Kategori arşivi: Felsefe

Ayrılık Düğünü

Yaranı saklayacak başka yer bulmalısın. Gülüşlerinde söndürmelisin acını. Keskin bir bıçak gibi bak uzaklara. Çünkü uzaklara bakmak hep iyi geldi sana. Gitmediğin yerlerin, çıkmadığın adaların kokusunu sana ulaştıracak esintilere aralık bırakmayı unutma, pencereni açık tut. Hiçbir şey olmamış gibi kendine doğru yürümeni sürdürmene bak. Dik tut başını. Dünyayı parmağında oynatıyormuş gibi yap. Sessizliğe düğümlen istersen bir süreliğine. Birikmen gerekiyor çünkü. Birikmen kendine…

Ağaçlara, böceklere; taşa, toprağa; kuşlara ve çiçeklere şiir yazmak için, için içine sığmamalı bundan böyle de. Ağaçlar, böcekler, taş, toprak, kuşlar ve çiçekler her dildendir biliyorsun. Börtü böcek, kelebekler… Dinleri, ulusları yok onların… Irk ve sınıf ayrımı da yok aralarında. Çocukları onlardan ayırma(ma)lısın. Derinlik, incelik, şiir ve insan bilgisi işte burada.

İnsanı insana taşımak gerek. Aşka, şiire, özgürlüğe insanı… Bu iş hiç bitmesin. Senden sonra bile… Çünkü bu, insanı insan yapan maya. Oluşmak için bir ömür çok az. Bunu daha önce de konuşmuştuk seninle. Bu yüzden Aşk Bilgisi, Düş Bilgisi, Gelecek Bilgisi çalışmalısın zaman buldukça.

Sık sık başa dön. Kendini ve geleceği anımsa. Çocukluğuna yaklaşmaktan çekinme. Yabancısı olduğun kentler listesinden sor nerde olduğunu, nerelerde yaşadığını, neler yaşadığını…

Gökyüzünü ayakta karşıla ne zaman karşına çıkarsa. Ayı, yıldızları… Anımsa dağlara karşı seviştiğin günleri. Saçlarının rüzgâr olduğu günleri anımsa. Sakallarının mavi çıktığı günleri ve ayaklarına kapandığı günleri yağmurların…

Kendine diye çıktığın yolculukları bir düşün… Ne uzunmuş değil mi insanın kendinden kendine yolculuğu! Bitti bitecek ömür kadar işte. Ama böyle ayaz, böyle avaz kalmanın nedenini anladın sonunda. Böyle naçar, böyle sol başına… İyi ki kahramanların yok. Bağlandığın bir din, inanç, düşünce tam olarak… Bunu varsıllık say kendine.

İnsan yanlışlarının ve doğrularının toplamı kadar. Bildiklerini unuttukça artar bu toplam, azalır cahiller gibi cesur davrandıkça. İstersen tartıya çık. Ama gerekmez. Çünkü kanıtlayacağın hiçbir şey yok kimseye.

Senin ayrım noktan sendin. Hem herkesten biri oldun, hem herkesten farklı. Üstelik sen yollara yazgılıydın. Yolun kendisine… Bu yüzden birçok yalnızlık edindin. Yollarda inandın başkalarının yaşam hakkını savunmadan insan olunamayacağına. Kurdun / kuşun hakkını savunmadan insan olunamayacağına, yollarda… İşin olmadı yükselen alçak değerlerin hiçbiriyle.

“Karşılığında bir şey bekliyorsan, yaptığın hiçbir şey iyilik sayılmaz,” diye uyardın kendini. “Ancak ahlaksızlığa yaklaştırır,” diye… “Öyle olacaksa git namaz kıl, dua et, daha iyi,” diye de pekiştirdin bu dediklerini. Haklıydın! Haklısın! Zarar görmeyi göze almayanların kendisine bile yapacağı iyilik yok aslında. İnsan ve doğa sever olmak, adil, demokratik ve özgürlükçü bir gelecek istemek lafla olmaz. Böyle bir dünyayı kendin için istemeden başkalarına sunamazsın. Devrim olmazsan, devrim yapamazsın.

Neyse laf uzun. Fazla zaman da yok. Bir süre ovalarla yürümelisin bana kalırsa… Bir süre ırmaklarla… Dağların sazağına bırakmalısın yüreğini. Sessizliğine taşın toprağın… Kendini arar gibi kaybolmaya çıktığını söyle kurt / kuş, kim önüne çıkarsa. Hiçbir şeyi sokma sonrayla ve sonsuzla arana.

Her şeyin başlangıcı söz. Aşk ile, düş ile… Sözleri kaza kaza ilerle kendi sırrına. Yeni kendine ulaştığında orada dur. Çünkü artık duvar yok önünde.

Kendinden başkasına boyun eğmediğinden iyice emin ol! Emredeceğin ve itaat edeceğin kimse kalmayıncaya kadar yonttuğundan kendini… Bir çiçeğe yürür gibi yap bunları… Ama su ol önce. Bir günlük ömrün kalmış olsa bile onu sonsuzmuş gibi yaşa.

Yaralarından ne çok şiir aktığını biliyorum. Yaşanır bir dünyaya doğru çevirdiğini de her birinin yönünü. Kardeşliğine ve sonsuz senfonisine yeryüzünün… Bunu küçümseme. Bir sabah uyandığında çiçek açtığını görebilirsin yaranda. Acın, ağrın dinmiş olabilir. Tersi olursa olgunlukla karşıla. “Bana tanımlanmış hayat bu kadar,” diye anlayış göster. Yoksa incinir dünya. Her yere, her şeye gülümse. Her şeyi ve herkesi bir kez daha bağışla.

Giderken yüzünü öyle bir daldır ki sözcüklere, onların da içi içine sığmasın, yeni anlamlar arasın her biri kendine.

“Bunlar tamam,” diyorsan bir acı, bir acı daha soy kendine ve bütün zamanlarla paylaş.

Unutma sen benim kimimdin, kimimsin… Ne de olsa bu yaşa kadar yurt olduk birbirimize.

Başlangıçlar güzeldir. Bu yolculuk ayrılığa neden olacaksa dünya ile aranda, bir düğüne dönüşsün bence. Ayrılık düğünü… Nasıl da hoş geliyor kulağa.

Arkandan ne diyeceğimi merak ediyorsun belki: Onun başka bir havası vardı diyeceğim. Gidilmemiş yerlere benziyordu adımları. Saçları rüzgâr, göğüsleri çağla bir kıza aşık gibi yürüyüşü kalmış aklımda. Acılardan sevinçli şarkılar yapmak için şiire bulaştı. Kendini bir esintiye bırakarak gitti. Sözcüklerden başka kimsesi yoktu. Otlara, böceklere karıştı. Aklı fikri tohum gürültülerindeydi zaten. Hayatı ölümden korkmayacak kadar seviyordu. Yarın güzel olacaklar satardı düş fiyatına. Yüzünde aşk izi vardı.

Diyeceğim ki soğuk havalarda gülüşlerini düşürmeden yaşadı. Diyeceğim ki üstü başı yaşanası bir dünya kokuyordu. Gül hızında geçip gitti aramızdan. Diyeceğim ki sizleri ve dünyayı selamladı son kez.

Hayrettin Geçkin

#hayrettingeckin #gundemarsivi #edebiyat #ölüm #ömür #hayat #yaşam #sevgi #veda #ayrılık #doğasevgisi #engüzelsözler #insanınkendineolanyolculuğu #anılar #hoşçakal

Kafamdaki Buda

Öncelikle bu yazımı okumadan (bu yazımda temel bilgileri aktarmak istemediğim için anlatımda bütünlük sağlaması için oluşturduğum) sizler için ilettiğim ilk yazıma buradan ulaşabilirsiniz. Alıştığınız tanımlardan, hikayelerden veya ezber edindiğiniz şekillerden farklı bir anlatımla, kafamdaki Buddha’yı bu yazımda sizlere ileteceğim.

***

Herkes hikayesini inanmak istediği yerden dinler, benim inanmak istediğim hikayemi ben yazmak zorunda kaldım, benden öncekilerden ayıklayarak…

Bir cesedin yanından hiç ayrılmadan bakan Prens Buda, cesedin burnundan bir kurt çıktığını görür ve endişe eder, ölmek istemez. Ölümle yaşam arasında bir bağ arar, o dönemlerde evrim hakkında bilgi olmadığından, (o dönemlerde hikayeler çoktu, tıpkı bugünlerdeki gibi) çözüm bulmak istedi.

Merakı, çözüm aratmaya mecbur bıraktı ve o sarayındaki her şeyi bırakıp keşfe çıktı.

Bilge oldu, ışık oldu ve uyuyanları mağaralarından çıkarmaya kalkıştı.

***

Kafamdaki Buda

– Bir gün boyunca tek pirinç tanesi yiyerek meditasyon sayesinde hayatta kalabilirdi.

O zaman neden hafızamızda şişman? Dünyevi şeylerden uzaklığı öğütleyen bir aydınlanmış olarak tanınan bir bilge, anlatılardaki bazı resimlere oturmuyor bu denilenle.

– Belki de şişman görüntüsünün altında yatan dünyevi şeyleri düşünmekten hareketsizliği yatıyor.

Ya amaçları, heykellerden malzemeyi esirgememekse ya da beynimize, bir sorguyu yerleştirmek için yapıldıysa?

