Kategori arşivi: Matematik

Matematik Tarihçesi

Düşüncenin tümden gelimli bir işletim yolu ile sayılar, geometrik şekiller, fonksiyonlar, uzay gibi soyut varlıkların özelliklerini ve bunların arasında kurulan ilişkileri inceleyen bilim gurubu; yani “bilimlerin kraliçesi” olarak kabul edilen matematiğin çeşitli tanımları yapılsa da, kısaca sayı, nokta, küme gibi soyut varlıkları ve bunların ilişkilerini inceleyen bir bilim dalı olarak tarif edilebilir. Sayı, büyüklük ve biçim kavramlarıyla ilgili düşünce ve kavrayışlar, yani ilk matematiksel düşünce biçimleri insanlığın en eski zamanlarına kadar götürülebilir.

Çok eski çağlarda ta en ilkel zamanları gözümüzde betimlersek, insanların birbirleriyle işaretler ve primitif sesler yoluyla anlaştığını biliyoruz; böylelikle zamanla semboller ve yazı doğmuştur.

Matematik, en çok kullanılan dünya dilidir; hatta dünyanın da ortak dilidir. İnsanı hayvandan ayıran en önemli özelliği dilidir. Dilin gelişmesi, soyut matematiksel düşüncenin doğmasında çok etkili olmuş; her dilde ve yazı sisteminde sayı ifade eden kelimeler yavaş yavaş yer almaya başlamışsa da sayı işaretleri, muhtemelen sayı kelimelerinden önce gelmiştir.

“Yaşar Kemal’in İnce Memed’i çok güzel; eğer edebi bir metin değil de, matematiksel bir metin olarak yazılabilseydi, ben onu matematik diliyle iki sayfada yazmak isterdim.” Cahit Arf

Cahit Arf gibi bir deha neden böylesi bir düşünceye girdi diye düşündüm öncelikle, matematiğin evrenselliğiyle, “İnce Memed’in” dünya çapında çok daha evrensel boyutta okunmasının gerektiğinin altını çizmek için ifade ettiği ortadaydı.

Darwin, Descent of Man (İnsanın Türeyişi 1871) adlı kitabında, bazı yüksek hayvanların belleğe ve imgeleme yeteneğine sahip olduklarını söylemektedir. Bugün, matematiksel düşünmenin ilk adımları olan sayı, büyüklük, sıra ve biçim farklılıklarını ayırt etme yeteneğinin, yalnızca insana özgü özellikler olmadığı açıkça bilinmektedir. Örneğin, kargalarla yapılan deneyler, en azından bazı kuşların dört taneye kadar öğe ihtiva eden kümeler arasında ayrım yapabildiklerini göstermiştir. Daha başka hayvanların da çevrelerindeki modelsel farklılıkların bilincinde oldukları gözlenmiştir.

Darwin, burada hayvanların bile matematiksel hesaplamalarla yaşadığını belirtmiş, matematiksel düşünme kabiliyeti hayvanlarda bile var, bizim gibi dillendirmiyorlar o kadar der gibi bir ifadede bulunmuş o kadar.

Deneyimlerin dünyasında ilgili olduğu düşünülen matematik, gündelik yaşamın bir parçası olarak doğduğu aşikârdır. M.Ö. 3000 yıllarından itibaren Mısır’da ve Mezopotamya’da karşılaşılan matematik, bu durumun en iyi bilinen örnekleridir. Arazi parçalarının yüz ölçümlerini bulduklarını, yapı işleri ve kanal hafriyatıyla ilgili hacim hesapları yaptıklarını ve alış veriş kayıtlarını tuttuklarını gösteren kil tablet ve papirüsler mevcuttur.

Tahmin ettiğimiz üzere eski atalarımız, ilkin parmakların ayak parmaklarıyla da bir araya getirilmesiyle, 20’ye kadar sayabilmişti. İnsan parmakları yetmeyince, başka bir kümedeki ögelerle tekabüliyet kurmak için taş yığınları kullanılmıştı. Anatomimizin etkisiyle ilkel insan, sembolizm kullandığında, taşları genellikle beşli gruplar halinde kümeledi; çünkü insan el ve ayağını gözlemleyerek beşli gruplara aşinalık kazanmıştı. Günümüzde yaygın olarak onluk sistemin kullanılması, 10 el parmağı ve 10 ayak parmağıyla doğmuş olmamızdan kaynaklanan anatomik bir tesadüften başka bir ihtimali aklımıza getiremez; buradan anlayacağımız üzere sayı fikri, uygarlıktan ve yazıdan bile öncedir çünkü yukarıdaki kemik gibi sayısal anlamı olan insan yapımı ürünler 30.000 yıl öncesine uzanmaktadır.

Matematik, insanın pratik ihtiyaçlarını karşılamak için doğduğu kabul edilse de sayma sanatının ilkel dini ayinlerle bağlantılı doğmuş olabileceğini savunan antropolojik araştırma sonuçları da var. Düşünüyorum da, dinler tarihinden öğrendiğim kadarıyla ve semavi din kültürümle antropologlar haklı çıkabilir fakat Mayalardaki sayı sistemlerini (Maya sayı sistemi 20 rakamdan oluşur, Mayalarda 20’lik sistemin kullanılmasının altında 20 günlük 18 aydan oluşan güneş takvimleri vardır) düşününce ilk önerme de gayet makul…

İnsanoğlu, son 6000 yıldır düşüncelerini yazıya aktarabildiği bilinmekte ve matematik için net bir bilgiye hala ulaşılmadığı için bulunan insan yapımı malzemenin antropologlar tarafından yapılan yorumlarından bilgi elde edilmekte.

