Kategori arşivi: Eğitim-Okul

Eğitim Bizi Çağırıyor…

– “İmdat Yardım Edin!”

Yeni bir tarih yazılırken, edilgen bir pozisyonda gelişen olayları izlemek, geçmiş ve gelecek potansiyeliyle ülkemiz için istenilmeyen bir durumdur. Ülke olarak, güçlü bir ekonomiye sahip, iyi bir eğitim almış, rekabet gücü yüksek, kendini gerçekleştirmiş insan kaynağı ile yeni bir dünyanın mümkün olduğunu gösterebilme gücümüzün olduğuna inanmamız, inandıklarımızı da gerçekleştirebilmemiz gerekir.

Eğitim, uzun soluklu bir yatırım aracı olmasının yanında ülke kalkınmasında stratejik bir öneme sahiptir. Nitelikli bir eğitim, nitelikli bir yaşamın ve geleceğin güvencesidir. Kalabalık bir nüfusa sahip olmak günümüzde artık çok önemli olmamaktadır. Önemli olan ülke insanlarının ülke ve dünya ekonomisi içinde yarattığı artı değerdir.

Globalleşmenin Türkçe karşılığı olarak kullanılan küreselleşme kavramı, ilk kez ekonomi alanında kullanılmış ve daha sonra diğer alanlarda da kullanılmaya başlanmıştır. Bu açıdan kavram, belirsizlik içerse de son yıllarda dünya ölçeğinde ortaya çıkan ilişkiler ve yeni yaşam biçimleri küreselleşmenin içeriği konusunda bazı fikirler vermektedir. Bu bağlamda küresel barış getireceği umulan küreselleşme kavramı sömürünün katmerleşmesine ve sınıfsal çatışmanın daha fazla yoğunlaşmasına neden olmuştur. Başka bir yazının konusu olmak üzere burada GATS, MAI ve MIGA anlaşmalarını anmakta yarar var.

Dünya ve insanlık tarihi bu yüz yılda gerçek bir altüst oluş yaşıyor. Biz de ülke olarak bu altüst oluştan nasibimizi fazlasıyla alıyoruz. Ekonomik kriz, çevre sorunları, demokrasi krizi, eğitim sistemimizin girdiği çıkmaz sokak, ahlaki çöküş…

Türk Eğitim Sistemine Kısa Bir Bakış ve Çöküş

2000’li yıllara kadar eğitim sistemimize hep içeriden bakılan eğitimimizin iyi olduğunu düşünürdük. Oysa bu tarihlerden sonra ülke olarak katıldığımız uluslararası sınavlar (TIMSS, PIRLS, PISA) eğitimimizin düşündüğümüz kadar iyi olmadığını göstermiştir. Örneklersek;

III. Uluslararası Matematik ve Fen Bilgisi Araştırması (TIMSS 1999) Ulusal Raporu’na göre, Fen Bilgisi testinde, Türkiye araştırmaya katılan 38 ülke arasında 33. sırada yer alırken Matematik testi sonuçlarına göre de 31. sırada yer almıştır.

TIMSS 2015 uygulamasında ise ülkemiz; matematikte 4. sınıf düzeyinde 49 ülke arasında 36. sırada, 8. sınıf düzeyinde de katılımcı 39 ülke arasında 24. sırada yer almıştır. TIMSS 2019 sonuçlarına göre matematik değerlendirmesinde Türkiye, dördüncü sınıf düzeyinde 58 katılımcı ülke arasında 23. sırada; sekizinci sınıf düzeyinde de katılımcı 39 ülke arasında 20. sırada yer almıştır. Türkiye TIMSS 2019 sonuçlarına göre fen değerlendirmesinde dördüncü sınıf düzeyinde 58 katılımcı ülke arasında 19. sırada; sekizinci sınıf düzeyinde de katılımcı 39 ülke arasında 15. sırada yer almıştır. Türkiye TIMSS 2015 döngüsünde fen alanında; 4. sınıf düzeyinde 47 ülke arasında 35. sırada, 8. sınıf düzeyinde de katılımcı 39 ülke arasında 21. sırada yer almıştır.

PIRLS (Uluslar Arası Okuma Becerilerinde Gelişim Projesi) 2001’in genel çerçevesi kavrama süreçleri, okuma amaçları ve okuma alışkanlıkları ve okumaya yönelik tutumlardır. Raporun sonuçlarına göre Türkiye 35 katılımcı ülke arasında 28. sırada yer almıştır.

MEB’in “İlköğretim Öğrencilerinin Başarılarının Belirlenmesi, Durum Belirleme Raporu (2002)” sonuçlarına göre 4. sınıf öğrencilerinin Türkçe testinde ülke ortalaması %42’dir. 5. sınıf öğrencilerinin Matematik testinde, Türkiye ortalaması %47’dir. 6. sınıf öğrencilerinin Fen Bilgisi testinde Türkiye ortalaması %46’dır. 7. sınıf öğrencilerinin Sosyal Bilgiler testinde, Türkiye ortalaması %38’dir. 8. sınıf öğrencilerinin Matematik testinde Türkiye ortalaması %42, Fen testinde %45, Sosyal Bilgiler testinde %47, Türkçe testinde ise %54’tür.

Daha kapsamlı olan ve 2003 yılında yapılan Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Projesi (PISA) ise 4 temel alanı kapsamaktadır. Bunlar matematik, fen bilgisi, okuma ve problem çözme alanlarıdır. Türkiye, matematik alanında OECD üyesi 30 ülke arasında 29. sırada, araştırmaya katılan 41 ülke arasında ise 40. sırada yer alıyor. Okuma alanında ise, OECD üyesi ülkeler arasında 28, katılımcı ülkeler arasında ise 34. sırada yer almaktadır. Fen Bilgisi ve Problem Çözme alanlarında 41 ülke arasında 36. sırada yer almaktadır.

Yapılan tahminler, Türkiye’de farklı eğitim kademelerinde “okullaşma oranları ile verimlilik artışı arasındaki bağın kopuk” olduğunu ortaya koymaktadır. İşgücünün ortalama eğitim süresi değişkeninde olduğu gibi, analizdeki diğer ülkeler ortalamasıyla karşılaştırıldığında Türkiye’deki okullaşma oranlarındaki görülen artışın verimlilik artışına yol açmadığı hemen hemen tüm eğitim değişkenlerinde açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır (TÜSİAD, 2006).

En az okullaşma oranlarının düşüklüğü kadar önemli olan bir diğer problem, Türkiye’de verilen eğitimin kalitesindeki düşüklüktür. Eğitim sistemindeki aksaklıkların; Türkiye’nin rekabet gücü, üretim yapısı ve dolayısıyla gelişmiş ülkelere yakınsama performansı üzerindeki etkilerini anlamaya yönelik sağlıklı analizlerin yapılabilmesi için henüz iş yaşantısına adım atmamış öğrencilerin beceri düzeylerinin farklı ülkelerdeki öğrencilerle karşılaştırılması gerekmektedir. OECD bünyesinde 2000 yılında başlatılan Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı (Program for International Student Assessment – PISA)’nın sonuçlarını analiz ederek böyle bir karşılaştırmayı yapmak mümkündür.

2010 yılında yapılan üniversiteye giriş sınavında 600.000 kişi “parantez içindeki sayıların toplamını parantez dışındaki bir sayıdan çıkarma” işlemini doğru olarak yanıtlayamamıştır. LYS yerleştirme sonuçlarına göre ise okul birincisi olan 7917 kişiden 1467’si her hangi bir üniversiteye yerleşememiş, 211’i de bir açık öğretim fakültesine yerleşebilmiştir.

2022 Yüksek Öğrenim Kurumları sınavı ilk oturumuna 3.008.287 aday katılmıştır. Bu sınavda toplam 96 bin 518 aday sıfır çekerken 40 soruluk Temel Matematik testindeki ortalama doğru yanıt sayısı 6,9’da kaldı. Üç yıl önce ÖSYM sınav sonuçlarına ilişkin değerlendirmeyi 4 yanlışın 1 doğruyu götürdüğü netleri hesaplarken artık sadece doğru yapılan soruları sonuç olarak kamuoyuna açıklamaktadır. Elde edilen sonuçlar, maalesef eğitim sisteminin içinde bulunduğu durumu ortaya koymuştur. Temel Yeterlik Testinde ise, 40 soruluk Türkçe testinde doğru cevap ortalaması 17, temel matematik ortalaması ise 6,9’da kaldı. 20 soruluk fen bilimleri testinin doğru ortalaması 3,2, sosyal bilimler testinin ortalaması ise 7,9 oldu. Alan Yeterlik Testinde de sonuçlar benzerdir.

TIMSS 2011 matematik sonuçlarına göre ise, Uzakdoğu ülkeleri katılımcı ülkeler arasında en yüksek başarıyı göstermişlerdir. En düşük performansı gösteren katılımcılar ise ağırlıklı olarak Orta Doğu ve Afrika’da bulunan ülkeler olmuşlardır.

Sekizinci sınıf düzeyinde Türkiye’nin matematik başarı puanı 1999 ve 2007 yıllarında neredeyse aynı iken, 2011 yılında yaklaşık 20 puanlık istatistiksel olarak da anlamlı bir artış görülmektedir. Türkiye dördüncü sınıf düzeyinde 50 ülke arasında 35. olmuş, sekizinci sınıf düzeyinde ise 42 ülke arasında 24. olmuştur. Türkiye, bütün Avrupa Birliği üyesi katılımcı ülkelerden daha düşük bir performans sergilemiştir.

1999 ve 2007 yıllarında erkek ve kız öğrenciler arasında genel başarı puanında yaklaşık bir ve sıfır puanlık fark statiksel olarak anlamlı değilken, 2011 yılında Türkiye’deki kız öğrenciler erkek öğrencilerin yaklaşık 9 puan önünde bir performans sergilemişlerdir. Gözlemlenen bu fark istatistiksel olarak da anlamlı bulunmuştur. Özellikle araştırılması gereken bir husus, dördüncü sınıf düzeyinde ortaya çıkan çok küçük farkın sekizinci sınıf düzeyinde önemli ölçüde artmasıdır.

Yeterlilik düzeyleri açısından da Türkiye AB üyesi katılımcı ülkelerin oldukça gerisinde gözükmektedir. Türkiye’de 475 ve üzerinde puan alan öğrencilerin oranı 2007 ve 2011 yıllarında % 33 ve % 40 iken, AB üyesi katılımcı ülkelerde aynı oran % 60 ve % 62 olarak belirlenmiştir.

Dördüncü sınıflar düzeyinde katılımcı 50 ülke arasında 469 genel başarı puanı ile 35. sırayı alan Türkiye, dünya genelindeki katılımcı ülkelerin ortalamasının 22, 1995 yılında sabitlenen ölçek ortalamasının ise 31 puan altında kalmıştır. Hiçbir AB ülkesini geride bırakamayan Türkiye, dördüncü sınıflar düzeyinde AB üyesi katılımcı ülkeler arasında 481 puanla en düşük performansı gösteren Polonya’nın ise 22 puan gerisinde kalmıştır. 2019 yılında yapılan TIMSS sonuçları hem dördüncü hem de sekizinci sınıf öğrencilerinin puanlarının önceki sınavlara göre daha iyi olmuştur. 2019 uygulamasında dördüncü sınıf matematik ile fen alanında ve sekizinci sınıf fen alanında Türkiye, TIMSS uygulamasına katılan ülkeler için sabit başarı ölçüsü olarak kabul edilen ölçek orta noktasının- yani 500’ün- ilk defa üzerine çıkmıştır. Fakat önceki yıllarda 4. sınıf öğrencileri katılırken bu sınava 5. sınıf öğrencileri katılmıştır.