– O zaman da işler değişir, bu işten para kazananlar gelir aklıma; heykellerden kar sağlayan dinciler, Budist turistlerden kar sağlayan siyasiler.

Buda’ya neden hala inanlar var ve neden hala hakkındaki tanımlar net değil?

– Hayat hikayesi güzel ve ilginç olduğundan.

İnsanlar inanarak ve ibadet ederek huzura ulaşmak istiyorlar. Bazen insanlar kötülükler yaparlar ve vicdan azaplarından nasıl kurtulacaklarını bilmezler, yaşadıkları ilk yaşam haklarını doğru kullanmadıklarından, sonraki yaşamlarına odaklanırlar. Bu durumu bilen bazı kimseler de fırsat bulur, hikayeleri büyüterek kendilerine daha kazançlı sonuçlara yol alırlar.

Budizm, Buda yaşarken bir din değildi, sonradan takipçileri ile dinselleşti. Buda’nın söylevlerine bakarsak daha çok felsefidir, yolculuğu durumunu ilginçleştirir. İnsan ölünce sonrasını bırakarak dünyaya gözlerini yumar. Sonrası bazı insanlar için daha mühimdir. Babası gibi hükümdar olsaydı, şu an adını anmıyorduk. Merakı ve keşifleri olmasaydı, şu an çıkarımları olmayacaktı. O, zor bir yol seçti ve seçtiği yolda amacına ulaştı.

Kendisi öğrendikçe uyanıyor ve aydınlanıyordu; bu yüzden, Buda ismini kullandı. Gerçek adı Siddhartha Gautama’dır.

O halde, bulunduğu dönem ve coğrafyaya göre ilk felsefi düşünürdür. Buda’nın ardından onu izleyenler, Buda’nın kavramlarını daha detaylı irdelemiş ve onları geliştirmişlerdir. Kavramlar üzerine kafa yormak felsefenin işi değil midir?

– Toplum ve kendisi için doğruyu bulmaya çalışması ve verdiği öğretilerde, doğru yaşamanın öneminin altını çizmiştir, bu durumda ahlak felsefesinin de içinde bulunmuştur. Çatışmaların ve hızlı değişimlerin ortasında Orta Yol’un izleyicisi olmak için hükmetmişti. İnsanlara barışın ve sükûnetin önemini kavratmaya çalışmıştı.

Onu Buda yapan şey hayati kaygılarıydı; ölümden ve acı çekmekten korkarken; dünyadaki her şeyle en iyi nasıl yaşayabileceğini (ya da nasıl baş edebileceğini, önceden bulmak istedi) araştırmak istemesinden başlıyor.

– İnsanın öz doğasına yaklaştıkça, daha zorlu yaşamlarına kucak açtı. (Evrim aklıma geliyor, insan kafası küçüldükçe artan egosunun bilgisi, sonra avcı ve toplayıcılıktan sonra yerleşik hayata geçilmesinden sonraki değişen yaşayışlar. Eğer bu bağlamda düşünürsek, insan kendi cehennemini kendi hazırladı. Ego için törpü her dinde nottur, fakat müritlere(!) ve bir diğer açıdan; bugün yerleşik hayata geçmenin kapitalist sistemi getirmesinin ardından, yaşamımız çok ama çok daha zorlaştı.)

“Her şey acıdır, her şey geçicidir.”
Buda

Evrensel acıların peşine düşer, olumlaştırmak için. Fakat zevkin ardından gelecek acının da her zaman farkındalığıyla acıya hazırdır ve o acıyı bekler.

– Anı yaşayamamış o vakit, hesap da dünyevi eylemlerin arasında.

Ona göre özgür olmayan insan mutlu olamazdı. Malından, mülkünden, zenginliğinden hatta yakınlarından dahi insan uzak kalabilmeli ve kendi doğası ile yaşabilmeliydi. Ki o da tam böyle yaşamaya gayret etti. (Alışkanlıklardan vazgeçmek günümüzde bizler için de hayli güç.)

– Buda’nın oğlu, karısı ya da anne ve babası onları geride bıraktığında, hakkındaki fikirleri umursamamışsa, bu onu ne yapar desem nankör bir yakın dersin, o yüzden sormuyorum.

Bu durum için aydınlanmış Buda demem, insanın kendisi hakkında cehaleti desem olmaz, ne haddime az bildiğimle, ben de susarım.

– Buda’nın hakkında birkaç yüzyıl sonra yazılmış olması, Budist dönemdeki oluşturulmuş anlayışları yansıtır mı?

Budist bir dönem neye göre tanındı; ayin mi yapıyorlardı, cemaatleri mi vardı, transandantal durumlarda mıydılar? Sanki zamanla eklenen tanımların yansımaları bunlar.

– Buda, ne bir Tanrı’nın peygamberi oldu ne de bir dinin temsilcisiydi. Üstelik Tanrı düşüncesini reddediyordu ki eylemlerin öneminin altını çiziyordu. Uyanmış olduğunu söyleyerek farkındalık yaşadığı durumların önderi olan biriydi. Toplumcu bir anlayışla aydınlatmak zorundaymışçasına toplumu farkındalık yaşadığı şeyleri aktarmak istiyordu. O insanların bir kurtuluş yaşamasını ve gerçeklerle yüzleşmelerini sağlamaya çalıştı. Kurtarıcı olarak bilinen Buda’yı zamanla Tanrısal bir varlığa çeviren yine aydınlatmak istediği toplum oldu, belki de bu noktada savunduğu düşüncelerden fayda sağlamak isteyen dincilerin rolü vardı. Öyle ya, birçok hikayeye rol sayılmış olan Buda’nın bazı hikayeleri farklı farklı aktarılmıştır. Dünyadaki birçok kaynağa göre ona mitsel bir tanım verildiğini dahi okuyabilirsiniz ki vardır da böylesi kaynaklar, bu yazdıklarımın sonucunda o hayranlık duyduğum bir filozoftur ve o bana göre bir filozoftan öte değildir. Ve bu muazzam bir meslektir.

Peki ya Budizm ya da Brahmanlar?

– Budizm, Tanrı düşüncesine bağlı değil. Fakat kendince ritüelleri var ve inananların kültürel yaşamları değişiyor. Eğer Buda’ya tapanlar varsa, Budizm’i din kabul etmemek olmaz. Fakat, Buda bir Tanrı olmak istemezdi, kendisinin seçimi değil bu yaşananlar. Çünkü o müritleri tarafından yapılan mucizevi güçlere karşı çıkmıştı, o aydınlanmış ve uyanmış olarak kimsenin uykusuna devam etmemesini ve kimsenin cahil ölmemesini arzu ederdi.

– Tüm Budistlere inançlarından dolayı saygılarımı iletiyorum.

Kemalist İlkay

Buddha ve Budizm Üzerine | Gündem Arşivi, Okuyan ve yazanlar için dağarcık (gundemarsivi.com)

Öteki Dünyadaki Filozoflar Neler Yapabilirler? | Gündem Arşivi, Okuyan ve yazanlar için dağarcık (gundemarsivi.com)

Masamdaki Yokluk | Gündem Arşivi, Okuyan ve yazanlar için dağarcık (gundemarsivi.com)

Yeeeeeeaaaaaahhh!!! | Gündem Arşivi, Okuyan ve yazanlar için dağarcık (gundemarsivi.com)

Değneğini Saklayanlar | Gündem Arşivi, Okuyan ve yazanlar için dağarcık (gundemarsivi.com)

Hayyamizm | Gündem Arşivi, Okuyan ve yazanlar için dağarcık (gundemarsivi.com)

Buddha ve Budizm Üzerine

 “Budist literatürü muazzam bir hacme sahip. Dolayısıyla Budizm’in diğer tüm dini geleneklerden daha fazla kutsal kitabı olduğunu söylemenin uygun olduğunu düşünüyorum. Tüm bunları olağanüstü bir hafıza becerisiyle aktardılar. Hakkında yazılanlara rağmen, tarihi Buda anlaşılması ve tespit edilmesi zor. Buda’yı yalnızca takipçileri tarafından yüzyıllar boyunca tutulan kayıtlardan biliyoruz. Ne yazık ki, onun hayatı hakkında bu kayıtların dışında bir kaynağımız yok. Elimizde sadece takipçilerinin sözleri var.” 
Stanford’daki Ho Budist ve Dini Araştırmalar Bölümü Başkanı Paul Harrison

Olasılıklarla, efsanevi hikayelerinden gerçek olanları incelemeye çalıştılar.

“Ama bunun ne olduğunu görmek ve ne öğrettiğini söylemek kolay değil, Ölümünden sonraki yüzyıllarda takipçilerinin ondan öğrendiklerini iddia ettikleri bilgilere sahibiz, ancak bunların ne kadarı onun söylediği ve ne kadarı hatırladıklarıdır? Bu konu şu anda tartışılan bir şey.”
Stanford’daki Ho Budist ve Dini Araştırmalar Bölümü Başkanı Paul Harrison

Siddhartha Gautama, MÖ 6. ve 5. yüzyıllarda Hindistan’da yaşamış bir filozof ve ruhani bir öğretmendi.

“Buddha” kelimesi Sanskritçe “budh” kelimesinden türemiştir ve genellikle “uyanık olan” anlamını verir.  Pek çok Budist için Buda, kişisel ıstırabın tüm izlerinin söndürüldüğü ve gerçekliğin apaçık  görüldüğü bir ruh hali olan “manevi aydınlanmaya” ulaşmış bir insandır.