Herodotos’a göre, geometri Mısır’da doğmuştu, çünkü Nil’in yıllık taşmalarından sonra tarlaların yeniden belirlenmesi ihtiyacının geometriyi doğurduğunu düşünüyordu; buna karşın Aristoteles’e göre ise, Mısır’da boş zamanı olan bir rahip sınıfının var olması, geometriyle meşgul olmayı teşvik etmişti. Heredotos’un ve Aristoteles’in görüşlerine, matematiğin başlangıcıyla ilgili iki farklı kuramın temsilcileri olarak bakınca birisi, matematiğin doğuşunu pratik ihtiyaca bağlıyor, diğeri ise papazların boş zamanına ve dini ayinlere bağlıyor. Aslında Mısırlı geometricilere zaman zaman “ip gericiler” denmesi, her iki kuramı da desteklemek için kullanılabilir; çünkü hem tapınakları planlarken, hem de bozulan tarla sınırlarını yeniden belirlerken kuşkusuz ipler kullanılmıştı.

Tarih öncesi insanının uzaysal ilişkilere ilgisi, onun estetik duygusundan ve güzellikten hoşlanmasından doğmuş olabilir. Geometrinin doğuşuyla ilgili bir kuram da sayma gibi geometride ilkel dini ayinlerden çıkmıştır. Hindistan’daki sulvasutralarda ilk geometrik çizimlerinde tapınak ve sunak yapımlarında uygulanmış yalın geometrik bağıntıları gösterirken, Mısır’daki ‘ip gericilerin’ geometri yaklaşımlarının, Hindistan’daki meslektaşlarınınkinden daha pratik olduğu düşünülmektedir fakat yine de hem Hint hem de Mısır geometrilerinin müşterek bir kaynaktan geldiği düşünülebilir, ilk geometrinin de ilkel dini ayinlerle ilişkili olduğu düşünülmüştür yani, matematiğin başlangıcının, en eski uygarlıklardan daha eski olduğu açığa çıkmaktadır.

Matematik ile ilgili en eski fosili Lebombo kemiğidir. Günümüzden 37 bin yıl önceye aittir. Bu kemik (ilk matematik aleti olarak kabul görmüştür), 1970 yılında Güney Afrika ile Mozambik arasındaki Swaziland’ daki Lebombo dağlarında bulunmuş olup, kemiğin üzerinde gerçekten 29 tane çentik sayılabiliyor ve buradan ise, sayma sistemlerinin oluşturulmaya başlandığı düşünülebilir.

Avrupa’da ise 30 bin yıllık başka bir kemik bulunmuştu: Kurt Kemiği; burada üzerinde 57 çizikle 5’erli kümeler halinde mevcut.

Nil Nehri yakınlarında 1960 yakınlarında konumlanan Ishango Bölgesinde, İshango (İşango) adını alan kemikler bulundu, 5’erli kümeler halinde. Günümüzden en az 25 bin yıl öncesine dayandığı karbon testleriyle bilinmekte. Bu kemikte 60’lık toplamlar olduğu için 60’lık sayı sistemi kullanıldığı tahmin edilmekte.

Kemiklere adetlerine bakınca hepsinin asal sayılar çıkmasından ötürü, bilinçli yapılan bir asal sayı hesabı mıydı? M.Ö. 300 yıllarında Öklid’in ‘Elements’ kitabında asal sayıların sonsuz oldukları kanıtlanmış.

Günümüzde kullandığımız sayı sistemi çok gelişmiş bir sistemdir, bizler çok şanslıyız, yorulmadan hazıra konduk. Sayıları belirten standart hale gelmiş sembol (şekil) ve sözcükler (kelimeler) vardır. Sayılar hem sembollerle (1, 2, 3,…) ve hem de yazıyla (bir, iki, üç ,… ) kelimelerle ifade edilmektedir. Günümüzdeki sayı sistemlerine Hindu-Arabic adı da verilmektedir. 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9 ve 0 sayısının ilk kullanımı Hindu uygarlığında olmuştu, bu sayı sistemi Avrupada 7. yüzyılda İtalyan matematikçi Leonardo Pisano tarafından dünyaya tanıtıldı. Arapların da bu sayı sistemine geçişte çok önemli katkıları oldu, yani sayılar Hindistandan Avrupaya yolculuk etti. Sonuç ise; bir sayının tek gösterimi var olurken, büyük sayıları göstermek için çok fazla tekrar gerektirmeyen yapı oluşturulup işimiz kolaylaştı ve artık iki sayıyı karşılaştırmak çok kolay.

Matematik ister günlük yaşamda saymak ve ölçmekte, ister problem ve bilmeceleri çözmekte, ister füzeler, yüzen cisimler, kaldıraçlar, teraziler veya manyetik kuvvet  çizgilerini bilimsel olarak incelemekte kullanılsın, eninde sonunda köklerinden kopar ve kendi yaşamını yaşamaya başlar; öyle güzel bir maceradır ki Robenson eminim bu macerayı kıskanıyordur… Bir işlemde ne kadar ilerlenirse, o kadar kuvvet kazanır; çünkü artık yalnız belli durumlarda değil, benzer bütün durumlarda kullanılacaktır. Böylece daha soyut daha oyunvari olur, peki sonra ne olur? Mızıkçı çıkmaz karşımıza, bu oyunda zeki ve işlemleri iyi uygulayan kazanır. Deneyim arttıkça oyun daha iyi oynanır. İlk bulunduğunda şaşırtıcı olan sonuçlar; giderek daha tanıdık, açık, hatta apaçık hal alır, daha esrarlı ve uğraştırıcı bir yanı kalmamıştır, yalnız mutluluk yolunda huzurunuz artar ta ki yeni çözüm için yoruluncaya dek… Giderek daha fazla sayıda problem standart yöntemlerle çözeriz. Ve böylece kullanılabilen tekniklerin ufku genişleyecektir. Bu nedenle uygulamalar giderek kolaylaşacak  ve en kuvvetli matematikçilerin dikkatini gerektiren zor ve uğraştırıcı problemleri bulmak zorlaşacaktır. Günümüzde her şey bu matematiksel ilerleyişin sayesinde birçok kolaylığa ulaştık; ay bile yazmadan kaçıncı ayda isek sayısal sembolünü kullanıyoruz, telefon numaralarımızı, kapı numaralarımızı derken zamanı bile sayısal yaşıyoruz. T.C. Kimlik Numaramız, bizim asıl adımız değil mi? Ya bizler, her birimiz nüfusta 1’i temsil etmiyor muyuz?.. Peki, kaç boğazı doyurmakla mükellefiz; ya asgari ücretle geçinmek için hesapsız yaşanır mı?.. Bazen, bu mucizevi bilimin de üzdüğü realist gerçekleri var, misal maaş bitmeden ne kadar yeteceğini önceden öngören hesaplamalar için de kapıdır.

