Kategori arşivi: Ebeveyn

Hala, Umut İnsanda!

Paulo Freire dünyaca bilinen saygın bir eğitimcidir ve ülkemizde “Ezilenlerin Pedagojisi” adlı yapıtıyla tanınmaya başlamıştır.

Kitaplarının birçoğu da Türkçemize kazandırılmıştır. Sözünü ettiğimiz yapıtında yaşamı boyunca okuryazar olmayan ve ezilen olarak ifade ettiği yoksul yetişkinlerin eğitimiyle ilgilenmiş bir eğitimcidir. Freire Ezilenlerin Pedagojisi kitabında sadece belli eğitim merkezinde uygulanacak alternatif bir pedagojiyi değil, amaçları kadar kullandığı araçları da özgürlükçü olan bir özgürleşme siyaseti önermektedir. Freire’e göre siyaset, kelimenin en geniş anlamıyla bir eğitim süreci olarak ifade edilebilir. Freire öncelikle “bankacı eğitim modeli” diye adlandırdığı ezberci eğitim yöntemini reddeder.

Bu ezberci yöntemde ezilenler, üzerlerine bilgi yatırımı yapılan boş kaplar olarak değerlendirilmektedir. Bankacı eğitim modelinde eğitim öğrenenlere sunulur. Bankacı eğitim modelinde öğrenenler nesne, öğretmenler veya siyasal liderler ise öznedir.

Bu modelde dünya;

Kapalı, durağan bir düzen, tamamlanmış bir gerçeklik olarak sunulur. Eğitim faaliyetlerinde diyalog karşıtı tek yanlı bir zorlama, diretme söz konusudur. Diyalog karşıtlığı; ezilenleri kaderciliğe iten, özgürlükten korkmalarına yol açan ve bu yüzden ezenlerin üzerlerindeki hükmetme isteğini pekiştiren bir model olarak ifade edilir. Freire diyalog karşıtlığının aksine ezilenlere dayatılmayan, onlarla diyalog içinde oluşturulan bir pedagojiyi “problem tanımlayıcı eğitim” modeli diye adlandırdığı bir metodolojiyi önerir. Freire’e göre yoksul ve eğitimsiz insanları “nesne” olarak algılayan, sınıf farklılığı nedeniyle insani ilişkiler yerine otoriter ilişkileri savunan düşünceler özgürleştirici olamaz. Özgürleşme, ezilenlere lütfedilecek bir olgu değildir ve bu şekilde sunulamaz; aksine ezilen insanların bağımsızlık uğruna verecekleri çabanın sonucudur. Freire’in önerdiği eğitim modelinde, “İnsanların dünya ile ilişkilerindeki problemleri tanımlamalarını, dünyayı insanın kendini yaratma (kendini gerçekleştirme) görevinde kullandığı bir malzeme olarak görmelerini sağlar.’ Diyalogun en önemli ön şartı ise insanlara gerçek anlamda inanmak ve insanları sevmektir. Burada Dünyayı güzellik kurtaracak, bir insanı sevmekle başlayacak her şey” dizelerinin sahibi Zülfü Livaneli’yi de anmış olalım.

Büyük eğitimci Freire ve eğitim felsefesini kısaca andıktan sonra bu bağlamda dünya panoramasına kısaca değinmekte yarar var. Çünkü bankacı eğitim modeli başta bizim eğitim sistemimiz olmak üzere birçok ülkede egemen durumda. Bu eğitim modeli eleştirel düşünen, sorgulayan, özgürleştiren birey değil, tabii olan, uyumlu, itaatkâr birey yetiştirir.

Çok uzun süredir insanlık çok ciddi bir akıl tutulması yaşıyor. Bir yandan da insanlığın önündeki temel sorunlara ışık tutacak paradigma arayışlar sürüyor. Ülkemizde ve dünyada fikirler dünyasında hegemonya kurmuş olan düşünce akımlarının, kısaca hepsinin çıkış kaynağı olarak değerlendirilebilecek olan neoliberalizm insanlığa kan kusturmaya devam ediyor.

Bütün acımasızlığıyla İsrail-Filistin savaşı dünyanın orta yerinde sürüyor ve dünya ülkeleri izliyor. Oysa yaşanan adeta bir soykırım. İnsanlık adına ve geçmişten gelen geleneğimiz adına tarafımız belli ezilenlerden, mazlum Filistin Halkından yanayız. Hitlerin kıyımına uğramış, katledilmiş bir halkın seçilmişleri olan Binyamin Netenyahu hükümeti ABD ve birçok AB ülkesi desteği ile yeni savaş teknolojilerini mazlum Filistin halkı üzerinde kullanıyor.

Dünyanın gündeminde sadece savaş yok elbette.

Ukrayna Rusya savaşı da dâhil savaşların tetiklediği iklim, ekonomik, gıda ve enerji krizi, yoksulluğun küreselleşmesi, güneyden kuzeye doğru kitleler halinde yaşanan göç sorunu insanlığın önünde duran belki de orta vade de insanlığın sonunu getirebilecek sorunlar olarak karşımızda duruyor.

Ülkemiz de dünyada yaşanan bunca sorunun tam da orta yerinde bulunuyor ve doğrudan olumsuz olarak etkileniyor.

Ülkemizi nasıl bir gelecek bekliyor?

Çok uzun süredir eğitim, ekonomi, adalet, sağlık, tarım, demokratikleşme, basın özgürlüğü vb. birçok alanda, bir önceki yılı aratan bir şekilde artan, kronikleşen krizler yaşıyoruz. Kısa ve orta vadede krizden çıkış görünmüyor.

Prof. Dr. Mustafa Durmuş’un yakın zamanda Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonun düzenlediği panelde Cumhurbaşkanlığı tarafından hazırlanan ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne gönderilen 2024 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanun Teklifinde, 2024 yılı için; 11 Trilyon 89 Milyar TL’lik gider (Gayri Safi Yurtiçi Hasılanın yüzde 27’si); 8 Trilyon 437 Milyar TL’lik gelir öngörülüyor. Dolayısıyla bütçe açığının 2 Trilyon 651,9 Milyar TL (yüzde 6,4), faiz dışı açığın ise 1 trilyon 398 milyar TL olarak gerçekleşmesi öngörülüyor. Böylece önümüzdeki Orta Vadeli Plan döneminde 3 yılda 3 Trilyon 654 Milyar TL bütçe açığı verilmiş olacak. Bu üç yıllık dönemdeki faiz dışı açığın ise 945,3 Milyar TL’ye indirilmesi hedefleniyor. Bu da halka dönük sosyal harcamalarda ciddi bir kesinti olacağını ve / veya vergi yükünün daha da artacağını gösteriyor. Bu yılın Ocak–Eylül (9 aylık) dönemi bütçe açığının 512 Milyar TL olduğu dikkate alındığında, iktidar bloku yılın geri kalan son üç ayında 2 Trilyon 140 Milyar TL’lik bir açığı gerçekleştirecek harcamalarda bulunacak demektir. Yani iktidar sadece deprem harcamaları değil, yerel yönetim seçimleri yolunda çok ciddi harcama yapmayı da planlamış görünüyor. Tabi her şey tasarlandığı gibi giderse, fakat bu plan yapılırken Filistin İsrail savaşı gündemde yoktu!

20 milyonun üzerinde öğrencisi ve 1 milyon 300 bine yaklaşan öğretmen sayısıyla dev bir sistem olan eğitim sistemimiz bu hantal yapısıyla yönetilebilir olmaktan hızla çıkmaktadır.

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz’ın açıklamalarına göre, Milli Eğitim Bakanlığı için 2024 yılında 1 trilyon 90,2 milyar lira bütçe ayrıldı. Böylece bütçeden eğitime ayrılan pay yüzde 14,6 oldu. Eğitime ayrılan bu bütçe elbette ki yeterli değil. Belirlenen bu bütçenin içinde eğitim çalışanlarının ücretleri önemli bir pay tutuyor. Aslında eğitimin niteliğini geliştirmek için de geriye pek bir şey kalmıyor.

Eğitim sistemimizin yapısal sorunları nelerdir?

Belki de 20 yıl kadar önce bu sorunun cevabına ilk sıralara birçok eğitimciöğretmen yetiştirme düzenimiz!” derdi. Ama artık eğitim sistemimizin en önemli sorunu eğitim bilim uzmanı ve iki öğrenci babası olarak diyebilirim ki laik, demokratik, çağdaş eğitimden hızla uzaklaşılması ve emekçi sınıfların, Freire gönderme yapalım “ezilenlerin” eğitime erişimidir.