Bazı kehanetlere göre kendisi babasından daha büyük bir ruhani lider olacaktı. Bu sebeple babası onu saraya kapatıp her türlü kötülükten korumaya kalktı.

 “Siddhartha, bugün ancak insanların yüzde birinin sahip olabileceği türden çok iyi korunan ve ayrıcalıklı bir ortamda büyüdü.” 
Cal Poly Humboldt dini araştırmalarda öğretim görevlisi olan Sara Jaye Hart

Ancak bu pastoral hayat, sonsuza dek sürecek bir yazgı değildi. Siddhartha 29 yaşındayken hayatını sonsuza dek değiştiren ve onu dünyanın en etkili dini liderlerinden biri haline getirecek ruhani yola yönelten bir deneyim yaşadı.

Bu deneyim Budist ilminde “dört hal” olarak bilinir ve bununla ilgili hikayeler, Siddhartha’nın sarayın dışında dört kişiyle karşılaşmasını anlatır. Hikayelere göre Siddhartha, arabacısı Channa ile birlikte arka arkaya dört kişiyle karşılaştı. (Bazı versiyonlarda, her biri sarayın dışında farklı geziler sırasında bu kişilerle ayrı günlerde karşılaştı.) İlki yaşlı bir adamdı; ikincisi hasta bir kişi;  üçüncüsü bir ceset; sonuncusu ise gezgin bir dilenci ya da bir keşişti.

Siddhartha, izole yaşamı nedeni ile bu tür görüntülere alışık değildi; o yüzden bu durumları açıklayabilecek, görmüş geçirmiş bir adam olan arabacısına baktı. Channa, ilk üç bireyin oldukça insani sonuçlar olduğunu ifade etti: Yaşlanıyoruz, hastalanıyoruz ve ölüyoruz. Channa ayrıca, son kişinin meditasyon yapıp çile çekerek ve bu yolda katı bir özveri göstererek ruhsal kurtuluşa ermek için dünyevi zevklerden vazgeçtiğini açıkladı.

Bu karşılaşmalar prensi varoluşsal bir krize itti ve dünyayı keşfetmeye ve kendisi için yaşamın sorularına cevaplar bulmaya karar verdi. Daha da önemlisi, insanın deneyimlediği acılar ilgisini çekiyordu. İnsanın acısını hafifletecek bir yöntem veya felsefi bir sistem keşfetmek istiyordu. O dönem birçok insan reenkarnasyona inanıyordu ve buna göre kişiyi hayat ile yani tüm sorunları, zorlukları ve ıstırapları ile kuşatan, işte bu sonsuz gibi görünen ölüm ve yeniden doğuş döngüsüydü. 

Buddha’nın hikayesinin özünde, derin bir erken orta yaş krizinin olduğunu ve ayrıcalıklı yetiştirilme tarzının ona verebileceğinden daha fazlasını bilmek istediğine karar verdiğini söylüyor Hart.

Siddhartha saraya döndüğünde karısı ve oğlu da dahil olmak üzere o anki hayatını geride bırakmaya ve dünyaya açılmaya karar verdi. Ayrıcalıklı yetiştirilme tarzından vazgeçmenin sembolik bir eylemi olarak gösterişli cübbesini Channa’nın kaba tuniğiyle değiştirdi ve saçını kesti.

World History Encyclopedia’a göre önce ormana gitti ve burada meditasyon, oruç tutma ve hikayenin bazı versiyonlarında bedeni aşağılama veya vücudun fiziksel olarak acı çekmesini içeren ciddi bir öz disiplin uygulayan bir grup çileciye katıldı. Siddhartha, birkaç yıl onlarla kaldı ve bu grubun disiplinini öğrendi ve meditasyon tekniklerini mükemmelleştirdi.

“Bu süre zarfında yoga felsefesi ile ilgili uygulamalarda gerçekten ustalaştı. Çileci anlayışı, gıda tüketimini o kadar sınırladı ki günde tek bir pirinç tanesi ile yetindi.”
Sara Jaye Hart

Ancak sonunda bu aşırı inzivanın onu, sorularını yanıtlamaya götürmediğini  fark etti. Böylece Siddhartha, münzevi arkadaşlarından ayrılmaya karar verdi. Efsaneye göre, hasta ve bitkin halde ormandan çıktıktan sonra bir nehre ulaşıp  burada genç bir kızla karşılaştı. Kız ona acıdı ve bir kase krema ve pirinç ikram etti.  Hart, yiyeceklerin Siddhartha’yı canlandırdığını ve ruhani arayışına devam edebildiğini ifade ediyor.

Siddhartha’nın çilecilik deneyimi ona derin bir ders verir. Hart, Siddhartha’nın çilecilik ile hazcılık arasındaki dengeyi koruyan ve “Orta yol” olarak ifade edilen kavramdan yola çıkarak felsefi bir uygulama geliştirmeye devam ettiğini söylüyor.

Ama Siddhartha bundan pek memnun değildi; ölüm ve yeniden doğuş döngüsüne son vermenin bir yolunu bulmaya hâlâ kararlıydı. Böylece bir gün, günümüz Hindistan’ın Bihar eyaletinde, Bodh Gaya adlı bir yerde bir ağacın altına oturdu ve aydınlanana kadar oradan ayrılmamaya yemin etti. Bazı hikayelerde, yedi gün yedi gece derin meditasyonda oturdu ve Budizm’de kuruntu ve arzunun tezahürü olarak bilinen iblis Mara tarafından kuşatıldı. Mara, Siddhartha’nın yoluna yağmur, şimşek, fırtınalar, iblis orduları ve şehvetli bakireler gibi bir dizi engel koyarak aydınlanmaya ulaşmasını engellemeye çalıştı. Ancak Siddhartha, aydınlanma hedefine kararlı bir şekilde bağlı kaldı.

Efsaneye göre, çabaları sonunda meyvesini verdi. Sonunda gözlerini açtığında kendisini, gerçekliğin hakiki doğasına dair bir fikir verdiği söylenen ve adanmış kişiyi arzu ve ıstıraptan özgür bırakan bir ruh hali olan mutlu bir aydınlanma durumunda buldu. Ölüm ve yeniden doğuş döngüsünü altetti. O zamandan beri, “uyanmış olan” yani Buda olarak tanındı. Altında oturduğu Bodhi Ağacı ise “uyanış ağacı” olarak anılmaya başladı.

Buda’nın öğrettikleri: dört yüce gerçek ve sekiz dilimli yüce yol

Aydınlanmaya ulaştıktan sonra, Siddhartha hayatının geri kalanını bugünkü kuzey Hindistan’ı dolaşıp içgörülerini öğreterek ve çevresinde bir adanmışlar veya keşişler grubu toplayarak geçirdi. Siddhartha, Hindistan’ın modern Uttar Pradesh kentindeki Sarnath Geyik Parkı’nda olduğu söylenen ilk vaazında, Buda’nın yaşamın tüm maneviyatını karakterize ettiğine inandığı “Dört Yüce Gerçek” olarak bilinen kavramları öğretti.

Hart, birincisinin hayatın “acı çekmek” olarak anılan ve Sanskritçe bir kelime olan “dukkha” ile ifade edildiğini; ancak varoluşun geçici, kusurlu, genellikle stresli ve tatmin edici olmayan doğasına karşı her yeri kaplayan bir huzursuzluk duygusunu vurgulamanın daha iyi anlaşılacağını ifade ediyor.

“Dukkha kelimesi spesifik olarak, ortalanmamış vagon tekerleği anlamına gelen bir kelimedir. Dünya hakkında rahatsız edici bir duruma atıfta bulunuyor; yani dünyada acıya yol açan bir dengesizlik durumu var.”
Sara Jaye Hart

İkinci yüce gerçek, dukkha’nın bir nedeni olduğunu belirtir ve üçüncü yüce gerçek ise bu nedeni “arzu” olarak tanımlar.

“İnsan arzusunun doğası, asla yerine getirilmeyecek olmasıdır. Buda bize bunu söylüyor.” 
Sara Jaye Hart

Dördüncü Yüce Gerçek, acıyı sona erdirmek için bir reçete sağlar: Sekiz Dilimli Yüce Yol. Bu, esas olarak birinin aydınlanmaya ulaşmak için doğru ahlaki çerçeveye ulaşmasına yardımcı olacak zihinsel ve ruhsal uygulamaların bir listesidir. Sekiz Dilimli Yol şunlardan oluşuyor; doğru düşünce, doğru niyet, doğru söz, doğru davranış, doğru geçim, doğru çaba, doğru farkındalık, doğru meditasyon.

Buda’nın Ölümü

Siddhartha Gautama’nın ölüm tarihi geleneksel kayıtlara göre MÖ 483’tü ve öldüğünde 80 yaşındaydı.  Britannica’ya göre Siddhartha, Hindistan’ın kuzeyinde yer alan Kushinagar kentindeki köylü bir demircinin ikramı olan yemeyi kabul eder; ancak yiyecekler bozulmuş ve bu durum demircinin dikkatinden kaçmıştı. Siddhartha hemen hastalanır. Ölüm döşeğindeyken demirci yanına gelir ve büyük bilgeyi istemeden zehirlediği için derin bir üzüntü duyduğunu dile getirir.