Hardy, 1729 no’lu taksiyle geldiğini ve bu numaranın ona kendisi için önemsiz gözüktüğünü ve uğursuz bir şey olmamasını umduğunu söyleyince Ramanajuan hemen şu yanıtı verdi: “Hayır, bu çok ilginç sayıdır; bu iki küp toplamı olarak farklı iki şekilde ifade edilebilen sayıların en küçüğüdür.” (1729=12³ +1³=10³+9³ ) Kaderimizi etkiliyor rakamlar, şans getirirken kimi, kimi de…

Hayatta hesapladığınız doğruların yolunuza çıkmasını temenni ediyorum. Doğru yaşayıp doğruyu bulmak atmosferde kaderiniz olsun. Günümüzde matematiksel yaşarken düşünsel ve tarihsel gelişimi için umarım bu yazım hoşunuza gider.


Kaynaklar:

  1. Aydın Sayılı, Mısırlılarda ve Mezopotamyalılarda Matematik, Astronomi ve Tıp, TTK Basımevi, Ankara 1982.
  2. Carl Boyer, A History of Mathematics, John Wiley and Sons, 1968.
  3. Cemal Yıldırım, Matematiksel Düşünme, Remzi Kitabevi, İstanbul 1988.
  4. Melek Dosay Gökdoğan,“Sayı”, İslâm Ansiklopedisi, Cilt 36, Türkiye Diyanet Vakfı, İstanbul 2009, 212- 213.
  5. 1995’te Cahit Arf’ın 85. doğum yıldönümü onuruna düzenlenen bir sempozyumunda alıntı yaptığım sözleri söylemiş.

Not:

Rakamlar 10.000 yılda gelişti, nasıl derseniz ilgili kaynağı okumanızı öneriyorum. http://www.uralakbulut.com.tr/wp-content/uploads/2009/11/RAKAMLAR-10000-YILDA-GEL%C4%B0%C5%9ET%C4%B0.pdf

Ayrıca muhakkak okumanızı önerdiğim bir kaynak daha ekliyorum. Sayıların tarihçesi ve sayı sistemleri…http://content.lms.sabis.sakarya.edu.tr/Uploads/33058/31319/matematik_tarihi-%C4%B1.pdf

Kişisel Tanrı Tecrübem ve Tartışılabilir İlahi Adalet Düşüncesi

Din felsefesi (teoloji) ve kelam ilminin Tanrı ve Tanrı’nın varlığının ispatına yönelik getirdiği temel deliller, sübjektif de olsa yaptığı tanımlamalar, dinsel konularla amatör düzeyde de olsa ilgilenen pek çok kişinin malumudur.
Bu delilleri tekrarlamak yerine bu kısa makalemde kişisel Tanrı tecrübemi ve bu tecrübenin bende uyandırdığı “İlahi Adalet” düşüncesini/inancını okurlarımla paylaşmak istiyorum.
İşte, kişisel yolculuğumda beni Tanrı’ya götüren ipuçları…

Giz perdesinin ardındaki şefkat eli…

Vücudumuzun göğüs, kol ve bacak gibi çeşitli yerlerinde yedek damarlar vardır. Bu yedek damarlar, damar tıkanıklığı vakalarında, asıl damarın tıkanan bölümünü cerrahi operasyonlarla bypass (baypas) etmek için tıpta kullanılıyor. Peki, bu operasyonların yapılacağını düşünerek vücuda bu yedek damarları koyan kim?
İnsan soluduğu zaman, içine çektiği havayla beraber aldığı oksijenin % 16’sını geri dışarı verir. Ne tesadüftür ki, bu miktar, suni teneffüs esnasında hastayı hayata döndürecek miktardaki oksijendir.
Bir yaralanma vakasında akan kan, hava ile temas edince yaklaşık 10 dakika içinde pıhtılaşır. Pıhtılaşma neticesinde damardaki yırtık tıkanarak kanın dışarı akması engellenir. Kanamanın durmasını sağlayan pıhtılaşmayı kandaki “fibrinojen” adı verilen bir protein sağlar. Pıhtılaşma kanamayı tek başına durduran bir etken değildir elbette, başka faktörler de vardır. Örneğin kanama esnasında damarlarda bir daralma olur, bu da dışarı akan kanın miktarını ve hızını azaltır. İnsanın yaşamı söz konusu olunca giz perdesini aralayıp müdahale eden şefkat eli kimin?
Yağmur damlası yere düşerken yerçekiminin etkisiyle başlarda biraz hızlanır. Hızlandıkça da sürtünmeden kaynaklanan bir hava direnciyle karşılaşır. Hızlanma, ta ki hava direnci damlanın ağırlığına eşit oluncaya kadar sürer. Yağmur damlası, tam da bu noktadan sonra, Tanrı’nın bir nimeti olarak, en son ulaştığı limit hızla ağır ağır yere düşmeye başlar… Yoksa 558 km hıza ulaşacağı tahmin edilen yağmur damlası bile tek başına yeryüzünde yaşamı sonlandırabilirdi. Fizik kanunlarını bitkilerin ve canlıların yaşamlarını dikkate alarak düzenleyen şefkat eli kimin?
Anne sütü mucizevi bir şekilde ilk altı ay (kimilerine göre ilk dört ay) bebeği hastalıklara karşı korur. Anne sütündeki “kolostrum” adı verilen antikorlar, bebeğin savunma sistemini güçlendirerek ilk altı ay vücudunun mikroplara karşı bağışıklık kazanmasını sağlarlar. Görüldüğü gibi yine aynı şefkat eli vahşi doğaya dur demiş: Mikroplara karşı kendini savunamayacak durumdaki bebek; bir istisna olarak ilk altı ay korunmuş ve her şeyi sonradan öğrenmek zorunda olmasına rağmen, annesini emmeyi öğrenmiş olarak dünyaya gelmiştir.

