kaplayan suyun da insan yaşamına göre ayarlanmış özellikleri vardır. Su, diğer tüm sıvıların aksine üstten donar. Buysa, denizlerin bir buz yığınına dönüşmesini engeller ve yaşamın devamını sağlar. Suyun akışkanlık değeri ya da fiziksel ve kimyasal özellikleri de canlılar için olabilecek en ideal ölçülerdedir.
Burada birkaç özelliğinden söz ettiğimiz bu hassas ayarlar, bilim adamlarını önemli bir sonuca götürmüştür: (Onların deyimiyle) evrende bir “insani ilke” vardır. Yani evrendeki her ayrıntı insan yaşamını gözeten bir amaçla tasarlanmıştır.
İşin ilginç yanı, bu gerçeği ortaya çıkaran bilim adamlarının büyük bölümünün, aslında bu sonuca varmayı pek de istemeyen materyalist kişiler oluşudur. Amerikalı astronom George Greenstein (1940-?), Simbiyotik Evren adlı kitabında bu gerçeği şöyle itiraf eder: “Kanıtları inceledikçe, ısrarla önemli bir gerçekle karşı karşıya geliyoruz; evrenin kökeninde bir doğaüstü Akıl devreye girmiştir. Yoksa bir anda, hiç de o niyeti taşımamamıza rağmen, ilahi bir Varlık’ın var olduğuna dair bilimsel delillerle yüzyüze mi geliyoruz?”
Ünlü moleküler biyolog Michael Denton (1943-?)’sa Doğanın Kaderi: Biyoloji Kanunları Evrendeki Amacı Nasıl Gösteriyor adlı 1998 basımı kitabında şu yorumu yapmaktadır: “20. yüzyıl astronomisinde ortaya çıkan yeni tablo, geçmiş dört yüzyılda bilim çevrelerinde giderek yükselmiş olan varsayıma çok güçlü bir meydan okuma oluşturmaktadır. Bu, yaşamın evrensel tablo içinde tamamen rastlantısal ve önemsiz olduğu varsayımıdır…”
Kısacası, ateizmin bekli de en temel dayanağı olan “rastlantısal evren” kavramı bu gün çökmüş durumdadır.
Bu kavramın bir yanılgı olduğuysa, zaten insanlara ondört asır önce Kuran’da bildirilmiştir. Allah Kuran’da şöyle buyurmuştur:

“Biz gökyüzünü, yeryüzünü ve ikisi arasında bulunan şeyleri batıl (boş) olarak yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır…” (Sad Suresi, 27. Ayet)

Doğa Bilimleri: Bilinçli Tasarımın Zaferi

19. yüzyılda zirveye tırmanan ateizmin en önemli dayanağı, Darwin’in evrim teorisiydi. Darwin, insanın ve diğer tüm canlıların kökeninin bilinçsiz doğa mekanizmaları olduğunu ileri sürdü ve böylece ateistlerin asırlardır açıklayamadıkları bu konuya sahte bir açıklama getirdi. Nitekim devrin ateistleri, Darwin’in teorisini büyük bir sevinçle karşıladılar. Marx ve Engels başta olmak üzere, 19. yüzyılın ateist düşünürleri, bu teoriyi felsefelerinin temeli olarak belirlediler.
Ancak ateizmin bu en büyük dayanağı da 20. yüzyıldaki bilimsel bulgularla yıkıldı. Fosil bilimi, biyokimya, anatomi ve genetik gibi farklı bilim dallarının ortaya koyduğu kanıtlar, evrim teorisini çok farklı yönlerden çürüttü.
Darwin, canlı türlerinin hepsinin tek bir ortak atadan geldiğini, çok uzun zaman içinde küçük ve aşamalı değişimlerle farklılaştıklarını öne sürmüştü. Bu iddianın kanıtlarının da fosillerde, yani canlıların katılaşmış kalıntılarında bulunacağını ummuştu. Ancak 20. yüzyıl boyunca yürütülen fosil araştırmaları bunun tam aksine bir tablo ortaya çıkarmıştır. Darwin’in teorisini kanıtlayacak tek bir “ara tür” fosili dahi bulunamamıştır. Dahası, bilinen tüm temel canlı grupları, fosil kayıtlarında aniden ortaya çıkmaktadır. Kendilerinden önce herhangi bir “ataları” bulunduğuna dair hiçbir iz yoktur. Örneğin “kambriyen patlaması” olarak bilinen olgu, evrim teorisini yıkmaya yeterlidir. Bu erken jeolojik dönemde, hayvanlar âlemindeki temel kategorilerin tamamına yakını aniden belirmiştir. Vücut yapıları birbirlerinden tamamiyle farklı olan yumuşakçalar, omurgalılar, eklembacaklılar, derisidikenliler gibi çok farklı kategorilerdeki canlılar son derece kompleks organ ve sistemleriyle aniden ortaya çıkmışlardır. Fosil kayıtlarının ortaya koyduğu bu gerçek, evrim teorisini çürütmekte ve yaradılışı kanıtlamaktadır.
Darwin, teorisini ortaya atarken hayvan yetiştiricilerinin farklı köpek veya at cinsleri türetmeleri gibi örneklere dayanmıştı. Bu canlılarda gözlenen değişimi tüm doğaya atfetmiş ve her canlının bu şekilde ortak bir aradan gelmiş olabileceğini savunmuştu. Ancak 19. yüzyılın yetersiz bilim düzeyi içinde ortaya atılan bu iddia da 20. yüzyıldaki bulgularla çürüdü. Farklı hayvan veya bitki türleri üzerinde on yıllar boyu yapılan gözlemler, canlılardaki çeşitlenmenin hiçbir zaman için belirli bir genetik sınırın ötesine geçmediğini gösterdi. Öte yandan genetik deneyler, Neo-Darwinizmin bir “evrim mekanizması” olarak tanımladığı mutasyonların da canlılara hiçbir yeni genetik bilgi eklemediğini, aksine onlara hep zarar verdiğini ortaya koydu. Meyve sinekleri üzerinde yapılan sayısız mutasyon deneyinde hep sakat bireyler ortaya çıktı.
Darwin’in teorisine göre, yeryüzündeki yaşamın cansız maddelerden başlamış olması gerekir. Peki, ileri sürülen bu ilk canlı nasıl ortaya çıkmıştır? Darwin bu konuya değinmemiş, sadece “İlk canlı hücre, küçük, sıcak bir göletin içinde ortaya çıkmış olabilir.” diye yazmıştı. Darwinizmin bu açığını kapatmak niyetiyle konuya eğilen evrimci biyologlarsa, hayal kırıklığına uğradılar. Tüm gözlem ve deneyler, cansız maddenin içinden canlı bir hücrenin doğmasının tek kelimeyle imkânsız olduğunu gösterdi.
20. yüzyılın ikinci yarısında bilim adamları bir şeyi daha keşfettiler: Başta canlı hücresi ve içindeki kompleks organeller olmak üzere, canlılık son derece kompleks tasarımlarla doludur. Hiçbir kameranın kendisiyle boy ölçüşemeyeceği gözlerimiz; kuşların, uçuş teknolojisine ilham kaynağı olan kanatları; canlı hücresinin iç içe geçmiş karmaşık sistemleri veya DNA daki olağanüstü bilgi… Tüm bunlar, açık birer tasarım örneğidir ve canlılığı kör rastlantıların ürünü sayan evrim teorisini çaresiz bırakmaktadır.
Bu bilimsel gerçekler, 20. yüzyılın sonunda Darwinizmi köşeye sıkıştırmış durumdadır. Bu gün başta ABD olmak üzere pek çok batılı ülkede bilim adamları Darwinizmi reddetmekte ve onun yerine “bilinçli tasarım” teorisini savunmaktadır. Çünkü bilimsel kanıtlar, canlıların tesadüflerle değil, tasarımla ortaya çıktığını göstermektedir. Kısacası bilim, tüm canlıları Allah’ın yaratmış olduğu gerçeğini bir kez daha tasdik etmektedir.

Psikoloji: Freudizmin Yenilgisi

19. yüzyıldaki ateist dogmanın psikoloji alanındaki temsilcisi, Avusturyalı psikiyatrist Sigmund Freud’du. Freud, ruhun varlığını reddeden ve insanın tüm ruhsal dünyasını cinsel dürtülerle açıklamaya çalışan bir psikoloji teorisi ortaya attı. Freud, buhranların kaynağını açıkladığı iddiasındaydı. Oysa asıl onun teorisi, yeni buhranlar körüklüyordu. İnsanı sadece bencil tutkularını tatmin etmek için yaşayan bir tür hayvan olarak tanımlayan bu öğreti, ahlaki değerleri yozlaştırarak insanları yalnızlık, korku ve depresyona itiyordu. Freud’dan etkilenen sanatçıların tabloları, bu öğretinin karanlık dünyasını tasvir ediyordu. Freud’un en büyük saldırısıysa dine karşıydı. 1927’de yayınlanan Bir İllüzyonun Geleceği adlı kitabında, dini inancın sözde bir tür akıl hastalığı olduğunu ileri sürüyor ve insanlığın ilerlemesiyle birlikte dini inançların tamamen ortadan kalkacağını savunuyordu. Sadece Freud değil, 20. yüzyılın diğer önde gelen psikologları da koyu birer ateistti. Davranışçı ekolün kurucusu Burrhus Skinner (1904-1990) ya da rasyonel-duygusal terapinin kurucusu olan Albert Ellis (1913-2007) bu ateistlerin en ünlüleriydi. Sonuçta psikoloji dünyası ateizmin arka bahçesi haline geldi. 1972 yılında Amerikan Psikoloji Derneği üyeleri arasında yapılan bir araştırmaya göre, ülkedeki psikologların sadece yüzde biri dini inanç sahibiydi.
Ama psikologların çoğunun içine düştüğü bu büyük aldanış, kendi yürüttükleri araştırmaları tarafından çürütüldü. Öncelikle Freud’un teorilerinin hemen hiçbir bilimsel dayanağının olmadığı ortaya çıktı. Dahası, dinin, Freud ve diğer bazı psikoloji teorisyenlerinin iddialarının aksine zihinsel sağlığın çok temel bir öğesi olduğu anlaşıldı.
Amerikalı yazar Patrick Glynn, GOD: The Evidence adlı kitabında bu önemli gelişmeleri şöyle özetler: “20. yüzyılın son çeyreği Freud’un kurduğu psikoanalitik vizyona hiç de uygun davranmadı. Bunun en dikkat çekici yönü ise, Freud’un din hakkındaki görüşlerinin tamamen yanlış çıkmasıydı. Son 25 yılda psikoloji alanında yapılan araştırmalar, dini inancın, Freud’un ve müritlerinin iddia ettiği gibi bir tür nevroz veya nevroz kaynağı olmak bir yana, genel zihinsel sağlık ve mutluluğun en tutarlı öğelerinden biri olduğunu ortaya çıkardı. Üst üste yapılan pek çok araştırma, dini inanç ve ibadetlerle; intihar, alkol ve uyuşturucu bağımlılığı, boşanma ve depresyon gibi konulardaki sağlıklı davranışlar arasında güçlü bir ilişki olduğunu gösterdi.”
Bir başka deyişle, ateizm psikoloji alanında da hezimete uğradı.