Diyanet İşleri Başkanlığı uzun yıllardır eğitim sistemimize dışardan ya da içerden müdahil olma çabasındadır. Örneğin 1996 yılında Türk Eğitim Sistemi, Alternatif Perspektifoldukça kapsamlı bir çalışmayı kitaplaştırmıştır.Güle Oynaya Camiye Gel projesi kapsamında 40 gün sabah namazına gelene bisiklet, okul öncesi eğitim çağındaki çocuklar için Kur’an Kursları açma ve kitap dağıtma, ÇEDES Projesinin (Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum Projesi) amacı şöyle açıklanmış;Öğrencilerimizin “millî, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerimizi benimseyen, koruyan ve geliştiren fertler olmalarına” ayrıca çağın ve geleceğin becerileriyle donanmış, bu donanımı insanlık hayrına sarf edebilen, bilime sevdalı, kültüre meraklı ve duyarlı; millî, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerimizi kendi yaşantılarında inşa etmiş; akl-ı selim, kalb-i selim ve zevk-i selim sahibi, bedensel ve sosyal bakımdan dengeli bireyler olarak yetiştirilmesine katkı sağlamaktır.”

ÇEDES Koordinasyon Kurulu:

a) MEB DÖGM, DİB DHGM ve GSB GHGM’de, Daire Başkanları başkanlığında en az birer kişiden oluşan ortak kurulu,
b) İl ve ilçe düzeyinde İl / ilçe Müdürü ve Müftüsü başkanlığında il / ilçe müdür yardımcısı / müftü yardımcısı / şube müdürü, il / ilçe koordinatörleri, temsilci öğretmen, manevi danışman ve gençlik merkezi sorumlusu olmak üzere en az altışar kişiden oluşan ortak kurulu.

Artık son aşama olarak Millî Eğitim Bakanlığı Okul Öncesi Eğitim ve İlköğretim Kurumları Yönetmeliğinde yapılan değişiklikle, Yatılı bölge ortaokullarının pansiyon kısımlarında ibadethane açılır. Okulöncesi eğitim ve ilköğretim kurumlarında talep edilmesi halinde ibadet ihtiyaçlarını karşılayacak uygun mekân ayrılabilir maddesiokulöncesi eğitim ve ilköğretim kurumları ile yatılı bölge ortaokullarının pansiyon kısımlarında ibadet ihtiyaçlarının karşılanması amacıyla doğal aydınlatmalı uygun mekânda mescit açılır” şeklinde değiştirildi.

Milli Eğitim Bakanlığının üst politika belgeleri incelendiğinde (MEB Stratejik Planı, Öğretmen Strateji Belgesi, Kalkınma Planı, OECD Bir Bakışta Eğitim, Orta Vadeli Program vb.) aslında bu uygulamaların söz konusu belgelerde yer almadığını görüyoruz. Bu tür projeler maalesef eğitim dünyasının dışından projelendirilmekte ve MEB’e sunulmaktadır. Kendi düşünceme göre, günümüz dünyasında yeri olmayan bu tür uygulamalar maalesef dışarıdan kotarılmaktadır. Yolukla, yoksullukla, yolsuzlukla debelenen insanlarımızın beklentileri çok başkadır.

Daha geçenlerde iki üniversite öğrencisi ekonomik nedenlerle kendi yaşamını sonlandırdı. Bu düzen maalesef sadece kendi mezar kazıcılığını yapmıyor, ülkemizin de mezarını kazıyor. Madde bağımlılığının yaygınlaştığı, erişiminin çok kolay olduğu, pandemi sonrası ağır psikolojik sorunlar ve öğrenme kayıpları yaşayan çocuklarımızın, eğitim dünyamızın sorunları aynı kalmakla birlikte yenileri de eklenmektedir.

Küresel dünyada küresel bir güç olmak, gönenç içinde yaşayan bir toplum olmak istiyorsak, yolsuzlukların, yoksunlukların ve yoksulluğun olmadığı, daha yaşanabilir bir dünya ve Türkiye istiyorsak, demokratik, çağdaş ve laik bir eğitim sistemi zorunluluktur. Eğitimin dini saiklerle yönetildiği, içeriğinin dinselleştirildiği hiçbir ülke demokratik ve çağdaş değildir. Ülke ve birey olarak refah içinde mutlu olarak yaşamaz.

Son olarak çocuklarımız bilgisayar ya da cep telefonları aracılığıyla dijital bağımlılık yaşamaktadırlar.

Bu durum da onların sosyalleşmelerini engellemekte, iletişim becerilerini zayıflatma, birlikte iş yapma, çalışma alışkanlıklarını yok etmekte, dikkat dağınıklığına neden olmakta, endüstriyel beslenme alışkanlığı yaratmakta, aile bağlarının kopmasına neden olmaktadır.

9.216.000 nüfusuyla İsrail, 57 İslam ülkesinin 1 milyar 600 milyon nüfusa meydan okuyor, çevresi sarılmış durumda Ortadoğu’da çıbanbaşı olarak duruyor. Biz hiç akletmez miyiz?” ArGe çalışmalarına önem veren, bilim ve teknolojiyi gündelik hayatın her alanında kullanan İsrail’in diğer ülkelerden ne farkı var? Bence bu işin sırrı “Hayatta en hakiki mürit ilimdir, fendir, ilim ve fenden başka yol gösterici aramak gaflettir, dalalettir, cehalettir” (M. K. Atatürk) sözlerinde saklıdır.

Burada konuşmamı öğrenci arkadaşlarıma ve anne babalarımıza okuma önerisi olarak üç kitap ismini telaffuz etmek isterim.

1. Yazarı Johann Hari olan “Çalınan Dikkat” veKaybolan Bağlar”
2. Yazarı, Richard Bach, “Martı Jonathan Livingston”

Herkese iyi okumalar diliyorum. Lakin okumakla kalmayalım, anlayıp yorumlayalım, önce kendimizi sonra yakın çevremizi değiştirelim. Benim umudum hala var. Umut İnsanda!
Umutmayalım, cesaret hayatın eleştirisidir.

Büyük öğretmen Fakir Bayburt’un ifadesiyle Sonsuz bir yaşam sonsuz bir umutla yaşanır”.

Sevgiyle kalın.

Ercan EROĞLU
Eğitim Bilimleri Uzmanı

#ErcanEroğlu #Eğitim #EzilenlerinPedogojisi #Paulo Freire  #Ekonomi #Filistin #İsrail #ÇEDES #Demokratikleşme #Özgürlük #gundemarsivi #ogrencisorunlari #egitimpolitikalari #butceacigi

Eğitim Sistemimizin Kaosu ve Ekonomi Politiğine Değinme

Ölüm ve Hayat Arasında Köye Dönüş

Eğitim Sistemimizin Kaosu ve Ekonomi Politiğine Değinme

Neoliberalizm, 1980’li yıllardan sonra dünyada ve bizde de 12 Eylül Askeri cuntanın darbesi sonrası uygulamaya sokulmuştur.

Pek çok ülkede yaşandığı gibi kamu yatırımları özelleştirilmeye başlanmış, ülkeler doğrudan dış yatırımlara açık hale getirilmiş, ticaret için koşullar serbest bırakılmış ve belki de en önemlisi devlet eğitim, sağlık gibi sosyal politikalardan çekilmeye başlamıştır.

Devletin kamusal eğitime ayırdığı payın/kaynakların azalması, okulların finansal sorunlarını kendi ek desteklerini yaratarak aşmaya zorlanması ve eğitim için özel öğretimin önünü açıp teşvik edilmesiyle eğitim de neoliberal politikalardan payını almıştır. Oluşan toplumsal eşitsizlikle birlikte eğitimdeki dönüşüm bir araya gelince insanların eğitime erişimleri, eğitim sistemi içinde kalış süreleri, eğitimden yararlanma olanakları ve toplumda var olmaları olumsuz yönde etkilenmiştir.

1840’ta ilk kez kullanılan sosyal adalet kavramı, ideal bir toplumsal düzen kurmak amacıyla 19. yüzyılın sonlarına doğru reformistler tarafından daha yoğun kullanılmıştır.

Çünkü neoliberal politikaların oluşturduğu yeni düzen adaletsizliklerin çoğalmasına yol açmıştır. Fakat günümüzde gelinen süreçte bu idealize edilen durumun tam tersi yaşanmaktadır. Neredeyse eğitimin tüm süreçleri paralı hale gelmiştir. Ülkemizde yaşanan ekonomik kriz ve işçi sınıfının ve orta direk olarak nitelenen kesimin çok hızlı bir şekilde yoksullaşmasına neden olmuştur. Bu da işçi sınıfının nitel ve nicel olarak dönüşümüne neden olmaktadır.