Doğada hiçbir şey israf edilmez…

Canlıların solunum yoluyla atmosfere attığı karbon dioksit gazı (CO2), bitkiler tarafından “fotosentez” yoluyla besine dönüştürülür.
Peki, bu nasıl gerçekleşir?
Havadaki atık karbon dioksit gazı, bitkiler tarafından yapraklarındaki pigmentler aracılığıyla alınır. Alınan bu karbondioksit gazı, bitkinin kökleri kanalıyla aldıkları suyla birlikte, güneş ışığının da devreye girmesiyle, kimyasal tepkimeye girerek bitkilerin besin kaynağı olan glikoza (nişastaya) dönüşür. Yani bitkiler, karbon dioksiti kullanarak hem havayı temizlerler hem de biz insanlar (hatta hayvanlar) için vazgeçilmez temel besin kaynağı olarak besin zincirindeki yerlerini alırlar.
Karbon, canlıların yapısını oluşturan en temel elementtir. Karbonun ana kaynağı ise, atmosferde ve sularda çözünmüş halde bulunan karbondioksittir.
“Karbon döngüsü” ve “fotosentez” olayları; her ikisinin de değişmezi karbon olan bileşik kaplar benzeri iç içe geçmiş kimyasal olaylardır. Fotosentez olayıyla birlikte havadaki karbondioksitin “karbonu” bitkilere, oradan da onları yiyen diğer canlılara geçer. Canlılar yaşamları için gerekli olan enerjiyi, vücutlarındaki besinleri solunum yoluyla aldıkları oksijenle yakarak açığa çıkan enerjiden temin ederler. Hücrelerde gerçekleşen bu yanma olayı sonunda açığa çıkan karbondioksit gazı solunum yoluyla tekrar atmosfere salınır. Bu olay, kendisinin ne işe yaradığını bilmeden “su döngüsü” gibi doğada tekrarlanır durur.
Keza ölen canlıların cesetleri de ziyan edilmez, topraktaki mikro organizmalar (çürükçül bakteriler) tarafından çürütülerek elementlerine ayrıştırılır ve bu elementler doğada tekrar başka canlıların yapımında kullanılır. Ayrıca bitki ve diğer canlıların fosilleri toprak altında uzun süre kalırlarsa, insanoğlunun yüzyıllardır uğrunda savaştığı petrol oluşur.
Doğada hiçbir şeyi israf etmeyen kör tesadüfler midir, yoksa her şeyi bilen gören, bütün disiplinlerden anlayan mutlak bir irade ve akıl sahibi olan Tanrı mıdır?
Vücut fonksiyonlarımızın sürmesi için gerekli olan normal vücut ısısı 37° dir. Vücudumuz bu ısıyı hep korur, aksi halde vücut fonksiyonlarımız için gerekli olan kimyasal tepkimeler gerçekleşmez ve hastalanırız. Spor yaparken, yazın güneşte kaldığımızda ve kalın giyindiğimizde vücut ısımız artar ve istem dışı olarak terleriz. Terimiz, buharlaşmak için kendisine gerekli ısıyı vücudumuzdan emerek vücut ısımızı ayarlar/düşürür. Yani terleme vücudumuz için bir tür klima görevi görmektedir. Bu ağdalı fizik ve kimya yasalarını akılsız, kör ve sağır atomlardan oluşan et ve kemik yığını vücudumuz nereden biliyor olabilir?
Çok kötü gibi görünen cinayet, kaza gibi trajik olaylar da boşuna değildir. Aristoteles (MÖ 384-322)’in yorumuyla, “Trajedi, izleyenlerin acıma ve korku duygularını uyandırarak ruhlarını kötü düşüncelerden arındırır.” (Aziz Çalışlar, Tiyatronun ABC’si) Sosyolojik bir olgu olarak savaş zamanlarında adi suçlarda görülen azalma, belki de insanların savaş gibi bir trajediden ders çıkarmasıyla, “doğadaki hiçbir şeyin ziyan edilmemesi” ilkesinin bir başka açıdan örneğini oluşturur.

Tanrısal sanat…

Doğadaki mucizeler kabilinden konular değişik yazarlar tarafından çok fazla işlendiği için, biz daha çok Tanrı’nın sanatçı yönünü öne çıkarmak fikrindeyiz. Tanrı, doğadaki en mükemmel varlık olan insana; sindirim sistemi, boşaltım sistemi, sinir sistemi, solunum sistemi, dolaşım sistemi, iskelet sistemi; göz, kulak, burun, dil ve deri gibi mükemmel sistemler ve duyu organları bahşetmenin yanında estetik görünümünü de unutmamıştır.
İnsanın dış görünümünde ilk göze çarpan estetik detay, Aristo’nun güzellik “kriterleri” arasında da saydığı simetridir. İnsan vücudu, tam ortasından geçen hayali bir simetri eksenine göre simetriktir.