Siddhartha ona üzülmesini değil, bilakis sevinmesini söyler. Çünkü bozulmuş yemek, onu sonsuz ölüm ve yeniden doğuş döngüsünden kurtarmış ve nirvana’ya ulaşmasına izin vermiştir. Hikayenin başka bir versiyonuna göre ise yemeğin bozulmasına Siddhartha neden olur. Siddhartha, ölmeden hemen önce keşişlerine, onun öğretilerini izleyerek ruhsal kurtuluşları için gayretle çalışmaya devam etmelerini söyler. Böylece, bu öğretiler, World History Encyclopedia’ya göre Budist bağlamda “kozmik yasa” olarak tanımlanan Sanskritçe bir kelime olan “Dharma” olarak bilinmeye başlar.

Budizm, Siddhartha’nın ölümünden sonra özellikle Çin, Tibet, Japonya, Kore, Tayland, Laos ve Kamboçya gibi Güneydoğu Asya’nın bazı bölgelerinde yayıldı. Ayrıca Nepal ve Moğolistan’da da yayılma alanı buldu. Kral Ashoka (MÖ 268-232) Budizm’i destekledi ve Asya’nın her yerine Budist elçiler gönderdi. Böylece onun döneminde bu din Hindistan’ın tamamına yayılarak önemli bir din haline geldi. Fakat Ashoka’nın ölümünden sonra Budizm’in Hindistan’daki etkisi azaldı ve bir daha asla eski gücüne ulaşamadı.

Harrison’a göre Buda’nın öğretileri ve hayat hikayesi aslında sözlü olarak aktarılmıştı:

“Geleneksel düşünce, Buda hakkında MÖ 1. yüzyıla kadar hiçbir şeyin yazılmadığı yönünde. Bu tespit, son zamanlarda çok eski el yazması buluntularla hemen hemen doğrulandı.” 

En eski yazılı materyallerden bazıları, Pali dilinde (kuzey Hindistan’ın eski bir dili) ya da Sanskritçe yazılmış, farklı uzunluklardaki söylemler yani “sutra”lardır.  Bunların en ünlüsü, tarihi Buda’ya atfedilen söylemleri içerdiği söylenen Üçlü Sepet (Palice Tripitaka) olarak bilinir. Bu yazılara, çoğunlukla prenslikten vazgeçtikten sonraki hayatı hakkında anekdotlar serpiştirilmiş.

Britannica’ya göre Buda’nın erken dönemlerine ilişkin açıklamalar, çok daha sonra – MÖ 2. yüzyıl civarında – yazılmış metinlerden geliyor. Buddhacharita (Buda’nın İşleri) adındaki metin bunlardan biri ve Sanskrit dilinde uzun bir şiir olarak yazılmış. Bunlar ve diğer yazılı anlatımlar, Buda’nın biyografisinin ana kaynaklarını oluşturuyor.

Bugün Buda, derin ruhsal içgörüleri, pratik yaşam felsefesi ve meditatif uygulamaları nedeniyle tüm dünyada saygı görüyor. Budistler ve Budist olmayan pek çok kişi, onu önemli bir düşünür kabul edip dünya tarihi üzerindeki büyük etkisini takdir ediyor.

“Buda’yı, dünyayı değiştiren ve derinliği olan bir dini – İsa’dan 500 yıl önce ilk büyük misyonerlik dini – başlatan  biri olarak da algılayabilirsiniz; inancı veya dini ne olursa olsun herkese, çekmekte oldukları acılarla başa çıkmak için yol gösteren felsefi bir düşünür ve öğretmen olarak da.”
Sara Jaye Hart

*****

Buddha hakkında söylenen birçok hikayeden yalnızca biri bu okuduğunuz yazıdır. Birçok kaynak hakkında farklı tarihlerde dinselleştiği, yazılı düzene geçirilirken farklı kurgulardan oluşuyor. Bildiğiniz üzere eskiden sözlü anlatım çoktu. Bugün Hz Muhammed’in ölümünden yıllar yıllar sonra yazılan hadisleri örnek verirsem, birçok şey değişmiş veya gerçekten uzak hikayelerden oluşabilir. Belki tanık olduklarınız veya sorguladıklarınız vardır. Bu örneğimle tarihi kaynakları okurken, yaşamış olandan asırlar sonrasında yazılan tarihi içerikleri olasılıkları ile düşünerek irdelemenizi naçizane öneriyorum.

Bu yazıyı hazırlamamadaki ana sebep bir sonraki yazacağım yazıya referans ya da okuyuculara fikir sunmak için temel yapma amacımdan kaynaklı. Siz bu yazıyı okuduktan sonra artık fikirlerime hazır sayılırsınız.

Kemalist İlkay

Kaynak:

The Buddha: History, meditation, religion and images | Live Science

 

 

Gott, Religion, Individuum, Freiheit

Gemss religiösen Ansätzen übermittelt Gott seine Anweisungen an die Erde durch auserwählte Personen, die er in einer herausragenden Position unter seinen Geschöpfen platziert hat. Diejenigen, die an die von ihm festgelegten, undiskutablen Regeln glauben, wurden daran gehindert, eine andere Denkweise zu entwerfen, zu hinterfragen oder die ‘heiligen Gebote’ zu untersuchen!In der zerstreuten Gesellschaft widersetzten sich diejenigen, die aufgrund der klimatischen Bedingungen einen eigenständigen Lebensstil gewählt hatten, diesem Zwang. Es kam zu gegenseitigen Massakern. Diejenigen, die sich unsicher fühlten, unterwarfen sich! Sie akzeptierten die ihnen vorgelegte Religion, auch wenn sie ihnen nicht wohlgesonnen war! Millionen von Menschen wurden von Gläubigen getötet, die Gottes Gebot befolgten. Das Töten von Menschen wurde zu einem Geschäft. Die Sklaverei wurde auf die Bühne gebracht. Männer mit kräftigem Körperbau wurden auf den Feldern eingesetzt, Frauen wurden für Haushaltsarbeiten verwendet, und sie wurden gekauft und verkauft. Die Freiheit wurde den erhabenen Herrschenden gewährt. Der Reichtum wurde nur von der höchsten Macht verliehen. Gott war eins, aber es gab keine Gleichheit unter seinen Geschöpfen! Diese Situation führte zu einer neuen Erzählung: Himmel und Hölle! Diejenigen, die in dieser Welt Armut erleiden, werden in der nächsten Welt belohnt. Ohne Aufstand, ohne gegen den Schöpfer zu kämpfen, sollten sie ruhig mit dem zufrieden leben, was sie haben, und weiter beten. Dieser Vorschlag fand bei der Bevölkerung weitgehend Zustimmung!

Wissenschaftliche Fortschritte wurden so weit vorangetrieben, dass Entdeckungen, die zu der Aussage “Gott existiert nicht” führten, von vielen Menschen gründlich untersucht wurden, und dadurch verloren Religionen ihre zukunftsweisenden Werte! In modernem Leben, wenn Menschen zu Individuen werden, haben sie die Werte des Menschseins gesehen und gelernt. Obwohl der Sklavenhandel verboten wurde, wurde der Einsatz von variablem Arbeitskraft weiter brutalisiert. Die Auslöschung der Moralvorstellungen innerhalb der Familie und der sozialen Struktur wurde durch die außerordentlich schlechten Bedingungen, unter denen Kinder in Kohleminen, Salzgrotten und Webereien arbeiteten, verschärft. (Für die Interessierten empfehle ich die Lektüre des Romans “Germinal” von Emile Zola).

Der rationale theoretische Rahmen der Freiheit wurde in der antiken griechischen Philosophie gezeichnet. Die Freiheit, die mit Platon die Bühne der Philosophie als Möglichkeit des Menschen betrat, seine eigene Struktur zu wählen, tritt bei Aristoteles als die Kraft des Seins hervor, die das Wissen bevorzugt. In der modernen Philosophie wird sie jedoch Spinozas Einwänden ausgesetzt. Die von Hume wiederbelebte Freiheit wird in der Philosophie von Kant als unbestreitbar anerkannt, erreicht jedoch theoretisch eine mysteriöse Ebene moralischer Bedingungen. Mit Marx gewinnt sie ein neues Erscheinungsbild als das endgültige Ziel der Politik im Kontext sozialer Beziehungen. Mit der Philosophie von Albert Camus wird sie als eine Art Kraft zur Bestimmung von Denken und Handeln als Potenzial einer Person ersichtlich. Sartre erklärt es als unvermeidliche ontologische Kategorie des individuellen Daseins.

Wenn Individualisierung zur Handlung wird, erweitern sich die Freiheiten. Die Beziehung zwischen Gott und Religion kann die Menschen nicht mehr wie früher unterdrücken.

Kurze Geschichte der Freiheit / Yavuz Adugit

Anıl Güven, Athen

Tanrı, Din, Birey, Özgürlük

Dinsel yaklaşımlara göre Tanrı, yeryüzüne ileteceği yönergeleri kulları içinde seçkin konuma erdirdiği kişiler aracılığıyla bildirimde bulundururmuş.

Onun çizdiği tartışmaya kapalı kurallara inananların, başka bir düşünce yapılanması kurgulaması, sorgulaması, ‘kutsal önermeleri’ irdelenmesi yasaklanmıştı!

Dağınık toplum yapısı içerisinde, iklim koşulları gereği başına buyruk yaşam biçimini kendilerine ilke edinmiş olanlar bu dayatmaya başkaldırdı. Karşılıklı kıyımlar yaşandı…

Kendilerini güvende görmeyenler boyun eğdi!
Önlerine konulan dini içlerine sinmemiş olsa da kabul ettiler!