Bir önce yaptığımız açıklamalar bağlamında;

Uluslararası sermaye bölgesel ve çok taraflı, özel ve ulusal pek çok yatırım garanti kuruluşu, yabancı ülkelerdeki yatırımları politik risklere karşı garanti altına almak ister. Dünya Bankası, yatırımcıların politik risklerden kaynaklı kaygılarını (işçi hareketleri, grevler, salgın vb) gidermek üzere, dünyanın ilk çok taraflı yatırım garanti kuruluşu olan MIGA’yı yaratmış ve Türkiye bu ajansa 1988 yılında katılmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti de 1994 GATS anlaşmasına DTÖ kurucu üyesi olarak imza attı ve anlaşma TBMM’de 25 Şubat 1995’te onaylandı. Bu anlaşmayla yerel yönetimlerin ürettiği hizmetlerin, eğitimin vb. birçok alanın hızla özelleştirilmesi hedeflenmiştir.

1995’li yıllarda ülkemizin de müdahil olduğu Çok Taraflı Yatırım Anlaşması (MAI) yabancı sermaye yatırımları önündeki engelleri kaldırmayı amaçlar.

Andığımız bu anlaşmalar aslında ekonomi dünyamızı olduğu kadar eğitim ve gündelik hayatımızı da doğrudan etkiler.

Sosyal adalet kavramı ekonomik, toplumsal, siyasal eşitlik, fırsat eşitliği, özgürlük, çok kültürlülük, cinsiyet, farklılıklara hoşgörü, demokrasi, anadil eğitimi ve benzeri konularla ilişkili olarak ele alınabilir.

Eğitimde sosyal adaleti sağlamak için her bireyin eğitime ulaşması ve eşit derecede yararlanabilmesi önemlidir.

Bu nedenle ekonomik gelir dengesizliklerini, siyasal ya da toplumsal alandaki yanlış uygulamalar nedeniyle göç eden/etmek zorunda kalan insanları, ırkçılığa, cinsiyetçiliğe, homofobiye, sınıf ayrımcılığına maruz kalan bireyleri, engellilere yönelik olumsuz algıları olanları ve bunların eğitime yansımalarını irdelemek gerekir. Eğitimin bireye olan yararının yanı sıra ekonomik ve politik nedenlerle topluma yararının da olduğunu, bu yüzden hem bireyin hem de toplumun yararının olması gerektiğini savunmak gerekir.

Şimdi, burada açıklamalarımızı somut verilerle eğitim sistemimizin reel durumuyla anlatmaya çalışayım.

PISA 2022 sonuçları 2023 yılının son günlerinde açıklandı. Bu sınav ile 3 yıllık döngülerle uygulanan ve örgün eğitimdeki 15 yaş öğrencilerin katıldığı programda, öğrencilerin okuma, matematik ve fen alanlarındaki bilişsel becerileri değerlendiriliyor. Bu değerlendirmenin yanında öğrenciler, öğretmenler, okul yöneticileri ve velilere de anketler uygulanıyor. Bu anketler aracılığıyla, sosyoekonomik durum, öğrencinin kendisine ilişkin yargıları, farklı okul yapıları ve süreçleri gibi etkenlerin akademik başarıyı nasıl etkilediğine ilişkin çıkarımlar yapılabiliyor. PISA 2020 sınavına 82 ülke katılıyor. Türkiye, 453 puan ile 39. sırada yer alıyor. Önceki döngü olan PISA 2018’de Türkiye 41. sırada yer alıyordu. PISA 2022’de OECD ülkeleri arasında ise ilk üç Japonya, Güney Kore ve Estonya. Türkiye, sadece OECD ülkeleriyle karşılaştırıldığında 32. sırada maalesef. Türkiye’nin puanları matematik sınavında aynı düzeyde kalırken, okuma puanı 10 puan azaldı, fende ise 8 puan arttı. OECD ortalamasında ise her üç alanda da puanların düştüğünü görüyoruz. Türkiye’nin okuma ortalamasındaki 10 puanlık düşüş, yarım dönemlik kayıp olarak yorumlamak olasıdır.

“PISA 2022’ye Türkiye’den katılan çocukların yüzde 19,3’ü, yani neredeyse beşte biri, para eksikliği nedeniyle haftada en az bir kez yemek yemediklerini bildiriyorlar.”

PISA 2022, öğrencilerin ortalama puanlarının ne kadarının sosyoekonomik durumla açıklanabildiği de inceleniyor. OECD ortalamasında matematik puanlarının yüzde 15,5’i, Türkiye’de yüzde 12,6’sı sosyoekonomik durumla açıklanıyor. Sosyoekonomik durumu ilişkin bir gösterge olarak da değerlendirilebilecek uluslararası ekonomik, sosyal ve kültürel statü endeksi ise bir birimlik değişikliğin kaç puan artışa karşılık geldiği ortaya okuyor. Sadece bir birimlik bir değişiklikle Türkiye’deki öğrencilerin ortalama matematik puanında 27 puanlık artış olması sağlanabiliyor. Bu değişim, öğrenciler arasında bir okul yılının üzerinde fark yaratıyor. OECD, uluslararası ekonomik, sosyal ve kültürel statü endeksine göre dezavantajlı olmalarına karşın PISA’da üst düzey performans gösteren öğrencileri “akademik olarak dayanıklı” olarak tanımlıyor. Türkiye’de bu öğrencilerin oranı (yüzde 11,7) az bir farkla da olsa OECD ortalamasının (yüzde 10,2) üzerinde. Salgın döneminde de sıkça gündeme gelen ve sosyoekonomik olarak dezavantajlı çocukların okula devamı ve eğitim çıktılarının iyileştirilmesinde kilit politikalardan biri olan gıdaya erişime de PISA 2022’de yer veriliyor. PISA 2022’ye Türkiye’den katılan çocukların yüzde 19,3’ü, yani neredeyse beşte biri, para eksikliği nedeniyle haftada en az bir kez yemek yemediklerini bildiriyorlar. (https://www.egitimreformugirisimi.org/bir-bakista-pisa-2022)

Dünyanın çoğunda, bir çocuğun aldığı eğitimin süresinin ve niteliğinin önemli bir düzeyde anne babasının sosyoekonomik düzeyiyle doğrudan ilişkisi olduğu bir gerçek. Devlet okullarının amacı bütün çocuklara ailelerinin gelir düzeyinden etkilenmeden nitelikli ve istedikleri kadar eğitimi parasız, ayrımcılığa uğramadan, planlı ve bilimsel bir şekilde sunmaktır.

Sosyal adalet ve eşitliğin eğitimde sağlanabilmesi için ilk koşullardan biri eğitime ayrılan kaynaklarla ilgilidir. Bu nedenle MEB bütçesinde ihtiyaç duyulan kalemlerin arttırılması, MEB bütçesinin yerelden merkeze doğru okul bütçesi temelli oluşturulması önerilmektedir. Okulların velilerden gelir kaynağı (aidat, çocuk kulübü vb.) oluşturmasına izin verilmemelidir. Okulların kendi kaynağını yaratması yönündeki beklentiden vazgeçilmelidir. Ailelere okul çağındaki çocukları için destek sağlanmalıdır. Eğitimde dezavantajlı grupların eğitimine daha fazla kaynak ve öğretmen ayrılarak sorun giderilmelidir. Öğrencilerin kendilerini (akademik, kültürel, fiziksel, sanatsal vb) çok yönlü geliştirebilmeleri için okulların bu hizmetleri parasız sunması sağlanmalıdır. Okulların etkinliklerine katılmak ailenin gelir düzeyinden bağımsız olmalıdır.

Farklılıkları kabullenmeyi sağlamak için çok kültürlü eğitim desteklenmelidir.

Müfredatlar bu konuda gözden geçirilmeli, kültürel çeşitliliği ortaya koyacak eğitim ortamları düzenlenmelidir. Okulların bütün bileşenlerinin (öğrenci, öğretmen, veli, personel vb) katılımını sağlayacak düzenlemeler yapılmalıdır. Dezavantajlı grupların ayrıştırılmaması, demokrasi kültürü, sosyal adalet ve eşitlik için yöneticilere ve öğretmenlere özel eğitimler verilmelidir.

Son yıllarda dünyanın çeşitli ülkelerinden (Gana, Nijerya, Afganistan, Irak ve özellikle de Suriye’den) gelen çocukların ve yetişkinlerin eğitimin her kademesine erişimleri kendi yurttaşlarımızı mağdur etmeden sağlanmalıdır.

Aslında eğitim sistemimizin/eğitim emekçilerinin, ülkemizin içinde yaşadığı kaostan, çöküşten bağımsız olmayan o kadar çok sorunu var ki… Fakat bu sorunları çözmek için önce iktidarın bu sorunların farkında olması gerekir. Ama maalesef o farkındalığı göremiyoruz.