İnsanda Simetri

İnsandaki estetik detaylar simetriyle bitmiyor, “güzelliğin kod numarası” olarak adlandırılan “altın oran” da kullanılmış.
Eski Mısır ve Yunanlılar tarafından keşfedilip Antikçağ’daki ressam ve heykeltıraşlar tarafından mimaride ve sanatta kullanılan altın oran, yaklaşık 1,61 sayısına tekabül eden bir matematiksel oran. İnsan gözüne hoş gelen bu orana, başta insan vücudu olmak üzere; ağaç dallarında, ayçiçeğinde, çam kozalağında, tütün bitkisinde, salyangozda ve deniz kabuğu gibi başka pek çok canlının yapısında rastlamak mümkün. Platon (MÖ 427-347)’un “kozmik fiziğin anahtarı” dediği altın orana Leonardo Da Vinci’nin “Mona Lisa” tablosunda (tablonun boyunun enine oranı altın oranı verir), Keops Piramidinde (piramidin tabanının yüksekliğine oranı, altın oranı verir), ünlü yönetmen Sergei Eisenstein (1898-1948)’ın “Potemkin Zırhlısı” filminde ve Fibonacci sayılarında da rastlamak mümkün. İdeal ölçülere sahip bir insan vücudunda; boyu, göbek ile ayak arasındaki uzunluğa böldüğümüzde altın orana ulaşırsınız. Yine kafatasının boyunu enine böldüğümüzde de aynı oran karşımıza çıkar.
Evreni ve içindekileri matematiksel ölçülere göre yaratan kör tesadüfler olabilir mi?
Dünyada herkes, kendi hayat filminin başrolünde oynamaktadır. Yaşam; mucizelerle dolu olmasının yanında hem herkesin başrolde oynadığı hem de bir başkasının başrolde oynadığı hayat filmi için figüran ve hatta seyirci olduğu çılgın bir projedir. Bu dev prodüksiyonda kullanılan senaryo, sahne/dekor, oyuncular, ışık, kamera ve seyirciler tamamen gerçektir. Dekor olarak tüm evrenin, senaryo olarak gerçek yaşamöykülerinin, ışık olarak Güneş’in ve kamera olarak gözün kullanıldığı bu iç içe geçmiş hiç bitmeyen filmin yönetmen koltuğunda ise tıpkı Yeni Ahit (2015) filmindeki gibi Tanrıyı görmekteyiz.
Tanrı; doğada insana her çeşit meyve ve sebzeyi sadece ikram etmekle kalmaz, bu ikramı hizmet kalitesi ve dizayndan ödün vermeden yapar. Elma, armut, kiraz, vişne, dut, üzüm, şeftali, erik, nar, portakal, mandalina ve ayva gibi yüzlerce çeşit meyve elimize rastgele tutuşturulmaz; iştah açıcı renk ve kokularla bezenerek, simetri ve renk uyumu gibi estetik detaylar unutulmadan harika tasarımlarla paketlenerek ikram edilir. Üstelik Tanrı meyveleri paketlerken sırf sanatçı kimliğini öne çıkarmaz, onları uzun süre dayanacak şekilde paketleyerek, kimya mühendisi ve beslenme uzmanı yönünü de ortaya koyar. Ona ne kadar teşekkür etsek azdır.
Tanrı; özellikle portakal, mandalina ve üzüm gibi meyveleri ikram ederken, onları kendi içinde küçük paketçiklere bölerek aynı zamanda “paylaşımcı” politik mesajlar vermeyi de ihmal etmez.

Bilimsel bir inanç: Evrim

Evrim teorisi için pek çok şey yazıldı çizildi, hepsini burada tekrarlamak hem yersiz hem de bu kısa çalışmanın sınırlarını aşar. Elbette evrim teorisi bilimsel bir teoridir: İspatlanması ya da çürütülmesi akademik bir çabayı gerektirir. Ancak biz burada birçok kişinin gözden kaçırdığı birkaç mantık hatası üzerinde duracağız.
Birincisi: Kimi dostlarımız evrim teorisine iman etmemizi bekliyor, bu kanımca yanlış bir yaklaşım ve üstelik diyalektik yasasına da aykırı. Çünkü evrim teorisine inanılmaz; bilimsel metotlarla ispatlanır ya da çürütülür.
İkincisi: Canlıların evrim mekanizması sayesinde basitten karmaşığa (mükemmele) doğru lineer (doğrusal) bir gelişme yolu izleyeceği varsayımı. Bence bu varsayım insandaki yaşlanma olgusuyla çelişmektedir. İnsan; embriyodan bebekliğe, bebeklikten çocukluğa, çocukluktan ergenliğe, ergenlikten olgunluğa geçişte doğrusal bir yol izlerken birdenbire başka bir akıl ve irade devreye giriyor ve bu sürece aksi yönde müdahale ediyor. Evrime göre insanın olgunluktan daha olgunluğa ya da başka kompleks bir canlı türüne sıçrama yapması gerekirken birden süreç tersine dönüyor, yaşlanıp ölüyor… Demek burada bizim dışımızda başka bir irade/akıl devreye giriyor ve süreci tersine çeviriyor.
Üçüncüsü: Canlılar gibi çok kompleks yapıdaki varlıkların tesadüfler sonucu oluştuğu iddiası. Sadece üç tane rakamın yan yana gelme olasılığı binde birken, insan DNA’sını düşündüğümüzde, yan yana gelmiş o kadar fazla genetik bilginin tesadüflerle açıklanması olanaksızdır.