“Türkiye Genelinde İlk ve Ortaöğretim Olanaklarının İncelenmesi ve Belirlenen Aksaklıklara Çözüm Önerilerinin Getirilmesi” adlı çalışmada ise; Eğitimde fırsat eşitliği sağlamanın, her öğrencinin benzer eğitim olanaklarına ulaşması ile mümkün olabileceği ifade edilmiştir. Bu raporda, ilçe bazında ilköğretim ve ortaöğretim olanakları hem ayrı ayrı hem de birlikte incelenmiştir. 2006-2007 öğretim yılı verileri kullanılarak gerçekleştirilen bu çalışmada, Türkiye’deki 923 ilçe sahip olduğu eğitim olanakları yönünden sıralanmıştır. İlköğretim ve ortaöğretim olanakları birlikte değerlendirildiğinde, eğitim olanaklarına göre gelişmişlik endeksi en yüksek olan ilçe Çankaya (Ankara) olurken, gelişmişlik endeksi en düşük olan ilçe ise Pervari (Siirt) olarak belirlenmiştir. Türkiye’deki ilçeler, sadece ilköğretim olanakları yönünden incelendiğinde, gelişmişlik endeksi en yüksek olan ilçe yine Çankaya olurken, gelişmişlik endeksi en düşük olan ilçe Başkale (Van)’dir. Sadece ortaöğretim olanakları yönünden Türkiye’deki ilçeler incelendiğinde, gelişmişlik endeksi en yüksek ve en düşük olan ilçeler, sırasıyla Çankaya ve Şemdinli (Hakkâri) ilçeleri olarak bulunmuştur.

Türkiye’deki ilçelerin ilköğretim olanaklarının ortaöğretim olanaklarına göre çok daha kötü durumda olduğu açıkça görülmektedir. Ankara ve İzmir gibi büyük şehirlerimizde dahi eğitim olanakları kötü (1., 2., 3. ve 4. gelişmişlik gruplarında) olan ilçelerin var olduğu görülmüştür. Güneydoğu Anadolu Bölgesindeki ilçelerin tamamının (%100) ilköğretim olanakları yönünden, %76’sının ise ortaöğretim olanakları yönünden kötü durumda olduğu görülmektedir.

Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı (OECD) tarafından üçer yıllık dönemler hâlinde gerçekleştirilen bir izleme araştırması olan “Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı (PISA), 15 yaşındaki öğrencilerin modern toplumda yerlerini alabilmeleri için gereken temel bilgi ve becerilere ne ölçüde sahip olduklarını ölçmeyi hedeflemektedir. Türkiye, PISA araştırmasına 2003 yılından bu yana katılmaktadır. PISA, temel olarak öğrencilerin matematik okuryazarlığı, fen okuryazarlığı ve okuma becerileri alanlarındaki becerilerini değerlendirmektedir.

PISA 2022’ye katılan 81 ülkenin matematik alanındaki ortalama puanları 336 ila 575 arasındadır. Katılımcı 81 ülkenin matematik alanındaki ortalama puanı 438’dir. 37 OECD ülkesinin matematik alanındaki ortalama puanı ise 472’dir. Matematik alanında en yüksek performansı gösteren ilk beş ülke Singapur, Makao (Çin), Tayvan (Çin), Hong Kong (Çin) ve Japonya’dır. Türkiye’nin matematik alanındaki ortalama puanı 453’tür ve tüm katılımcı ülkelerin ortalamasının üstündedir. Türkiye; PISA 2022’ye katılan 81 ülke arasında matematik alanında 39. sırada, 37 OECD ülkesi arasında ise 32. sırada yer almaktadır. Türkiye matematik alanında, aralarında Yunanistan, Şili, Meksika, Kosta Rika ve Kolombiya olmak üzere beş OECD ülkesinin de olduğu toplam 42 ülkeden daha yüksek performans göstermiştir.

PISA 2022 uygulanmasına katılan 81 ülkenin fen alanındaki ortalama puanları 347 ila 561 puan arasındadır. Uygulamaya katılan tüm ülkelerin fen alanındaki ortalama puanı 447, OECD ülkelerinin fen alanındaki ortalama puanı ise 485’tir. PISA 2022’ye katılan tüm ülkeler arasında fen alanında ortalama puanı en yüksek olan ilk beş ülke sırasıyla Singapur, Japonya, Makao (Çin), Tayvan (Çin) ve Güney Kore’dir.

PISA 2022 uygulamasında Türkiye’nin fen alanındaki ortalama puanı 476’dır ve bu puan tüm ülkelerin ortalamasının üstündedir. Türkiye uygulamaya katılan 81 ülke arasında fen alanında 34. sırada, 37 OECD ülkesi arasında ise 29. sırada yer almaktadır. Türkiye fen alanında aralarında İsrail, Slovakya, İzlanda, Şili, Yunanistan, Kolombiya, Kosta Rika ve Meksika olmak üzere sekiz OECD ülkesinin de olduğu toplam 47 ülkeden daha yüksek performans göstermiştir.

PISA 2022’ye katılan 81 ülkenin okuma becerileri alanındaki ortalama puanları 329 ila 543 arasındadır. Katılımcı 81 ülkenin okuma becerileri alanındaki ortalama puanının 435, OECD ülkelerinin bu alandaki ortalama puanının ise 476 olduğu belirlenmiştir. Okuma becerileri alanında en yüksek performans gösteren ilk beş ülke sırasıyla Singapur, İrlanda, Japonya, Güney Kore ve Tayvan’dır (Çin). Türkiye’nin okuma becerileri alanında ortalama puanı 456’dır ve katılımcı ülkelerin ortalama puanından anlamlı şekilde yüksektir. Türkiye, PISA 2022’e katılan 81 ülke arasında okuma becerileri alanında 36. sırada, 37 OECD ülkesi arasında ise 30. sırada yer almaktadır. Singapur başta olmak üzere toplam 9 ülkenin okuma becerileri performansında genel olarak bir artış olmasına rağmen bu ülkelerin performansında son yıllarda daha düşük düzeyde bir artış olduğu görülmektedir. Türkiye’nin de dâhil olduğu 30 ülkenin okuma becerileri performansında anlamlı bir değişiklik olmazken 14 ülkenin okuma becerileri performansında bir düşüş olduğu anlaşılmaktadır. Türkiye’de son on yıllık süreçte alt ve üst performans düzeyindeki öğrenci oranları incelendiğinde ise • Matematik alanında alt ve üst performans düzeyindeki öğrenci oranlarında anlamlı bir değişikliğin olmadığı, • Okuma becerileri alanında alt performans düzeyindeki öğrenci oranının anlamlı bir şekilde arttığı ve üst performans düzeyindeki öğrenci oranını ise anlamlı bir şekilde azaldığı, • Fen alanında ise alt performans düzeyindeki öğrenci oranında anlamlı bir değişiklik yokken üst performans düzeyindeki öğrenci oranının anlamlı bir şekilde arttığı tespit edilmiştir.

PISA’da bir öğrencinin sosyoekonomik düzeyi PISA Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Durum (ESKD) indeksi ile ölçülmektedir. ESKD indeksi ne kadar yüksekse öğrencinin veya ülkenin sosyoekonomik düzeyi de o kadar yüksektir.

ESKD indeksi, öğrenci anketinde yer alan sorulara verilen cevaplar üzerinden hesaplanmaktadır. Bu indeksin hesaplanmasında kullanılan değişkenler şunlardır;

• Öğrencinin ebeveyninin eğitim düzeyi,
• Öğrencinin ebeveyninin mesleki durumu,
• Öğrencinin evinde sahip olduğu imkânlar (kendine ait oda, çalışma masası, bilgisayar vs.).

PISA 2022 sonuçlarına göre Türkiye’deki öğrencilerin ESKD indeki -1,19’dur. Bu durum, Türkiye’deki öğrencilerin sosyoekonomik durumlarının OECD ülkelerine göre daha düşük seviyede olduğu anlamına gelmektedir. ESKD indeksinin en yüksek olduğu ülkeler sırasıyla Norveç (0,52), Danimarka (0,48) ve Kanada’dır (0,38). ESKD indeksinin en düşük olduğu ülkeler ise Kamboçya (-2,01), Fas (-1,78) ve Endonezya’dır (-1,56) 
(https://odsgm.meb.gov.tr/meb_iys_dosyalar/2024_01/26152404_pisa2022_rapor.pdf).

2023 yılında Üniversite Giriş Alan Yeterli Sınavında, sınava giren tüm adayların genel net ortalaması 14 Fizik sorusunda 2,176, 13 Kimya sorusunda 1,483, 13 Biyoloji sorusunda 1,483, 40 Matematik sorusunda 7,204, 40 Türkçe sorusunda 19,168’dir.

Temel olarak öğrencilerin matematik okuryazarlığı, fen okuryazarlığı ve okuma becerileri alanlarındaki becerilerini değerlendiren PISA raporunu ülke olarak çok iyi değerlendirmek, sonuçları üzerinden eğitim politikalarını akılcı ve bilimsel yöntemlerle çözüm önerileri geliştirmek gerekiyor. Sadece eğitim politikaları için değil ekonomi politikalarının da gözden geçirilmesi gerekiyor elbette.

Öğrencinin akademik başarısını etkileyen pek çok faktör vardır, annenin ve babanın eğitim düzeyleri ve meslekleri, ailenin sosyoekonomik durumu, ailedeki kardeş sayısı öğrenci başarısını etkileyen etmenlerdir. Birçok araştırma çocuğun eğitsel başarısının okul dışı faktörlerle ve fırsat eşitliği ile ilgili olduğu ve bunun hukuki eşitliğin ötesinde bir anlam taşıdığı sonuçlarına ulaşmıştır. Özetle öğrencinin akademik başarısı bile kendisinin ve ailesinin sınıfsal konumlanışıyla ilgilidir. Onun içindir ülkemizde eğitim bir “sınıf atlama” aracı olarak görülür.

Sonuçlar çok hüzünlü, can acıtıcı. Dünya liderliğine doğru yol aldığımızı iddia ettiğimiz bir süreçte böylesi sonuçlar söylem ve eylemin birbirini tutmadığını göstermektedir.

Jean Paul Sartre’ın ifadesiyle, “hayatta yapılacak o kadar çok hata var ki aynı hatayı yapmakta ısrar etmenin bir anlamı yok” lakin hata yapmayı sanki seviyoruz ya da bile bile lades diyoruz. Ama bilmeliyiz ki eğitim sistemimiz acı çekiyor. Eğer “O” acı çekiyorsa bizi çok kötü günler bekliyor demektir. Bunu bilmek için kâhin olmaya gerek yok.

Ercan Eroğlu

#miga #mai #pisa #pirls #gats #gundemarsivi #ercaneoglu #tukiyedeegitimsorunlari #egitimcozumleri #okullardakiegitim #yıllaragoreegitibasarimiz #egitim #ogretim #esitlik #demokrasi

Can Erzincanlılar Vakfı

Merhaba, hepinizi sevgi saygıyla selamlıyorum.

Can Erzincanlılar Vakfı, ülkemizin en çok ihtiyaç duyduğu sorunlardan birisine, eğitim alanına verdiği önem, yaptığı çalışmalar, gösterdiği dayanışmayla, bugün dünyanın da kafa yorduğu en önemli sorunlardan birisine parmak basmaktadır.

Biz de vakıfla kızım Özge Koca’nın eğitimi için geldiğimiz bu şehirde tanıştık. Hiç tanımadığımız Mehmet Can abimi, Murat Başkanı, Sebo Abi’yi, Mümin Gezici’yi tanıyarak örgütlü yaşamanın dünyanın her yerinde işe yaradığını kendi yaşamımızda gördük.

Bu nedenle bu topluluk önünde bulunmaktan gururlu, onurlu ve heyecanlıyım.

*

Bir bursiyer öğrencinizin sizler için kullandığı ifade ile size saygımı sunmak istiyorum. Diyor ki öğrenciniz: ’hiç tanımadığınız, bilmediğiniz öğrencilerin, ailelerin hayatına dokunduğunuz için; biz iyiyiz, rahatız demeyip kenara çekilmediğiniz için binlerce kez teşekkür ediyorum’’ diyerek minnet duygularını ifade etmiş.

Dolayısıyla bir amaç uğruna hepimizi bir araya getiren Can Erzincanlılar Vakfı’na; 10 yıl boyunca emek veren, emeğini hiç esirgemeyen, bu hale gelmesine katkı sunan gönüllülerine, üyelerine, yönetim kurullarına, hepinize; vakıf başkanı Murat Kurt nezdinde teşekkür ediyorum.

10. yılınız kutlu olsun.