Ateist İdeolojilerin Çöküşü

Ateizmin 20. yüzyıldaki çöküşü, sadece bilim dallarında değil, aynı zamanda siyaset ve toplumsal ahlak düzeyinde de geçerliydi.
Komünizmin yıkılması, bunun önemli örneklerinden biridir. Komünizm, 19. yüzyıldaki ateist sapmanın en önemli siyasi sonucuydu. İdeolojinin kurucuları olan Marx, Engels, [Vladimir İlyiç] Lenin (1870-1924), [Lev] Troçki (1879-1940) veya Mao [Zedong] (1893-1976), ateizmi en temel prensip olarak benimsediler. Komünist rejimler, ateizmi topluma yaymak ve dini inançları yok etmek istiyorlardı. [Josef] Stalin (1879-1953) Rusya’sı başta olmak üzere, Kızıl Çin, Kamboçya, Arnavutluk ve bazı Doğu Blok’u ülkelerinde başta Müslümanlar olmak üzere, dindarlara karşı büyük baskılar uygulandı. Hatta toplu kıyımlar gerçekleştirildi.
Ama bu kanlı ateist sistem, 1980’lerin sonunda çok şaşırtıcı bir şekilde çöktü. Aslında çöken şey bizzat ateizmdi. Amerikalı yazar Patrick Glynn (GOD: The Evidence adlı kitabında) konuyu şöyle açıklamaktadır: “Tarihçiler komünizmin çöküşüne giden faktörleri detaylı inceledikçe, Sovyet elitinin bir tür ateist ‘inanç krizi’ nin sancıları içinde olduğu açığa çıkmaktadır. Ateist bir ideolojinin etkisinde yaşadıklarından dolayı, Sovyet sisteminin insanları çok köklü bir moral çöküntüsü yaşamıştır. Yönetici sınıf da dâhil olmak üzere, Sovyet halkı her türlü ahlaki duyguyu ve her türlü umudu yitirmiştir.”
Sovyet sisteminin bu büyük inançsızlık krizinin ilginç bir göstergesi, devlet başkanı Mikhail Gorbachev (1931-?)’un yapmaya çalıştığı reformlardı. Gorbaçov başa geldiği günden itibaren, ekonomik reformların yanında ahlaki sorunlarla da ilgilendi. Örneğin ilk olarak alkolizme karşı bir kampanya başlattı. Topluma moral verebilmek için uzun süre eski Marksist-Leninist kavramları kullandı, ancak bunun fayda etmediğini görünce, rejimin son yıllarındaki bazı konuşmalarında Allah’tan söz etmeye dahi başladı, gerçekte bir ateist olmasına rağmen. Ancak kuşkusuz bu samimiyetsiz inanç sözleri fayda etmedi ve Sovyet toplumunun inanç krizi daha da büyüdü. Sonuç, dev Sovyet İmparatorluğu (1917-1991)’nun bir anda çökmesiydi.
20. yüzyılda sadece komünizm değil, 19. yüzyıldaki din aleyhtarı felsefelerin bir diğer meyvesi olan faşizm de yıkıldı. Faşizm, ateizmle putperestliğin sentezi sayılabilecek bir felsefenin ürünüydü. Faşizmin fikir babası sayılan Friedrich Nietzsche, putperestliği övmüş, ilahi dinlere şiddete saldırmış, hatta kendini “deccal” olarak tanımlamıştı. Nietzsche ve Onun felsefesini izleyen Martin Heidegger (1889-1976), Nazi Almanyası (1933-1945)’nın en büyük ilham kaynakları oldular. Bu iki ateist düşünürün şiddeti öven ateist felsefesi, Nazi Almanyasındaki korkunç vahşetleri doğurdu. Birer ateist olan [Adolf] Hitler (1889-1945) ve kurmayları, Almanya’yı bir korku devletine dönüştürdükten sonra tarihin en kanlı savaşını başlattılar. İkinci Dünya Savaşı olarak anılacak bu cinnet, tam 55 milyon insanın hayatına maloldu. Nazilerin savaş sırasında kurdukları toplama kamplarındaysa, Yahudiler, Çingeneler ve Slavlar gibi farklı etnik gruplar veya başta dindarlar olmak üzere, Nazi ideolojisine aykırı düşen insanları katlettiler.
Ateizmin bir diğer toplumsal sonucuysa, 20. yüzyılın ikinci yarısında liberal Batı toplumlarında ortaya çıktı. Hıristiyan ailelerde yetişen Batı gençleri, Darwin, Marx ya da Freud gibi ateist ideologların öğretilerinin etkisiyle dine karşı öfke dolu bir akım geliştirdiler. 60’lı yıllarda ABD ve Batı Avrupa’da hızla gelişen bu akım, “cinsel devrim” kavramını ve bununla birlikte “hippilik” rüyasını doğurdu. Hippiler, sınırsız uyuşturucu ve sınırsız cinsellikle mutluluğu yakalayacaklarını sanıyorlardı. John Lennon (1940-1980)’ın “Dinin Olmadığı Bir Dünya Hayal Et” şarkısıyla sokaklara dökülen bu gençler, aslında kitlesel bir aldanış içindeydiler. Nitekim dinin olmadığı dünya, onlara çok kötü bir son hazırladı. 60’lı yılların hippi önderleri, 70’lerin başlarında birbiri ardına intihar ettiler ya da uyuşturucu komasından öldüler. Karakolların duvarlarına asılan kayıp listelerindeki gençlerin çoğu, uyuşturucu kurbanlarıydı. Aynı kuşağın (68 kuşağı) şiddete başvuran gençleriyse, yine şiddetle karşılık gördüler. Allah’tan ya da dinden yüz çeviren, “devrim” ya da “aşk” gibi kavramların kendilerini kurtaracağını zanneden 68 kuşağının gençleri, hem kendilerini hem de toplumlarını harap ettiler.
Buraya kadar kısaca özetlediğimiz bilgiler, ateizmin kaçınılmaz bir çöküş içinde olduğunu açıkça göstermektedir. Bir diğer ifadeyle insanlık Allah’a yönelmektedir. Bu gerçek sadece burada aktardığımız bilim veya siyaset alanlarıyla sınırlı değildir. Ünlü devlet adamlarından sinema yıldızlarına veya pop sanatçılarına kadar, Batı toplumunun pek çok “kanaat önderi” eskisine göre daha dindardır. Uzun yıllar ateist olarak yaşadıktan sonra, gördüğü gerçekler karşısında Allah’a iman eden, pek çok insan vardır.
Bu nedenledir ki, içinde yaşadığımız dönem, önemli bir dönemdir. Asırlardır insanlara “akıl ve bilimin yolu” gibi gösterilmek istenen ateizmin büyük bir akılsızlık ve cehalet olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır. Bilimi kendisine araç edinmek isteyen materyalist felsefe, bilimin kendisi tarafından çürütülmektedir. Böyle olması da kaçınılmazdır. Çünkü ateizm, olabilecek en büyük akılsızlıktır. Allah’ı inkâr edenlerin ne kadar büyük bir yanılgı içinde olduğu, Kuran ayetlerinde şöyle vurgulanır: “Nasıl oluyor da Allah’ı inkâr ediyorsunuz? Oysa ölü iken sizi O diriltti, sonra sizi yine öldürecek, yine diriltecektir ve sonra O’na döndürüleceksiniz. Sizin yerde olanların tümünü yaratan O’dur. Sonra göğe yönelip de onları yedi gök olarak düzenleyen O’dur. Ve O, her şeyi bilendir.”
Ateist Felsefenin Çöküşü Belgeseli (2003)


Yukarıda noktasına virgülüne dokunmadan, yorumsuz olarak verdiğimiz belgesel, 2003 yılında Bediüzzaman Said Nursi ekolünden gelen Adnan Oktar’ın Harun Yahya müstear adıyla yazdığı eserlerinden faydalanılarak müritleri tarafından hazırlanmış.
İçeriğinden de anlaşılacağı üzere, özgün bir çalışmadan çok, Batılı kaynaklardan direkt yapılmış bir çeviri izlenimi verse de, hem Akıllı Tasarım Teorisi’ni en kapsayıcı şekilde vermesi hem de dindar çevrelerin bilim ve felsefeye bakış açılarını göstermesi açısından önemli ve bu yüzden de her kesimin herhangi bir ön yargıya kapılmadan izlemesini salık veririm.

Elbette belgeselde katılmadığımız noktalar olduğu kadar katıldığımız noktalar da oldu. Öncelikle Adnan Oktar’a hakkını teslim etmek gerekir: Tanrı’nın varlığının ispatı, evrim teorisinin çürütülmesi, ateizm, Yahudilik ve Masonluk, mehdi ve altın çağ, kıyamet alametleri gibi konularda eline kimse su dökemez.


⚡Adnan Oktar, kimi konularda içine düştüğü kısır döngüye ve hakkında ileri sürülen çeşitli suçlamalara rağmen, bugüne kadar gerçeği arayan bir bilge adam kimliğini hep korudu ve korumaya da devam ediyor kanımca. Sözünü ettiğimiz kısır döngüyü; kıyametin kopmasına az bir zaman kaldığı -ki bunu kıyamet alametlerinden anlıyoruz- ve kıyamet alametlerinden Deccal’ın Mehdi-İsa işbirliğiyle öldürülmesinden sonra, müjdelenen İslam’ın “altın çağı”nın geleceği inancı/takıntısı şeklinde özetlemek mümkün.
Bu senaryonun mantıksal delillerini yaratmak için Adnan Oktar’ın yapmayacağı şey yok gibidir. Örneğin 80’li yılların ikinci yarısında AIDS virüsünü kıyamet alametlerinden “Dabbetül Arz” olarak ilan etmişti (Harun Yahya, AIDS Kur’an’da Bahsi Geçen Dabbet-ül Arz mı?, Devlet Yayın ve Dağıtım, İstanbul 1987). O dönemin konjonktürüne uygun olan bu keşfini son zamanlarda revize etse de (Yeni Dabbetül Arz: Bilgisayar) her konjonktürde değişmeyen tek bir gerçek var, o da mehdinin kim olduğu gerçeği: Adnan Oktar. Ancak bu konuda da “Fethullah Gülen” ve “Recep Tayyip Erdoğan” gibi dişli rakipleri olduğunu hatırlatmak isteriz.


Belgeselden edindiğim genel kanı, ateistlerin bir “pislik” olarak algılandığı şeklinde dindar kesimlerce.



“Ey iman edenler! Müşrikler ancak bir pisliktir. Onun için bu yıllarından sonra Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar. Eğer yoksulluktan korkarsanız, (biliniz ki) Allah dilerse sizi kendi lütfundan zengin edecektir. Şüphesz Allah iyi bilendir, hikmet sahibidir.” (Tevbe Suresi, Ayet: 28)


Oysa dönüp bakılması ve üzerinde düşünülmesi gereken asıl şey ateizm, Darwinizm değil bu sakat zihniyettir. Neredeyse bin dört yüz yıldır dünyayı kana bulayan bu bencil, evrensellikten ve bilimsel etikten uzak, ilkel zihniyet; kendisi gibi düşünmeyen insanlara dünyada cehennemi yaşatmakla kalmamış öteki dünyadaki olası cenneti bile çok görmüştür.
Belgeselde bir “pislik” gibi gösterilmekten kendini kurtaramayanlardan biri olan sevgili Charles Darwin, “Canlılar nasıl oluştu?” sorusuna kendince yanıt arayan zamanının değerli bir bilim insanıdır.
⚡Bazılarının yaptığı gibi yattığı yerden hazır bilgiyi çalmamış, aksine üretmek için çürük yumurta kokulu, loş laboratuvarlarda ömür çürütmüş alın teri dökmüştür. Ortaya attığı evrim teorisine, 19. yüzyılın kısıtlı imkânlarıyla yaptığı bilimsel deneyler ve gözlemler sonucunda ulaşmıştır.
Bu teoreme karşı olanların yapması gereken tek şey, tıpkı Darwin’in yaptığı gibi, kolları sıvayıp loş laboratuvarlarda evrim teorisini bilimsel yöntemlerle çürütmeye çalışmak olmalıdır.