10.10.10=1000

Doğadaki akıllı tasarımlar, bizi Tanrı’ya götüren ipuçlarıdır. Gördüğümüz canlı ve cansız bütün varlıklar; tıpkı bir ressamın, bir kimyagerin, bir heykeltıraşın, bir fizik mühendisinin ya da var olan bütün sanatlardan ve disiplinlerden anlayan insanüstü bir zekânın elinden çıkmış gibidir. Özellikle canlılardaki göz, kulak gibi kompleks organların; kan dolaşımı, sinir sistemi gibi sistemlerin mükemmellikleri dolayısıyla tesadüfler sonucu oluşmaları mümkün değildir. Bunlar ancak sonsuz bir güç ve akıl sahibi varlık tarafından yaratılabilirler.

Sosyalist Tanrı…

Sırada “sosyal adaletsizliğin kaynağı Tanrı’dır” yanlış algısı var. Bu yanlış algının temelinde ne yazık ki, İslam’ın çarpık Tanrı anlayışı yatmaktadır maalesef.
Oysa doğada gözlemlediğimiz bazı hadiseler bize, Tanrı’nın “sosyal adaletsiz” değil, aksine “sosyalist” olabileceğini işaret ediyor.
Portakalı düşünün… Adil bir paylaşım için dilimlenmiş halde biz insanları beklemiyor mu?
Üzüm salkımına ne demeli? Sanki daha adil paylaşımlar için küçük paketçikler halinde hazırlanmış, kendisini paylaşacak insanlar aramıyor mu?
Her iki örnekte de sırf “eşitlik-adalet” mesajları verilmiyor üstelik, başka mesajlar da gizli: Doğada israfa yer olmadığı gibi: Doyacak kadar ye, dua et, kalanını sakla…
Atmosferdeki oksijeni herkes ihtiyacı kadar kardeşçe solur.
Zengin-fakir herkes, dokuz ay on gün annesinin karnında kalır, kimseye bu konuda torpil yapılmaz.
Hepsinden de öte öldüğümüzde sahip olduğumuzu zannettiğimiz bütün malı mülkü geride bırakıp gitmiyor muyuz? Yanımızda götüremediğimize göre, demek ki sahip olduğumuzu zannettiğimiz şeylerin asıl sahipleri değilmişiz, sadece birer kiracıymışız. Madem kiracıyız o halde özel mülkiyetten söz edilemez.

İlahi Adalet

Sosyalist Tanrı, elbette mutlak adaletinin gereği olarak, öteki dünyada bir ödül-ceza mekanizması olan cennet ve cehennem tesis etmiş olabilir.
Ancak mizan terazisinde asıl tartılacak olan en büyük günah, sömürüdür. Ardından belki de yalan söylemek, ikiyüzlülük, çevreyi kirletmek, ilkesizlik, haksız yere adam öldürmek, şiddet ve terörü çözüm yöntemi olarak görmek, rüşvet alıp/vermek, dolandırıcılık, sahtekârlık, hırsızlık, adam kayırmak, iftira atmak, mobbing uygulamak, tecavüz etmek, haksızlığa boyun eğmek, nankörlük, tembellik, savurganlık, bencillik, saygısızlık, duyarsızlık, dedikodu yapmak ve ara bozuculuk sayılabilir.
Elbette kötü huylar bunlarla sınırlı değildir, burada asıl olan evrensel ahlak yasalarıdır. Örneğin nankörlük dediğimiz, “iyiliğe kötülükle karşılık vermek”, evrensel ahlaka göre günah sayılmasının yanında matematiksel olarak da günah teşkil eder.


Matematik ve Evrensel Ahlak

Sosyalist Tanrı’nın olası cennetine sahtekâr hacı-hocalar değil, eşitlik ve adalet mücadelesi veren sosyalistler girecektir.
Namaz ve oruç gibi şekli ibadetleri reddediyoruz. Bizce temel ibadetler; “çalışmak”, “dua etmek” ve “erdemli olmak” tır.
Dua etmek, Tanrı’dan yardım istemeyi ve O’na şükretmeyi içerir, ancak hiç çaba göstermeden sırf tevekkül içinde O’ndan bir şey dilenmeyi içermez.
Dua herhangi bir şekle bağlı değildir, Tanrı’yla iletişim halinde olunduğunun ciddiyeti ve bilincinde olunması yeterlidir.
Yorucu bir günün ardından evinizde ailenizle birlikte aynı sofrada oturuyor olmak, Tanrı’ya şükretmeniz için tek başına yeterli bir nedendir.

“Gerçek tapınmanın hiçbir koşulu, sınırı ve biçimi yoktur.” (Şeyh Bedrettin, Varidat, 1407)

Ruh; maddeden bağımsız, belli bir hacmi olmayan ve bölünemeyen bir varlıktır. Dolayısıyla, insanın fiziki ölümünden etkilenmez, ruh ölümsüzdür.
Öldüğümüz zaman, muhtemel yeni maceralar bizi bekliyor olacak. Bu yeni maceralarda bize eski ve yeni pek çok boyut da eşlik edecek. Daha önce de sözünü ettiğimiz bu boyutlardan “sonsuzluğun” nüvesi daha dünyadayken bilinçaltımıza atılmış durumda.
Bilindiği gibi “sonsuzluğu” bir “veri” olarak alıp inceleyen ve işleyen bilim dallarının başında matematik gelmektedir.
Matematiğin sonsuzlukla ilgili sunduğu verilere bakılırsa, sonsuzluklar ülkesinde “kıskançlık” yok ya da herkes payına düşenden memnun.

0, 1, 2, 3, 4, 5, …, ∞
1, 3, 5, 7, 9, 11, …, ∞

Sonsuz elemanlı yukarıdaki kümeler arasında bire bir eşleme yapılırsa, denk kümeler oldukları görülür. Oysaki alttaki tek sayılar kümesi, üstteki doğal sayılar kümesinin alt kümesidir! Herkesin anlayacağı şekilde söylersek; doğal sayılarla tek sayılar karşılıklı iskambil oynasalar, bu oyun sonsuza dek sürer. Her iki kümenin de ellerinde birbirlerine atacak kâğıtları daima bulunur.