Can Erzincanlılar Vakfı onuncu yıl kutlama hazırlıklarına başladığı zaman, muhtemelen Avrupa’yı ve dünyayı etkisi altına alacak savaş çığlıkları yoktu. Ama bugün tüm yakıcılığı ile savaş, tedirginlik yaratmaktadır.

Savaş, bütün halklar için ölüm, yıkım, acı ve gözyaşı demektir.

Savaş işsizlik, yoksulluk, açlık demektir

Savaşlar halkların değil, emperyalist, kapitalistlerin savaşıdır.

Bizim bir tek savaşımız var!.. Barış, barış, barış!

Ekolojik yıkıma da, doğanın ve tüm canlıların ölümüne de gönlümüz razı olamaz.
Bu nedenle NATO yayılmacılığına da, Rusya’nın Ukrayna’yı işgaline de hayır diyoruz.
Savaşa karşı barışı, ölüme karşı yaşamı savunmaya devam edeceğiz.

*

Kurtuluş savaşımızın lideri, TC. Kurucusu Mustafa Kemal, I. Dünya savaşı sonunda, emperyalistler tarafından ülkemizin her bir köşesi işgale uğradığında; emperyalistler hangi köşesini kime verelim tartışması yaparken, Mustafa Kemal Ankara’da, maarif kongresini toplar.

Bu savaşları durdurmanın tek yolunun eğitim olduğunu, barışın eğitim yolu ile savunulacağını, Osmanlı Devleti’nin sürekli çöküş yaşadığı son 300 yılının eğitimsizlikten, taassuptan, bilime uzak kalmaktan kaynaklandığını bilir.

Bu nedenle Can Erzincanlılar Vakfı’nın değerli üyeleri; çeşitli nedenlerle bırakıp geldiğiniz ülkenizin çocuklarına sahip çıkarak; akla, bilime, sanata istekli öğrenci, ülkeye aydın birey, aydın bir toplum yaratma düşünüz ve çabanız son derece kıymetli, saygıdeğer onurlu bir duruş olduğunu belirtmek istiyorum.

*

Şair Şükrü Erbaş’ın şiirini en güzel bu topluluk dinler:

Kapısını örtenin
Perdesini çekenin
Yüreği yalnız kendisiyle dolu olanın
Duvarları ancak çarpınca görenin
Başkasının yangınıyla evini ısıtıp yemeğini pişirenin
Canı cehenneme…

Bir öğrencinizin sizler için söylediğini ben de tekrarlamak istiyorum:’iyiliğin paylaştıkça arttığı bir ortamda bulunmaktan, yolumun yolunuzla buluşmasından mutluyum.’’

Değerli, Can Erzincanlılar Vakfı üyeleri, gönüllüleri!… Bu güzel sözlerin yanında, size ne diyebilirim başka…

Eğitim-Sen, Türkiye’de eğitim emekçilerinin, öğrencilerinin ve toplumun eğitim ile ilgili sorunları başta olmak üzere değişik konularda mücadele eden bir sendikadır.

Eğitim konusunda, sizlere; isterdim ki, edebiyat, bilim, sanat, spor alanlarında dünya ile yarışan bir gençliğimizin olduğunu; Nobel ödülünü alan Aziz Sancar’ın, Orhan Pamuk’un boşuna bu ödülleri almadığını, ülkemin her köşesinde laboratuvarların, bilim ve sanat yuvalarının canla-başla çalıştığını haber vermek, müjdelemek isterdim.

*

Ama maalesef daha birkaç ay önce 20. Eğitim şurasında din eğitiminin 4 Yaş grubuna verilmesi tavsiye kararı çıktı.

Çocuğun, küçük yaşlarda oyunla aklini özgürleştirmemiz gerekirken, sevginin önünde eğilmeyi öğrenecekleri bir yaşta, başka inançlara nefret etmeyi, kindar bir nesil yetiştirmeyi önüne koymuş bir eğitim sistemi ile karşı karşıya olduğumuzu ifade etmeliyim.

Bu nedenle 27 Şubat’ta bütün Türkiye’de alevi dernek ve federasyonları ‘’laik ve bilimsel eğitim için zorunlu din dersleri kaldırılsın’’ konulu, Eğitim-Sen’in de katılımıyla basın açıklamaları yapıldı. Alanya da Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Alanya şubesi tarafından bu açıklama yapıldı.

Değerli Can Erzincanlılar Vakfı üyeleri, gönüllüleri…

Birçok konuyu dile getirerek canınızı sıkmak istemiyorum. Ülkemizin sorunlarının yabancısı değilsiniz.

Ülkemizde toplumsal ve ekonomik alanda olduğu gibi, eğitim alanında da eşitsizliğin, adaletsizliğin ve hoşgörüsüzlüğün yoğun bir şekilde yaşandığını ifade etmeliyim.

Ülkemizde liyakat yolu ile devlet kurumlarında iş bulmak, meslekte yükselmek, iktidara yandaş değilseniz hemen hemen son buldu.

KHK ile işten atılan eğitim emekçileri, özel işyerlerinde bile iş bulmaları uzun süre engellendi.

Atanamayan-atanmayan öğretmenlerin durumu içler acısı. Ne iş olursa yaparım abi, konumuna düşürüldüler.

Ücretli olarak çalışan öğretmenlerin durumu daha da kötü. Askeri ücretin çok altında ve güvencesiz çalışmaktalar ve hiçbiri bir ev geçindirecek ücret alamamakta, aldıkları ücreti anne-babalarına yük olmamak için, harçlık olarak kullanmaktadırlar.

*

Üniversite öğrencileri ülkenin her yerinde barınma sorunu yaşamakta, yetersiz yurtlar, öğrencileri cemaat yurtlarının kucağına itmektedir.

Değerli canlar, eşitsizliğin çok yoğun olduğu, çeşitli nedenlerle yoksul düşürülmüş, çağdaş, laik eğitime erişime engellenmiş bir topluluğun üyesi olarak, Can Erzincanlılar Vakfı’nın Türkiye’de yaptığı çalışmaları, iyi yürekli insanlar takdirle, hürmetle, saygıyla izlemektedir.

Öğrencilere kitap, çanta, ayakkabı, giysi, gıda yardımları; eğitime erişimi kolaylaştırmak için verdiğiniz burs desteği!.. Pandemi ve depremde ihtiyaç sahipleri hasta ve yaşlılar ile gösterdiğiniz dayanışma, bu kadar eşitsizliğin yaşandığı bir ülkede son derece anlamlı, kıymetli ve saygıdeğer olduğunu tekrar belirtmek istiyorum.

Burada beni heyecanlandıran ve umudumun hep diri kalmasını sağlayanı ifade etmek istiyorum… Ülkemizden çeşitli nedenlerle ayrılmış sizlerin; kendi ülkenizin çocuklarının da; dünyanın her hangi yerdekiler gibi çağdaş, laik, bilimsel ve demokrat insan yetiştirme mücadeleniz ve azminiz, yaşama dair, tüm insanlığın içini ısıtmaktadır.

Kendi evlerinin dışında da ateşler yakıp, o evleri ısıtanların, ruhlarda yarattığı sıcaklık asla gönüllerden çıkmayacaktır.

Sevgi ve saygıyla, tüm dayanışma duygularımla sizleri selamlıyorum.

Yaşasın dayanışma…

Yaşasın Can Erzincanlılar Vakfı…

27.03.2022
Ali Koca, Leiden/ Hollanda

 

#CanErzincanlılarVakfı #AliKoca #Yardımlaşma #İyilik #Dayanışma #Eğitim #MustafaKemal #ÖzgeKoca #Vakıf #Öğrenci #Bursiyer #HayırSever

Ali Amcam, Ailemizin Işığı

Hala, Umut İnsanda!

Paulo Freire dünyaca bilinen saygın bir eğitimcidir ve ülkemizde “Ezilenlerin Pedagojisi” adlı yapıtıyla tanınmaya başlamıştır.

Kitaplarının birçoğu da Türkçemize kazandırılmıştır. Sözünü ettiğimiz yapıtında yaşamı boyunca okuryazar olmayan ve ezilen olarak ifade ettiği yoksul yetişkinlerin eğitimiyle ilgilenmiş bir eğitimcidir. Freire Ezilenlerin Pedagojisi kitabında sadece belli eğitim merkezinde uygulanacak alternatif bir pedagojiyi değil, amaçları kadar kullandığı araçları da özgürlükçü olan bir özgürleşme siyaseti önermektedir. Freire’e göre siyaset, kelimenin en geniş anlamıyla bir eğitim süreci olarak ifade edilebilir. Freire öncelikle “bankacı eğitim modeli” diye adlandırdığı ezberci eğitim yöntemini reddeder.

Bu ezberci yöntemde ezilenler, üzerlerine bilgi yatırımı yapılan boş kaplar olarak değerlendirilmektedir. Bankacı eğitim modelinde eğitim öğrenenlere sunulur. Bankacı eğitim modelinde öğrenenler nesne, öğretmenler veya siyasal liderler ise öznedir.

Bu modelde dünya;

Kapalı, durağan bir düzen, tamamlanmış bir gerçeklik olarak sunulur. Eğitim faaliyetlerinde diyalog karşıtı tek yanlı bir zorlama, diretme söz konusudur. Diyalog karşıtlığı; ezilenleri kaderciliğe iten, özgürlükten korkmalarına yol açan ve bu yüzden ezenlerin üzerlerindeki hükmetme isteğini pekiştiren bir model olarak ifade edilir. Freire diyalog karşıtlığının aksine ezilenlere dayatılmayan, onlarla diyalog içinde oluşturulan bir pedagojiyi “problem tanımlayıcı eğitim” modeli diye adlandırdığı bir metodolojiyi önerir. Freire’e göre yoksul ve eğitimsiz insanları “nesne” olarak algılayan, sınıf farklılığı nedeniyle insani ilişkiler yerine otoriter ilişkileri savunan düşünceler özgürleştirici olamaz. Özgürleşme, ezilenlere lütfedilecek bir olgu değildir ve bu şekilde sunulamaz; aksine ezilen insanların bağımsızlık uğruna verecekleri çabanın sonucudur. Freire’in önerdiği eğitim modelinde, “İnsanların dünya ile ilişkilerindeki problemleri tanımlamalarını, dünyayı insanın kendini yaratma (kendini gerçekleştirme) görevinde kullandığı bir malzeme olarak görmelerini sağlar.’ Diyalogun en önemli ön şartı ise insanlara gerçek anlamda inanmak ve insanları sevmektir. Burada Dünyayı güzellik kurtaracak, bir insanı sevmekle başlayacak her şey” dizelerinin sahibi Zülfü Livaneli’yi de anmış olalım.

Büyük eğitimci Freire ve eğitim felsefesini kısaca andıktan sonra bu bağlamda dünya panoramasına kısaca değinmekte yarar var. Çünkü bankacı eğitim modeli başta bizim eğitim sistemimiz olmak üzere birçok ülkede egemen durumda. Bu eğitim modeli eleştirel düşünen, sorgulayan, özgürleştiren birey değil, tabii olan, uyumlu, itaatkâr birey yetiştirir.

Çok uzun süredir insanlık çok ciddi bir akıl tutulması yaşıyor. Bir yandan da insanlığın önündeki temel sorunlara ışık tutacak paradigma arayışlar sürüyor. Ülkemizde ve dünyada fikirler dünyasında hegemonya kurmuş olan düşünce akımlarının, kısaca hepsinin çıkış kaynağı olarak değerlendirilebilecek olan neoliberalizm insanlığa kan kusturmaya devam ediyor.

Bütün acımasızlığıyla İsrail-Filistin savaşı dünyanın orta yerinde sürüyor ve dünya ülkeleri izliyor. Oysa yaşanan adeta bir soykırım. İnsanlık adına ve geçmişten gelen geleneğimiz adına tarafımız belli ezilenlerden, mazlum Filistin Halkından yanayız. Hitlerin kıyımına uğramış, katledilmiş bir halkın seçilmişleri olan Binyamin Netenyahu hükümeti ABD ve birçok AB ülkesi desteği ile yeni savaş teknolojilerini mazlum Filistin halkı üzerinde kullanıyor.

Dünyanın gündeminde sadece savaş yok elbette.