Milyonlarca insan Tanrı’nın buyruğunu uygulayan inananlarca öldürüldü. İnsan öldürmek bir ticaretti. Köleliği sahneye sürdü. Güçlü bir bedene yapısına sahip olan erkekler tarlalarda, kadınlarsa ev işlerinde kullanılmak için alınır-satılır oldu.

Özgürlük ulu egemenler için geçerli kılınmıştı. Varlık birikimi yüce güç tarafından bir tek onlara verilmişti. Tanrı tekleşmişti ama kulları arasında eşitlik yoktu! Bu durumda yeni bir söylem üretildi; Cennet-Cehennem! Bu dünyada yoksulluk çekenler, öldükten sonra gidecekleri öteki dünyada ödüllendireceklerdi. İsyan etmeden, Yaratana buğzetmeden, sakince elde olanla yaşamayı ve ibadet etmeyi sürdürmeliydi. Bu önerme halkın gazını büyük oranda aldı!

Bilimsel gelişmeler o kadar uçkunlaştı ki; “Tanrı yok” dedirten buluşlar birçok kişi tarafından derinlemesine irdelenince dinler geleceğe yönelik değerleri yitirdi!

Çağdaş yaşamda kullar kişi-birey olunca düşüncede insan insan olmanın değerlerini gördü-öğrendi. Köle ticareti yasaklanmakla birlikte değişkenleştirilen emek kullanımı daha da acımasızlaştı… Çocukların kömür madenlerinde, tuz mağaralarında, dokuma atölyelerinde; olağanüstü kötü koşullarda, çok düşük ücret karşılığında çalıştırılması aile içinde, toplumsal yapıda ahlak kavramını yok etti. (Meraklısı için Emile Zola / Germinal romanını okumalarını öneririm).

Özgürlüğün rasyonel teorik çerçevesi Antik Yunan felsefesinde çizilmiştir. Platon ile birlikte insanın kendi yapısını seçme imkanı olarak felsefe sahnesinde yerini alan özgürlük, Aristoteles‘in bilginin tercih ettiği bulunma gücü olarak karşımıza çıkar. Ne var ki Modern felsefede Spinoza’nın itirazlarına maruz kalır. Hume’un ebeliğiyle yeniden doğan özgürlük, Kant felsefesinde reddedilemez, ama teorik olarak hakkında hüküm verilemez gizemli bir ahlaki koşul mertebesine çıkar. Marks ile tamamen toplumsal ilişkiler bağlamında siyasetin nihai amacı olarak felsefede yeni bir görünüm kazanır. Albert Camus felsefesiyle bir tür düşünce ve eylem belirleme gücü olarak bir kişi potansiyeli olarak belirir. Sartre tarafından kişinin varoluşunun temel ontolojik kategorisi olarak kaçınılmaz ilan edilir. *

Bireyselleşme eyleme dönüşünce özgürlükler genişledi. Tanrı, din ilişkisi önceki gibi kişileri sindiremiyor artık.

* Özgürlüğün Kısa Tarihi / Yavuz Adugit



Anıl Güven
Atina

Zaman

Efendim uzunca bir zamandır başka bir sosyal platformda geleneksel hale getirip doğum günlerimde dostlarıma ithafen yazdığım teşekkür yazısıdır ki sizlerde benim tanıdığım saygın kişiliklersiniz. O yüzden sizleri atlamak yakışık almazdı..
Saygılarımla.

Zaman 

Ben çirkinleşmiyorum
Zaman çirkinleştiriyor..
Çocuk iken hiç bisikletim olmadı
hep arkadaşlarımın
bisikletlerine
bindim..
Sağolsunlar..
Sonraları kardeşim aldı en iyilerinden bir tane
Hep beraber bindik gençken
Çok gecikmişti
Çirkinleşmişti.
Tat vermedi.
Pardon!
Benim bir bisikletim olmuştu..

Üç tekerli
Dedem almıştı..
Çok güzeldi..
Uzun zaman önceydi..
Hiç zorlamayacağım kendimi, zorlamak zorunda da hisetmiyorum.
Bu kere kötü olmayı yeğleyeceğim..
Vurdum duymaz, gamsız..
Oldum da nitekim..
Naçizane hep iyilikten, pozitiflikten dem vurdum..
Hadi ulen!
Hadi ya!
Bana ne oğlum.!
Nidalarına çalışmam ve alışmam gerek.
Ah sevgili Yavuz..
Ah içindeki fırtınalara göğüs geren Don Kişot..
“Yaşamak istemem artık aranızda”.
Dedi ve gitti sevgili Yavuz (Yavuz Çetin)..
O bir müzisyendi..
O güzel gitar çalardı..
O süslü cümleler kurmazdı
Ama
O çok süslü tınılar çıkarırdı gitarından.
Böyle bir 15 ağustos günü attı kendini sonsuzluğa..
Kendi yeldeğirmenlerine, kendince mızrağı ile..
Sırf kötü olamadığı için
Sırf istediğini yapamadığı için
Yeter artık demek için..
Daha fazla ödün vermemek için
Çirkinleşmemek adına.
Kendi derinliğinde kayboldu..
Ondaki cesaret bir çoğumuzda olmayacak.
Dozunda kötülük panzehir gibidir ruhlara.
Az da kötü olun dostlar
Ayıp işleyin, küfür edin..
Kim sevmezdi ki kapı zili çalıp kaçmayı çocuk iken.
Erik çalın komşunun bahçesinden..
Ne diyeyim peygamber tohumu değiliz sonuçta..
Bir Sartre de olamayacağımızdan.
Varoluşçuluğumuzu sorgulayan..
***

İnsan, Seçimlerinin Ürünür:

Sartre’ın, varoluşçuluğunda ilk olarak görülen, insanın önceden-tanımlanmamış bir varlık olarak ele alınmasıdır. İnsan kendi yaşamını ya da tanımını kendi kararlarıyla verecektir. İnsanın içinde bulunduğu koşullar içinde yaptığı tercihleri onun kim olacağını ve ne olacağını belirler. Bu, “varoluş özden önce gelir” sözünün anlamıdır. İnsan önceden-zaten-belirlenmiş bir öze sahip değildir, daha çok o özünü kendi eyleyişleriyle gerçekleştirecek, yani varoluşunu şekillendirerek özünü ortaya koyacaktır. Kahraman ya da alçak olmak, insanın kendi yaptıklarıyla ilgili bir sonuçtur. Bu anlamda varoluşçu felsefede insanın etik bir varlık olarak şekillendirildiği, ama bunun da siyasalı yadsımayan bir etik olduğu görülür. İnsan belirli bir bütünlüğün içine doğmuştur, burada belirli bağımlılıkları vardır ve yaşamı boyunca bu bağımlılıklar içinde bazı kararlar vermek zorundadır. İşte bu kararlar insanın varoluşunun gerçekleştirilmesidir. Bu anlamda Sartre varoluşçuluğu genelde sanıldığının aksine ve varoluşçu edebi metinlerde görülen karamsarlığa rağmen iyimser bir felsefe olarak değerlendirir. Bu felsefede özgürlük ve bağımlılık arasında tuhaf bir ilişki kurulur, öyle ki, Sartre; insan kendi özgürlüğüne mahkûm edilmiştir der. Sartre’a göre insan kendi kararlarıyla ve tercihleriyle özgürlüğünü gerçekleştirmek zorundadır.
***

Bu sebeple , özgür irademi kullanarak.
Hepinize teşekkür etmiyorum,
Kötüyüm, oğlum ben..😄😄😄

Mustafa Polat

LORCA Üstüne | Gündem Arşivi, Okuyan ve yazanlar için dağarcık (gundemarsivi.com)

Serenad | Gündem Arşivi, Okuyan ve yazanlar için dağarcık (gundemarsivi.com)

15.08 Günlükleri | Gündem Arşivi, Okuyan ve yazanlar için dağarcık (gundemarsivi.com)

Umut Ola | Gündem Arşivi, Okuyan ve yazanlar için dağarcık (gundemarsivi.com)

Gibi | Gündem Arşivi, Okuyan ve yazanlar için dağarcık (gundemarsivi.com)

Deme Alınmış Cümleler (2) | Gündem Arşivi, Okuyan ve yazanlar için dağarcık (gundemarsivi.com)

Deme Alınmış Cümleler (1) | Gündem Arşivi, Okuyan ve yazanlar için dağarcık (gundemarsivi.com)

Hayalperest Hatırat | Gündem Arşivi, Okuyan ve yazanlar için dağarcık (gundemarsivi.com)

Ruhumuz Şövalye | Gündem Arşivi, Okuyan ve yazanlar için dağarcık (gundemarsivi.com)

Epistemoloji (Bilgibilim)

Bilindiği gibi John locke, Bilgi Felsefesi disiplininin kurucu babasıdır. İnsan neyi ne kadar bilir? Bilgi ne kadar öğrenilebilir?

Yüzeysel düzeyde her eğitimli kişinin birçok konu üzerine öğrenilmiş epistemolojik yüklenimi vardır. Ama bu durum günümüz Türkiye’sinde öylesi bir uçkunluk göstermektedir ki; TV karşısında programları izlerken kendimizi o denli bilgisiz olarak değerlendiririz!