 

Bu konuyu da örneklendirerek yazımızı sonlandırmış olalım.

2004 yılında öğretim programlarında, içinde bulunduğumuz çağ, “bilginin hızla yenilenerek üretildiği çağ” olarak nitelendirilmiştir. Bu özelliklere bağlı olarak toplumun bireylerinin sahip olmaları gereken özellikler “bilgiye ulaşma, bilgiyi kullanma ve üretme” olarak ortaya konulmuştur. Gündem yaratan ve kamuoyunu yönlendiren açıklamalar ilgili çevreleri etkilemiştir. Müfredatın uygulamaya geçmesi için akademisyenler, müfettişler ve formatör öğretmenler aracılığıyla binlerce öğretmene milyonlarca masraf yapılarak eğitimler verilmiştir. Ayrıca on milyonlarca ders kitabı yeniden basılmıştır. Birçok eğitim materyali yeniden tasarlanmış ve üretilmiştir. Peki, sonuç ne oldu? Hiç! Koca bir hiç! Biraz önce sözünü ettiğimiz uluslararası sınav sonuçları ortada. Lise ya da üniversiteye giriş sınavlarında öğrencilerimizin aldığı sonuçlar ortada. Fazla söze gerek yok. Halkımıza, eğitim emekçilerine hamaset dolu sözler söyleyerek onların aklını çelmeye devam etmenin anlamı yok.

Ercan Eroğlu

Mersin Meselesi Değil Memleket Meselesi!

Çocuklara Kıymayın Efendiler

Şiddet, aciz ve ezik insanların kendini ifade etme biçimidir!…
Böyle demiş birisi ya da benzeri bir şey. Demiş de biraz haksızlık etmemiş mi?
Bu sözlerin sahibi bizim toplumumuz için de yaşasa idi, tespitinde bu kadar acımasız olmaz biraz empati kurma gayretine girerdi kanımca…
İçinde yaşadığımız toplumu, giderek daha çok sarıp sarmalayan şiddet sarhoşluğu, yüzyıllar öncesinden bize atalarımız tarafından edilmiş bir armağandır(!)
Çocuğunu dövmeyen dizi döver
Dayak cennetten çıkmadır.
Kadının sırtından... diyerek uzayıp giden atasözlerimize çok bağlı, kelimesi kelimesine uygulayan bir toplumuz biz…
Bu nedenle ezikliğimiz acizliğimiz, şiddete olan tutkumuz atalarımızın mirasıdır diyorum.
İroni bir yana, benim merak ettiğim, bu yanlışı ne zaman düzelteceğimiz ya da böyle şansımızın olup olmadığı.
Üç yaşında bir çocuğa, babasının vurarak poposun da bıraktığı beş parmağın izini gördüğümde içim acı dolu şöyle bağırdığımı biliyorum (bu adam ne yapmaya çalışıyor!)
Sorulsa “terbiye ediyorum” denilecektir.
Ne yazık ki, kendi terbiyesinin eksiklerini göremeyen kişilerin terbiye biçimleri bu dur ülkemizde…
Oysa çocuk sevgi ile terbiye edilir, tüm dünya da örnekleri olduğu üzere, terbiye etmek sadece bir maskedir çoğu zaman, gerçekten kızılması gereken yerde susulur, kişi eşi ile mutsuzdur çocuk dövülür, kaynanaya kızılır çocuk dövülür, listeyi uzatmadan yaşanan her olumsuzluğun sıkıntısı çocuk terbiye edilerek hafifletilir!
(Aile ortamında bebeklikten başlayan terbiye etme aşkı okulda, askerlikte iş hayatında toplumda psikolojik şiddete dönüşerek sürüp gider.)
Ve bu gelenek, yeni hasta ezik yaralı hasta ruhlu insanlar yetiştirmek üzere nesilden nesle aktarılır.

Özetle demek istiyorum ki…

Şiddet dürtüsünün yoğun olduğu (bedensel ya da psikolojik) kişiler, yine şiddet görerek eğitilmeye çalışılmış kişilerdir.
Kin ve nefretin tüm dünyayı sardığı sevgi sözcüğünün unutulmaya başladığı günümüzde sağlıklı insanlara ihtiyacı var evrenin. Şiddet dürtüsünün önünü kesmek, öz güvenli kendi ile barışık, merhamet duygusunu tanıyan nesillerle mümkündür.
Birileri kokuşmuş atasözlerinin yerine yenilerini koymalı…
Çocuklara kıymayın efendiler….
Siz yeterli sevgiyi verirseniz, devamlı aşağılayarak kişiliğini yok etmezseniz, genel ahlak kurallarını, evrendeki tüm canlılara merhamet etmesini öğretirseniz geleceğe umutla bakabiliriz, inanın o arkasına sığındığınız terbiye kendiliğinden en güzel biçimde olacaktır.

Nevin Aker

Küçük Kızın Feryadı

Çemberin İçi, Dışı

Rap dinleyen, aykırı giyimleri seçen, kaşlarına çizgiyi jiletle çeken, dövmeleriyle farklı ve özgün görünen ve görünmeyi arzulayan gençlerin nedenleri gerçekten çok.

Devletin, okulun, ailenin ve çevrenin çocuklara giydirdikleri ortak bir elbise ile onların arzularına hayatlarında yer verilmiyor. Bilhassa isyankar gençlere baktığımızda ailelerinin çok şiddetli baskılarına tanık oluruz.

Rap şarkılarda küfürlere eşlik ederken seslerinde rahatlatma etkisi var gibi ve içteki isyanların dışa vurumu gibi. Toplumu görüntüleriyle rahatsız ederken, dikkat çekmek ister gibi. (Arabesk seven gençleri de dahil ederek yazıyorum.)

Amerika’daki bazı rapçilerin çok büyük zenginliklere ulaşmasına rağmen, giyimleriyle çevrelerindeki bazı kimselerin rahatsız olmasını istediklerini ve o bazıları için özellikle bazı aksesuarları taktığı yönde röportajlar dinlemiştim.

Hepimiz belli sınırlar içerisinde büyütüldük, kimimiz uyum sağladı kimimiz başarısız oldu. Belki de başarısız oldu dediklerim deneme cüreti göstermişlerdi. Fakat, burada asıl mesele belli sınırlar içerisinde sıkıştırılmış ve o sınırlardaki beşeri şartlarca yaşam olanağına mahkum edilmiş, robotlaşması beklenen gençler var.

Buraya kadar yazdıklarımda, Pink Floyd’un Another Brick in The Wall şarkısının dünyada, neden duygusalca dinlendiğini açıkladım sizlere belki. Sistem duvarları çocukların etiyle örüyor.

***

Dünyada birçok pedagogun çocuklar üzerinde eğitilmesi için korkunç deneyleri var! Toplumsal öğretilerinde ve kutsal kitap öğretilerinde hep çocukların nasıl yetişmesi hususunda yönlendirmeler var. Siyasilerin arzu ettiği köleleri çocukluk dönemlerinde yetiştirmeye başlıyorlar.

Bir büyüğe itaatsizlik bir çocuk için günah. Fakat, bir büyüğe hangi konuda itaatsizlik günah değil gibi, ne soru var ne yanıt. (Toplumsal öğretileri ve kutsal metinleri siyasal görüyorum.)

Eğitim, neden artık bağımsız değil ve neden diplomasızların kararlarına bizler sessiz kalıyoruz. Üstelik, kayıplarımızın farkında ve onlar için geri dönüşü olmayan bir noktadayız.

İsyankar çocuklara sunulanlara ve çocuklara yapılanlara bakalım.

Sunulan hayat şartlarında sıkışıp kalan çocukların / gençlerin, olmak istedikleri yer ile oldukları yer arasındaki farkı empatiyle düşünelim.

İnsanlara çizilmiş sınırları sorgulamadan, bu sınırlar dahilinde hayatı, yaşamayı ve var olmayı öğrenmemiş ve öğretmeye kalkmışız.

Çemberler, içinde bulundukları durumları simgeliyor yazımda. Arzu edinilen yaşam sınır dışında kalıyor. O sınırdan geçişe yasaklar aşılmayacak güçlükte. Risk alıp cüretkar olanların hikayeleri belki değişkendir bilmiyorum.

Bilinen bir söz vardır, kaplumbağa yalnız kafasını dışarı çıkartma riskine girdiğinde ilerler. Çocukların ortak özelliği ise, riske ve cesarete meyilli olmasıdır. Bu yüzden korku duvarlarının vaktiyle sağlam örülmüşlüğü var.