Ukrayna Rusya savaşı da dâhil savaşların tetiklediği iklim, ekonomik, gıda ve enerji krizi, yoksulluğun küreselleşmesi, güneyden kuzeye doğru kitleler halinde yaşanan göç sorunu insanlığın önünde duran belki de orta vade de insanlığın sonunu getirebilecek sorunlar olarak karşımızda duruyor.

Ülkemiz de dünyada yaşanan bunca sorunun tam da orta yerinde bulunuyor ve doğrudan olumsuz olarak etkileniyor.

Ülkemizi nasıl bir gelecek bekliyor?

Çok uzun süredir eğitim, ekonomi, adalet, sağlık, tarım, demokratikleşme, basın özgürlüğü vb. birçok alanda, bir önceki yılı aratan bir şekilde artan, kronikleşen krizler yaşıyoruz. Kısa ve orta vadede krizden çıkış görünmüyor.

Prof. Dr. Mustafa Durmuş’un yakın zamanda Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonun düzenlediği panelde Cumhurbaşkanlığı tarafından hazırlanan ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne gönderilen 2024 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanun Teklifinde, 2024 yılı için; 11 Trilyon 89 Milyar TL’lik gider (Gayri Safi Yurtiçi Hasılanın yüzde 27’si); 8 Trilyon 437 Milyar TL’lik gelir öngörülüyor. Dolayısıyla bütçe açığının 2 Trilyon 651,9 Milyar TL (yüzde 6,4), faiz dışı açığın ise 1 trilyon 398 milyar TL olarak gerçekleşmesi öngörülüyor. Böylece önümüzdeki Orta Vadeli Plan döneminde 3 yılda 3 Trilyon 654 Milyar TL bütçe açığı verilmiş olacak. Bu üç yıllık dönemdeki faiz dışı açığın ise 945,3 Milyar TL’ye indirilmesi hedefleniyor. Bu da halka dönük sosyal harcamalarda ciddi bir kesinti olacağını ve / veya vergi yükünün daha da artacağını gösteriyor. Bu yılın Ocak–Eylül (9 aylık) dönemi bütçe açığının 512 Milyar TL olduğu dikkate alındığında, iktidar bloku yılın geri kalan son üç ayında 2 Trilyon 140 Milyar TL’lik bir açığı gerçekleştirecek harcamalarda bulunacak demektir. Yani iktidar sadece deprem harcamaları değil, yerel yönetim seçimleri yolunda çok ciddi harcama yapmayı da planlamış görünüyor. Tabi her şey tasarlandığı gibi giderse, fakat bu plan yapılırken Filistin İsrail savaşı gündemde yoktu!

20 milyonun üzerinde öğrencisi ve 1 milyon 300 bine yaklaşan öğretmen sayısıyla dev bir sistem olan eğitim sistemimiz bu hantal yapısıyla yönetilebilir olmaktan hızla çıkmaktadır.

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz’ın açıklamalarına göre, Milli Eğitim Bakanlığı için 2024 yılında 1 trilyon 90,2 milyar lira bütçe ayrıldı. Böylece bütçeden eğitime ayrılan pay yüzde 14,6 oldu. Eğitime ayrılan bu bütçe elbette ki yeterli değil. Belirlenen bu bütçenin içinde eğitim çalışanlarının ücretleri önemli bir pay tutuyor. Aslında eğitimin niteliğini geliştirmek için de geriye pek bir şey kalmıyor.

Eğitim sistemimizin yapısal sorunları nelerdir?

Belki de 20 yıl kadar önce bu sorunun cevabına ilk sıralara birçok eğitimciöğretmen yetiştirme düzenimiz!” derdi. Ama artık eğitim sistemimizin en önemli sorunu eğitim bilim uzmanı ve iki öğrenci babası olarak diyebilirim ki laik, demokratik, çağdaş eğitimden hızla uzaklaşılması ve emekçi sınıfların, Freire gönderme yapalım “ezilenlerin” eğitime erişimidir.

Diyanet İşleri Başkanlığı uzun yıllardır eğitim sistemimize dışardan ya da içerden müdahil olma çabasındadır. Örneğin 1996 yılında Türk Eğitim Sistemi, Alternatif Perspektifoldukça kapsamlı bir çalışmayı kitaplaştırmıştır.Güle Oynaya Camiye Gel projesi kapsamında 40 gün sabah namazına gelene bisiklet, okul öncesi eğitim çağındaki çocuklar için Kur’an Kursları açma ve kitap dağıtma, ÇEDES Projesinin (Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum Projesi) amacı şöyle açıklanmış;Öğrencilerimizin “millî, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerimizi benimseyen, koruyan ve geliştiren fertler olmalarına” ayrıca çağın ve geleceğin becerileriyle donanmış, bu donanımı insanlık hayrına sarf edebilen, bilime sevdalı, kültüre meraklı ve duyarlı; millî, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerimizi kendi yaşantılarında inşa etmiş; akl-ı selim, kalb-i selim ve zevk-i selim sahibi, bedensel ve sosyal bakımdan dengeli bireyler olarak yetiştirilmesine katkı sağlamaktır.”

ÇEDES Koordinasyon Kurulu:

a) MEB DÖGM, DİB DHGM ve GSB GHGM’de, Daire Başkanları başkanlığında en az birer kişiden oluşan ortak kurulu,
b) İl ve ilçe düzeyinde İl / ilçe Müdürü ve Müftüsü başkanlığında il / ilçe müdür yardımcısı / müftü yardımcısı / şube müdürü, il / ilçe koordinatörleri, temsilci öğretmen, manevi danışman ve gençlik merkezi sorumlusu olmak üzere en az altışar kişiden oluşan ortak kurulu.

Artık son aşama olarak Millî Eğitim Bakanlığı Okul Öncesi Eğitim ve İlköğretim Kurumları Yönetmeliğinde yapılan değişiklikle, Yatılı bölge ortaokullarının pansiyon kısımlarında ibadethane açılır. Okulöncesi eğitim ve ilköğretim kurumlarında talep edilmesi halinde ibadet ihtiyaçlarını karşılayacak uygun mekân ayrılabilir maddesiokulöncesi eğitim ve ilköğretim kurumları ile yatılı bölge ortaokullarının pansiyon kısımlarında ibadet ihtiyaçlarının karşılanması amacıyla doğal aydınlatmalı uygun mekânda mescit açılır” şeklinde değiştirildi.

Milli Eğitim Bakanlığının üst politika belgeleri incelendiğinde (MEB Stratejik Planı, Öğretmen Strateji Belgesi, Kalkınma Planı, OECD Bir Bakışta Eğitim, Orta Vadeli Program vb.) aslında bu uygulamaların söz konusu belgelerde yer almadığını görüyoruz. Bu tür projeler maalesef eğitim dünyasının dışından projelendirilmekte ve MEB’e sunulmaktadır. Kendi düşünceme göre, günümüz dünyasında yeri olmayan bu tür uygulamalar maalesef dışarıdan kotarılmaktadır. Yolukla, yoksullukla, yolsuzlukla debelenen insanlarımızın beklentileri çok başkadır.

Daha geçenlerde iki üniversite öğrencisi ekonomik nedenlerle kendi yaşamını sonlandırdı. Bu düzen maalesef sadece kendi mezar kazıcılığını yapmıyor, ülkemizin de mezarını kazıyor. Madde bağımlılığının yaygınlaştığı, erişiminin çok kolay olduğu, pandemi sonrası ağır psikolojik sorunlar ve öğrenme kayıpları yaşayan çocuklarımızın, eğitim dünyamızın sorunları aynı kalmakla birlikte yenileri de eklenmektedir.

Küresel dünyada küresel bir güç olmak, gönenç içinde yaşayan bir toplum olmak istiyorsak, yolsuzlukların, yoksunlukların ve yoksulluğun olmadığı, daha yaşanabilir bir dünya ve Türkiye istiyorsak, demokratik, çağdaş ve laik bir eğitim sistemi zorunluluktur. Eğitimin dini saiklerle yönetildiği, içeriğinin dinselleştirildiği hiçbir ülke demokratik ve çağdaş değildir. Ülke ve birey olarak refah içinde mutlu olarak yaşamaz.

Son olarak çocuklarımız bilgisayar ya da cep telefonları aracılığıyla dijital bağımlılık yaşamaktadırlar.

Bu durum da onların sosyalleşmelerini engellemekte, iletişim becerilerini zayıflatma, birlikte iş yapma, çalışma alışkanlıklarını yok etmekte, dikkat dağınıklığına neden olmakta, endüstriyel beslenme alışkanlığı yaratmakta, aile bağlarının kopmasına neden olmaktadır.

9.216.000 nüfusuyla İsrail, 57 İslam ülkesinin 1 milyar 600 milyon nüfusa meydan okuyor, çevresi sarılmış durumda Ortadoğu’da çıbanbaşı olarak duruyor. Biz hiç akletmez miyiz?” ArGe çalışmalarına önem veren, bilim ve teknolojiyi gündelik hayatın her alanında kullanan İsrail’in diğer ülkelerden ne farkı var? Bence bu işin sırrı “Hayatta en hakiki mürit ilimdir, fendir, ilim ve fenden başka yol gösterici aramak gaflettir, dalalettir, cehalettir” (M. K. Atatürk) sözlerinde saklıdır.

Burada konuşmamı öğrenci arkadaşlarıma ve anne babalarımıza okuma önerisi olarak üç kitap ismini telaffuz etmek isterim.

1. Yazarı Johann Hari olan “Çalınan Dikkat” veKaybolan Bağlar”
2. Yazarı, Richard Bach, “Martı Jonathan Livingston”

Herkese iyi okumalar diliyorum. Lakin okumakla kalmayalım, anlayıp yorumlayalım, önce kendimizi sonra yakın çevremizi değiştirelim. Benim umudum hala var. Umut İnsanda!
Umutmayalım, cesaret hayatın eleştirisidir.

Büyük öğretmen Fakir Bayburt’un ifadesiyle Sonsuz bir yaşam sonsuz bir umutla yaşanır”.

Sevgiyle kalın.

Ercan EROĞLU
Eğitim Bilimleri Uzmanı

#ErcanEroğlu #Eğitim #EzilenlerinPedogojisi #Paulo Freire  #Ekonomi #Filistin #İsrail #ÇEDES #Demokratikleşme #Özgürlük #gundemarsivi #ogrencisorunlari #egitimpolitikalari #butceacigi

Eğitim Sistemimizin Kaosu ve Ekonomi Politiğine Değinme

Ölüm ve Hayat Arasında Köye Dönüş

Eğitim Sistemimizin Kaosu ve Ekonomi Politiğine Değinme

Neoliberalizm, 1980’li yıllardan sonra dünyada ve bizde de 12 Eylül Askeri cuntanın darbesi sonrası uygulamaya sokulmuştur.

Pek çok ülkede yaşandığı gibi kamu yatırımları özelleştirilmeye başlanmış, ülkeler doğrudan dış yatırımlara açık hale getirilmiş, ticaret için koşullar serbest bırakılmış ve belki de en önemlisi devlet eğitim, sağlık gibi sosyal politikalardan çekilmeye başlamıştır.

Devletin kamusal eğitime ayırdığı payın/kaynakların azalması, okulların finansal sorunlarını kendi ek desteklerini yaratarak aşmaya zorlanması ve eğitim için özel öğretimin önünü açıp teşvik edilmesiyle eğitim de neoliberal politikalardan payını almıştır. Oluşan toplumsal eşitsizlikle birlikte eğitimdeki dönüşüm bir araya gelince insanların eğitime erişimleri, eğitim sistemi içinde kalış süreleri, eğitimden yararlanma olanakları ve toplumda var olmaları olumsuz yönde etkilenmiştir.

1840’ta ilk kez kullanılan sosyal adalet kavramı, ideal bir toplumsal düzen kurmak amacıyla 19. yüzyılın sonlarına doğru reformistler tarafından daha yoğun kullanılmıştır.

Çünkü neoliberal politikaların oluşturduğu yeni düzen adaletsizliklerin çoğalmasına yol açmıştır. Fakat günümüzde gelinen süreçte bu idealize edilen durumun tam tersi yaşanmaktadır. Neredeyse eğitimin tüm süreçleri paralı hale gelmiştir. Ülkemizde yaşanan ekonomik kriz ve işçi sınıfının ve orta direk olarak nitelenen kesimin çok hızlı bir şekilde yoksullaşmasına neden olmuştur. Bu da işçi sınıfının nitel ve nicel olarak dönüşümüne neden olmaktadır.