⚡Sovyet Rusyası’nda çöken şeyin “komünizm” değil, “ateizm” olduğu tespitine aynen katılıyorum ve ekleyecek bir şeyim de yok.
Keza Karl Marx’ın ortaya attığı komünizm de, ekonomik bir modeldir; evrim teorisinin çürümesiyle değil, ekonomistlerin akademik platformda ortaya atacakları karşıt tezlerle çürütülebilir ancak.
Komünizmin aşılmasını, yerine daha iyi daha adil bir ekonomik sistemin bulunmasını, “komünizmin bu ülkenin hayrına olduğuna inanan” biri olarak en başta ben isterim.
Gerçek komünistler, Karl Marx’ın Komünist Parti Manifestosu veya Das Kapital gibi eserlerini solun dayandığı kutsal metinler olarak değil, sadece “daha iyisi yapılana kadar en iyisi” olarak görürler. Bu eserler için, ekonomi konusunda söylenmiş “son sözler” demek, solun amentüsü diyalektik yasasına da aykırıdır zaten.
Karl Marx’ın, Das Kapital isimli kitabının 1. cildini Charles Darwin’e ithaf edip bazı mektuplarında “evrim teorisi, komünizmin doğa bilimlerindeki temelini oluşturuyor” demesini anlayışla karşılamak gerekir. Nasıl ki, teologlar “Big Bang” teorisini yaratılış düşüncesine delil olarak gösteriyorlarsa, Karl Marx da benzeri bir şey yapmak istemiştir.

Belgeselde insanlığın en büyük düşmanı (!) gibi gösterilen komünizm çöktü evet ama artı değer sömürüsü ve gelir dağılımı adaletsizliği artarak sürüyor.
Günde sekiz saat çalışma hakkı, sigortalı çalışma hakkı, bir sendikada örgütlenme hakkı, tatil hakkı, emeklilik ikramiyesi, işten çıkarma tazminatı, maaş ikramiyesi; giysi, yakacak, kira ve yol yardımı… Ve daha sayamadığımız, pislik (!) komünizm çöktüğü için şimdi bir bir geri alınan, daha pek çok hak, o beğenmediğiniz “Sakallı Testis”in çaktığı kıvılcımla ateşlenen işçilerin yıllar içinde verdikleri emek mücadelesi sayesinde kazanılmıştı.

⚡Ayrıca dinsel doğmaları; fizik, kimya ve biyoloji gibi pozitif bilimlerle açıklamaya çalışmak her zaman istenen sonucu vermeyebilir. Bunu ilk fark edenlerden biri de İslam âlimi İmam Gazali’dir.


“Akıl[cılık], insanı küfre götürür.” (İmam Gazali, El-Münkizü Mined-dalal (Dalaletten Hidayete), 1008)

Bilim ve dinin araştırma metotları ve bilgi kaynakları birbirinden tamamen farklıdır ve bu yüzden yarıştırmak doğru değildir. Pozitif bilimler deney ve gözleme dayanırken, dinin bilgi kaynakları; “vahiy”, “rivayetler” ve “rüya” gibi sübjektif kaynaklardır.
Bilime görev alanı dışında farklı anlamlar ve görevler yüklemek kanımca yanlış olur. Örneğin, “Tanrı” konusu fiziğin ya da biyolojinin bir konusu olamaz. Ne yani, fizik eline deney tüplerini alsın, laboratuarda Tanrı’yı buharlaştırıp gaz haline getirdikten sonra öz kütlesini mi hesaplasın? “Tanrı” gibi soyut ve dinsel kavramlar, felsefenin ilgi alanına bırakılmalıdır.


“Evrenin merkezinde kim var?” sorusunu yukarıdaki belgesel, “insan” şeklinde yanıtlıyor. Fakat bu da diğerleri gibi acele verilmiş bir cevap gibi sanki… Çünkü Dünya’nın da içinde yer aldığı Güneş sistemi, milyarlarca galaksinin yer aldığı evrende sadece bir nokta kadar yer tutuyor.
Bu kadar büyük bir evrende tek başımıza olduğumuzu söylemek, hatta evrendeki her şeyin bizim hizmetimize verilmiş olduğunu iddia etmek; biz evrenin yaramaz çocuğu insanoğlunun bencilliğinden başka bir şey olmasa gerek.
Evrendeki başka gezegenlerde de yaşam olabileceği gibi, buralarda bizden daha zeki (ufo/uzaylı benzeri) yaratıklar olabilir.
Daha açık bir ifadeyle: Evrende bizim dışımızda kendi nesnelliği içinde, bekli de bizim algılamayacağımız boyutlarda farklı paralel yaşamlar olabilir.

Belgeselde savunulan, doğa ve içindeki canlı-cansız varlıkların sonsuz bir güç ve akıl sahibi (Tanrı) tarafından bilinçli bir şekilde, tasarlanarak yaratıldığı, fikrine ben de katılıyorum.
Özellikle canlılardaki kulak, göz, akciğer, kanat gibi kompleks organların mutasyonlar gibi çoğunlukla canlıya zarara veren genetik bozukluklara dayalı uzun bir süreç sonunda tesadüfen oluştuğunu iddia etmek tam anlamıyla bir saçmalık gerçekten. Bir hücrenin meydana gelmesi için gereken şartlar, asla rastlantılarla açıklanamayacak kadar fazladır. Hücre çekirdeğinde yer alan ve genetik bilgiyi saklayan DNA molekülünün içerdiği bilgi eğer kâğıda döküleydi, 500’er sayfadan oluşan 900 ciltlik bir kütüphane oluşurdu. Üstelik DNA’nın tesadüfen oluşması ihtimali matematiksel olarak da neredeyse sıfır. Çünkü DNA yalnızca özelleşmiş proteinlerin (enzimlerin) (mRNA-tRNA) yardımı ile eşlenebilir. Ama bu enzimlerin (RNA) sentezi de yine ancak DNA’daki bilgiler doğrultusunda gerçekleşebilir. Yani bir DNA’nın eşlenebilmesi için her ikisinin (DNA-RNA) de aynı anda var olması gerekir ki, bu da imkânsızdır.

Osman Akyol

https://xn--gndemarivi-9db80j.com/kisisel-tanri-tecrubem-ve-tartisilabilir-ilahi-adalet-dusuncesi/?amp=1

https://xn--gndemarivi-9db80j.com/bu-yuzyil-islamin-sonu-mu/?amp=1

https://xn--gndemarivi-9db80j.com/hz-muhammedin-akil-sagligi/?amp=1

Bilim İnsanlarımızın Öldürülmesi, Bilim Katilleri, Uluslararası Siyasi Cinayetler…

Bilim insanlarımızın öldürülmesi,

a) Yıl 2007… Isparta’da bir uçak kazası; Uçakta çok önemli bilim insanlarımız var Türkiye’nin nükleer enerji uzmanları şaibeli bir kazada onları kaybettik. Görevleri ülkemizde en çok bulunan Toryum madeninden enerji üretmekti. Hedefleri 50 ton toryum!!! Türkiye’nin enerji ihtiyacı karşılanabilirdi…

Not: Ülkemiz dünyanın en büyük toryum madenine sahiptir.

Uçak Isparta üzerinde iken kaptan pilot Antalya’nın ışıklarını görüyoruz diyor,  kuleden ise yanıt: “Hemen yükselin, gördüğünüz ışıklar Isparta ışıkları.” Bu son konuşmalar oluyor ve uçak bir dağa çarpıyor.

Kaybettiğimiz bilim insanlarımız:

Boğaziçi Üniversitesi Nükleer Fizik Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Engin Arık, Araştırma Görevlisi Berkal Doğan, Engin Abad, Doğuş Üniversitesi Fen Bilimleri Prof. Dr. Şener Boyda, Doç. Dr. İskender Hikmet ve Araştırma Görevlisi Mustafa Fidan.

Uçak üreticisi ABD kara kutuyu aramak için kaza yerine geldiğinde kara kutuyu buldu ancak bilim insanlarımızın oradaki evraklarının hiç birisi yoktu (!!!)

b) Aselsan (askeri enerji sanayisi)  çalışan mühendislerimizin şüpheli ölümleri;

(Not: Aselsan 1975 yılında kurulmuştur.)

1) Hüseyin Başbilen milli tank projesi üzerinde çalışıyordu. Evinden çıktıktan sonra boğazı kesilerek öldürüldü.

2) 17/01/2007 ODTÜ mezunu Aselsan mühendisi Mülsem Ünal aracında ölü olarak bulundu katil kafasına ateş ederek öldürmüştü.

3) Zafer OIuk; 10/5/ 2008’de elektrik çarpması sonucu öldüğü iddia edildi.

4) Hakan Öksüz 25/01/ 2012 günü trafik kazasında öldüğü iddia edildi, kazadan sonra arabada telefonu ya da diğer evrakları bulunamadı.

5) Erdem Uğur F16 projesinde çalışıyordu, Ankara’daki evinde ölü bulundu.

6) Kerem Parıldar yerli savunma sanayi sistemleri üzerinde çalışıyordu. Kaldığı binanın 14. katından atlayarak intihar ettiği iddia edildi.

Bu yaşama çok bağlı hayat dolu gençlerimizin şüpheli ölümlerinin araştırmasını Fetöcü savcıların engellediği iddia edildi.

Fetö deyince aklıma ABD gelir. Yani dünyanın en acımasız katili!!!

Bu değerli gençlerimizin şaibeli ve acı sonlarını yazmamın sebebi: şimdilerde de çok değerli bilim insanlarımızı bu katillerden korumalıyız…

ABD pek çok ülkeden devşirdiği bilim insanlarını silikon vadisinde çalıştırır. (Bunlar arasında 5 bin kadar Türk gencimiz de var.)  Burada çalışanlar ABD emperyalizmine hizmet ederler.

Bir zamanlar Çinli ve Hintli bilim insanları da orada çalışıyorlardı ancak ülkeleri onları geri çağırdı ve bugün her iki devlet de bilimde çok aşama kaydettiler.

Türkiye de oradaki bilim insanlarımızı geri çağırmayı ilke edinmeli diye düşünüyorum.
 

Bilim katilleri

İran’da bir yılda 5 nükleer fizikçi öldürüldü; bunlardan Muhsin Fahrizade nükleer programın en önemli kişisiydi. Uydudan kontrol edilen ve yapay zekâya sahip bir silah ile öldürüldü. Sadece kendisi hedef alındı.  25 santim yanında bulunan eşine hiç bir şey olmadı! Bu olay cinayet teknolojisinin nerelere kadar geliştiğinin bir göstergesi.

Bu cinayetin İsrail + ABD tarafından yapıldığını düşünüyorum.

Uluslararası Siyasi Cinayetler


1) Rusya’nın Türkiye’deki büyükelçisi bir sergide bir ABD ajanı tarafından öldürüldü. Bu büyükelçi kısa bir süre önce Sibirya’da çok büyük bir eyaletin zenginliğini Türkiye’ye vermek ve kazancı ortak bölüşmek teklifi getirmişti… Sibirya’yı ekonomiye açmak ABD’nin kara listesindeydi.

Çünkü Rusya Sibirya’sı çeşitli madenler, nadir minerallere sahip bir coğrafya tüm dünyanın geri kalan bölgelerinden daha zengin.

Cinayet bu nedenle işlendi, üstelik katil birkaç dakika sonra öldürüleceğini bilerek bu cinayeti işledi.

2) Özdemir Sabancı cinayetinin tek sorumlusu ise Alman gizli servisi BND; çünkü aile tüm yetkileri Özdemir Sabancı’ya vermişti. O’da Japon yapımı Toyota arabalarını Avrupa’ya pazarlıyordu ki Almanya araba sanayi bundan çok zarara uğramıştı. Özdemir Sabancı daha sonra tüm beyaz eşyada Japon teknolojisini getirmek istiyordu ki bu da Alman ekonomisine büyük bir darbe demekti ve çok iyi korunmasına rağmen ofisinde öldürüldü. Cinayeti planlayan kadın şimdi gizleniyor ve ülkemize iade edilmeyecek bu cinayette faili meçhul olarak kalacak gibi görünüyor.