X Gazetenin köşe yazarını örneksemeye alırsak:

– İnanılmaz bir hukuk bilgisi.
Doğa bilimleri üzerine çok engin bilgi birikimi.
Sosyal bilimlerde Auguste Comte‘den Emile Durkheim‘e kadar hepsinden daha çok bilgili.
Dinler Tarihi uzmanı!
Marks, Engels, Frankfurt Okulunun temsilcileri Max Horkheimer, Theodor Adorno…

Kısacası hiçbir eğitimi olmayan ya da Akademik en küçük çalışması olmayan X‘ler ve yapıştırma ünvanlı Profesörler, açık oturumu yöneten televizyoncular, arada konuşanın sözünü kesip diğer kişilere söz vermese hiç susacağı yoklar…

Liberalizm öylesine bir insan türü oluşturdu ki… Bizim gibi izleyen ve dinleyenleri derin dondurucuya yatırdılar. Tüm insanlığı uyuttular!

Özellikle de Doğu ve Afrika toplumlarını etkisi altına alan bu konuşmacılar, sadece ve sadece emperyalist güçlerin sahneye sürdüğü kişiler topluma ekran aracılığıyla uyuşturucu sundular.

Adına Türkçede Bilgibilim dediğimiz Epistemoloji disiplini, içerisinde bu karar, çoook bilgiye bir insanın iye olması olanaksız!
Derinlemesine değil yüzeyselliğe kurgulanmış bir toplumda uyuşukluk başgösterir. Ne evrim ne de devrimsel döngü izlenemez.

Günaydın Türkiye diyebilmek için dinsel bağlamından soyutlanmış bir devleti yineden yapılandırmamız gerekiyor.

Bürokrasinin ve siyasetin her alanında kadına % 50 eşitlik verilmeli. Bu bir lütuf değil. Kadın doğurgandır, dolayısıyla koruyucu ve kollayıcıdır.

Türklerin tarihinde bozulma, etiksel değerlerden kopuş zorla İslamlaştırmayla başlamıştır. Sultanlarla divanda oturan kadınların ivedilikle geri dönüp alanlarda yerini alması gerekmektedir.

Geleceğimiz İslam‘da değil, kadınların ellerinde ve onların yüreğindedir…

Anıl Güven

Demokrasi Mi? | Gündem Arşivi, Okuyan ve yazanlar için dağarcık (gundemarsivi.com)

Alçıdan Kumbara, Söğütten Atlar… | Gündem Arşivi, Okuyan ve yazanlar için dağarcık (gundemarsivi.com)

Bu Senfoni Bitmez | Gündem Arşivi, Okuyan ve yazanlar için dağarcık (gundemarsivi.com)

Spinoza Problemi

“Tarih gerçek olan kurgudur, kurgu gerçek olabilecek tarihtir”. Andre Gidé

Birilerini ya da bir şeyleri kutsamaya inanıyorsanız veyahut seviyorsanız; Şeylerin doğaüstü saygınlığı hak ettiğini düşünüyorsanız Spinoza Problemi adlı kitabı okumayın zira kitap sizi içine öyle güzel çekiyor, öyle güzel sarıp sarmalıyor ki neye uğradığınızı bile anlamıyorsunuz. Zihninizin bir yerinde sürekli Spinoza ile dolaşıyor, kitap ile irtibatta kalıyorsunuz.

Edebiyat bir çeşit ibadethanedir ve Spinoza sizin kutsalınız haline dönüşebilir. Edebiyatın en çekici yönü arınma hissiyatını yaşatmasıdır.

Kutsallığa inanmayan bireyler adına söyleyebilirim ki Spinoza’nın kapitalizm kurbanı olarak seçildiği kanaatindeyim.

Yahudilerin zamanında “herem” ile cezalandırdıkları, toplumdan dışladıkları dini otoritelerin günümüzde “af dileme”, “günah çıkarma” maskesi altında; onun adına kütüphaneler kurup caddelerine ismini vermelerinin, çıkarlarından başka bir anlam ifade etmediği aşikar. Bugün kendi inancından olmayanlara saldırmaktan çekinmeyen inançlar kalkmışlar Spinoza’ya ait söylemleri korumaya çalıştıklarını iddia ediyorlar.

Zamanında kıymetini bilmedik şimdi kitaplarını fikirlerini paraya dönüştürmek için kullanalım, nasıl olsa Spinoza’nın Etika ya da “Teknolojik Politik İnceleme”  kitapları “Spinoza Problemi” adlı kitabı kadar okunmayacak ve fikirleri romanda bize aktarıldığından daha fazla önemsenmeyecek…  Her yerde Spinoza’nın adından birileri ekmek yiyecek…

Büyük düşünürlere hak ettiği değeri verme ihtiyacı hissetseydik bugün dünya bambaşka bir yer olurdu.

Yanlış anlaşılmaya mahal vermeden yazayım; Hem edebiyat seviyor hem de felsefenin kıyılarında cambazlık yapmaktan zevk alıyor iseniz İrvin D. Yalom  kurgu konusunda çok başarılı. Yazarın daha önceki kitaplarını da zevkle okudum bu kitabında da aynı tadı aldım. Elimde şu an mevcut olan kitap 2019 Zeliha Babayiğit çevirisi. Ve yabancı dilden çevirilerde, çevirmenin de en az yazar kadar emeği olduğu yadsınamaz bir gerçek.

Okuyun, okutun ama kutsallık atfedip kendinizi ve Spinoza’yı kapitalizmin kurbanı etmeyin. Eğer gerçekten onun fikirlerini önemsiyorsanız bir zahmet ona ait kitaplara ulaşmaya çalışın. Spinoza’nın günümüzde panteizme yakın olarak adlandırılan inanışını benimsemek ve doğayı kutsamak istiyor iseniz de lütfen bu fikirlerin ilk kaynaklarına yönelin, sağdan soldan topladığınız yarım yamalak bilgilerle kutsalcılık oynamayın.

Mevzu birazda insanın içinde yaşadığı boşluk duygusunu, bağlanma arzusunu doldurmak olsa gerek. İnsanların kutsal merakı kapitalizmin en kıymetli hazinesi.

Bu arada kitapta yalnızca Spinoza değil Nazi Almanyası da çok güzel işlenmiş, geçmişin karanlık günlerine merakınız varsa mutlaka kitaba ulaşın, ister sesli, ister pdf, isterseniz de kitabı direk elinize alıp okuyabilirsiniz. Eminim beni heyecanlandırdığı kadar sizlerin de yüreğine dokunup zihninizde şimşekler çaktıracaktır. Günümüz dünyasına baktığımızda çok uzak gibi gelen o dönem Türkiye nasıl oldu da bütün Avrupa gibi ekonomik krizler yaşamadı, araştırın derim.  

 

Kitaptan birkaç alıntı ile bu leziz kitabın tadını sizlerle paylaşmak istiyorum.

“Spinoza şöyle devam ediyor; eğer özsaygınız çoğunluğun sevgisine dayanıyorsa, o zaman hep kaygılı olursunuz çünkü bu tip sevgi değişkendir. Buna ‘boş özsaygı’ diyor.”

⚡”İnsanın kendisi adına düşünmesi hakkına müdahale eden bütün geleneklerin bitmesini istiyorum.”

⚡“Spinoza evrenselciydi. Kendini kozmosu daha eksiksiz bir şekilde kavramaya adayan insanların sayısı arttıkça geleneksel dinlerin silinip gideceğini ümit ediyordu. Yıllar önce bunlardan biraz bahsetmiştik. Spinoza en radikal akılcılardan biriydi. Dünyada bir nedensellik akışı görüyordu. Onun için irade ya da irade gücü diye bir şey yoktur. Hiçbir şey nedensizce, şımarıkça oluvermez. Her şey bir önceki şeyden kaynaklanır ve kendimizi bu nedensel ağa ne kadar adarsak o kadar özgür oluruz.”

Her satırını düşüne düşüne okumanız dileğiyle…

Dilek

Suçluyum… | Gündem Arşivi, Okuyan ve yazanlar için dağarcık (gundemarsivi.com)

İçimdeki Sait Faik | Gündem Arşivi, Okuyan ve yazanlar için dağarcık (gundemarsivi.com)

İlk Saçma Senaryo Oidipus | Gündem Arşivi, Okuyan ve yazanlar için dağarcık (gundemarsivi.com)

Yeni Dünya Sınırsızlıkları | Gündem Arşivi, Okuyan ve yazanlar için dağarcık (gundemarsivi.com)

Fuzulî | Gündem Arşivi, Okuyan ve yazanlar için dağarcık (gundemarsivi.com)

Ahlaklı Olmak

Bir söyleşi sırasında dinleyicilerden biri sormuştu: “Ahlak nedir sizce?” Aklımda kaldığı kadarıyla ahlak bir özgürlük meselesidir diye başlamıştım söze.

Ahlakı açıklamak yerine özgürlüğü açıklamıştım ilk önce. Kendi üzerimden bir örneklendireme yapmaktan da çekinmemiştim: Ben özgürlüğüme düşkünüm, benim özgürlüğüm kaynağını, başkalarının yaşam hakkını ve doğa haklarını savunmaktan alır, demiş; başkalarının yaşam hakkını ve doğa haklarını savunmayan bir kimse insanlıktan düşer, diyerek de bir hayli ileri gitmiştim.

Bir kara tahta vardı salonda. Hemen tahtanın başına geçip bu söylediklerimi bir güzel de yazmıştım tahtaya. Konuşmama devam edecektim etmesine de baktım herkes ya sözlerimi defterine yazıyor ya da yazmak için kalem arıyor.

Salondakilerden biri; “Öyle olmaz arkadaşlar, hocanın bu sözünü esas olarak iki ayrı yere yazmak gerekir: Birincisi beyne , ikincisi de kalbe.”