Bir önce yaptığımız açıklamalar bağlamında;

Uluslararası sermaye bölgesel ve çok taraflı, özel ve ulusal pek çok yatırım garanti kuruluşu, yabancı ülkelerdeki yatırımları politik risklere karşı garanti altına almak ister. Dünya Bankası, yatırımcıların politik risklerden kaynaklı kaygılarını (işçi hareketleri, grevler, salgın vb) gidermek üzere, dünyanın ilk çok taraflı yatırım garanti kuruluşu olan MIGA’yı yaratmış ve Türkiye bu ajansa 1988 yılında katılmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti de 1994 GATS anlaşmasına DTÖ kurucu üyesi olarak imza attı ve anlaşma TBMM’de 25 Şubat 1995’te onaylandı. Bu anlaşmayla yerel yönetimlerin ürettiği hizmetlerin, eğitimin vb. birçok alanın hızla özelleştirilmesi hedeflenmiştir.

1995’li yıllarda ülkemizin de müdahil olduğu Çok Taraflı Yatırım Anlaşması (MAI) yabancı sermaye yatırımları önündeki engelleri kaldırmayı amaçlar.

Andığımız bu anlaşmalar aslında ekonomi dünyamızı olduğu kadar eğitim ve gündelik hayatımızı da doğrudan etkiler.

Sosyal adalet kavramı ekonomik, toplumsal, siyasal eşitlik, fırsat eşitliği, özgürlük, çok kültürlülük, cinsiyet, farklılıklara hoşgörü, demokrasi, anadil eğitimi ve benzeri konularla ilişkili olarak ele alınabilir.

Eğitimde sosyal adaleti sağlamak için her bireyin eğitime ulaşması ve eşit derecede yararlanabilmesi önemlidir.

Bu nedenle ekonomik gelir dengesizliklerini, siyasal ya da toplumsal alandaki yanlış uygulamalar nedeniyle göç eden/etmek zorunda kalan insanları, ırkçılığa, cinsiyetçiliğe, homofobiye, sınıf ayrımcılığına maruz kalan bireyleri, engellilere yönelik olumsuz algıları olanları ve bunların eğitime yansımalarını irdelemek gerekir. Eğitimin bireye olan yararının yanı sıra ekonomik ve politik nedenlerle topluma yararının da olduğunu, bu yüzden hem bireyin hem de toplumun yararının olması gerektiğini savunmak gerekir.

Şimdi, burada açıklamalarımızı somut verilerle eğitim sistemimizin reel durumuyla anlatmaya çalışayım.

PISA 2022 sonuçları 2023 yılının son günlerinde açıklandı. Bu sınav ile 3 yıllık döngülerle uygulanan ve örgün eğitimdeki 15 yaş öğrencilerin katıldığı programda, öğrencilerin okuma, matematik ve fen alanlarındaki bilişsel becerileri değerlendiriliyor. Bu değerlendirmenin yanında öğrenciler, öğretmenler, okul yöneticileri ve velilere de anketler uygulanıyor. Bu anketler aracılığıyla, sosyoekonomik durum, öğrencinin kendisine ilişkin yargıları, farklı okul yapıları ve süreçleri gibi etkenlerin akademik başarıyı nasıl etkilediğine ilişkin çıkarımlar yapılabiliyor. PISA 2020 sınavına 82 ülke katılıyor. Türkiye, 453 puan ile 39. sırada yer alıyor. Önceki döngü olan PISA 2018’de Türkiye 41. sırada yer alıyordu. PISA 2022’de OECD ülkeleri arasında ise ilk üç Japonya, Güney Kore ve Estonya. Türkiye, sadece OECD ülkeleriyle karşılaştırıldığında 32. sırada maalesef. Türkiye’nin puanları matematik sınavında aynı düzeyde kalırken, okuma puanı 10 puan azaldı, fende ise 8 puan arttı. OECD ortalamasında ise her üç alanda da puanların düştüğünü görüyoruz. Türkiye’nin okuma ortalamasındaki 10 puanlık düşüş, yarım dönemlik kayıp olarak yorumlamak olasıdır.

“PISA 2022’ye Türkiye’den katılan çocukların yüzde 19,3’ü, yani neredeyse beşte biri, para eksikliği nedeniyle haftada en az bir kez yemek yemediklerini bildiriyorlar.”

PISA 2022, öğrencilerin ortalama puanlarının ne kadarının sosyoekonomik durumla açıklanabildiği de inceleniyor. OECD ortalamasında matematik puanlarının yüzde 15,5’i, Türkiye’de yüzde 12,6’sı sosyoekonomik durumla açıklanıyor. Sosyoekonomik durumu ilişkin bir gösterge olarak da değerlendirilebilecek uluslararası ekonomik, sosyal ve kültürel statü endeksi ise bir birimlik değişikliğin kaç puan artışa karşılık geldiği ortaya okuyor. Sadece bir birimlik bir değişiklikle Türkiye’deki öğrencilerin ortalama matematik puanında 27 puanlık artış olması sağlanabiliyor. Bu değişim, öğrenciler arasında bir okul yılının üzerinde fark yaratıyor. OECD, uluslararası ekonomik, sosyal ve kültürel statü endeksine göre dezavantajlı olmalarına karşın PISA’da üst düzey performans gösteren öğrencileri “akademik olarak dayanıklı” olarak tanımlıyor. Türkiye’de bu öğrencilerin oranı (yüzde 11,7) az bir farkla da olsa OECD ortalamasının (yüzde 10,2) üzerinde. Salgın döneminde de sıkça gündeme gelen ve sosyoekonomik olarak dezavantajlı çocukların okula devamı ve eğitim çıktılarının iyileştirilmesinde kilit politikalardan biri olan gıdaya erişime de PISA 2022’de yer veriliyor. PISA 2022’ye Türkiye’den katılan çocukların yüzde 19,3’ü, yani neredeyse beşte biri, para eksikliği nedeniyle haftada en az bir kez yemek yemediklerini bildiriyorlar. (https://www.egitimreformugirisimi.org/bir-bakista-pisa-2022)

Dünyanın çoğunda, bir çocuğun aldığı eğitimin süresinin ve niteliğinin önemli bir düzeyde anne babasının sosyoekonomik düzeyiyle doğrudan ilişkisi olduğu bir gerçek. Devlet okullarının amacı bütün çocuklara ailelerinin gelir düzeyinden etkilenmeden nitelikli ve istedikleri kadar eğitimi parasız, ayrımcılığa uğramadan, planlı ve bilimsel bir şekilde sunmaktır.

Sosyal adalet ve eşitliğin eğitimde sağlanabilmesi için ilk koşullardan biri eğitime ayrılan kaynaklarla ilgilidir. Bu nedenle MEB bütçesinde ihtiyaç duyulan kalemlerin arttırılması, MEB bütçesinin yerelden merkeze doğru okul bütçesi temelli oluşturulması önerilmektedir. Okulların velilerden gelir kaynağı (aidat, çocuk kulübü vb.) oluşturmasına izin verilmemelidir. Okulların kendi kaynağını yaratması yönündeki beklentiden vazgeçilmelidir. Ailelere okul çağındaki çocukları için destek sağlanmalıdır. Eğitimde dezavantajlı grupların eğitimine daha fazla kaynak ve öğretmen ayrılarak sorun giderilmelidir. Öğrencilerin kendilerini (akademik, kültürel, fiziksel, sanatsal vb) çok yönlü geliştirebilmeleri için okulların bu hizmetleri parasız sunması sağlanmalıdır. Okulların etkinliklerine katılmak ailenin gelir düzeyinden bağımsız olmalıdır.

Farklılıkları kabullenmeyi sağlamak için çok kültürlü eğitim desteklenmelidir.

Müfredatlar bu konuda gözden geçirilmeli, kültürel çeşitliliği ortaya koyacak eğitim ortamları düzenlenmelidir. Okulların bütün bileşenlerinin (öğrenci, öğretmen, veli, personel vb) katılımını sağlayacak düzenlemeler yapılmalıdır. Dezavantajlı grupların ayrıştırılmaması, demokrasi kültürü, sosyal adalet ve eşitlik için yöneticilere ve öğretmenlere özel eğitimler verilmelidir.

Son yıllarda dünyanın çeşitli ülkelerinden (Gana, Nijerya, Afganistan, Irak ve özellikle de Suriye’den) gelen çocukların ve yetişkinlerin eğitimin her kademesine erişimleri kendi yurttaşlarımızı mağdur etmeden sağlanmalıdır.

Aslında eğitim sistemimizin/eğitim emekçilerinin, ülkemizin içinde yaşadığı kaostan, çöküşten bağımsız olmayan o kadar çok sorunu var ki… Fakat bu sorunları çözmek için önce iktidarın bu sorunların farkında olması gerekir. Ama maalesef o farkındalığı göremiyoruz.

 

Bu konuyu da örneklendirerek yazımızı sonlandırmış olalım.

2004 yılında öğretim programlarında, içinde bulunduğumuz çağ, “bilginin hızla yenilenerek üretildiği çağ” olarak nitelendirilmiştir. Bu özelliklere bağlı olarak toplumun bireylerinin sahip olmaları gereken özellikler “bilgiye ulaşma, bilgiyi kullanma ve üretme” olarak ortaya konulmuştur. Gündem yaratan ve kamuoyunu yönlendiren açıklamalar ilgili çevreleri etkilemiştir. Müfredatın uygulamaya geçmesi için akademisyenler, müfettişler ve formatör öğretmenler aracılığıyla binlerce öğretmene milyonlarca masraf yapılarak eğitimler verilmiştir. Ayrıca on milyonlarca ders kitabı yeniden basılmıştır. Birçok eğitim materyali yeniden tasarlanmış ve üretilmiştir. Peki, sonuç ne oldu? Hiç! Koca bir hiç! Biraz önce sözünü ettiğimiz uluslararası sınav sonuçları ortada. Lise ya da üniversiteye giriş sınavlarında öğrencilerimizin aldığı sonuçlar ortada. Fazla söze gerek yok. Halkımıza, eğitim emekçilerine hamaset dolu sözler söyleyerek onların aklını çelmeye devam etmenin anlamı yok.

Ercan Eroğlu

İyi Vatandaş İyi İnsan

https://x.com/STURAN2100/status/1749437957059039616?s=20

1) @KemalistIlkayın “iyi vatandaş nedir(?)” sorusuna katkı: iyi vatandaş, eğitim, okul ve demokrasi ilişkisi çok stratejik. Bu konu Cumhuriyet’in ilk yıllarında ele alınmış, en önemli eğitim bakanlarından, Hasan Âli Yücel konuyla ilgili giriş niteliğinde bir de kitap yazmıştır.

2) Yücel kitabına Yunus Emre’den bir alıntı ile başlar: “Cümleler doğrudur sen doğru isen/Doğruluk bulunmaz sen iğri isen.” Bu eser, ‘doğru’ bir ‘insan/vatandaş aramaya’ giriş olup kişiyi bir birey olduğuna nasıl ikna edebiliriz(?) sorusuna cevap aramaya çalışır.

3) Eser, zayıf bir bireyin iyi vatandaş ve iyi insan olamayacağı ve bu bakımdan önce bireyin güçlendirilmesi gerektiğini ileri sürer ve Türkiye’nin toplumsal ahengi, mutluluğu için; iyi insan / vatandaş tasarımı ve demokrasi idealleri/değerleri üzerinde durur.

4) Hasan Âli Yücel; “Bir milletin içinde iyi vatandaş olma, inanımca, bütün beşeriyet içinde iyi insan olmaya bağlıdır. Fena insan nasıl iyi bir vatandaş olabilir?” Cumhuriyet’in ilk yıllarında; ‘iyi vatandaş olmaya çalışma, iyi insan olmanın en doğru yolu’ olarak kavramlaştırılır.

5) Özetçe; Cumhuriyet’in öngördüğü; -Osmanlı’dan miras irrasyonel bireyi rasyonel kılmak veya ikisi arasındaki dengeyi sağlayarak- demokratik bir birey ve toplumun inşası öngörülmüş ve bu bağlamda kültürel değişim ile bireyin değişimi eş zamanlı gerçekleştirilmeye çalışılmıştır.