4) Son uluslararası cinayet ise Rus lideri Putin’in danışmanı özellikle Avrasyacı yaklaşımı ile bilinen Aleksander Dugin’in kızı Darya Dugin…  Babası Aleksander Dugin miydi hedef bilmiyoruz. Ancak bu cinayette Ukrayna gizli örgütü ve Polonya devleti suçlanıyor bu cinayet daha sonra dünya barışı için çok sıkıntılar yaratacak gibi görünüyor.

Bu arada ben Aleksander Dugin ile bir anımı paylaşmak isterim. İşçi Partisi (daha sonra Vatan Partisi adını aldı) geniş kapsamlı bir toplantı düzenlemişti ben Talat Paşa Komitesi ve Ulusal Strateji Başkanı idim. Sayın Perinçek misafirlerimizden Aleksander Dugin’i benim ağırlamamı uygun gördü.

Görüşme İngilizce olacaktı benim yeterli bir İngilizcem olmadığı için bir tercüman eşliğinde konuşuyorduk.  Aklımda kalan bir kaç satırdan söz etmeliyim.  Kendisine şu soruyu sordum. Siz Ruslar uzun zamandır sıcak denizlere açılmak isterdiniz,  artık bunun için savaşa gerek kalmadı,  Türkiye ile dostsunuz.  “Sizin ülkeniz bir adım atsın biz on adım atarız mesela bu gün güney Kıbrıs Rum kesiminde en az üç yüz milyon dolarımız var bunu bir gün içinde oradan alır kuzey Kıbrıs Türk cumhuriyetine taşırız.” dediğini anımsıyorum.

Daha sonra 15 Temmuz günü yine ülkemizde idi ve darbe başladığında ülkesine döndü. Bildiğim kadarı ile meclisi ziyaret etti ve orada da bazı açıklamalarda bulundu. Dugin’in kızı Darya için ABD’nin yaptırım uygulamasını anlamış değilim… Cinayetin hedefi de gerçek faili de meçhul.

Kısa bir sürede olsa tanıdığım Dugin’e baş sağlığı diliyorum.

Son Sözlerim:

Ağustos bizim zafer aylarımızdan biri; büyük önderimiz Mustafa Kemal ATATÜRK’ü bol bol anmak isterim. Sakarya Savaşı, Kurtuluş Savaşı, Dumlupınar Savaşı ve ATA’MIZIN liderliğinde kahraman ordumuzun uçakla değil, trenle değil otobüsle değil koşarak İzmir’e dokuz günde ulaşmasının efsanesidir.

İşte bu kahramanları yazacağım, gücüm yettiğince…

Orhan Ayber

5 Haziran Dünya Çevre Günü’nde Yerküremiz ‘Tek Dünya’

Geldiğimiz noktada yapılacakların başında, yaşadığımız Dünya’ya, biyosfere, doğaya, ormanlara, denizlere, göl ve akarsulara, kuşlara, böceklere, sürüngenlere, bitkilere, kısaca tüm canlılara ve ortamlarına başka bir felsefeyle, başka bir dünya görüşü ve anlayışı ile bakılması geliyor.

5 Haziran Dünya Çevre Günü, çevre için en büyük, en önemli uluslararası gün olarak kabul ediliyor. Çevre konularının hemen hepsi, çok geniş kapsamlı, çok disiplinli-çok sektörlü; zengin ya da fakir, az gelişmiş ya da çok gelişmiş, sömüren ya da sömürülen ve talan eden ya da talan edilen tüm birey, toplum ve ülkeleri çok yakından ilgilendiren yaşamsal konular olarak karşımıza çıkıyor sıklıkla. Bu yüzden de Dünya ve ülke gündeminde ciddi tartışmalara yol açabilecek düzeyde önemli, bazı durumlardaysa yaşamsal bir yer tutabiliyor.

Bu kısa makalede, konuyu bazı sorularla açarak hem çok genel olarak hem de bazı açılardan biraz ayrıntısıyla ele alacak ve 5 Haziran 2022 Dünya Çevre Günü’nün bu kapsamda ne anlama geldiğini açıklamaya çalışacağım.

5 Haziran neden ve nasıl Dünya Çevre Günü olarak ilan edildi?

Birleşmiş Milletler (BM) Çevre Programı (UNEP) her yıl, çevrenin korunması için dünya çapında farkındalığı ve eylemi teşvik eden Dünya Çevre Günü için çeşitli etkinlikler düzenlemektedir. Gerçekte, Birleşmiş Milletler Çevre Programı tarafından yönetilen ve 1972 BM İnsan Çevresi Konferansı’nın ardından 1974’ten beri her yıl düzenlenen etkinlik, dünyanın dört bir yanından milyonlarca insanın gezegeni korumakla uğraştığı, çevresel erişim için en büyük küresel platform haline geldi. Gerçekte UNEP, 1972 yılında Stockholm’de gerçekleştirilen BM İnsan Çevresi Konferansı’nda, BM’de çevre sorunlarını küresel boyutta ele alacak uluslararası bir örgütün kurulmasına karar verilmesiyle ortaya çıkmıştır. Bu karara dayanarak, BM Genel Kurulu’nun 2997 sayı ve 15 Aralık 1972 sayılı kararıyla, UNEP, BM’ye bağlı bir “küresel çevre programı” olarak oluşturulmuştur.

Her yıl Dünya Çevre Günü, resmi kutlamaların yapıldığı farklı bir ülke tarafından ev sahipliği yapmaktadır. 2022 için ev sahibi ülke İsveç. 2022 Dünya Çevre Günü, İsveç’in son 50 yılda çevre konusundaki öncü çalışmalarından bazılarını sergileme fırsatı olacaktır. UNEP, çevrimiçi olarak paylaşılacak bir dizi yazılı hikâye ve kısa video aracılığıyla bu yenilikleri sergilemek için İsveç ile birlikte çalışacak.

Konu toplum ve bireyler açısından ele alındığında, Dünya Çevre Günü’nün, olumlu değişime ilham vermek için küresel bir platform olduğu söylenebilir. 150’den fazla ülkenin katıldığı bu uluslararası çevre günü, hükümetleri, iş dünyasını-özel sektörü, işletmeleri, sivil toplumu, okulları, ünlüleri, şehirleri ve toplulukları bir araya getirerek farkındalığı artırıyor ve çevresel eylemi kutluyor. Bireylerse, işletmelere ve hükümetlere verdikleri destek ve onlara yaptıkları eleştiri, uyarılar ya da eylemler yoluyla değişimin itici güçleri olabilirler. Bu daha büyük kuruluşların eylemleri, potansiyel olarak önümüzdeki on yıllar için sürdürülebilir tüketim ve üretim davranışlarına kilitlenen dönüşümsel bir etkiye sahip olabilir.

Bu yılın teması nedir? 

2022 Dünya Çevre Günü kampanyası #Tek Bir Dünya #OnlyOneEarth, gezegenimizi kutlamak, korumak ve restore etmek için küresel ölçekte kolektif, dönüştürücü eylem çağrısında bulunuyor.

Bugün yerküremiz üçlü bir gezegensel (küresel) acil durumla karşı karşıyadır. Bunlar:

  1. İklim, insanların ve doğanın uyum sağlayamayacağı kadar hızlı ısınıyor ve pek çok insan kaynaklı iklim değişikliği bağlantılı şiddetli hava ve iklim olayı, aşırılıkları ve afetleri yaşanıyor;
  2. Günümüzde ekosistemlerin bozulması, yok olması ve habitat kaybı ve diğer baskılar, tahminen 1 milyon türün yok olma tehdidi altında olduğu anlamına geliyor;
  3. İnsan kaynaklı (sanayi, enerji, tarım, ulaştırma, belediyeler, atık, konutlar, vb.) kirlilik havamızı, toprağımızı ve suyumuzu zehirlemeye devam etmektedir.

Bu ikilemden çıkmanın yolu ekonomileri ve toplumları kapsayıcı, adil ve doğayla daha bağlantılı hale getirmek; her açıdan sürdürülebilir doğa ve iklimle dost daha minimal ve mütevazı yaşamak ya da yaşama tarzını-tüketim alışkanlıklarını değiştirmek amacıyla ciddi bir biçimde ve hızla dönüştürmektir. Bunun için, ‘biricik’ yerküremize zarar vermekten vazgeçerek, onu bir an önce iyileştirmeye, eski durumuna örneğin 150-200 yıl öncesine geri götürmeliyiz. İyi haber şu ki, pek çok alanda çözümler ve teknoloji mevcut ve giderek daha maliyet uygun ve edinilebilir hale geliyor.

2022 Dünya Çevre Günü, tarihi bir dönüm noktasıdır aynı zamanda!

2022, yerküreyi, yaşadığımız çevreyi önemseyen küresel çevre topluluğu için tarihi bir dönüm noktasıdır. Çevre üzerine ilk uluslararası toplantı olarak kabul edilen 1972 Birleşmiş Milletler İnsan Çevresi Konferansı’ndan bu yana 50 yıl geçmiştir.

1972 Stockholm Konferansı- Fotoğraf: Yutaka Nagata/ Birleşmiş Milletler

1972 Stockholm Konferansı, UNEP’in yanı sıra, dünya çapında çevre bakanlıkları ve kurumlarının oluşumunu teşvik etti ve çevreyi toplu olarak korumak için bir dizi yeni küresel anlaşmayı başlattı. Aynı zamanda, yoksulluğun azaltılması ve çevre koruma hedeflerinin bağlantılı hale geldiği ve Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerinin önünün açıldığı yerdi. Özetle, Stockholm Konferansı’nda Dünya Çevre Günü görüşü resmiyet kazandı ve ilki 1974’te kutlandı. Bu günlerde Dünya Çevre Günü’nden birkaç gün önce İsveç’te üst düzey Stockholm+50 uluslararası toplantısı yapılacak. Bu olaylar çevresindeki iletişim birbirine bağlıdır ve karşılıklı olarak birbirini güçlendirecektir.

Küresel iklim değişikliği, plastik tüketimi ve kirliliği konularında Dünya ciddi bir yol aldı mı?

Bana göre “işler iyi değil, yolunda gitmiyor!”

Mevcut yaşam tarzımızı sürdürmek için 1.6 Dünya eşdeğerini kullanıyoruz ve ekosistemler giderek artan, sınırsız-aşırı istemlerimize ayak uyduramıyor.  Örneğin yaşam tarzlarımız, tüm sera gazı salımlarının üçte ikisi ile ilişkilidir: Araştırmalar, sürdürülebilir yaşam tarzlarının ve davranışların, salımlarımızı 2050 yılına kadar % 40 ila % 70 oranında azaltabileceğini göstermektedir. Bu noktada -bu sütunlarda da çok tartıştığımız- Paris Antlaşması’nın 1.5 °C ve 2 °C küresel ısınma hedeflerini anımsayalım

Yaşamın tüm alanlarında ve olanaklıysa tüm sektörlerde sürdürülebilir tüketim ve üretime geçiş, ekonomik kalkınmayı hızlandırabilir, iklim değişikliğini azaltabilir, sağlık ve kirliliği olumlu yönde etkileyebilir ve yoksulluğun hafifletilmesine yardımcı olabilir. Örneğin, sürdürülebilir tüketim ve üretim, potansiyel olarak 2060 yılına kadar düşük ve orta gelirli ülkelerde ortalama % 11 ve yüksek gelir ülkelerinde % 4 oranında gelir artışı sağlayabilir.