Matematik ve İskambil

Öteki dünyada zihnimizin tasavvur ettiği her şeyin en ideal olanı mevcuttur.
Orada haksızlık yapanlar ve haksızlığa boyun eğenler hariç, herkes hakkını tam olarak alacak. Çünkü haksızlığa başkaldırmayan insanlar, hem kendilerine hem yaşadıkları topluma hem de kendilerine haksızlık yapan zalimlere karşı sorumludurlar. Eşitlik ve adalet savaşı verselerdi, belki de cehennemi andıran dünyayı cennete çevirecek, kendilerine haksızlık yapan zalimleri de dönüştürmüş, belki onlara da iyilik etmiş olacaklardı.
Öteki dünyada “cinler, periler, zebaniler, melekler, şeytanlar var mı?” sorusuna verilecek en güzel yanıt, “bilmiyoruz” şeklindeki yanıt olsa gerek. Ancak şu tahminde bulunabiliriz: Tanrı’nın bilgisayara benzeyen tarafsız, renksiz ve ruhsuz makineleri olabilir.
İnsan, kul hakkı dışında, eksileri ve artılarıyla bir bütün olarak değerlendirilip ona göre ödüllendirilecek veya cezalandırılacak diye tahmin ediyorum.
Tanrı, kutsal kitaplarda sözü edildiği gibi insanlara sırat köprüsü türünden, komik tuzaklar kurmaz. Amelleri tartıldıktan sonra günahları ağır basan birine cehenneme gitmesinin bir işareti olarak amel defterini sol elinden verip sonra da alay eder gibi ona sırat köprüsü mizanseni kurmak, Tanrı’ya yakışan bir davranış değildir; bir zayıflık ve acizlik ifadesi olan “tuzak kurma” olsa olsa insana özgü bir davranıştır.
Bir araştırmaya göre; sesler kaybolmuyor, atmosferde katmanlar halinde birikiyormuş. Olabilir, biz fani insanlar olayları ses ve görüntü olarak kaydedebiliyorsak Tanrı neden kaydetmesin.
Bu kaydedilen ses ve görüntüler, öteki dünyada karşımıza “amel defterimiz” denen suç dosyamız olarak karşımıza çıkabilir.
Cezaların “eğitici ve insan onuruna yakışan türden” olmaları gerektiği ilkesini hesaba katarsak; ahirette Kuran’da bahsi geçen “işkence”ye benzer cezaların olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz.
O zaman akla şu soru geliyor: Öteki dünyada bir günahkâr cezasını çekip yaptığı hatayı anlayıp da ne yapacak? Elbette bu sorunun cevabı çok önemli: Bir defa öteki dünyada yan gelip yatacağımıza dair bir işaret yok. Bu, çalışmayı ve üretmeyi sevmeyen, başkalarına avuç açmayı marifet sanan bazı Müslümanların çürümüş beyinlerinin kokuşmuşmuş bir ürünü olabilir ancak.
Varlık âlemindeki yolculuğumuza yeni boyutlar kazanarak devam edeceğiz kanımca. Belki de dünya ve ahret hayatı bu uzun yolculuğun belli evreleri.
Öteki dünyada günahkâr insanlara “insan onuruna yakışan” cezalar verilecekse, bu nasıl olacak? Kanımca, sonsuzluklar ülkesindeki cezalar; sömürdüğümüz, zarar verdiğimiz ve katlettiğimiz insanlara kazancımızdan pay verilmesi şeklinde olacak.
Elbette kaybettiklerimizi küçümseyenler olabilir, ama şunu söylemekle yetinelim: Kaybettiklerimiz, herkesin kazandığına denk büyüklükte olacak.
Sonsuzluklar ülkesinde küçük bir parça bütüne denktir. Bu yüzden bu dünyada birilerini sömürürken, öteki dünyadaki kredimizi sömürdüğümüzü unutmayalım.
İnsanlarımızı sonsuzluklar ülkesine eşitlik ve adalete yakışır sade bir törenle uğurlamalıyız. Ölülerimizi en son giydikleri kıyafetle, yıkamadan gömmek tarafımdan tavsiye edilmekle birlikte arzu eden ölü yakınları, kefene sarma geleneğini de sürdürebilirler. Ancak bu iş, cenaze törenini geçim kapısı yapan imamlara kesinlikle bırakılmamalıdır.
Mezarda ölünün başının ne tarafa geldiğinin bir önemi yoktur, ancak isteyen ölü yakınları estetik bir düzenlemeye gidebilir.
Ölüm yıldönümlerinde ölüler, mezarlarına karanfil bırakarak, saygı duruşunda bulunarak veya mezarları başında alkol alınarak, şiir okunarak hatırlanabilirler.
Ancak bunları katı kurallar haline getirmemek doğal akışına bırakmak gerekir. Asıl olan özgürlüktür; kurallar ve yasaklar eskilerin tabiriyle kerhen (tiksinerek) konulmalıdır. Gereksiz yasaklarla ve kurallarla çepeçevre kuşattığımız ve sürekli bir baskıladığımız insan ölür, canlılık/hareket için belli bir boşluğa gereksinim vardır.
Asıl gerçek; bedenimizin doğadan geldiği gibi mezarda çürüyerek tekrar doğaya karışmasıdır. Ölülerimizi mezarlık gibi belli yerlere değil, doğaya karışacak şekilde, rasgele yerlere gömmeliyiz. Ölülerimizi mezara dik koymuşuz, üst üste koymuşuz… Şekli şeylerin cenaze açısından bir önemi yoktur. Ancak kendini savunamayacak durumdaki cenazeye, kimliği ne olursa olsun, hiçbir şart altında saygısızlık yapılmamalıdır.
Tanrı, emekçilerle beraberdir; onların her ihtiyacını gözetir. Akşamları relaks olup rahatlamaları için uyuşturucu bile verir. Evet, yanlış duymadınız uyuşturucu! Stresli ve yorucu bir iş günün ardından vücutta bir rahatlama hissedersiniz. İşte bu vücudun salgıladığı mutluluk hormonu endorfinin bir sonucudur. Endorfin, laboratuar ortamında üretilemeyen ve yan etkisi olmayan bir tür doğal uyuşturucudur: Yan masadan Tanrı’nın ikramı, buyurun, çekinmeden kullanın!
Esrar, eroin, kokain, ekstazi gibi uyuşturuculara kirli paralarıyla sahip olan kan emici vampirler, istiyorlarsa bu doğal uyuşturucuya ancak tıpkı yoksullar gibi “çalışarak” sahip olabilirler.
En büyük ibadet çalışmaktır. Tembellik sanılanın aksine insan doğasına da aykırıdır. Üretmeyip sadece tüketmek için yaratılmış olsaydık, herhalde bir bitki olurduk. Zannımca bitkilerin üretmediğini söylemek, tüketim toplumunun asalaklarının aksine, fotosentez yaparak havayı temizleyen bitkilere haksızlık! O yüzden sözümüzü geri alıyoruz.
Bacaklarımız yürümek ve ellerimiz, kazma-küreği kavramak için özel olarak tasarlanmıştır. Dikkat ettiyseniz ellerimiz, iş aletlerini rahat kavramak için, araba lastiklerindeki yolu iyi kavramaya yarayan tırtıllı kısımlara benzer yapılarla donatılmıştır.
Gözlerimiz, sanatsal faaliyetleri izlemenin yanında yaptığımız işi görebilmek için de yaratılmıştır.
Çalışan insan; kendini gerçekleştirip toplumda saygın bir statü kazanmanın yanında bir işe yaramanın getirdiği psikolojik hazzı ve mutluluğu da yaşar. Bu haz ve mutluluk, diğer insanlarla olan ilişkilerimize de yansır, toplumda bir sinerji oluşur.
Tanrısal hoşnutluk ve psikolojik-fiziksel sağlığımız için ekmeğimizi alın terimizle, bileğimizin hakkıyla kazanmalıyız. Kapitalizm, sömürenler dâhil, hiç kimseye mutluluk getirmemiştir. Nerede psikolojisi bozuk, mutsuz, tatminsiz ve ahlakı dejenere olmuş birini görürseniz bilin ki, o bir sömürgendir. Doğasındaki vicdan mahkemesi, onu “işe yaramaz bok solucanı” olarak etiketlemiş ve “mutsuzluk” cehennemine atmıştır.