6) Türkiye Cumhuriyeti’nin tam bağımsız-özgür sonsuza dek yaşaması için; bireyin özgürleşmesi, demokratik, katılımcı insan tipi ideal olarak kabul edilmiştir. Cumhuriyetin ilk yıllarında kültür ve değerler üzerinden kurgulanan ‘iyi insan’ ve ‘iyi vatandaş’ katılımcı insandır.

7) Uygulamada çok ciddi sorunlar olmakla birlikte, her bir bireyin ‘birey olduğuna ikna edilmesi’ neticesinde; aktif ve demokratik / sorumluluk sahibi birey; iyi vatandaş ile ilişkilendirilmiştir.

8) İyi vatandaş, topluma/ülkesine karşı görev ve sorumluluklarını bilen kişidir. O bakımdan okulun temel görevi; çocuğa ‘sorumluluk’ kazandırma ve ‘eleştirel bilinç geliştirme’ olarak düşünülmüştür. Bu iki özelliği kazandırma konusunda, dünden bugüne, okullar başarısız olmuştur.

9) Bu konuyu demokrasi açısından ele alan en önemli düşünür John Dewey’dir. Dewey ekte yer alan kitapta bu konuyu bütün yönleriyle ele alır ve herkesin ‘kendi çocuğu için istediğini bütün ülkenin çocukları için istemesi gerektiği’ ileri sürer, aksi durumda demokrasi zayıflar.

10) Dewey, bireyin karar alma süreçlerine katılması; potansiyelini, toplumun üstün yarari için kullanması gerektiğini ileri sürer. Okul bir kişiye meslek kazandırması kadar vatandaşlık ve iyi insan olması hususlarında da kafa yorması gerektiğini belirtir.

Özetçe; okul, çocuğa bireysel yaşamda, varlığını sürdürecek yetenekleri kazandırmak kadar, iyi bir insan olma kapasitesini geliştirme ve bir birey olduğuna ikna etme etkinlik ve süreçleri de işe koşması gerekir.

11) Sonuç olarak; iyi insan ve iyi vatandaş olmaya çalışma, karar alma süreçlerine katılma, eleştirel bilince sahip olma, kendine ve ülkesine güven duygusunun güçlendirilmesi ile ilgilidir. Pedagojik açıdan okul bu işlevini yerine getirmez ise toplum bir bilinmeze sürüklenebilir.

12) Hasan Ali Yücel Bey kitabını bitirirken Mahatma Gandi’den bir alıntı yapar: “Kendinizden başka kimse size kötülük edemez.”

Teşekkürler @KemalistIlkay

Prof. Dr. Selahattin Turan

*****

İyi Vatandaş İyi İnsan 

Çok saygıdeğer Selahattin Bey’den dün yardım rica ettim. Çünkü az bildiklerim, yeterli değildi. Dostlarım muazzam kültürlere sahipler, fakat iyi oldukları konular arasında istenilen konu yoktu. Ben dahil olmak üzere, milyonların eğitim politikalarından bi haber olduğunu ve bilge birisinin sözlerine muhtaç olduğunu biliyordum.

Konu başlığı herkesin eğitim almasını gerektiren, vatandaşlık görev ve sorumluluklarıydı. Başlığa başlayacakken, bilgilerimin yetersizliğini bilerek değerli aydınımızdan yardım rica ettim. Sağ olsun teveccüh etti, tevazu gösterdi ve az önce okuduğunuz metni tweet zinciri olarak yayınladı.

Bir vatandaş daha ne ister, görev ve sorumluluklarımı öğrendim. Daha faydalı bir insan olma yolunda değerli büyüğümüzün izinde olacağım.

Sayın Selahattin Bey’in kitaplarını satın alıp okumak için buradan ulaşabilirsiniz.

Ve kendisinin adını yazarak değerli makalelerini arama motorlarından ulaşabilirsiniz.

Kendisini daha iyi tanımak için biyografisine buradan ulaşabilirsiniz.

Twitter’dan ya da yeni adıyla X’ten takip etmek isterseniz profil hesabını da sizlere iletiyorum: @STURAN2100

Konuyla hem ilgili hem ilgisiz bir olay aktaracağım: Ertem Eğilmez, Hababam Sınıfı için hazırlığa başladığı zaman filme bir amaç düşünür. Günlerce… Her sabah Hababam ekibini evine davet eder ve o filmi önemli kılacak bir amaca ulaşmak ister ve bir gün bulur ve şöyle der; konu eğitim olsun, bu ülkede her zaman eğitim sorunu oldu ve olacak. Eğitim sorunları devam ettikçe de bizim filmimiz önemli olacak (özetle aklımda kalan sözleri ilettim) der. Bildiğiniz üzere hala eğitim sorunlarımız var ve artmakta. Yani asla modası geçmeyecek bir filmi izlemeye devam edeceğiz.

Peki yarın çözümlerin uygulanacağı günler gelirse ne yapabiliriz. Vatandaşlık görevimizde nasıl destek olabiliriz. İşte bu noktada Selahattin Bey’in satırları ışığımız olacak.

Kendisine nezdinizde varlığına şükür ettiğimi ileterek, teveccühüne, emeğine, vaktine sonsuz minnettarlığımla, sonsuz hürmet ve sevgilerimi iletiyorum. İyi ki var.

İyi Vatandaş İyi İnsan olan Selahattin Bey’i hep taktir ederek okumaya devam edeceğim.

Not: Umarım bu yazıma alıntıladığım metnini hoş görür. Çünkü izinsiz bir yazı yazdım, saygılarımla.

https://x.com/KemalistIlkay/status/1748823448988668086?s=20

Kemalist İlkay

Eğitimde ‘Etik’ Sorunsalı

Toplumumuzda eğitim ve eğitimciler hep kutsana gelmiştir ve görülen o ki kutsanmaya da devam edecektir. Bunun tabii sonucu olarak da eğitimdeki etik dışılıklar görülememiştir veya çoğu kere olduğu gibi görmezden gelinmiştir.
Yetişme çağındaki bir çocuk için anne babadan sonra ikincil öncelikli rol model öğretmendir. Bu yüzden ahlaki ve etik değerler konusunda öğretmenlerin sorumluluğu, çocuğun gelişiminde rol oynayan diğer pek çok paydaşından, daha fazla. Eğitim bilimsel verilere göre problemli bir öğrencide ebeveyn ve öğretmenin yanlış tutumunun payı yüzde altmış.

Bu oranı tersten okursak, “yaramazlık” yapan öğrenci yüzde altmış oranda masum!

Eski Yunan’da, Roma İmparatorluğu’nda ve Osmanlının kimi dönemlerinde ve özellikle Cumhuriyetin ilk yıllarında ahlaki ve etik değerler konusunda öğretmenlerin, rengiyle, duruşuyla, sahip olduğu değerleriyle, bırakın okulu ve öğrencileri, topluma öncülük ettiğini görüyoruz. Gelelim günümüze…
Bir defa “eğitim” tanımının içi tamamen boşaltılmış durumda. Yani artık eğitim, “istendik davranış değişikliği” değil. Söylemeye dilim varmıyor ama üniversite ve ödüllü yarışma programlarına adam hazırlayan; içerisinde kuru, ansiklopedik bilgiler yığını olan, bir yerlerden ödünç alınmış, eğreti bir sistem çöplüğü durumunda.

Hâlbuki eğitimin en karakteristik özelliği, insanı öteleyip onun yaşamına bazı artılar katmasıdır ve o yüzden de en başta kendisinin sağlam bir temele oturması zorunludur.

Sokrat’a göre gerçek bilgi, insanın özümseyip içselleştirdiği bilgidir. Şöyle der: “Hiç kimse bilerek kötülük yapmaz!”. İşte bu yüzden sigara içen bir öğretmenin çocuklara, “Sigara içmeyin, sigara sağlığa zararlıdır!” demesi etik değil, etik dışıdır.
İçimizde hocasından dayak yemeyen var mı?
Bu soruya, son dönemde mezun olanlar hariç, kaçımız “hayır” diyebilir? Sadece dayak konusu bile eğitimde etik sorunsalının, üstü örtüle örtüle, ne boyutlara tırmandığının açık bir göstergesidir.

Hocasından dayak yiyen adam karısını döver- kocasından dayak yiyen kadın da çocuğunu döver elbette. Hocasından dayak yiyen polis işkence yapar. Neden mi? Çünkü rol model gördüğü, örnek aldığı hocası kendisini dövmüş ve “adam” etmiştir.

Toplumda gittikçe tırmanan şiddet kültüründe en büyük payın dayakçı öğretmenlere ait olduğunu söylesek hiç abartmış olmayız.
Liselerde yazın yapılan ve kabaca “bütünleme sınavı” diye de adlandırabileceğimiz ortalama yükseltme ve sorumluluk sınavlarında (ortalama yükseltme sınavları 2014’te kaldırıldı, sorumluluk sınavının da sayısı artırıldı) genelde hocalar çocuklara kopya verirler.

Sıkı durun; onlara sorarsanız yaptıkları şey kopya değil, basit bir yardımdır. Basit de bir gerekçesi vardır: “Eğitim zaten ergenlik dönemindeki çocuklara dadılık yapmak değil mi? Tamam işte, mesai bitti, mezun edelim gitsinler başımızdan.” Hatta bu geleneği, özellikle resim, müzik, beden eğitimi öğretmenlerinden bir güruhun ağırlıkta olduğu, normal yazılı sınavlarında da sürdüren ve elinde telefon masasından kalkmayarak sözde öğrencilerin kopya çekmelerine göz yumarak onlara yardımcı olduğunu sanan “iyi” öğretmenler az değildir.
Pedagojik açıdan ise olay tam bir felaket…

Kendi ellerimizle çocuklara hırsızlığı, emek harcamadan kazanmayı öğretiyoruz. Büyüdüğünde kapkaççı, hırsız, dolandırıcı olması kuvvetle muhtemel bu çocuğun suçlusu bizzat biz öğretmenleriz.
Çevrenizi biraz dikkatli gözlemlediyseniz okula; deftersiz, kitapsız bir şekilde turist gibi giden öğrenciler görürsünüz. Onlar okulun uyanıklarıdır, iyiliksever (!) öğretmenlerin yazın bütünleme sınavında ya da şimdilerde olduğu gibi şişirilmiş notlarla kendilerine yardımcı olacaklarını bilirler.
Okullardaki yazılı sınavlarını merkezi sınav şeklinde yapmadığımız ve koridorlara bolca serpiştirdiğimiz kameralardan en az birer tane de sınıflara koymadığımız sürece ne söylesek nafile: İsterseniz Finlandiya eğitim sistemini getirin, çalışmaz!
24 Kasım Öğretmenler Günü’nde sağ olsunlar yavrularımız bizleri unutmazlar ve sınıf annesinin de el altından desteklediği organizasyonla; mücevher, laptop, takım elbise, şık bir saat ve hatta Nişantaşı, Etiler gibi nezih muhitlerde bir arabayla bizleri hatırlarlar…
Bir dakika şu duygusal atmosferi bir dağıtalım isterseniz. Rüşvet yiyen tapu memuru ya da bir trafik polisinin bizim “kutsal” öğretmenimizden ne farkı kaldı şimdi? Onlar da küçük bir hediye mukabilinde vatandaşın işini görmüyorlar mı?