Dünya Doğayı Koruma Vakfı (WWF) tarafından plastik atıklar konusunda hazırlanan bir raporda Akdeniz’in bir “plastik denizi ya da havuzu” olma riski ile karşı karşıya kaldığı çok açık bir biçimde vurgulandı. Sorunun ulaştığı boyutları örneklerle ve ülkeler bazında irdeleyen Plastik Kapanından Çıkış: Akdeniz’i Plastik Kirliliğinden Kurtarmak başlıklı raporda sorunun çözümü için uluslararası, ulusal, endüstriyel ve bireysel düzeyde neler yapılması gerektiğine de yer verildi. Akdeniz’deki atıkların % 95’ini plastik maddeler oluşturuyor. Burada yaşayan 134 tür deniz canlısı plastik atıkları yiyor. Akdeniz’de bir kilometre karede 5 milimetreden küçük 1.25 milyon plastik parça bulunuyor… Bu bilgilerin yer aldığı ve Dünya Okyanus Günü’nde yayımlanan raporda, en son veriler ve bilimsel kanıtlarla Akdeniz’deki plastik kirliliğinin boyutları ortaya konuluyor. Raporun son bölümünde ise sorunun çözümü için atılması gereken adımlar sıralanıyor.

Misinalar denizde 600 yıl çözünmeden kalıyor

Rapor, dünyanın en çok ziyaret edilen bölgelerinden biri olan Akdeniz’in aşırı plastik kullanımı, yetersiz atık yönetimi ve yoğun kitle turizmi nedeni ile ciddi risklerle karşı karşıya olduğunu ortaya koyuyor. Halen plastik maddelerin Akdeniz’deki atıkların % 95’ini oluşturduğu vurgulanan raporda, büyük plastik atıkların fok ve deniz kaplumbağası gibi büyük canlıları yaraladığı ya da boğduğu belirtiliyor. Hayvanlara en çok zarar veren plastik atıkların % 65’ini ise denize bırakılan misinalar oluşturuyor.

Çeşitli plastik torbalar, sigara izmariti, balon, şişe, şişe kapağı ya da pipet ve araç lastikleri vb. gibi büyük parçalardan oluşan atıklar plastik kirliliğinin gözle görünen kısmını oluşturuyor. Bununla birlikte, WWF raporunda mikro plastik denilen 5 milimetreden küçük plastiklerin daha da büyük bir tehlike yarattığı hatırlatılıyor. Kilometrekarede 1.25 milyon mikro plastik parçası bulunduğunu bildiren rapor, bu parçaların deniz canlıları tarafından yutularak sindirildiğini ve besin zinciri içinde insanlara kadar ulaşarak ciddi sağlık riski oluşturduğunu kaydetti.

Plastik atıkların büyük çoğunluğu biyoçözünür olmadığı için çevreye bırakılan plastikler yüzlerce hatta binlerce yıl orada kalıyor. Plastik ürünlerden sigara izmariti, denizde 5 yıl süreyle çözünmeden kalıyor. Bu süre plastik torba için 20 yıl, plastik bardak için 50 yıl ve misina için 600 yıl!

Rapora göre Avrupa. Çin’den sonra dünyada en fazla plastik üretilen bölge; burada üretilen 27 milyon ton plastiğin sadece üçte biri dönüştürülebiliyor, geri kazanılabiliyor.  Akdeniz’e en çok plastik atık ise Türkiye’den atılıyor (günde 144 ton). Daha sonra İspanya (126 ton), İtalya (90 ton), Mısır (77 ton) ve Fransa (66 ton) geliyor. Akdeniz kıyılarını ziyaret eden turistler ise atıkların her yıl % 40 artmasına neden oluyor .

“Akdeniz’in ve Dünya’nın hiçbir deniz ya da okyanusunun plastikte boğulmasına izin verilmemelidir”. Gerçekte Akdeniz’deki plastik kirliliğinin etkileri tüm dünyada hissediliyor ve hem doğaya hem de insan sağlığına zarar veriyor. Giderek kötüleşen plastik kirliliği, turizmi ve deniz ürünleriyle bilinen Akdeniz’in bu konumunu yok ettiği gibi, geçimlerini bu sektörlerden sağlayan toplulukları da tehdit ediyor. Bu kirlilik Akdeniz’in sağlığının ne denli bozulduğunu gösteriyor ve gerçek anlamda harekete geçilmesi için bir alarm işareti olarak kabul edilmelidir. Üretici ayağında çevre dostu üretimin artması ve önündeki engellerin kalkması, tüketici ayağında daha sorumlu ve bilinçli tüketim, geri dönüşüm ayağında ise kamu, özel sektör (iş dünyası), STK’lar ve belediyelerin işbirlikleriyle sistemin geliştirilmesi hedeflenmelidir.

Kısa tartışma

Sonuç olarak, son 25-30 yıldır her günümüz bir çevre (yıkımı, katliamı, yok edilişi, aşırı kirlenme, bozulma vb.) günü gerçekte! Birkaç gündür çeşitli basın kuruluşlarında Dünya’nın ve Türkiye’nin küresel ve bölgesel çevre sorunlarını çok disiplinli ve geniş açılı bir bakış açısıyla anlatmaya çalıştım. Bu durum yazılı ve görsel basında birkaç gün daha sürecek gibi, çünkü yoğun bir ilgi var çeşitli çevre gündemlerine ilişkin. Bunların içinde, belki de gündem gereği okyanus ve denizlerin kirlenmesi, oksijen azalması ve asitleşmesi, ormansızlaşma, arazi bozulumu, biyolojik çeşitliliğin azalması-zarar görmesi, doğal ekosistemlerin ve habitatların bozulması, daralması ve parçalanması, Türkiye’deki maden ve toprak kanunları, türlerin yok olması, genel çevre kirliliği ve atık sorunu, iklim değişikliği, şiddetli hava ve kuraklık [2], [3] ile “Ne Yapmalı?” vb. konuları öne çıktı.

Konu çok karmaşık ve uzun! Gelinen noktada yapılacakların başında, yaşadığımız Dünya’ya, biyosfere, doğaya, ormanlara, denizlere, göl ve akarsulara, kuşlara, böceklere, sürüngenlere, bitkilere, kısaca tüm canlılara ve onların yaşadıkları ortama ve yaşadığımız coğrafyaya başka bir felsefeyle, başka bir dünya görüşü ve anlayışı ile bakılması geliyor.

Bu kapsamdaysa, en genel anlamıyla doğayı, zenginliğini ve çeşitliliğini anlamak, doğayı canlı ve dinamik kılan özellikleriyle birlikte ekolojik bir bakış açısıyla korumak, yok olan parçalarını yeniden oluşturmak, bozulan-çok kirlenen- Marmara gibi can çekişen, ama bütünün ayrılmazı olan bileşenlerini (ekosistemler, biyotoplar, habitatlar, yaşam birlikleri, sulak alanlar, akarsular ve göller, vb.) tam anlamıyla onarmak (rehabilitasyon değil restorasyon) ve eski doğal haline getirmek, vb. eylem ve etkinlikleri ile ilişkili politika, diplomasi ve bilim çabaları başta gelmelidir.

Yaşam tarzımızı, tüketim alışkanlıklarımızı, Yerküre ve biyosfere bakışımızı bu yönde değiştirmeliyiz.

Doğadan, börtü böcekten, coğrafyadan keyif almayı, onları dinlemeyi, izlemeyi ve sevmeyi öğrenmeliyiz.

Başka türlü, Dünya Gününü, Dünya Çevre Gününü ya da Toprak ya da Biyoçeşitlik ya da İklim vb. günlerini kutlamanın hiçbir anlamı olmuyor… Bu gidişle olmayacak da!

Prof. Dr. Murat Türkeş

Kaynak: https://yesilgazete.org/5-haziran-dunya-cevre-gununde-tek-dunya-ve-hizlanan-iklim-degisikligi/

Not: Bu değerli yazıyı Gündem Arşivi okurlarına iletmek için alıntıladım, umarım halkımız çevre konusunda daha bilinçli ve daha duyarlı hareket eder. Sayın Murat Türkeş Bey’e nezdinizde ülkem adına, verdiği emekler için sonsuz teşekkürler, kalemine sonsuz teşekkürler ederek, en yüce sevgi ve saygımı iletiyorum.

Sayın Hayrettin Geçkin üstadım sayesinde kendisini tanıdım, yine üstadım sayesinde bu değerli yazısından haberdar oldum ve sizlere ilettim.

“Bir sevgili yakınlığı kurmak doğayla…” Hayrettin Geçkin

Değerli üstadımın dediği üzere, doğayla sevgili yakınlığında olmak ümidiyle.

Sayın Murat Bey’in Çevre söyleşisi dahilinde, bu makale üzerine yazdığı Çevre yazısını da okumadan geçmeyiniz derim, çok düşünüp çok duygulandım. Kendisine nezdinizde sonsuz teşekkürlerimi iletiyor, yoldaşlığını çok değerli bulduğumu iletiyorum. Sayın Hayrettin Geçkin Bey çok değerli bir yazarımız. İyi ki var.

Dünya Çevre Günü yazısına buradan ulaşabilirsiniz. Kemalist İlkay

Transhümanizm çağı: Üst İnsan mı oluyoruz?

İnsanlık tarihimiz, bugüne dek her türlü badireler atlatarak; önceleri hayatta kalma güdüsüyle daha sonra alet yaparak ve en sonunda doğaya hükmederek muhtelif yollardan geçip sürekli bir gelişme göstermiştir. Bu gelişme duracak gibi de değildir. Hayatını kolaylaştırmaya doğru gelişme sağlayan yaralarını saracak teknolojiye gelinen noktada; insanlık tarihi ne kadar savaş gibi utanç verici kötülükler yaşıyor olmasına karşın beraberinde çok iyi işler de yapmaktadır. Yerleşik hayatla medeniyeti de oluşturan insan ırkı barbarlık ve hayvani benliğini de arkasında kısmen de olsa bırakarak hümanizmi benimsemiş ve insana değer vererek medeniyet öncesi karanlığı gerisinde bırakmıştır. Hümanizmle sosyal hayatı etik ve normlarla düzen sağlayan, bilim yapan insan ırkı; artık makinelerle iş yapmakta ve makinelerle birleşerek üst insan çağına giriş yapmıştır bu yüzyılımızda.

Nedir bu üst insan çağı? Transhümanizm çağı… Transhümanizmin ne olduğunu irdeleyerek bu üst insan modelimizin ne olacağını görelim. Öncelikle bu çağın tarihi kökenlerine bir göz atalım.

TRANSHÜMANİZMİN DOĞUŞU

“Doğadaki her şey insan için vardır, insan haricindeki şeylerin değeri sadece insanlara sağladıkları fayda kadardır.” Aristo’nun antroposantrik (insan merkezci) yaklaşımı Hümanizm’den itibaren insanların temel görüşlerinden biri olmuştur.

Kendini tabiatın merkezine koyan insanlar daima ölümsüzlüğü bulma, büyü ve simya gibi yollarla daha üstün beceriler geliştirmeye çalışmışlardır. Giderek ilerleyen bilimsel gelişmeler ve teknolojik ilerlemelerle insan kendi tabiatının sınırlarını zorlamaya ve bedeninin ulaşacağı nihai noktaya gelmeyi amaçladı. Böylece transhümanizm düşüncesinin temelleri atılmaya başladı.

Transhümanizm’in tarihî, mistik/agnostik kökenleri Yahudi kültüründeki golemlere, Roma efsanelerine, Eski Yunan’daki Tanrı ve yarı-Tanrı insanlara ve Kabalacıların Tanrı-insan metaforu gibi mistik ve kültürel mantalitelerine uzanmaktadır.

Transhümanizmin geçmişi bilinen en eski yazılı eser olan Gılgamış destanına dayanır. Gılgamış, Tanrılar gibi ölümsüz ve üstün olmak ister. Bu nedenle bir yolculuğa çıkar ve başından maceralar geçer. Gılgamış ölümsüzlük otunu bulur ama su içmek için durduğunda bir yılan bu otu ondan alarak yer. O nedenle yılan hem tıbbın sembolü olmuştur hem de yılanın uzun süre yaşaması bu mite yorulur.