Arkadaşın bu çıkışının bir tartışmaya, bir karışıklığa yol açmamasına sevinmiştim.

Serde öğretmenlik, karşımda tahta olunca ahlakla ilgili şunları iliştirdiğimi anımsıyorum tahtanın kalan kısmına:

Ahlak üç ayaklı bir sacayaktır:

1- Zarar görmemek (İnsan canına, malına, havasına, suyuna, doğasına sahip çıkmalı. Yaşamına zarar verecek şeylerin karşısında durmalı. Zarar verenler varsa onlara karşı koymalı, onlarla mücadele etmeli. Tek başına üstesinden gelemeyeceği konularda ise zarar görenlerle birlikte, örgütlü mücadele yürütmeli vs.).

2- Zarar vermemek (Başkasının canına, malına kastetmemek, emeğini çeşitli hilelerle sömürmemek, başkalarının düşüncesini baskı almamak, başkalarının kendisini ifade etmesinin önüne geçmemek, başkalarının yaşam alanlarına; örneğin havasına, suyuna, doğasına zara vermemek. İnsanları yanıltmamak, onlara yalan söylememek vs.).

3- Zarar görenin yanında yer almak. Bu üçüncüsü diğer iki maddeden de önemlidir ve insani bir zorunluluktur üstelik. Zarar görenin yanında yer almadan insan olunmaz. Bu aynı zamanda vicdanlı olmaktır.

Bir arkadaş salondaki sessizliği bozarak; “Hocam birincisini de ikincisini de anladık. Diyelim ki başkasının yaşam hakkına saldıran, kendi hakkının da saldırıya uğrayacağını düşüneceği için varlığını korumanın bir gereği olarak bu konularda dikkatli olmak zorunda. Ve aşağı yukarı herkes için de bu iki maddeye uymak tam bir zorunluluk. Ancak, 3. madde biraz karışık. Söz gelimi zarar gören kendi yanında değilse yapılacak hiçbir şey yok. Diyeceğim önce zarar görenin kendi yanında olması lazım.

Anlamak ve bilmek mecburiyeti…

Unuttuğum bir şey var dedim arkadaşa cevap olarak: Anlamak ve bilmek mecburiyeti… Bu üç maddenin de temeline anlamak ve bilmek mecburiyetini almak zorundayız.

Hatta kısa şiirlerimden birini iliştirdim bu açıklamama:

Yaptığından utanacak olsa bile efendi
Neye yarar zincirlerinden vazgeçmedikçe köle

Durup dururken niye mi yazdım bunları, niye mi karıştırdım eski defterleri?

Ama eğitim süreçleri sonucu, ama dinin, geleneğin veya çeşitli baskıların sonucu insanların bir türlü kendilerini yükseltemediği yer: Anlama ve bilme mecburiyeti.

Yüzyılda içeriği çeşitli hilelerle demokratikleşememiş cumhuriyeti bile kendisine fazla gören bir halk. Halklar ya da…

Bırakın başkalarının yaşam hakkını veya doğa haklarını savunmayı, insanların çok ama çok önemli bölümünün kendi yaşam hakkını tehlikeye sokmak pahasına bütün bu sayılanlara zarar verecek yapılarla girdiği kirli ilişki. Efendisinin söylediği yalanı sorgulama zahmetine girmeden onun gücüne sarılması.

Suskunluğumla ya da seçim sonuçları ile ilgili başka ne söylememi istersiniz?

Hayrettin Geçkin

Kuyudaki Gerçek | Gündem Arşivi, Okuyan ve yazanlar için dağarcık (gundemarsivi.com)

Bilmekler | Gündem Arşivi, Okuyan ve yazanlar için dağarcık (gundemarsivi.com)

Dilekçe | Gündem Arşivi, Okuyan ve yazanlar için dağarcık (gundemarsivi.com)

Yaşamın Anlamı | Gündem Arşivi, Okuyan ve yazanlar için dağarcık (gundemarsivi.com)

Öteki Dünyadaki Filozoflar Neler Yapabilirler?

Cehennemde Miyiz?

Cennet, huzur ve mutluluğun sonsuz kaynağıydı. İnsanlık tarihinde derin izler bırakmış olan büyük filozoflar, cennetin aydınlık diyarında buluşmuşlardı. Sokrates, Konfüçyüs, Spinoza, Simone de Beauvoir, Sappho ve daha birçok bilgelik dolu isim, bu yüce mekanda bir araya gelmişlerdi.

Cennetin geniş bahçelerinde, filozoflar felsefi konular üzerinde tartışmalar yapmaktaydılar. Bilgelikleri ve derin anlayışlarıyla, birbirlerinin düşüncelerini zenginleştiriyor ve felsefi ufukları daha da genişletiyorlardı.

Sokrates, adaletin doğasını anlamak için derinlemesine sorgulamalar yaparken, Konfüçyüs insanın toplum içindeki yerini ve erdemli yaşamı ele alıyordu. Spinoza, insanın özgür irade ve determinizm arasındaki dengeyi anlamaya çalışırken, Simone de Beauvoir kadının kendi kimliğini inşa etmesi üzerine fikirlerini paylaşıyordu.

Bu filozoflar, birbirlerine saygı duyuyor ve farklı bakış açılarına açık bir şekilde yaklaşıyorlardı. Tartışmaları, derinlemesine analizler ve mantık temelli argümanlarla doluydu. Her biri, düşüncelerini açık bir şekilde ifade ederken, aynı zamanda diğer filozofların fikirlerine de büyük bir ilgiyle kulak veriyordu.

Cennetin dinginliği, filozofların düşüncelerini daha da yüceltiyordu. Burada zamanın önemi yoktu, sadece bilgelik ve anlayış arayışı vardı. Filozoflar, sonsuz bilgelik yolculuğunda birlikte ilerlerken, yeni düşünceler ve keşiflerle birbirlerini ilhamlandırıyorlardı.

Ancak, cennetteki filozoflar için bilgelik sadece tartışmalardan ibaret değildi. Onlar aynı zamanda dünya üzerindeki insanların bilgeliğe ulaşmasına yardımcı olmayı da amaçlıyorlardı. Her biri, dünyadaki insanlara rehberlik etmek için yeni bilgiler ve anlayışlar sunma çabası içindeydi.

Cennetin aydınlığında, filozoflar sonsuz bilgelik ve anlam arayışlarında birlikte yolculuk ediyorlardı. Bu cennet diyarında, düşünceleri sonsuz bir ışıkla parlıyor ve insanlığın daha derin anlam kazanması için öldüklerinden beri çabalıyorlardı.

İnsanlara ulaşamadılar! İnsanlara ulaştıkları sonuçları iletmek için asırlardır uğraşan filozoflar, her gün uğraşıp her gün kaybetmiş gibi hissediyorlar ve şu sorguda takılı kaldılar “cehenemde miyiz?”

Cennete Miyiz?

Cehennemde, felsefe dünyasının önde gelen isimleri toplanmıştı. Hepsi cennetten gelen dedikodulara hayret ediyor, üzerinde arada bir düşünüp kendilerini şamslı buluyorlardı. Aristoteles, Descartes, Nietzsche, Rousseau ve daha pek çok büyük filozof, sonsuz acılarla dolu bu karanlık yerde yani cehennemin dibinde bir araya gelmişlerdi.

Cehennemin derinliklerinde, onları sonsuza kadar işkence eden iblisler ve yanan alevler vardı. Ancak, filozofların zihinleri hâlâ keskin ve merak doluydu. Onlar, bu sıkıntılı durumlarında bile düşünmeye ve tartışmaya devam ediyorlardı.

İblisler düşünmelerineü tartışmalarına dayanamıyorlardı. Fark ettikleri anda işkenceler başlıyordu. Kimi zaman filozoflar Tanrı’nın yaratıcılıktaki acımasızlığı üzerine düşünüyor kimi zaman işkenceler üzerinden düşünce damlaları akıtmaya devam ediyorlardı.

Acıtmıyor bu kaynar sular diyen bizim kaldırım filozofumuz olan bir amca da aralarındaydı. Cehennemdeki filozoflar hayli üretkendi fakat arzu ettikleri disiplinlerde değil, kendilerine daha az acı çektirecek ya da kendilerini cennete götürecek fikirler üzerinde çalışıyorlardı. Arada savundukları fikirler üzerinden felsefe yapmaya da çalışıyorlardı. Son dini bayramda Tanrı iblislere izin verip bekçileri cehennemin kapısına dikmeyi unutmayınca filozoflar, kurmuşlar çilingir sofralarını.

Filozoflar için en güzel anda tartışma olur. Güzel bir anda Descartes, “Cogito, ergo sum” (Düşünüyorum, öyleyse varım) tezini ortaya attı ve gerçekliğin bilinçteki düşüncelerden doğduğunu savundu. Aristoteles, ona karşı çıkarak gerçekliğin dış dünyada olduğunu ve insanın deneyim yoluyla bunu anlayabileceğini iddia etti.

Tartışma giderek kızıştı ve filozoflar fikirlerini tutkuyla savundular. Nietzsche, her şeyin göreceli olduğunu ve her bireyin kendi değer yargılarına sahip olduğunu belirtti. Rousseau, insanın doğal olarak iyilik ve özgürlüğe sahip olduğunu ancak toplumun onu bozduğunu söyledi.