Meslektaşlarım kızmasınlar ama kimi kamu personeline yolunu bulmayı uygulamalı olarak öğreten biz öğretmenleriz. Bir araştırmaya göre Türkiye’de yatırıma harcanan her yüz liranın otuzu rüşvete gidiyormuş, bu bir tesadüf mü?
Burada bir parantez açmadan geçmeyelim. Ülkemizde rüşvet alan kamu görevlileri olduğu gibi, rüşvet almayan ilkeli, dürüst ve namuslu memurlar da var. Onlar konumuzun dışındalar. Elbette bir insan için akşam çocuklarına helal, alın teriyle kazandığı ekmeği götürmesinden daha güzel ne olabilir? Çocuklarımıza bırakacağımız en güzel miras, para pul şan şöhret gibi renkleri zamanla solacak “renkli” oyuncaklar değil, onurlu bir yaşam olmalı.
Bizim okullarda uygulanan bir de öğrenci kılık-kıyafet yönetmeliğimiz var. 1981’de çıkarılan bu yönetmelik çok eski ve ne yazık ki, artık çağımıza yanıt vermiyor. Buradan devlet büyüklerimize sesleniyorum: “Lütfen şu yönetmeliği değiştirin hatta mümkünse tamamen kaldırın.” (Sanırım Bakanlık bu çağrımı duydu: 2014 yılında kılık-kıyafet yönetmeliğinde türban dâhil pek çok konuda özgürlükçü diyebileceğimiz önemli değişiklikler yapıldı ancak kraldan çok kralcı okul müdürleri işgüzarlığa devam ediyor hâlâ.) Bu yönetmeliğin uygulanmasıyla ilgili okullarda maalesef çok çirkin görüntüler var. Öğrencinin beyninin içindekilerle değil de kılık kıyafetiyle, saçıyla makyajıyla ilgileniyor sadece kimi idareciler.
Önünden geçerken öğrencilerin tir tir titredikleri öğretmenler odasından söz etmeden yazımızı bitirmeyelim.
Tertip-düzen timsali sevgili öğretmenlerimizin vitrini öğretmenler odası, çöp kovasından farksız. Kitaplar, dönem ödevleri, test kitapları, yaprak testler, kâğıtlar, zarflar ve yiyecek artıkları masaların üzerinde ve elbise dolaplarının içerisinde rastgele atılmış durumda… Biz sevgili öğretmenler işte o odadan çıkıp sevgili öğrencilere tertip düzen ve temizlik gibi konularında ders veriyoruz…
Hadi tamam çocuğa kötü örnek olduk, yetmedi bir de sahtekârlığı öğretiyoruz, çocuğun temiz zihnini bulandırıyoruz. Allah’tan çocuklar çok zeki de bizim gibi sahtekârları örnek almıyorlar.
Ben burada sadece yaygın olan birkaç etik dışılıktan söz ettim.

Menfaat karşılığı öğrencileri geçirenlerden, kurs açıp kursa gelmeyenleri sınıfta bırakmakla tehdit edenlere, okul dışında ayrıca bir dershanede çalışıp dershanesine gelenlere sınıf geçirmeyi vaat edenlere, kendi öğrencisine özel ders verenlere değin okullarda yaşanan bir dizi etik dışılığı atladım. Onlar da ayrıca birer ilkesizlik örneği olarak inceleme konusu elbette…

Osman Akyol

Yükselen Alçak Değerler

Epey zaman önce, Sebahattin Zaim Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Bülent Arı, mevcut eğitim sistemine alternatif düşünceler geliştireceği yerde, daha çok da Taş Devri aydını olma özelliğinden kaynaklı olsa gerek, bir TV kanalında; “Ben daha çok cahil ve okumamış tahsilsiz kesimin ferasetine güveniyorum bu ülkede” demişti. Böyle demekle de kalmamış okuma oranı arttıkça kendisini afakanlar bastığı yönünde açıklamalarda bulunmuştu.

Adam hepten haksız değil bana kalırsa. Eğitim süreçleri sonucunda ortaya çıkan insan profili ortada çünkü. Eğitimin geldiği nokta bakımından belki de bir tür itiraf. Şöyle bir göz atalım: Okumuş kesimin belli bir kısmı siyaset yapıyor. Yapılan siyasete bakarsanız durum anlaşılır: Ya din alıp din satıyorlar ya da ırkçı milliyetçilik pompalıyorlar topluma. Toplumu ayrıştırıyorlar, insanı değerleri aşındırıyorlar belledikleri bu. Okumuş kesimin önemli bir kısmı da çeşitli uzmanlıklar adı altında birer yalan makinesine dönüşmüş halde bu siyasete hizmet sunuyor.

Siyasete girmemiş gibi gözüken bir kesim daha var, o kesimin durumu hepten içler acısı. Çeşitli yollardan ve çeşitli hilelerle halkın cebindeki parayı sızdırma peşinde. Okuduğu okullarda yurda, insanlığa yararlı olmayı bırakın, kurnazlık öğrenmişler adeta… Salt kendi çıkarını düşünmek, içinden çıktığı halka kazık atmak ayıp sayılmıyor bunlar arasında. Bu kesimler içinde çete kuranlar mı dersiniz, uyuşturucu ve silah kaçakçılığı yapanlar mı, sudan ucuz değerlerle devletten ihale kapanlar mı… Bir sürü utanç verici örnek sayılabilir. İşin püf noktası siyaset bunları besliyor, bunlar da siyaseti. Bul karayı, al parayı düzeni böyle sürüp gidiyor ülkemizde. Toplum yukarıdan aşağıya ahlaksızlaştırılıyor. Bilerek, kasten ve alenen yapılıyor bu iş.

Doğaldır ki bütün bunlar bir sistemin içinde gerçekleşiyor. Sistem de kapitalizm! İster abdestli olsun, ister abdestsiz olsun, kapitalizm! Bizim ülkemizde bu sistem çok acımasız ve çok vicdansız şekilde işliyor üstelik. Kuşkusuz bu sistemin başında okumuş kesimden insanlar var ağırlıklı olarak. Ülkenin üniversitelerinde okuyup avukat, doktor, mühendis, mimar, öğretmen gibi çeşitli mesleklerden insanlar… Sanki ülkenin okulları yetişmiş insan değil de çakallar yetiştirmiş dedirten cinsten. Bakanların bile devlet olanaklarını, halkın paralarını kendi şirketlerine akıttığını gördü bu ülke. Uyuşturucu kaçakçılığı yapan eski bakanlar, başbakanlardan söz edildi. Çetelerle bağlantılı olduğu iddia edilen bakanlara tanık oldu. Halk da bunları son seçimlerle birlikte yeniden başının tacı yaptı.

Okumuşlar arasında namuslu, aydın, çağdaş, yurtsever, doğadan, bir takım insanı değerlerden yana kişiler yok mu? Var kuşkusuz! Hem de epeyce var. Var da bunların okumamış cahil kesimlerle iletişiminin önüne geçilmiş çoktan. Ama din yoluyla ama ırkçı milliyetçi söylemlerle sağlanmış bu iş. Üstelik ilerici, yurtsever, devrimci kişilere karşı amansız baskılar da uygulanmakta. Adeta göz açtırılmıyor. Bu özellikte siyaset yapan kişiler; gazeteciler, doktorlar, öğretmeneler, mimar ve mühendisler, yazarlar, düşünürler büyük baskılar görmekte. Cezaevleri onlar için, işkence onlar için. Türlü yalan ve iftiralarla onların itibarsızlaştırılması sanki siyasetin asli görevi. Basın tek yanlı yalan üfleyen bir makine adeta. Ülkede adil, demokratik, eşitlikçi, özgürlükçü bir yaşam ve böyle bir yaşamı sağlayacak iktidar olanağının önü iyiden iyiye tıkanmış gözüküyor. Zarlar hileli. Nerdeyse bütün kapılar tutulmuş vaziyette.

Geçmişte, her on yılda bir tefeği uzun bir adam çıkar darbe yapardı ülkede. İnsani ve demokratik olan değerler yok edilirdi bir bir. Şimdilerde ise darbeye gerek kalmayacak hale getirdiler işi. Püskürttüler dinci gericiliği, püskürttüler ırkçı milliyetçiliği… İş tamam. İşlesin sömürü çarkı. Bul karayı, al parayı… Halkın ekonomik gücü zayıfladıkça sadaka kültürü de gelişti böylelikle. Kendine cumhuriyeti, demokrasiyi çok gören bir halk oluştu sonunda. Ülke şeyhler ve müritler ülkesi olma yolunda hızla ilerliyor. Biat kültürü egemen kültür haline getiriliyor ülkede. Şimdi halkın kucağına bir de yavaş yavaş şeriat yerleştiriliyor. Uzun süreden beri ırkçı milliyetçilik ve dinci faşizm kökleştirilmekte ülkenin tamamında. Toplum narkoz yemiş bir hastaya döndü, dönecek.

Halka bu uygulamaları reva gören, haramiler iktidarı da diyebileceğimiz bu tarz iktidarların en çok çekindiği ve korktuğu şey içeriğinde sanatın, edebiyatın ve felsefenin de yer aldığı demokratik, laik ve bilimsel eğitim… Çünkü böyle bir eğitim sürecinden geçen bireyler düşünecek, düş kuracak, soracak, sorgulayacak, yeri gelecek kuşku duyacak, yeri gelecek araştıracak… Dahası bu kişiler okur olacağı için farkındalıkları da yüksek olacak. Yurt ve insan sevgisiyle donanacaklar büyük ölçüde. İçinden geldiği halka yabancı kalmayacaklar. Ülkenin madenlerinin, fabrikalarının, daha başka değerlerinin yabancı tekellere satılmasına karşı çıkacaklar çünkü. Ormanlarının kesilmesine, sularının zehirlemesine, tarım arazilerinin yok olup gitmesine itiraz edecekler. Böyle bir eğitimden geçenler salt kendileri için iyi şeyler istemeyecek, başkalarının acılarına veya sorunlarına duyarlı olacaklar. Doğaya insanlığa karşı sorumlulukları alacaklar aynı zamanda. Köy Enstitüleri bu tarz insan yetiştiren okullardandı bir zamanlar. Kıydılar.

Bir düşünsenize AKP iktidarı boyunca sık sık eğitim programlarına müdahale edildi.

Nerdeyse her yıl yeni bir program uygulamaya kalkışıldı. Her defasında eğitimin demokratik, laik ve bilimsel yanlarıyla oynandı. Bütçeden eğitime ayrılan pay küçüldü de küçüldü. Ardından da içi ve içeriği iyiden iyiye boşaltıldı. Son olarak karma eğitimden vaz geçme çabalarına girdiler. İnsanın kendisini insanda tanıyacağı gerçeği göz ardı edildi. Eğitim birliğini bozarlarsa insanı da bozacaklardı. İnsanı bozdular. İnsanı bozmadan bir ülkede ahlaksızlığın yükselen alçak değer haline gelmesini sağlamak olanaklı değildi çünkü.

Çocuk taciz ve tecavüzlerine ses çıkarmayan, doğa talanına karşı çıkmayan, zama / zülme karşı seyirci kalan; cumhuriyeti, adaleti, hukuku, demokrasiyi, bir takım özgürlükleri kendisine çok gören, gereksiz bulan büyük bir çoğunluk yaratıldı ülkede şimdi. Kimsede kimseye karşı güven bırakmadılar.

Okumuş kesimlerin çoğaldığını gördükçe kendisini afakanlar basan profesör, eğitim görmeyen kesimlerin tarikatların kucağına ne şekilde düşürüldüğünün farkına varsa da bunu açıklamak istemiyor. Oralarda hangi çarkların döndüğünden, hangi paraların nasıl kontrol edildiğinden, çocuk taciz ve tecavüzlerden söz etmiyor. Bu kesimlerin hangi siyasi iktidarların oy deposu olduğundan da rahatsızlık duymuyor belli ki. Çünkü kendisi de okuduğu okullarda ahlak ve etik değerlerini yitirmiş belli ki. Bildiği bir şeyi itiraf ediyor yalnızca. Mevcut eğitim sisteminin ayıplı ve tehlikeli olduğunu, böyle bir eğitimin nitelikli insan yetiştiremeyeceğini aslında o da biliyor ama meseleye başka açıdan bakıyor. İşine geldiği yerden…

Mevcut eğitim o kadar anlamsızlaştırıldı, öylesine insanların ilgisinden uzak hale getirildi ki. Örneğin bu yıl içinde üniversite sınavına giren öğrenciler, çeşitli dallarda yanıtlamak zorunda oldukları soruların ortalama olarak ancak % 10’unu, 15’ini yanıtlayabildiler. Sınavına girenlerden yüz bin öğrencinin sıfır çektiğini duymuş olmalısınız. Başarı oranı yerlerde değil, yerin dibinde. Ülkenin refah düzeyi ile eğitimin düzeyi aynı seviyeye getirildi anlayacağınız. Yoksullaştırarak itaatkâr hale getirdikleri toplumda iktidar olmanın keyfini çıkarıyorlar şimdi de. Başarılarıyla övünüyorlar.