***

Hayatlarına bir zincire vursak da mı büyütsek, yoksa hayatlarına zincir vurmasak da mı; özgün halleriyle, robotlaşmadan mı büyüseler?

Onları sömürmeye yönelik bu sistemde onların acılarını izlemeye katlanamıyorum.

Gençlerin sıkıştırtırıldığı çemberlerden ayıbımızın utancını yaşamaya ve birlikte kendi kişisel sorunlarımıza çözüm düşünmeye davet ediyorum hepimizi ve kabul edelim birçoğumuz;
Hasarlı çemberimizden hiç dışarı çıkamadığımızdan çembersiz bir yaşama ön ayak olacak görüşe ne açık ne de tecrübeliyiz.

Bizden öncekilerin hatalarını devam ettirerek suçumuzu da bizden öncekilere ithaf edince gelecekte gençlere işlediğimiz suçlarımızdan masum olacağız yanılgısına düşüyoruz, tıpkı eski nesiller gibi ve hasarlı birçok nesil gibi…

Biz onların Cumhuriyet ve Demokrasi haklarını bile koruyamadık. Yazıklardayız…

Kemalist İlkay

İlkel Yöntemlere

Dört kız iki erkek altı kardeş, en büyükleri olarak evin içindeki psikolojik şiddetten en fazla nasibini almış ben, hala babamın kız çocuklarına üstü örtülü nefretini anlamakta zorluk çekerim.

Bazen şaka sözcüğünün arkasına saklanarak “dördü de ölse gam yemem” derken kelimelerin içini dolduracak kadar zeki olduğumu görüyorum. Şüphe yok ki her canlı yavrusunu sever,  sevmesi gerekir ki  insanca duygular taşıyan her kişi bunu savunacaktır, buna karşın istisnalar olsa da babaların özellikle kız çocuklarına gösterdiği tahammülsüzlüğün, sadece İslam ülkelerin de yoğunlaştığını görüyorum.

Bilinen bir gerçek olması beni rahatlatmıyor, çözüm nedir onu da bilmiyorum, ama içim yanarak her gün başka bir şekil de masum yavruların aile için de terbiye etmek adına, nasıl aşağılandıklarını, ezildiklerini görmek, zaten için de bulunduğumuz kara tablo da geleceğin kadınları için tüm umudumu kırıyor.

Baba hakaret ediyorsa, başkası da edebilir, baba dövüyorsa bir başkası da dövebilir kanısı onlar büyüyünceye dek iliklerine işlemiş olacak.

Bu konu da erkek çocuklarını ayrı tutmak da benim ayıbım, ama onların büyüdükleri zaman içinde büyüdükleri olumsuz koşulların ruhlarında açtığı yaraları (kadınlar gibi ezilerek değil de) belki de daha acımasız bir şekilde kendi çocuklarına psikolojik şiddet uygulayarak tedavi etmeye çalışacaklarını bildiğimden…

Şiddetin her türlüsü zaten her anlamda geri kalmış toplumsal düşünce yapımızı daha da gerilere götürecektir. ALLAH AŞKINA evlatlarınızı kendi hasta ruhlarınıza kurban etmeyin.

Hakaret ederek, döverek, öz güvenini kırarak kimseyi terbiye edemezsiniz.
Hala bu kokuşmuş ilkel yöntemlerin geçerliliğini savunanlar varsa öncelikle kendi ruhlarını tedavi etmeleri gerektiğini düşünüyorum.

Nevin Aker

Yelda Karataş’ın Daveti

Esas olan yolun kendisidir. Bunda karar kıldık. Yollardaydık Zeynep’le… Dünyaya doğruydu yönümüz. Kendimize uğraya uğraya ilerliyorduk.

Direksiyonda bendim. Telefonum çaldı. Bakamazdım. “Yelda Karataş arıyor,” dedi Zeynep. Bir süre İkisi konuştu. Boş durmak olmazdı. Onlar konuşurken ben de  Yelda Karataş’ı anlatayım istedim yollara. Yollar benim en iyi dinleyicim.

Yollar, Yelda Karataş’ı benden de iyi bilir oysa. Dağ taş, börtü böcek, kuşlar… Ağaçlar, çiçekler bilir Yelda Karataş’ı… Suların ve sözcüklerin ezberindedir onun dizeleri. Öyle ya, Yelda Karataş insanlığın asi ve aksi kızı. Şiir kızı da ayrıca. Doğanın ve devrimin öz kardeşi.  Sözcüklerin girilmemiş kapılarından girer de  onları adil bir dünya için kışkırtır, yeni anlamlar giydirir onlara. Ben bunları söyledim yollara. Yollar eksiğimi tamamladı: “Bir aşk gerillasıdır o, bir barış militanı.  Dünyaya sözcüklerle karşı çıkan, dünyayı sözcüklerle savunan bir zamane insanı… Kadınlığın onuru, eğilmeyeni. Yüz vermeyeni eril olana.”

Femtrak Dergisi adına kendisi, Berin Uyar ve İnci Öztürk’ten oluşan Yürütme Kurulu’nun düzenleyip yürüttüğü, Seçici Kurulu’nda  kendisi, Berin Uyar, Betül Dünder, Esra Algan, Hülya Soyşekerci, İnci Asena, ve Nilay Özer’in yer aldığı Turgut Uyar Şiir Ödülü hakkında konuşma geçmiş aralarında. Zeynep neşeliydi. 30 Eylül 2023, saat 14.00-17.00 arası Kadıköy-Barış Manço Kültür Merkezi’ndeymiş ödül töreni. Ben de sosyal medyadan takip halindeydim aslında. Gelişmeleri hiç Kaçırmadım.  Tatsız bir olay yaşandı, ondan da  haberdardım. Ne haddime deyip  pek çoğuna beğeni koyup yorum yapmasam da büyük bir merak ve hayranlıkla takip ederim  paylaşımlarını. Yelda Karataş’ın Paylaşımları okul yerinedir bende çünkü. Hiç kuşku yok ki şiirimizin önemli sesi kendisi. Şiirlerini, şiir üzerine yazdıklarını havasız kalmışçasına  bir solukta içime çektiğimi yeri gelmişken ifade etmemin hiçbir sakıncası yok.

Aramasının nedeni ödül töreninde bulunmamızı istemesiymiş. İnceliğe bakın. Yedi coğrafyadan, 81 ilden oluşan ülkenin yaban bir yerinde buluyor ve “Haydin şiire” dercesine şiiri çoğaltmaya çağırıyor sizi. Hayatımın en güzel davetlerinden biri. Gelin de ödül kazanmış biri kadar sevinmeyin. Pek çok sanatçının, şairin, yazarın, katılacağı belli o törene. Ayrıcalık dediğin o törene çağrılmak ve orada olabilmek. O törende olabilmek ve Yelda Karataş’ın güneş şiir karışımı gülüşlerinin karşısına geçip “biz geldik” diyebilmek.

Yeter mi? Arkadaşlarla, dostlarla el sıkışmak, yeni insanlar tanımak. Yeter mi? Edebiyat dünyasında çok özel bulduğum, derin bulduğum, esprilerine, içtenliğine ve dostluğuna hayran kaldığım Ertan Mısırlı’nın “Ben sizin Yabancınızım” adlı dosyasıyla birincilik ödülü alırken alkışa tutmak onu. “Tenden Gömlek” adlı dosyasıyla Onur ödülü alan Arife Kalender’e sürpriz yapmak. O şiir kadına… Vakti olur da sorarsa Kazdağları hakkında gelişmeleri aktarmak kendisine. “Otokratik bir Ohal Markası” adlı dosyasıyla ikincilik ödülüne layık görülen Hicran Aslan’ı ve ödül alan diğer arkadaşları kutlamak…

Törende nitelikli konuşmaların yapılacağı, Turgut Uyar’dan mutlaka söz açılacağı, insanın o törenden  birikimlenerek ve güzel anılar yüklenerek çıkacağı çok açık. Sanatın ve edebiyatın iyileştirici gücünden payına düşeni alacağı da.

İnsan kimi zaman mutlu olabiliyor. Yelda Karataş sayesinde böyle bir şey yaşadım. Böylesine derin bir şey…

Turgut Uyar Şiir Ödülü’nü, Düzenleme Kurulu’nu, Seçici Kurulu, Ödül alan arkadaşları, ödül törenine katılanları ve yazılarımı okuma zahmetine katlanan okurlarımı Yelda Karataş’ın Beğendiğim Şiirler Dosyası’na aldığım  şiirlerinden biriyle  selamlıyorum:

“Ben sizi önce doğururken sevdim,
sonra tanıdıkça
Beni anne diye değil, ben diye sevesiniz istedim.
Sabah kahvaltıları hazırlayan, ütü yapmayı beceren
bir anne olamadım.