Bu sıradışı tartışma, cehennemde dikkatleri çekti. İblisler (hemencik dönmüşler gibi zaman hızla akıp geçmişti), merakla filozofları dinlemeye başladılar. Onlar, bu bilgelerin tartışmalarına hayretle şahit oldular ve çelişkili fikirlerini anlamaya çalıştılar.

Zaman geçtikçe, filozoflar arasında bir anlayış ve saygı ortamı oluştu. Her biri, karşıt fikirleri ve felsefi yaklaşımları üzerine düşünmeye başladı. Önceki tartışmalardaki tutkulu savunmalar yerini daha derinlemesine bir sorgulamaya bıraktı.

İblisler, filozofların bu değişiminin farkına vardılar ve onları şaşkınlıkla izlediler. Bu acı dolu yerde, filozoflar hala düşünmek, sorgulamak ve yeni bilgeliklere ulaşmaya çabalamaktaydılar.

Nihayet, bir farkındalık anı geldi. Filozoflar, cehennemin acılarının içinde bile bilgelik ve anlam arayışlarının önemini keşfettiler. Kendi hatalarını ve sınırlamalarını kabul ettiler ve birlikte daha büyük bir anlama yolculuğuna ve bir de cennet yolculuğuna çıktılar.

Martin Luther’in cehennemin sahibi olduğunu öğrenen Einstein, arkadaşlarıyla birlikte anlaşarak Luther’den yardım istediler. Einstein evreni ve kozmolojiyi merakla araştırmak istediği için cennette fırsatının olacağına hayli inanmış görünüyordu, en çok o üsteliyor, zekasıyla Luther’i ikna etmek için türlü gerekçeler buluyordu. Luther, cennete gittiklerinde çok sıkılacaklarını ve cehennemi özleyeceklerini söyledi. Filozoflar dinlemedi, orayı görmeden inanmayacaklarını söylediler.

Cennete giden filozoflar, birkaç yıl zor dayandılar. Mazoşist olduklarından değil, cenneten dönme sebepleri; cennetin cehennemden beter olduğunu gördüklerini ve cennetin akıllı insanlar için cehennem olduğunu ileterek, yeniden maceralı ve zekalarını kullanabilecekleri cehennem için Luther’den yardım istediler. Luther de iblisler’in onları özlediğini söylerek cehenneme yeniden aldı.

Cehennemin derinliklerinde, filozoflar birbirlerine destek oldular, acılarını büyüttüler. Cenneti gördükten sonra cehennemde mutlu yaşadılar.

Aristoteles cehennemdaşlarına sordu “Cennette miyiz?”

***

Öteki dünyada filozoflar,

Derin düşünceler ve metafizik konular üzerine tartışmalar yürütmektedirler. Bu dünyada, zihinlerini daha yüksek bir seviyede açmış olan filozoflar, evrenin kökeni, insanın doğası, gerçeklik ve bilinç gibi temel soruları keşfetmektedirler.

Bir gün, bu öteki dünyanın meşhur bir meydanında bir araya gelen bir grup filozof, varoluşun anlamı üzerine derin bir tartışma başlatır. Parmenides, Platon, Descartes, Nietzsche ve diğer birçok filozof, farklı felsefi görüşleri ve düşünceleri dile getirirler.

Parmenides, evrenin bir değişmezlik içinde var olduğunu savunurken; Platon, fikirler dünyasıyla gerçek dünya arasındaki ilişkiyi açıklamaya çalışır. Descartes, düşünen varlığın varoluşundan yola çıkarak gerçekliği sorgularken; Nietzsche, ahlaki değerlerin geçerliliği ve nihilizm konularında görüşlerini ifade eder.

Tartışma sırasında filozoflar, doğa felsefesi, ahlak, bilgi teorisi, politika ve estetik gibi çeşitli konuları ele alır. Her biri kendi felsefi geleneği ve düşüncelerini savunurken, aynı zamanda diğer filozofların görüşlerine de saygı gösterirler.

Ancak tartışma sırasında hiçbir kesin sonuca ulaşılamaz. Filozoflar, varoluşun ve insan bilincinin derinliklerini anlamaya çalışırken, sonsuz bir soru denizine dalarlar. Felsefi soruların cevapları genellikle kişisel görüşler ve farklı yorumlamalara bağlı olduğundan hep belirsiz bir sonuçla yorgun düşmezler de fani olmadıklarından…

Öteki dünyadaki filozofların bu tartışmaları, sonsuz bir entelektüel arayışın ve bilgiye duyulan sonsuz bir merakın yansımasıdır. Belki de bu öteki dünyadaki filozoflar, sonsuz bir bilgelik yolculuğuna devam ederken, soruları sormaya ve yanıtları aramaya devam ederler. Belki de yapacak bir şeyleri yoktur, cehennemlerinde olduklarını sorgulayanalar da ara ara oluyor haliyle.

Öteki dünyadaki filozoflar, farklı felsefi sistemlerin ve düşüncelerin derinliklerinde yolculuk yaparlar. İçerdikleri konular arasında epistemoloji (bilgi teorisi), ontoloji (varlık felsefesi), etik, siyaset felsefesi ve estetik gibi birçok disiplin bulunur.

Platon, idealar dünyası ve gerçek dünya arasındaki ilişkiyi tartışırken; Aristoteles, neden-sonuç ilişkileri ve nedensellik üzerine düşünür. Sartre, insanın özgürlüğü ve sorumluluğu konularını ele alırken, Kant ahlaki değerlerin evrenselliği üzerinde durur. Diğer filozoflar da benzer şekilde felsefi konulara odaklanır ve kendi düşüncelerini ortaya koyarlar.

Bu dünyada filozoflar, birbirleriyle sık sık felsefi konular hakkında tartışmalar yaparlar. Mantık, rasyonalite, gerçeklik algısı, bilinç ve bilinçdışı gibi konular üzerinde fikir alışverişinde bulunurlar. Bu tartışmalarda hem felsefi argümanlar sunarlar hem de birbirlerinin görüşlerine eleştiriler getirirler.

Filozoflar aynı zamanda insanın doğası, adalet, bilgi edinme yöntemleri, evrenin yapısal düzeni gibi büyük soruların yanı sıra günlük yaşamda karşılaşılan sorunları da ele alır. Bu şekilde, felsefi düşünceleri pratiğe dökmeye çalışırlar ve insanlığın daha iyi bir geleceğine katkıda bulunmayı hedeflerler.

Ancak, öteki dünyadaki filozoflar arasında fikir birliği nadiren sağlanır. Her an neredeyse aynı yerde olduklarından birbirinden sıkılsalar da söyleyemezler, aile gibi birbirlerinin yoldaşı gibi tanımlamasanını yapmak istemedikleri farklı bir bağla sarılmışlardır. Farklı düşünce sistemleri, inançlar ve değerler, çeşitlilik ve zenginlik sunar. Bu nedenle, tartışmalar genellikle açık uçlu kalır ve daha fazla anlayış ve bilgelik arayışıyla sonuçlanır.

Öteki dünyadaki filozofların tartışmaları, sadece felsefi düşüncenin gelişimine katkıda bulunmakla kalmaz, aynı zamanda insanlığın anlamı ve varoluşun sırları üzerindeki derin düşünceleri de yansıtır. Bu filozoflar, sonsuz bir bilgiye açılan kapıların önünde dururken, insan bilincinin ve evrenin gizemlerini keşfetmeye devam ederler.

Filozoflar, düşüncelerini daha soyut ve metafizik seviyelere taşır. Platonik ideaların gerçekliği, Kant’ın a priori bilgisel yapısı, Hegel’in diyalektik süreci gibi kavramlar üzerinde derinlemesine çalışırlar. Bu çalışmalar sırasında mantık, dilbilim, sembolizm ve matematik gibi alanlardan da yararlanırlar.

Filozoflar, felsefi sistemler ve okullar arasında da tartışmalar yürütürler. Rasyonalizm, empirizm, pragmatizm, varoluşçuluk gibi felsefi yaklaşımları eleştirir ve karşılaştırırlar. Bu tartışmalar, felsefenin gelişimi ve daha kapsayıcı bir anlayışın oluşumu için önemli bir rol oynar.

Öteki dünyadaki filozoflar, sadece kendi fikirlerini sunmakla kalmaz, aynı zamanda diğer filozofların düşüncelerini anlamaya çalışırlar. Karşılıklı eleştiriler ve fikir alışverişleri, felsefi düşüncenin ilerlemesi için hayati öneme sahiptir.

Bu dünyadaki filozoflar arasında derin dostluklar ve işbirlikleri de oluşabilir. Farklı disiplinlerden gelen filozoflar, bir araya gelerek ortak projeler üzerinde çalışabilir ve yeni felsefi bakış açıları geliştirebilirler. Bu işbirlikleri, felsefenin daha geniş bir perspektif kazanmasına ve daha kapsamlı sorulara cevap aramaya yönelik bir çabanın göstergesidir.

Sonuç olarak, öteki dünyadaki filozoflar, derin düşüncelerin ve felsefi arayışın zirvesinde bulunurlar. Onlar, insan bilincinin sınırlarını zorlar, evrenin sırlarını çözmeye çalışır ve insanlığın anlamını keşfetmeye devam ederler. Bu filozoflar, sonsuz bir bilgelik yolculuğunda birlikte ilerlerken, insan düşüncesinin sonsuz potansiyelini araştırırlar.

Ne keşifleri oldu ve ne kadar ilerledilerse de bilmeyeceğiz, Cebrail fizlozofları desteklemiyor sanırım…