Gılgamışın Tanrısı Enlil, Gılgamış’a insanın ancak büyük bir eser bırakarak ölümsüzlüğe erişebileceğini öğütler. Ölümsüzlük ve üst insan olma ideası kendisini Babil Kulesi efsanesinde gösterir.

Yine Sümer yazıtlarında da yer alan Babil Kulesi efsanesi ilginçtir ki Nuh tufanı hikayesiyle birlikte bütün dini metinlerde birebir yer alır. Her medeniyet bu hikayeyi kendisine uyarlamıştır. Babil kulesinin yapılış amacı daha ileri bir teknik kullanarak daha yüksek bir bina inşa etmektir ve böylece Tanrıya daha yakın olmak, dahası Tanrının yerine geçmektir.

O nedenle aynı Enlil’in Gılgamış’ı engellemesi gibi bu mitolojik hikayede de Tanrı insanları engellemiş ve tek bir yerde toplanıp büyük bir medeniyet kurup tanrının katına erişmeye cüret edemesinler diye dünyanın dört bir tarafına dağıtıp farklı farklı lisanlara bölmüştür.

Görüldüğü gibi insanın eski çağlardan beri kendi sınırlarını aşmasının bir temsili olan “ölümsüz” ve “güçlü” olma arzusu, tarihsel süreçte fiziksel (soy) ve tinsel (kültür) bir ilerleyiş içinde somutlaşmıştır. Dikkatli bakıldığında, transhümanizm popüler kültürün içerisinde de uzun yıllardır yer almaktadır.

NİETZSCHE’NİN ÜST İNSAN SÖYLEMİ (ÜBERMENSCH)

Nietzsche’ye göre insan, ilk olarak hayvanla üst-insan arasında kalmış bir varlıktır ve ikinci olarak bu nedenle alt edilmesi gereken bir şeydir.

”İnsan aşılması gereken bir varlıktır, hayvan ile üst-insan arasına bağlanmış bir halattır.”

-Nietzsche “Böyle Buyurdu Zerdüşt”

Bunu bu şekilde Zerdüşt’te birçok yerde ifade etmektedir. Bunun anlamı, Nietzsche’nin düşüncesine göre insanın eksikli, yani tamamlanmamış bir varlık olmasıdır. İnsan eksikli varlığını aşabilecektir, yanılgılardan ve yücelttiği yanılsamalardan kurtulduğunda, kendisini tamamlayabilecektir.

İnsan hep kendini aşmaya çalışarak, alt ederek üst-insan olma yolunda ilerleyecektir. Çağımız nihilizm çağıdır.

Nietzsche’ye göre ve bu ancak üst-insan’a giden yol ile aşılabilecektir. Aksi halde Nietzsche’nin değişiyle;

“İnsan, bir an önce kargaşasını, kendine anlam veren bir düzene çevirmezse, yıldız doğurtmazsa karanlığına, yok olacaktır.”

(Böyle Buyurdu Zerdüşt’ün Önsöz’ünde)

TRANSHÜMANİZM NEDİR?

“Transhümanizm” kelime anlamı ile “insan olanın sınırlarının aşılması” anlamına geliyor. Bugüne kadar büyük mesafe kat edilen “nanoteknoloji, gen klonlama ve yapay zeka gibi ileri teknolojilerin insan bedeninin içine girerek insanın duygusal, fiziksel ve duyusal yetilerinin geliştirilmesi, hastalıkların yok edilmesi ve yaşamın sonsuza kadar uzatılması(dijital ölümsüzlük)” olarak tanımlanıyor.

Transhümanizm bir anlamda hümanizm düşüncesinin devamı gibidir. Öyle ki hümanizmin sembolü İngilizcede insanlık anlamına gelen ‘Humanity’ kelimesinin baş harfi (H) iken, transhümanizm ise H+ olarak sembolize edilmiştir. Hümanizm insan hayatının kalitesiyle ilgilenmekle sınırlıyken, transhümanizm; düşüncesinin temel gayesi yaşlanma, hastalanma gibi arzu edilmeyen tüm olguları ortadan kaldırmak, insan ömrünü olabildiğince uzatmak ve hatta ölümsüzlüğü bulmaktır.

Transhümanizm, insanların, insan türünün yaşamlarını iyileştirmek, uzatmak ve evet, büyük olasılıkla değiştirmek üzere kullanılması gerektiğinin ileri sürüldüğü cüretkâr görüştür. Transhümanistler, insan sınırlarının ve zayıflıklarının üstesinden gelmeye çabalanması gerektiğini savunur. Belki de en önemlisi, transhümanistler, insani değerlerin ötesinde ve yaşamlarımızın dünyayı daha iyi (mevcut değerlerimizle şimdiye dek yapabildiğimizden iyi) bir yer haline getireceği yeni değerler geliştirmemiz gerektiğine inanırlar. Bostrom bir makalede insanlar, transhümanlar ve post-insanlar için teknolojik gelişmelerle olanaklı hale gelebilecek kökten farklı bir geleceğe cüretkâr bir bakış sunuyor.

BİLİMSEL DOĞUŞU

Transhümanizm fikri, 1990’lı yıllarda teknoloji ile ilgili bir dizi akıllı tahminle halkın ilgisini çeken Ray Kurzweil tarafından popülerleştirildi.

Kurzweil, 1990 tarihli Akıllı Makinelerin Çağı isimli kitabında, bir bilgisayarın 2000 yılına kadar dünyanın en iyi satranç oyuncusunu yeneceğini öngördü. Bu olay 1997’de gerçek oldu.

İnternetin patlayan büyümesini, giyilebilir teknolojiyi, dronlu savaşları ve otomatik dil tercümesini de öngördü. Kurzweil’in en ünlü tahmini ise, “tekillik” olarak adlandırdığı şey, olan yapay zekanın ortaya çıkışını 2045 yılı civarında gerçekleşmesini öngördü. Bazı açılardan, insanların ve makinelerin birleşmesi ki transhümanizm temellerinin atıldığı anlamına da geldiği düşünülürse zaten başlamıştı. Koklear implant gibi biyonik implantlar, beyinle iletişim kurmak için bilgisayar çipleri tarafından düzenlenen elektriksel uyarıları kullanırlar ve böylece kaybolan duyuları geri getirirler. Bu vakalar, bir donanım ve beyin arasında basit sinyallerin gönderilmesini teşkil eder.

Bununla birlikte, gerçekten zihinleri ve makineleri birleştirmek için, düşünce ve anıları göndermek üzere bir yola ihtiyacımız var.

Los Angeles’taki Güney Kaliforniya Üniversitesi’nden bilim adamları, 2011 yılında beyin için harici bir sabit disk olarak çalışan bir bilgisayar çipini sıçanlara taktıklarında transhümanizm için ilk adımı atmış oldular.

İlk önce sıçanlar, ödül kazanmak için bir dizi kolu çekerek belirli bir beceri öğrendiler. Silikon implant, yeni hafızanın beynin hipokampüs bölgesinde kodlandığını tespit etti ve tespit ettiği elektrik sinyallerini kaydetti.

Ardından sıçanlara hipokampüsü bozan bir ilaç vererek bu beceriyi unutmaları teşvik edildi. Daha sonra silikon implant, eğitim sırasında kaydedilen modeli taklit etmek için bir grup elektrik sinyalini ateşleyerek duruma hakim oldu.

Şaşırtıcı bir şekilde, sıçanlar bu beceriyi hatırladılar – aslında çipin elektrik sinyalleri hafızayı baştan oynatıyordu.

Bir bilgisayardan insanların olduğundan daha farklı olabilir. Inria’daki bir bilgisayar bilimcisi olan Nicolas Rougier‘e göre, beyin kendisinin düzgün çalışabilmesi için vücudun karmaşık duyusal girdilere ihtiyacı olduğunu savunuyor.

“Beyni bu girdiden ayırırsanız işler oldukça çabuk bozulmaya başlar. Dolayısıyla, duyu yoksunluğu bir işkence biçimi olarak kullanılır. Yapay zeka elde edilmiş olsa bile, beyinlerimizin onunla entegre olabileceği anlamına gelmez”

Nicolas Raugier

Yapay zeka alanında yaşanan gelişmeler robotların insanın yerini alacağı endişelerine neden olurken, “insan olanın sınırlarının aşılması manasını taşıyan” transhümanizm hareketi ile birlikte geleceğin; düşünen robotların değil, robot-insan karışımı olan “cyborg”larda olduğu düşünülüyor.

Yuval Noah Harari’nin Homo Sapiens kitabında “Bizler Homo Sapiens’in son temsilcileri olabiliriz. İnsanlık bundan iki yüz yıl sonra zihni, bedeni ve beynini farklı örgütleyen, bizden çok farklı varlıklara dönüşecektir. Ekonominin merkezinde de bu mühendislik bilgisi yer alacaktır. Bedenler ve zihinler veri olarak merkeze oturacaktır.” Küçük çiplerle kontrol edilebilen insanlar, yarı makine-yarı insan, bir melez bilinç…

İngiliz evrimci biyolog ve enternasyonalist Julian Huxley’in “New Bottles For Wine” kitabına göre, “İnsan eğer isterse, kendisinin ötesine geçebilir, birey bir ya da öteki bir şekilde, kendi bütünlüğü içinde birey olarak kendini aşabilir. Bu inancı isimlendirmek lazım. ‘Transhümanizm’ bu inancı tanımlamak için kullanılabilir: İnsanın kendini yeni olanaklara adapte etmesi ve kendini aşması kavramıdır. ‘Ben transhümanizme inanıyorum’. Bu kavrama inanacak insan sayısı yeterli olduğu zaman ise, bizden farklı olarak, insan türü yeni bir varoluşun eşiğinde olacak, kendi kaderini bilinçli olarak yerine getirecektir.”

Hümanizmin akılcılığı nasıl insanlığın yaşamını dogmatik hurafelerden kurtarma girişimiyse, transhümanizmde bizi bedenlerimizin biyolojik sınırlarından sıyırma girişimi denilebilir. Günümüze bedeni değiştiren kozmetik operasyonlar, vücut modifikasyonları; fiziksel performansı arttırmak için kullanılan çeşitli ilaçlar; beyin fonksiyonlarını hızlandırmak, yavaşlatmak ya da dengelemek için kullanılan ilaçlar; organ nakilleri, hücre yenileme teknolojileri vb. hali hazırda uzun yıllardır insanların yaşamının bir parçası olmuştur.

ELON MUSK – NEURALİNK

Elon Musk, 28 Ağustos 2020’de gerçekleşen tanıtım toplantısında beyin kontrol aygıtı Neuralink’i insan kafatasına yerleştirmeyi başardıklarını açıkladı. 2016 yılında çalışmalarına başlanan ve bir sene önceye kadar sadece kulağa sabitlenebilen Neuralink çalışmalarında, domuzlar üzerinde yapılan denemeler sonucunda önemli gelişmeler kaydedildi. Büyük bir metal para büyüklüğünde olan Neuralink implantının ilk etapta beyin ve omurga rahatsızlıkları olan hastalar üzerinde denenmesi planlanıyor. Uzmanlar, bu buluşun transhümanizm alanındaki en büyük atılım olduğunu savunuyor. Basitçe, insan beynine yapay zeka yazılımı yüklemeyi mümkün kılan Neuralink, uzun vadede insanların birbirleriyle konuşmadan karşılıklı veri paylaşarak iletişim kurmalarını sağlayabilir.

Neuralink aynı zamanda, kullanıcıların geçmişteki anıları kaydedip tekrardan yaşayabilmesini ve o anıları nasıl hatırladıklarını değiştirebilmelerini sağlıyor. Bu özelliğin kullanıcıya ulaşmasının 5-10 sene alacağını belirten Musk, 2030’a geldiğimizde yapay zekanın insan yaşamının her alanında kullanılacak olduğunu savunuyor.