Okumuş kesimin çok ama çok büyük bölümü de ne yazık ki etliye sütlüye karışmayan cinsten.

Altta kalanın canı çıksın diyen çoğunluk. Bunlar da doğal olarak düzenin içinde dönüp dolaşmaktan öte bir şey yapamıyor, yapamaz da zaten. Açıkça söylemek gerekirse halkın büyük çoğunluğu gibi bu kesim de olup bitenler karşısında duyarsız. Şeriat gelmiş, cumhuriyet elden gitmiş; hak hukuk adalet kalmamış bunların umurunda değil. Ülkenin giderek yaşanmaz bir yer haline gelmesi, ülkeye kötülük edenler yüzünden değil de bu kötülüklere ses çıkarmayan çoğunluk yüzündendir diye düşünüyorsunuz ister istemez. Bu kesimle beraber halkın çok önemli bir kesiminin de düzenin çarkıyla girdiği kirli ve ahlaki olmayan ilişki yüreğinizi kanatıyor. Bütün bunların karşısında ciddi, etkili ve kitlelerde karşılık bulan bir muhalefetin yaratılamamış olması ise insanı kahrediyor.

Ülkenin ve ülkedeki eğitimin içler acısı durumu böyle özetlendikten ve yükselen alçak değerlerden dem vurduktan sonra bu yazıyı okuyan hiç kimse de gülecek hal kalmaz kuşkusuz. Bunu sahiden de biliyorum. Aksiliğim üstümde, yine de size bir fıkra anlatarak güldürmeyi deneyeceğim. Üstelik fıkrayla yazıda anlatılanlar arasında bağ bile kurabilirsiniz, hiç belli olmaz: Adamın biri fırından sıcacık bir ekmek alıp eve geliyor. İştahlı iştahlı ekmeği ikiye bölüp yemeyi dünürken bir de ne görsün: Ekmeğin içinde kirli bir çorap. Tepesi atıyor adamın. Kudurmuşa dönüyor. Bunun hesabını sormak için zerre kadar tereddüt etmeden dalıyor fırına. Fırıncıya kızgın ve öfkeli bir şekilde bir sürü şey sayıp sayıştırıyor. Fırıncı da aynı öfke ve kızgınlıkla karşılık vermekte gecikmiyor müşterisine: “Be adam, halimi görmüyor musun? Ekmeğin içinden çorap değil de takım elbise çıkacağını mı bekliyordun, utanmıyor musun!”

Hayrettin Geçkin

Parkta | Gündem Arşivi, Okuyan ve yazanlar için dağarcık (gundemarsivi.com)

Kuyudaki Gerçek | Gündem Arşivi, Okuyan ve yazanlar için dağarcık (gundemarsivi.com)

Dilekçe | Gündem Arşivi, Okuyan ve yazanlar için dağarcık (gundemarsivi.com)

Ardışık Sorular | Gündem Arşivi, Okuyan ve yazanlar için dağarcık (gundemarsivi.com)

Dertleşme (2)

“Halk hiç kimsenin umurunda değil gibiydi.

Sanki şöyle bir karar alınmıştı: Bildikleri gibi yaşasınlar.

Memnunsalar ne mutlu onlara.

Perişan ve kötü bir durumdaysalar dişlerini sıkıp sabırlı olsunlar.”

Beyaz Zambaklar Ülkesinde, Grigory Petrov

Derdi mi kimlere nasıl açayım, sesi mi hangi dağlara duyurayım? Midas’ın kulakları eşek kulakları, diye derin kuyulara bağırsam rahatlar mıyım?

Zaman zaman kendimi, dünyayı yani insanları anlama konusunda zorluk çekiyorum.

”Kişi kendinden bilir işi” hesabına giriyorum, çıkamıyorum çünkü ben bu işi kendimden bilemiyorum. Ne kendimi ne de diğerlerini…

”Hem öğrenmek hem öğretmek zorundayız.”
Beyaz Zambaklar Ülkesinde, Grigory Petrov

Ülkenin hali ortada, aşırı adil, aşırı kültürlü, aşırı eğitimli insanlardan oluşan memleketim insanının hali, ahvali de tıpkı hükümet gibi tartışmaya hiç açık değil. Hepimiz her şeyi çok biliyoruz malum!

Bunca yıllık profesyonel velilik hayatımda hala şaşırabiliyor olmama şaşırıyorum. İki çocuk annesi olarak bence iyi bir kariyer yaptım.

Evet kabul ediyorum; insan bencil bir canlıdır hele çocukları söz konusu ise çarpı iki bencildir, muhtemelen içgüdüsel bir davranış. Zaten medeni insan ile vahşi insan arasındaki kalın çizgide farkını burada ortaya koymakta… Öyle delilik ile dahilik arası ”ince bir çizgi” yok!! İki tür arasında gayet kalın bir çizgi insanın gözüne batan.

Rabbena hep bana! Almış Tanrıyı arkasına yürüyor Homo Sapiens.

Maşallah herkesin çocuğu Herakles yarı Tanrı yarı insan kolay değil, bu üstün ırkı okula göndermek. İlla ki topluma bir güç gösterisi sunacak ki Hera’nın hışmından korusun kendini, değil mi?

”Herkes hayattan bir şeyler almaya çalışıyor,

hiç kimse hayata bir şeyler katmaya çalışmıyor.”

Beyaz Zambaklar Ülkesinde, Grigory Petrov

Her canlı bencildir(!?) Hayvanlarda yemeğini kendi karnı doymadan diğeri ile paylaşmaz hatta söz konusu çocukları ise çevredeki bütün canlıları alaşağı edebilecek kadar güçlü bir kaplana dönüşür.

Tıpkı bizim veli toplantılarında yaşadığımız, ağzından köpükler saça saça konuşan çocukların anneleri gibi. Kadının hışmından Çarşamba Karısından korkar gibi korktum doğrusu. Çocuk mu anneyi dolduruşa getiriyor, anne mi çocuğu çözemedim. Tavuk-yumurta hikayesi; beni ilgilendiren tek nokta; kızartsak mı-haşlasak mı? Nasıl yesek?

Olması gereken olmuyor, olduramıyorum. ”Sana ne dünyada ki diğer canlı türlerinden, beni ne ilgilendirir?”diyemiyorum.

Neden herkes gibi bende susamıyorum?

”Ama senin çocuğunda şöyle yapıyor böyle yapıyor” başlıklı mahalle kavgasını okula eğitim sıralarına taşıyan; nezaketten uzak veli profili ile yan yana oturup, ”Aman Tanrım ben nasıl bir dünyada çocuk yetiştirmeye çalışıyorum” kaygısı bir yumruk gibi mideme çakıldı. Oradaki herkes gibi ben de çocuğumun derdine düştüm.

Herkesin kendine göre hayattan çıkarımları var, en doğru hangisi bilmem. (Zaten doğru diye bir şey var mı onu da bilmem.) En iyi ebeveyn bu vahşi dünyada, vahşetin kontrolünü ele geçirmeyi çocuğuna öğreten mi yoksa okuduğumuz onca kitaptaki toplumsal ahlak kurallarını çocuğuna yerleştirmeyi başarabilen mi? Sorusuyla uzunca bir süre baş etmeye çalışacağım bir toplantıdan çıktım.

Evde gözünün içine baktığınız, dürüstlük, adalet, eşitlik, nezaket, adabı muaşeret diye diye başının etini yediğiniz çocuğunuzu bu vahşi ortama salmanın üzüntüsü ve umutsuzluğu tarif edilemeyecek kadar ağır.

”Ülkemizde ne yapıyoruz? Ulusumuzun kaderinde nasıl bir rol oynuyoruz?”

Beyaz Zambaklar Ülkesinde, Grigory petrov

Kızlarımın arkadaşlarını her zaman kendi çocuklarım gibi gördüm. Onlara hem yüreğimi hem enerjimin kapılarını sonuna kadar açtım. Bütün çocuklar aynı eşit eğitim hakkına sahip olabilsin, diye emek veren kıymetli eğitimcilerimize destek olabilmek için aklımın yettiğince çabaladım.

Kendime itiraf etmem gereken bir konu var ki ben bunu sadece vicdanım için yapmadım. Bu kadar basit değil! Kendimizi vicdanla falan kandırmak kolaycılık olur aslında bu da benim bencilliğim. Toplum iyi olursa, çocuğumun yanında ki arkadaşları iyi olursa dünya daha iyi bir yer olursa evladımı sokağa daha rahat salacağım. O benden uzaktayken düzgün, dürüst yardım sever arkadaşlarının yanında olduğunu bilmek bana huzur verecek. Bugün emek verirsem yine ben rahat edeceğim…

İçimizden geçen iyilik de menfaatlerimiz kadar, tabi buna ne kadar “iyilik” denirse!

Herkesin ebeveynlik anlayışı farklı, bu da benim doğrum.

Dünyayı düzeltemeyeceğinizi bilmek; kendinizde bile düzeltmeniz gereken yüzlerce eksik yön olduğunu düşünürken dışarıda, karşıdaki insanın insan olduğunu algılayamayan yüzlerce primat görmek ve derin nefes alıp doğrularınız üzerine savaşmaya devam etmek hakikaten zor bir duruş.

”Bu insanlar için ‘vatan sevgisi’ kavramı, kaba ve çirkin bile olsa, onlara ait olan değerleri yüceltmek ve bunların en iyi ve en doğru olduğunu kendini beğenmiş bir şekilde kabul etmekle eş anlamlıdır. Tehlikeleri görmemek için kafalarını çöldeki deve kuşu gibi kuma gömmüşler. Birileri kafalarını kumdan çıkarmaya çalıştığında çok kızıyorlar.”

Beyaz Zambaklar Ülkesinde, Grigory Petrov

Hayatta olduğunuz sürece size bize rahat yok sevgili veliler, ya çocuklarımız için küçük yaşta savaş vereceğiz ya da ileri zamanda vermediğimiz savaşın acısını bizden söke söke çocuklarımız alacak (Sanırım bu da Tanrıdan umduğumuz adalet).

Dünya kötülerin dünyası; kötülüğümüzü fark etmezsek, yetiştirdiğimiz kötü bireyler bizim paçamıza dolanacak ve yine bizim derdimiz olacak.

Yeryüzünde iyiler ve kötüler arası yapılan bu savaşın galibi her zaman kötüler oldu, olmaya da devam edecek çünkü insan hala vahşi içgüdüleriyle karnını doyurmaya çalışan bir canlı türü.

Kötülüğün kötü çocuk yetiştirmenin tek haklı gerekçesi; bireylerin kötülükle ayakta kaldığı düşüncesi aklımda yine de bu bahanelere rağmen ”Eyvah ben yanlış yapmışım” demedim, demeye de niyetim yok. Doğru bildiğim standartlarda insana yakışır insanca yaşamayı başaran çocuklar yetiştirme çabam devam edecek. Başarsam da başaramasam da…

”Çocuklarla konuşmuyor, hayatlarının nasıl geçtiğini sormuyorlar. Zaman bulunca biraz okşayarak, ellerine bir oyuncak veriyor ve ‘Çocuklar, şimdi gidin ve kendiniz oynayın’ diyorlar. Bu, aslında ‘Gözümden kaybolun, ne yaparsanız yapın, yeter ki bizi rahat bırakın’ demektir.”

Beyaz Zambaklar Ülkesinde, Grigory Petrov

Baştan da belirttiğim gibi ebeveyn olmak bencil olmayı gerektirir. Ebeveynlerin bencil dünyasında hepimiz kendimize bir yol çizdik ”en doğru benim yolum” bakışı ile ilerliyoruz. Umarım en doğru yol, iyilik öğütleyenlerin yoludur…

Dilek

https://xn--gndemarivi-9db80j.com/dertlesme/?amp=1

https://xn--gndemarivi-9db80j.com/baskalarinin-acisina-seyirci-kalan-kendi-acisiyla-basa-cikamaz/?amp=1

https://xn--gndemarivi-9db80j.com/nerede-kaybettik-insanligimizi/?amp=1

https://xn--gndemarivi-9db80j.com/alamutlu-veli-aga-ve-akilsiz-sokrates/?amp=1