Yüzünüz hep kesik kesik kaldı bende.
Filmin sonuna gelmedik ama
çok önemli sahnelerde yanınızda olamadım
Bütün yüreğimle kucaklarken sizi,
hep içimden haykırmak istedim;
bağışlayın, kaçırdığım sevgi anları için beni bağışlayın!

Yatağıma geldiğiniz günler.
‘merhaba’ derkenki gülümseyişiniz…
Her anın değeri ölümsüzdü benim için;
size yeterince iletemedimse hoşgörün.
Bir anneyi hoşgörmenin ağırlığını iyi bilirim.
Benim de annem vardı.
Ama anneler ölünce çok hafifliyor.

Ben ölmeden yüreğinizde beni hafifletin.
Bildiğimizden bu yana
savaşı eksik olmayan bir coğrafyanın çocuğuyum ben.
Siz de öyle
Kosova’da tecavüze uğrayan bir anne de
doğan çocuğunu bağrına basmalı
Bağrına basmak, evrensel sevgiyi hissetmektir
Anne değil, insan olmaktır.

Komşunuzu sevin, hiç bir karınca yuvasını bozmayın.
Bu karışık dünyada içinizdeki kini öldürdükçe yaşayacaksınız.

Bazen hoşgörü sahte bir aynadır.
Hayatın kutsallığını bozanları asla hoşgörmeyin,
asla bağışlamayın.

Birinin elini, bir an, içtenlikle
yeryüzünün en değerli şeyini tutar gibi
tutarsanız eğer, o kalacak sizden geriye.
Gözleriniz ileriye baksın, ateşi yüreğinizde taşıyın hep.
Promethe’yi unutmayın, benimle buluştuğunuz yerde.”

 

Hayrettin Geçkin

Gıybet

Şöyle ağzıma bir sakız alıp kenarı oyalı yazmamı ensemden dolandırıp başımın tam tepesinden bağlamak geçiyor içimden. Hatta minik turuncu kahve çiçekli bir de şalvar geçireyim ki üstüme içinde bulunduğum ruh halini görselde de yansıtabileyim.

Yine içim şişti, yeni eğitim-öğretim veli savaşları hepimize hayırlı uğurlu olsun.

Ben bu gıybeti şöyle sündüre sündüre uzata uzata yapmazsam içimde patlar.

Konumuz malum, güzel memleketimden veli manzaraları.

Öncelikle kısa bir özet geçeyim: Kızımın öğretmeni ikinci sınıfın sonunda çocuklara ve velilere veda etmeden emekli oldu, üzücü ama kendisine göre geçerli sebepleri var. Önce kırıldık, kızdık sonra hem çocuklarımızın adına hem de giden öğretmenimiz adına kaygılandık… Acabalarla dolu bir yaz geçirdik…

Bu süreci iyi kötü tahmin edersiniz, küçük şehirde ( bu dönemde hangi şehir küçük diye anılabilir ki; Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilirliğinden kaynaklı bir nüfus patlaması yaşıyoruz.) her türlü haber hızla yayılır, bilgi aktarımları sen köşeyi dönmeden bütün şehre varır. Yeni öğretmen adayının inciğini cıncığını tabi ki öğrendik.

Ülkenin eğitim sistemini burada tartışmaya açmaya gerek yok.

Hepimizin bildiği üzere bu sistemden sağlam çıkabilmek için ailelerin ve çocukların canla başla çalışmaları gerekiyor. El ense yatarak veli olunmuyor. Çocuğunuz inşaatta boyacıda olacak olsa kültür seviyesi yüksek aydın bir boyacı olsun istiyor iseniz elini taşın altına koyacaksınız. Çocuklarınızla beraber hayata sıfırdan yeniden başlayacaksınız.

Müfredatta olmayan soru sorma yeteneği, merak, öğrenme aşkı gibi eksikleri siz tamamlayacaksınız.

Neyse sonuç olarak okullar açıldığında çocuğumun eski öğretmenini aratmayacak derinlikte, mesleğini hakkı ile yapacağını hissettiren, ilkokul öğretmenliğine yakışacak kalitede bir öğretmenle karşılaştık.

Hemen hemen hepimizin yüreğine su serpildiğini düşünürken bazılarının yüreğine bir ”darlanmaklar” geldiğini gördük. Gülsem mi ağlasam mı bilemedim.

Tabi ki yeni öğretmenin gelmesi ile etekleri tutuşan sınıfın yaramaz çocuklarının velileri, eskisi gibi ense yaparak çocuk büyütemeyeceklerini fark ettiler. Ödev sorumluluğunu almamış bir çocuğun ebeveyni olarak, ”bana ne öğretmen uğraşsın”, devrinin kapanması onlar için acı bir çöküş olsa gerek.

Bahsettiğim öyle minik masum şirin yaramaz çocuklar değil elbette. Baya şu filmlerde gördüğünüz zorbalığı, acı çektirmeyi, küfür etmeyi, küçücük çocukları korkutmayı seven o kötü yürekli çocukların ebeveynleri (sevgili veliler çocuklarınız sizin kopyanız. Siz kötü olduğunuz için onlar da kötü ve dışarıdan bakınca çok belli oluyor).

Kimse bana çocuğun kötüsü olmaz falan demesin bunlar kötü. Dümdüz kötü.

Ne kendi eğitim hayatımda ne de çocuklarımın peşinde koştuğum dönemde, bu veli modelini ya da bu veli türünü daha önce hiç görmedim, desem yeridir. Toplumun evrimleştiğini 8 sene ara ile net bir şekilde ben görüyor isem, sosyologlar daha neler görüyordur.

Okulun bahçesinin çeşitli köşelerinde konuşlanıp avını izleyen sinsi bir kobra yılanı gibi köşeye gizlenmiş sessiz sessiz etrafı gözetleyen veli  gördüm de okulun bahçesinde sınıf anneliği için oradan oraya koşuşturup oy toplamaya çalışanı ne duydum ne gördüm.

Neler oluyor(!) biri bana konuyu açıklasın!? Mantıksal karşılığı nedir?

Belediye başkanı olup ihale kapmaya çalışan ve yahut meclise kapağı atıp kendini garanti altına almayı planlayan yolsuzu idrak ettik-te! Bu, sınıf annesi olmak için oy dileneni çözemedim? 

Okul bahçesi olmuş veli siyaset meydanı, esnaf ziyareti yapan politikacı misali tek tek veliler ziyaret edilip konuyu usulüyle (adayın zeka seviyesinin yettiğince) anlatıp kalçalarını kıvıra kıvıra diğer veliye doğru koşan aday ve yandaşları tam da Akp Türkiye’si dedirtiyor insana!

Kimse kusura bakmasın derdim kalp kırmak değil elbet ama birinin çıkıp gerçekleri bu toplumun yüzüne vurması gerekiyor.

Ben aday olmam adaylık bana teklif edilirse değerlendiririm kalitesi ortadan çoktan kalktı biliyoruz da neden?

Sınıf anneliğinin statüsü nedir? Bir insanın kariyer planlamasına alınmasında ki amaç nedir? 

Makul, akla yatkın davranışlar sergileyen konuştuğun zaman seni anladığını düşündüğün ebeveynler yok olmuş, Öjenik insanlık teorisine hiç bu kadar hak verdiğim bir dönem hatırlamıyorum. ”Bu kadar embesille yaşadığımız yeter!” diyen hakimin ezberden konuşmadığını şimdi daha iyi fark ediyorum.

Çocuğuna yüksek not aldırabilmek için, desek!? İlkokul notları sınavlarda hükümsüz, öğretmenin özel ilgi ve alakası, kimse sizin gül yüzünüzün hatırına kendi karakterinden taviz verip eğitimciliğini şekilden şekle sokmaz; anca ”mış” gibi yapar. Ebeveyn olmayı talep ettiyseniz bunu bilemeyecek yaşlarda değilsinizdir.

Eeee başka?

Buradan ulusa sesleniş yapmak istiyorum, sevgili yurdum velileri böyle çocuk yetiştirilmez, yetiştirdiğiniz çocuklar ileride hepimiz başına dert oluyor. Nepotizm sizlerin bencillikleri yüzünden yerleşiyor küçücük bünyelere…

Siz çocuğunuzu bugün bir yerlerde iyi maaşlı çalıştırıyorsunuz, diye yarın ayarlarıyla oynadığınız adaletin terazisi yine kendi nesillerinize zarar verecek; yaşadığınız toplum ne kadar kötüye giderse, adaletsizlik ne kadar normalleştirilirse önünde sonunda bindiğiniz dallar kesilecek. Şu an yaşayan bireyler değilse de çocuklarımız, torunlarımız bunun acısını yaşayacak.