Yine de Musk, Neuralink’in insan yaşamında büyük bir değişime sebep olacağını düşünmüyor. Bir dakika bile yanımızdan ayırmadığımız telefonlarla transhümanizme geçmiş biri olarak yaşamaya başladığımızı söyleyen Musk, “Artık telefonunuz olmadan hiçbir yere gitmiyorsunuz değil mi? Telefonunuz yanınızda olmayınca sanki bir ayağınız eksik gibi hissediyoruz. Tamam işte, zaten biz şimdiden transhümanizme geçmişiz veya yapay zeka simbiyotiğiz. Sadece artık tüm verimiz elimizdeki telefonda değil, kafatasımızdaki aygıtta toplanacak” diyor ve tanıtım toplantısını Gelecek garip olacak.” diyerek noktalıyor.

Elon Musk’ın Neuralink projesi, felçli veya omurilik rahatsızlığı olan insanların kafatasına yerleştirilmiş çip ile bir bilgisayara ya da cep telefonuna sinyal göndererek onlarla iletişim kurmasını sağlayacak. Canlı yayında domuzlara takılan çiplerin demosu gösterildi. İnanılmaz Çipin pil ömrü 1 gün. Gece boyu kablosuz şarjla kafanızdan dolum yapabileceksiniz. Çip takıldığı gün hastaneden taburcu olunabiliyor, ciltte gözükmüyor, internetten yazılımı güncellenebiliyor. Çipin depresyon ve sinirsel hastalıkların tedavisini hızlandıracağı söyleniyor.

Elon Musk, Neuralink çipi takılmış olanların rahatlıkla sadece düşünce gücüyle bilgisayar oyunu oynanabileceğini, wireless ile tüm beyin aktivitelerini cep telefonuna hemen aktarabileceğini açıkladı. Gösterilen demo gerçekten çok enteresan. Mutlaka kaçıranlar tekrarını izlesin.

Çip takılı bir domuzun yemek yerken gönderdiği beyin aktivitesini Elon Musk canlı yayında dünyaya izletti. Ayrıca koşu bandına konan domuzun önceden tahmin edilmiş sinyallerini gerçek veriyle karşılaştırdı. Sonuç çok yakın. Neuralink projesi çok tartışılacağa benziyor.

Biyolog Huxley ise bilindiği kadarıyla transhümanizm kelimesini ilk kullanan kişidir. 1957’deki bir yazısında Huxley transhümanizmi, “insan olarak kalan fakat kendisini aşarak insan doğasının yeni imkânlarını, yine kendi doğası için keşfeden insan” olarak tanımlamıştır. Böyle bir tanım 80’lerden günümüze gelen transhümanizm tanımından ise oldukça uzaktadır.

DEĞİŞİM – DÖNÜŞÜM ÖRNEKLERİ

Transhümanist Çağ’ın insanı nasıl dönüştürebileceğine ilişkin örnek öngörülerde sıralayabiliriz. Örneğin insanın kullanacağı bedensel protezlerin kendi doğal organlarına oranla daha yüksek performanslı olması bunlardan birisidir. Dolayısıyla engelli, özürlü veya sakat gibi nitelemeler tarihe karışacak. Bu gelişmeye genel anlamda “artırılmış (zenginleştirilmiş) beden” adı veriliyor.

İnsanın beynini ve zihinsel potansiyelini çok daha etkili ve verimli kullanmasına imkân tanıyan yeni teknolojik gelişmeler gündeme gelecek. Sonuçta insanın bilişsel özelliklerinin doğal durumuna oranla iyileşmesi bekleniyor. Bu iyileşme muhtemelen bilişsel iyileşme sağlayan yeni türden ilaçlar, genetik mühendisliği, sinirsel implantlar ve protez biçiminde bağlanan sanal beyinler sayesinde olacak. Protez sanal beyinlerin insana eklenmesi ve/veya insan beyninin bilgisayar sistemlerine doğrudan kablosuz bağlantısı sayesinde yapay zekâ ile bütünleşme daha yüksek yoğunlukta gerçekleşecek, insanın problem çözme performansı görülmemiş ölçüde artacak.

Transhümanist Çağ, insan açısından birbirine eklemlenmiş yapay zekânın ve artırılmış gerçekliğin çok yoğun ve yaygın biçimde kullanıldığı bir dönem olacak. Bu durum; düşünme, iletişim kurma ve her türlü etkileşme davranışlarımızı büyük ölçüde değiştirecek.

Yapay zekâ ve artırılmış gerçekliğin bütünleşmesiyle oluşan yapay destek sistemi, örneğin optik ve işitsel (muhtemelen diğer duyu organı özellikleri de dâhil olacak şekilde) implantlarla birlikte çalışarak insanın çevre algılama özelliklerini geliştirecek. Transhümanist Çağ insanı karşısındaki insana baktığında onunla ilgili görsel profilinin (fiziksel görünümünün) ötesinde çok daha fazla enformasyona erişebilecek.

Transhümanist felsefenin yukarıda özetlenenlere oranla daha büyük bir hayali, ileri teknolojiler sayesinde insana en uzun ve en sağlıklı yaşamı sunabilmektir. Bu amaçla genetik mühendisliği, biyoteknoloji, nanoteknoloji, yapay organ teknolojisi vb. gibi alanlardan yararlanılacak. Bu hayalin özü, ortalama insan ömrünün 100+ yılın ötesine taşıyabilmektir. Yukarıda söz edildiği gibi transhümanizm, yaşlılığın iyileştirilebilir bir hastalık olarak kabul edildiği bir sosyal algıyı hedefler.

DİJİTAL ÖLÜMSÜZLÜK

Zekâ kapasitesini arttırmak, hafızayı güçlendirmek, hatta bilinç aktarımı gibi konular son yıllarda sıkça tartışılmaktadır. “Akıllı Makinelerin Çağı” adlı eserinde Ray Kurzwell, ölümsüzlüğün insan beyninin sistematik özelliklerinin bilgisayarlara yüklenmesiyle insanlığın dijital ortamlarda ölümsüzlüğe adım atabileceğini öngörmüştür. Transhümanizmde zihnin bir anlamda “ölümsüz bir kabuğa” aktarılacak olması nihai bir hayatta kalma stratejisidir ve beden dolayısıyla gelen tüm engelleri ortadan kaldırmaktadır. Bu durum beraberinde bir takım soruları da getirmektedir. Örneğin, dijital bilinç ve o bilincin asıl sahibi organik benliğin özdeşliği konusu hala tartışılmaktadır.

SINGULARİTY

İleri noktada tüm zihinlerin ortak bir havuza/ sisteme aktarılabilmesi beraberinde insan yaşamında büyük bir sıçramayı, yani “tekilliği (singularity) bir olanak olarak insanlığa sunulabilir. Önümüzdeki yıllarda bu konu üzerinde uzun araştırmalar ve tartışmalar süregelecektir. Transhümanizm; beraberinde yeni bir değer sistemi, yaşam tarzı hatta var olma biçimini bizlere vaat etmektedir. Üst-insana ulaşmak ardından post-human (insan sonrası) dönem için gereken koşullara zemin oluşturmaktadır. Bu durum kaçınılmaz olarak varlığın ontolojik ve felsefi tanımlarında radikal bir dönüşüm yaratacaktır. Max More’a göre trans-hümanizm, Homo Sapiens ve gelecekteki post-human arasında “geçişsel insan/transitional human” formunu evrimin gelişmiş bir basamağı olarak ortaya koyar.

Süper zekâ, süper sağlık ve süper yaşam süresine ulaşacak “transhuman” halen bir insan olarak tanımlanabilirken gelişim süreci tamamlandığında ulaşacağı “süper yapay zekâ” ile “homo sapiens” yerini “homo cyberneticus” ile yer değiştirecek, insan sonrası bir türe dönüşecektir. Bu düşünce bazıları tarafından transhümanizmin insanlığın sonunu getirecek bir tutum olduğuna dair endişesini taşımaktadırlar. Transhümanizmin esas motivasyonuysa insanın gelişmesi ve iyileştirilmesiyle “süper insana” ulaşmaktır. Savunmasız bedenler ve ölümlü yaşamdan, ölümsüz zihinlere bir doğru bir evrimi hedefler.

YARI İNSAN YARI ROBOT VARLIKLARIN ÇAĞI GELİYOR

Yapay zeka alanında yaşanan gelişmeler robotların insanın yerini alacağı endişelerine neden olurken, transhümanizm hareketi ile birlikte geleceğin, robot-insan karışımı olan “cyborg”larda olduğu düşünülüyor.

CYBORG

Yapay zeka alanında yaşanan gelişmeler robotların insanın yerini alacağı endişelerine neden olurken, “insan olanın sınırlarının aşılması manasını taşıyan” transhümanizm hareketi ile birlikte geleceğin; düşünenrobotların değil, robot-insan karışımı olan “cyborg”larda olduğu düşünülüyor.

İnsanoğlu zaten bu sürece basit anlamıyla yüzyıllar öncesinden geçiş yapmıştır. Doğayı kendine araçsallaştırmış, aletlerle basit teknolojileri üretmiş. Bu süreç zamanla bedene entegre edilebilen biyonik uzuvların ve organların yapılmasını sağlamıştır. Teknolojiyi kullanarak kendi doğasına ait olmayan uçma, derin okyanuslarda gezinebilme gibi olanakları hayata geçirmiştir. Andy Clark, bu sebeplerden insanı “doğal yolla doğmuş “cyborg” olarak tanımlamaktadır. İnsan evrimsel sürecin olanaklarını da bu yolla genişleterek sınırlar üzerinde söz hakkı elde etmiş gözükmektedir.

ZATEN TRANSHÜMAN MIYIZ?

Aslında, insanlar hali hazırda zaten transhümandırlar, çünkü doğanın onlara sunmadığı çeşitli teknikler ve teknolojiler icat ederek doğayla savaşımlarını kolaylaştırmışlardır. Yalnızca bilgisayar, sağlık veya ulaşım teknolojilerinden bahsetmiyoruz; ateş, kıyafet ve basit silahlar da post-insan olmaya doğru giden yolda kilometre taşlarıdır. Öyle ki ateş sayesinde, normalde çiğnenmesi ve sindirilmesi zor olan çiğ besinlerden çok daha fazla kalori alabildik ve bu, beyin gelişimimizi olumlu olarak etkiledi.

2045 AVATAR PROJESİ

Dmitry Itskov adındaki Rus milyarder, 2045 yılında zihin aktarma yoluyla biyolojik vücuttan sentetik vücuda geçerek ölümsüz olabileceğimizi iddia ediyor. Rus milyarder, 2045 initiative adıyla, 2011 yılında kurduğu organizasyonun sinir arayüzleri, robotlar, yapay organlar ve sistemleri araştırmak için Rus bilim adamları ile birlikte çalıştığını belirtmişti. Eğer gerçekten böyle bir çalışma gerçek olursa insanlık tarihinin en büyük buluşu olabilir. Hatta Itskov o kadar iddialı ki bunun gerçekleşme ihtimalini yüzde 100 olarak görüyor, yoksa bu işe hiç girmezdim diyor.

Ancak burada bahsedilen ölümsüzlük gerçek anlamda bir ölümsüzlüğümü mü ifade ediyor. Yoksa bu sadece bir tür zihin kopyalama işleminden mi ibaret olacak? 2011’den beri bu projenin ismini zaman zaman duyuyoruz. Her ne kadar bu projeye ilk olarak saçma gözüyle bakılsa da Google’dan destek bulmuştu. Itskov da daha fazla yatırım almak için dünyanın en zengin insanlarına teknolojisini şimdiden satın alma teklifinde bulunmuştu.