Lütfen görün artık.

Ağzını açtığında mangalda kül bırakmayan vatan severler, vatanını sevmek iyi nesiller yetiştirmek ile olur…

Not: Ön izlemedeki fotoğraf Hypnot İstanbul sitesinden alınmıştır.

Dilek

Lale Köşkün Sırrı

Tariz Dergisi

Yükselen Alçak Değerler

Epey zaman önce, Sebahattin Zaim Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Bülent Arı, mevcut eğitim sistemine alternatif düşünceler geliştireceği yerde, daha çok da Taş Devri aydını olma özelliğinden kaynaklı olsa gerek, bir TV kanalında; “Ben daha çok cahil ve okumamış tahsilsiz kesimin ferasetine güveniyorum bu ülkede” demişti. Böyle demekle de kalmamış okuma oranı arttıkça kendisini afakanlar bastığı yönünde açıklamalarda bulunmuştu.

Adam hepten haksız değil bana kalırsa. Eğitim süreçleri sonucunda ortaya çıkan insan profili ortada çünkü. Eğitimin geldiği nokta bakımından belki de bir tür itiraf. Şöyle bir göz atalım: Okumuş kesimin belli bir kısmı siyaset yapıyor. Yapılan siyasete bakarsanız durum anlaşılır: Ya din alıp din satıyorlar ya da ırkçı milliyetçilik pompalıyorlar topluma. Toplumu ayrıştırıyorlar, insanı değerleri aşındırıyorlar belledikleri bu. Okumuş kesimin önemli bir kısmı da çeşitli uzmanlıklar adı altında birer yalan makinesine dönüşmüş halde bu siyasete hizmet sunuyor.

Siyasete girmemiş gibi gözüken bir kesim daha var, o kesimin durumu hepten içler acısı. Çeşitli yollardan ve çeşitli hilelerle halkın cebindeki parayı sızdırma peşinde. Okuduğu okullarda yurda, insanlığa yararlı olmayı bırakın, kurnazlık öğrenmişler adeta… Salt kendi çıkarını düşünmek, içinden çıktığı halka kazık atmak ayıp sayılmıyor bunlar arasında. Bu kesimler içinde çete kuranlar mı dersiniz, uyuşturucu ve silah kaçakçılığı yapanlar mı, sudan ucuz değerlerle devletten ihale kapanlar mı… Bir sürü utanç verici örnek sayılabilir. İşin püf noktası siyaset bunları besliyor, bunlar da siyaseti. Bul karayı, al parayı düzeni böyle sürüp gidiyor ülkemizde. Toplum yukarıdan aşağıya ahlaksızlaştırılıyor. Bilerek, kasten ve alenen yapılıyor bu iş.

Doğaldır ki bütün bunlar bir sistemin içinde gerçekleşiyor. Sistem de kapitalizm! İster abdestli olsun, ister abdestsiz olsun, kapitalizm! Bizim ülkemizde bu sistem çok acımasız ve çok vicdansız şekilde işliyor üstelik. Kuşkusuz bu sistemin başında okumuş kesimden insanlar var ağırlıklı olarak. Ülkenin üniversitelerinde okuyup avukat, doktor, mühendis, mimar, öğretmen gibi çeşitli mesleklerden insanlar… Sanki ülkenin okulları yetişmiş insan değil de çakallar yetiştirmiş dedirten cinsten. Bakanların bile devlet olanaklarını, halkın paralarını kendi şirketlerine akıttığını gördü bu ülke. Uyuşturucu kaçakçılığı yapan eski bakanlar, başbakanlardan söz edildi. Çetelerle bağlantılı olduğu iddia edilen bakanlara tanık oldu. Halk da bunları son seçimlerle birlikte yeniden başının tacı yaptı.

Okumuşlar arasında namuslu, aydın, çağdaş, yurtsever, doğadan, bir takım insanı değerlerden yana kişiler yok mu? Var kuşkusuz! Hem de epeyce var. Var da bunların okumamış cahil kesimlerle iletişiminin önüne geçilmiş çoktan. Ama din yoluyla ama ırkçı milliyetçi söylemlerle sağlanmış bu iş. Üstelik ilerici, yurtsever, devrimci kişilere karşı amansız baskılar da uygulanmakta. Adeta göz açtırılmıyor. Bu özellikte siyaset yapan kişiler; gazeteciler, doktorlar, öğretmeneler, mimar ve mühendisler, yazarlar, düşünürler büyük baskılar görmekte. Cezaevleri onlar için, işkence onlar için. Türlü yalan ve iftiralarla onların itibarsızlaştırılması sanki siyasetin asli görevi. Basın tek yanlı yalan üfleyen bir makine adeta. Ülkede adil, demokratik, eşitlikçi, özgürlükçü bir yaşam ve böyle bir yaşamı sağlayacak iktidar olanağının önü iyiden iyiye tıkanmış gözüküyor. Zarlar hileli. Nerdeyse bütün kapılar tutulmuş vaziyette.

Geçmişte, her on yılda bir tefeği uzun bir adam çıkar darbe yapardı ülkede. İnsani ve demokratik olan değerler yok edilirdi bir bir. Şimdilerde ise darbeye gerek kalmayacak hale getirdiler işi. Püskürttüler dinci gericiliği, püskürttüler ırkçı milliyetçiliği… İş tamam. İşlesin sömürü çarkı. Bul karayı, al parayı… Halkın ekonomik gücü zayıfladıkça sadaka kültürü de gelişti böylelikle. Kendine cumhuriyeti, demokrasiyi çok gören bir halk oluştu sonunda. Ülke şeyhler ve müritler ülkesi olma yolunda hızla ilerliyor. Biat kültürü egemen kültür haline getiriliyor ülkede. Şimdi halkın kucağına bir de yavaş yavaş şeriat yerleştiriliyor. Uzun süreden beri ırkçı milliyetçilik ve dinci faşizm kökleştirilmekte ülkenin tamamında. Toplum narkoz yemiş bir hastaya döndü, dönecek.

Halka bu uygulamaları reva gören, haramiler iktidarı da diyebileceğimiz bu tarz iktidarların en çok çekindiği ve korktuğu şey içeriğinde sanatın, edebiyatın ve felsefenin de yer aldığı demokratik, laik ve bilimsel eğitim… Çünkü böyle bir eğitim sürecinden geçen bireyler düşünecek, düş kuracak, soracak, sorgulayacak, yeri gelecek kuşku duyacak, yeri gelecek araştıracak… Dahası bu kişiler okur olacağı için farkındalıkları da yüksek olacak. Yurt ve insan sevgisiyle donanacaklar büyük ölçüde. İçinden geldiği halka yabancı kalmayacaklar. Ülkenin madenlerinin, fabrikalarının, daha başka değerlerinin yabancı tekellere satılmasına karşı çıkacaklar çünkü. Ormanlarının kesilmesine, sularının zehirlemesine, tarım arazilerinin yok olup gitmesine itiraz edecekler. Böyle bir eğitimden geçenler salt kendileri için iyi şeyler istemeyecek, başkalarının acılarına veya sorunlarına duyarlı olacaklar. Doğaya insanlığa karşı sorumlulukları alacaklar aynı zamanda. Köy Enstitüleri bu tarz insan yetiştiren okullardandı bir zamanlar. Kıydılar.

Bir düşünsenize AKP iktidarı boyunca sık sık eğitim programlarına müdahale edildi.

Nerdeyse her yıl yeni bir program uygulamaya kalkışıldı. Her defasında eğitimin demokratik, laik ve bilimsel yanlarıyla oynandı. Bütçeden eğitime ayrılan pay küçüldü de küçüldü. Ardından da içi ve içeriği iyiden iyiye boşaltıldı. Son olarak karma eğitimden vaz geçme çabalarına girdiler. İnsanın kendisini insanda tanıyacağı gerçeği göz ardı edildi. Eğitim birliğini bozarlarsa insanı da bozacaklardı. İnsanı bozdular. İnsanı bozmadan bir ülkede ahlaksızlığın yükselen alçak değer haline gelmesini sağlamak olanaklı değildi çünkü.

Çocuk taciz ve tecavüzlerine ses çıkarmayan, doğa talanına karşı çıkmayan, zama / zülme karşı seyirci kalan; cumhuriyeti, adaleti, hukuku, demokrasiyi, bir takım özgürlükleri kendisine çok gören, gereksiz bulan büyük bir çoğunluk yaratıldı ülkede şimdi. Kimsede kimseye karşı güven bırakmadılar.