İNSAN ZEKASININ EVRİMİ

Teknolojik tekillik, yapay zekânın insan zekâsından ayırt edilemeyecek kadar geliştiği ve onunla bütünleştiği evreyi tarif eder. Böyle bir gelecekte, yapay zekâya sahip insanlar ya da biyolojik özelliklere sahip yapay zekâlar aramızda yaşıyor olacaklardır.

Bireylerin, toplumların veya devletlerin bir kısmı bu sürece direnecek ve dünyanın çeşitli yerlerinde transhümanizme karşı tepkiler yükselecektir. Çünkü bilinmeyene karşı duyulan korku, beraberinde örgütlü bir öfkeyi de sürükleyebilecektir. Aynı şekilde, yeni çağın geçiş sürecindeki insanlar, olayları hem bilimsel hem de felsefik yönüyle tümden ele alacaklardır. Bu tartışmaların sonucunda ise muhtemelen sürece en iyi şekilde uyum sağlayan grup kazanacaktır.

NEYE BENZEYECEK?

Bunu bilmek oldukça zor fakat yine de bilimsel gelişmelere bakarak bazı tahminler yürütebiliriz. Geleceğe dönük çalışmalar arasında üzerinde en fazla konuşulanlardan bir tanesi zihin aktarımı. Zihin aktarımı sayesinde, bireylerin hafızası kapalı devre bir bilgisayar sistemine ya da bir bulut sisteme aktarılabilir. Buradan da biyolojik ya da robotik bir bedene aktarılarak uyandırılabilir.

Zihin aktarımını gerçekleştirmenin yanında, yeni tedavi yöntemleri veya nano teknoloji sayesinde hasarlı dokuların onarılması ve ömrün uzatılması gibi seçenekler de mümkün. Ayrıca, 3D yazıcılarla üretilebilecek biyolojik ya da tamamen yapay organlar sayesinde hastalıklı olan doku ve organlar yenileriyle değiştirilebilir. Geleceğe dönük tahminlerde bunlar gibi pek çok seçeneği ortaya koyabiliriz ancak en çok, bilinç aktarımı yöntemi insanoğlunun ölümsüzlük fikrini kamçılayacak gibi duruyor.

Diyelim ki tüm zorluklar aşıldı ve insan beyni tam olarak haritalandırılıp taklit edilebildi. Bu durumda elimizde olan şey bir bireye ilişkin anıların ve bilincin birebir kopyası mı olacak?

Bu kopyayı yapay bir beyne veya bir başka bedene yüklediğimizde, ortaya çıkan kişi aynı kişi mi olacak? Ya da örneğin, zihnini bir makinaya kopyaladığımız kişi ile asıl bedeninde olan kişilerin hisleri ve düşünceleri aynı olabilir mi? Duygu ve düşünceleri aynı şekilde mi olgunlaşır, insanlara karşı aynı sevgiyi mi hissederler ya da belirli olaylar karşısında benzer şeyleri mi düşünürler?

Bu soruları cevaplamak oldukça zor ve hatta imkânsız fakat emin olduğumuz tek bir şey var ki bilim ve teknik sandığımızdan çok daha hızlı ilerliyor. Hatta gelecek günlerde, önceki zamanlara göre kat be kat daha hızlı ilerleme kaydedecek.

TRANSHÜMANİZMİN ARTILARI VE EKSİLERİ

Transhümanizm teoride mükemmel ve insanlığın çıkarına olacak bir akımdır. Yukarıdaki sayılan amaçların hepsi transhümanizmin artısıdır. Ancak pratiğe geldiğimizde durumun çok daha farklı olabileceğine dair senaryolar mevcut.

Akımın dünyanın en tehlikeli fikri olduğunu savunanlar yaradılışa müdahalenin mükemmel sonuçlar yaratmayacağı yönünde. Doğal seçilim ve doğal mutasyona yapılacak olan müdahaleler istenmeyen sonuçlara yol açabilir. İnsanlık güçlü olabilir ancak doğa daha güçlüdür.

Bir diğer olumsuz senaryo da hızla artan nüfus artışına eklenen ölüm oranı azlığı. Kaynakların yetersizleşmesi, kalabalık ortamda insanların kontrolünün zorlaşması ve kaos ortamına dönüşmesi. Sağlık alanındaki çalışmalar uzay teknolojimiz ile paralel bir şekilde gelişmezse dünya bize yetmeyebilir.

Bir diğer olumsuz senaryo ise insanların beynine yerleştirilen mikro çiplerin hacklenebileceği ya da tahakkümcü güçlerin kitleler üzerinde ki mutlak egemenliği.

Ve tabii ki sınıf ayrımı. İnsanlık tarihine baktığımızda sınıf ayrımının düzende hep var olduğunu görürüz. İnsan haklarının gelişmesi ve tüm insanların eşit olduğunun kabul edilmesini bir yana bırakacak olursak hayvan üzerinde kurduğumuz tiranlık da ortada. Transhümanizm sınıf ayrımı yaratmaya oldukça müsait bir akımdır diyebiliriz.

POPÜLER KÜLTÜRDE TRANSHÜMANİZM

Çağımızda insanlar bilgiyi akademik kitaplardan değil de sinema, dizi, roman vb. popüler kültür kapsamında alırlar. Popüler kültürde de transhümanizm teması işlenir.

TAVSİYE FİLMLER

  • 2001: A Space Odyssey (Arthur C. Clarke)
  • Fringe dizisi (Kesinlikle transhümanizm temalıdır.)
  • Lucy filmi
  • Transcendence (Türkçe’ye ‘Evrim’ olarak çevrilmiştir.)

SONUÇ

Artılarıyla ve eksileriyle transhümanizm insanlığın geleceğinde önemli bir yer kaplayacağı kesindir. Artılarıyla mükemmel olan bu akımın eksilerinin önlemi alınmalıdır. Aksi takdirde insanlık kendini geliştirmeyi hedeflerken çok korkunç bir tablo ile karşılaşacaktır.

https://thegeniusboy35.blogspot.com/2020/09/transhumanizm-cag-ust-insan-mi-oluyoruz.html?m=1

Serdar Akman

KAYNAKÇA

  1. “Simgesel Değiş Tokuş ve Ölüm” 2016- Jean BAUDRİLLARD –
  2. Transhümanizm Türkiye Sitesi https://medium.com/transh%C3%BCmanizm/transh%C3%BCmani%CC%87zm-nedi%CC%87r-dd0c07437ec7
  3. “Ölümsüzlük ve Yapay Zekâ Bağlamında Trans-hümanizm” 2018- Aysel DEMİR
  4. “Sinema ve Romanda Transhümanizm: “Blade Runner” Filmi ve “Neuromancer” Roman Örneği”-2018- Ahmet DAĞ
  5. “İnsanpostinsan”- 2003- Dominique Lecourt
  6. “ Hümanizmin Radikalleşmesi Olarak Transhümanizm” – 2017- Ahmet DAĞ“Inside The First Church Of Artificial Intelligence”
  7. https://www.wikipedia.org
  8. https://www.researchgate.net/publication/338223206_HUMANIZMIN_RADIKALLESMESI_OLARAK_TRANSHUMANIZM
  9. https://www.google.com/amp/s/gaiadergi.com/gelecek-teknoloji-akimi-kisaca-transhumanizm/amp/
  10. https://www.mmo.org.tr/istanbul/haber/transhumanizm-ve-insanligin-yeni-cagi
  11. https://evrimagaci.org
  12. https://www.aytenaltintas.com/single-post/2016/06/13/T%C4%B1p-Tarihi-Ders-Notlar%C4%B1
  13. https://hpluspedia.org/wiki/Max_More
  14. https://www.kabalci.com.tr/transhumanizm/ahmet-dag/elis-yayinlari

#GeleceğinTrendleri: Dilbilgisi genetik ile ilişkilidir

Bir araştırma ekibi, 14 Asya popülasyonundan genomları, dilleri ve müzik parçalarını analiz etti. Dilbilgisi müşterek tarihi en iyi şekilde yansıtıyordu.

Charles Darwin’in görüşüne göre, genler ve kültür benzer bir şekilde gelişir: her ikisi de her adımda küçük değişikliklerle nesilden nesle aktarılır. Bu teoriyi temel alarak, Zürih Üniversitesi liderliğindeki uluslararası bir ekip,  birbirine akraba dil ailelerinin 10.000 yıldan fazla bir süre geçmişinin izini sürdü. Bunu yapmak için genetik, dilbilim ve müzikbiliminden elde edilen verileri yeni dijital yöntemlerle birleştirdi. Dilbilgisinin bir popülasyonun ortak tarihini en iyi yansıttığı ortaya çıktı. Diğer kültürel özelliklerin aksine, genetik ile bağdaşıyor.

Genetik, coğrafya, dilbilim ve müzikolojiden araştırmacılar, gramer faktörünün anlamının keşfinin doğru yönde ilk adım olduğuna inanıyor. Kültürel ve genetik evrimin karmaşık doğasını anlamak için daha fazla analize ihtiyaç vardır. Ortak geçmiş basit bir şemaya uymaz, ortak ata ve temastan oluşan karmaşık bir labirent gibidir.

Araştırmacılar, “Genetik ve kültürel çeşitlilikteki ortak unsurları keşfetmek” adlı çalışmaları için özellikle uygun bir bölge olarak Kuzeydoğu Asya’yı seçtiler. Tungus, Chukutko-Kamçatk, Eskimo-Aleut, Yukagir, Ainu, Korece ve Japonca gibi 14 topluluk tarafından konuşulan on bir dil ailesinden gelen verileri analiz ettiler.

7000 dil

Araştırma ekibi mevcut genetik verileri kullandı ve ayrıca Sahalin adasında konuşulan izole bir dil olan Nivchic dilini konuşanlardan yeni veriler topladı. Araştırmacılar, popülasyonların genomlarını, dilleri (gramer kuralları, sesler, kelime listeleri) ile ilgili dijital verilerle karşılaştırdılar – örneğin, ASJP veri tabanındaki kelimeler ve müzikleri (yapı, stil) arasındaki sözcüksel mesafeleri ölçtüler. Sırasıyla, CantoCore ve Cantometrics sınıflandırma şemalarından 41 özelliğe göre manuel olarak analiz edilen 283 geleneksel şarkının ses kayıtlarını kullandılar.

Ekip, farklı veri türleri arasında kültürel evrimi modellemek için henüz standartlaştırılmış yöntemler olmadığını yazıyor. Bu nedenle genetik ve kültürel verileri ortak bir çerçeveye oturtabilmek için nüfus tarihini kültürel benzerliklerle karşılaştırmıştır. Bu süreçte, toplumlar/diller arasındaki farklılıkları temsil eden uzaklık matrisleri ortaya çıktı. Araştırmacılar bunları mukayeseli bir analiz için kullandılar.

UZH’de eski doktora sonrası araştırmacı ve şimdi Tokai’de profesör olan Hiromi Matsumae, “Kuzeydoğu Asya, Asya’nın tarihöncesi ve Amerika’ya ilk yerleşimin merkezi kavşak noktasıdır. Halkları genetik olarak birbirine bağlı olsa da, bölge kültürel ve dilsel olarak çok çeşitlidir” diyor. Varoluşlarının başlangıcından bu yana, bazı toplumlar bölündü, diğerleri birleşti. Bunun yerel diller ve gelenekler üzerinde etkisi oldu. Şu anda dünyada konuşulan 7.000’den fazla dil var ve bu bant genişliği genetik çeşitlilik için de geçerli.

Bu yazı tweet zinciri olarak da yayınlanmıştır:

Nizamettin Karadaş

Kaynaklar:

Araştırma: “Exploring correlations in genetic and cultural variation“ https://advances.sciencemag.org/content/7/34/eabd9223

heise.de