Okumuş kesimlerin çoğaldığını gördükçe kendisini afakanlar basan profesör, eğitim görmeyen kesimlerin tarikatların kucağına ne şekilde düşürüldüğünün farkına varsa da bunu açıklamak istemiyor. Oralarda hangi çarkların döndüğünden, hangi paraların nasıl kontrol edildiğinden, çocuk taciz ve tecavüzlerden söz etmiyor. Bu kesimlerin hangi siyasi iktidarların oy deposu olduğundan da rahatsızlık duymuyor belli ki. Çünkü kendisi de okuduğu okullarda ahlak ve etik değerlerini yitirmiş belli ki. Bildiği bir şeyi itiraf ediyor yalnızca. Mevcut eğitim sisteminin ayıplı ve tehlikeli olduğunu, böyle bir eğitimin nitelikli insan yetiştiremeyeceğini aslında o da biliyor ama meseleye başka açıdan bakıyor. İşine geldiği yerden…

Mevcut eğitim o kadar anlamsızlaştırıldı, öylesine insanların ilgisinden uzak hale getirildi ki. Örneğin bu yıl içinde üniversite sınavına giren öğrenciler, çeşitli dallarda yanıtlamak zorunda oldukları soruların ortalama olarak ancak % 10’unu, 15’ini yanıtlayabildiler. Sınavına girenlerden yüz bin öğrencinin sıfır çektiğini duymuş olmalısınız. Başarı oranı yerlerde değil, yerin dibinde. Ülkenin refah düzeyi ile eğitimin düzeyi aynı seviyeye getirildi anlayacağınız. Yoksullaştırarak itaatkâr hale getirdikleri toplumda iktidar olmanın keyfini çıkarıyorlar şimdi de. Başarılarıyla övünüyorlar.

Okumuş kesimin çok ama çok büyük bölümü de ne yazık ki etliye sütlüye karışmayan cinsten.

Altta kalanın canı çıksın diyen çoğunluk. Bunlar da doğal olarak düzenin içinde dönüp dolaşmaktan öte bir şey yapamıyor, yapamaz da zaten. Açıkça söylemek gerekirse halkın büyük çoğunluğu gibi bu kesim de olup bitenler karşısında duyarsız. Şeriat gelmiş, cumhuriyet elden gitmiş; hak hukuk adalet kalmamış bunların umurunda değil. Ülkenin giderek yaşanmaz bir yer haline gelmesi, ülkeye kötülük edenler yüzünden değil de bu kötülüklere ses çıkarmayan çoğunluk yüzündendir diye düşünüyorsunuz ister istemez. Bu kesimle beraber halkın çok önemli bir kesiminin de düzenin çarkıyla girdiği kirli ve ahlaki olmayan ilişki yüreğinizi kanatıyor. Bütün bunların karşısında ciddi, etkili ve kitlelerde karşılık bulan bir muhalefetin yaratılamamış olması ise insanı kahrediyor.

Ülkenin ve ülkedeki eğitimin içler acısı durumu böyle özetlendikten ve yükselen alçak değerlerden dem vurduktan sonra bu yazıyı okuyan hiç kimse de gülecek hal kalmaz kuşkusuz. Bunu sahiden de biliyorum. Aksiliğim üstümde, yine de size bir fıkra anlatarak güldürmeyi deneyeceğim. Üstelik fıkrayla yazıda anlatılanlar arasında bağ bile kurabilirsiniz, hiç belli olmaz: Adamın biri fırından sıcacık bir ekmek alıp eve geliyor. İştahlı iştahlı ekmeği ikiye bölüp yemeyi dünürken bir de ne görsün: Ekmeğin içinde kirli bir çorap. Tepesi atıyor adamın. Kudurmuşa dönüyor. Bunun hesabını sormak için zerre kadar tereddüt etmeden dalıyor fırına. Fırıncıya kızgın ve öfkeli bir şekilde bir sürü şey sayıp sayıştırıyor. Fırıncı da aynı öfke ve kızgınlıkla karşılık vermekte gecikmiyor müşterisine: “Be adam, halimi görmüyor musun? Ekmeğin içinden çorap değil de takım elbise çıkacağını mı bekliyordun, utanmıyor musun!”

Hayrettin Geçkin

Parkta | Gündem Arşivi, Okuyan ve yazanlar için dağarcık (gundemarsivi.com)

Kuyudaki Gerçek | Gündem Arşivi, Okuyan ve yazanlar için dağarcık (gundemarsivi.com)

Dilekçe | Gündem Arşivi, Okuyan ve yazanlar için dağarcık (gundemarsivi.com)

Ardışık Sorular | Gündem Arşivi, Okuyan ve yazanlar için dağarcık (gundemarsivi.com)

Benim Oyum

Benim oyum aşka!
Özgürlüğe benim oyum!
Şiire, edebiyata, sanata…

Benim oyum bütün bunlara bir kapı aralığı için.

Mümkün bir hayata karınca ağzıyla su taşımak için benim oyum.
Mümkün insan ilişkileri için bir gül ıslığı olsun diye, hepimizi sokağa çağıran.
“Yine dene, yine yanıl” sözünü bir başına bırakmamak için.

Benim oyum; öykü evleri, düş ve şiir bahçeleri için; hani gün gelir de…
Çocukların uykusunu kanatan savaş uçaklarına itiraz etmek için benim oyum.
Kuşlara çekinmeden uçabilecekleri bir gökyüzü ısmarlama düşünün gerçeğin sınırlarına alınması için.

Benim oyum derelerin kardeşliğine.
Doğayla bir sevgili yakınlığı kurabilmek için benim oyum.

Haramiler saltanatını yıkmak üzere yola çıkanları ve dönmeyenleri alkışlamak için benim oyum. Che’ye, sonra bizim Denizlere selam olsun için.

Benim oyum; Ali İsmail Korkmaz, Ethem Sarısülük, Abdullah Cömert, Mehmet Ayvalıtaş, Ahmet Atakan, H.Ferit Gedik, Medeni Yıldırım, Reşit İşbilir, Veysel İşbilir, Bemal Tokçu ve Berkin Elvan’ın bizlere emanet ettikleri gülüşlerini yaşatmak için.

Varmak için gidilecek yere… Direne, direne; birleşe birleşe…

Benim oyum: “yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür / ve bir orman gibi kardeşçesine” dizelerinden sarhoş olmuş düşbazların kapı kapı dolaşıp bu içerikte bir dünya kurmak için bizlerden imza isteme ihtimalini artırmak ve onlarla sokaklarda sık sık karşılaşabilmek umudunu kaybetmemek için.

Bir gün / başka döner dünya / aşk kazanır / insan kazanır / yer çok kuşlara da böceklere de / onarır yarasını kıyılar / şarkılar yedi dağın çiçeğine bürünür / diz boyu masallar üstünde top koşturur çocuklar / bakma sen / betonları basar çiçek / hayat kazanır, dizeleriyle dünyayı bir kez daha selamlamak için benim oyum..

Bazı yaralar zamanla iyileşmez. Bu nedenle acılarımızı unutmayacağız. Çünkü yepyeni bir hayat bu acıların ve bu yaraların üzerinde filizlenecek. Bu yüzden benim oyum, “acıyı bal eylemek” için…

Ağaçların, kuşların, börtü böceğin ve suların imdadına koşanları yalnız bırakmamak için benim oyum.
Benim oyum doğa olayları sonucu yeryüzü gökyüzüne her defasında mahcup düşmesin diye.
Kentler beton yığınlarına dönüşmesin diye benim oyum; yağmalanma korkusu geçirmesin diye kıyılar.

Farklılıklarımızdan bir “biz” yapmak için benim oyum. Yeryüzünü her düşünceden, her kültürden ve her renkten bir çiçek tarlasına dönüştürmek mümkün demek için. Benim oyum bütün renklere.

Kim bilir ne kadar uzakta
Kaç insan ömrü eder üst üste
Kaç saltanat yıkılır döktüğü kanda
Bakmışsın gün gelir barış ve aşk yüzlü bir dünya
Anadan üryan kollarımızda…

Benim oyum umuda… Umudu büyütmeye…

Benim oyum, ”insanların istediği bir dünya var olmalıdır, yoksa yaratılmalıdır” diyen bir gemici feneri ve bir çoban ateş olsun için, hiç sönmeyen…

Biliyorum “olmaz” diyeceksiniz.
Biliyorum “çocukça” diyeceksiniz.
Biliyorum “hala mı uslanmadın” diyeceksiniz.

“Gündüzlerinde sömürülmeyen / gecelerinde aç yatılmayan” bir dünya ısrarı için benim oyum.

Benim oyum aşka!
Benim oyum özgürlüğe!
Şiire, edebiyata, sanata…

Hayrettin Geçkin