Bu güzel ülkenin üreten güzel insanları olarak böylesine bir cehennemden ve tüm kötülerden ve kötülüklerden uzak kalmak dileğiyle…

Osman Akyol

#GeleceğinTrendleri: Geleceğin veri deposu Yapay DNA

Dünyadaki tüm veriler bir kahve tasında? – Yapay DNA ‘da depolanırsa bu mümkün olabilirdi

DNA, yaşamın yapı planı – ve geleceğin kayıt cihazı

Kalıtsal bilgiler, DNA moleküllerinde, herhangi bir başka depolama cihazında mümkün olandan çok daha uzun ömürlü ve daha yoğun kayıt edilebilir. Bilim insanları ve teknoloji şirketleri bundan aynı ölçüde yararlanmak istiyor. Onlara göre, yapay DNA geleceğin veri deposu olacaktır.

Arkeologların mamut dişlerinde ve erken insan kemiklerinde DNA bulmaları alışılmadık bir durum değil. Genetik malzeme, derin donmuş zeminde veya hava geçirmez şekilde kapatılınca yüz binlerce yıl korunur. Sağlamlığının haricinde, DNA’nın son derece yüksek bilgi yoğunluğu büyüleyicidir. Bu açıdan, doğal depolama molekülü, diğer tüm veri depolama cihazlarından daha üstündür. Cambridge’deki Massachusetts Institute of Technology’den (MIT) Mark Bathe’nin iddiasına göre, DNA dolu bir kahve tasında teorik olarak dünyadaki tüm veriler depolanabilir. Bu nedenle, bilgi teknoloji endüstrisinin genetik kodla giderek daha fazla ilgilenmesi şaşırtıcı değil.

Bu alışılmadık depolama teknolojisi prensipte şu şekilde çalışır: Bir algoritma, birler ve sıfırlardan oluşan geleneksel ikili kodu bir genetik koda çevirir; adenin, guanin, sitozin ve timinden oluşan dört bazın tanımlanmış bir dizisi. İki rakamın kombinasyonu, örneğin dört bazdan birine dönüştürülür (01 adenin anlamına gelebilir) veya iki ardışık baz tek rakamla tanımlanır (örneğin, guanin-sitozin, 0 olarak). Zürih’teki Eidgenössische Technische Hochschule’den (ETH = İsviçre Teknik Yüksek Okulu) Robert Grass, çeşitli araştırma gruplarının henüz tek tip uygulama üzerinde anlaşamadığını söylüyor.

DNA’nın nasıl veri deposu olabileceği

Grass ve meslektaşları, diğer şeylerin yanı sıra, İngiliz Massive Attack grubunun “Mezzanine” albümünü 920.000 yapay DNA bölümüne aktardı. Dijital müzik dosyalarını hesap yöntemi ile bir baz dizisine dönüştürdüler ve onunla gen teknolojisinde yaygın kullanılan DNA iplik sentez makinesini beslediler. Grass, tüm albümün yer alabileceği tek bir DNA molekülünün sentezi teknik olarak henüz mümkün olmadığını ve bu nedenle bilgilerin daha kısa bölümlere ayrıldığını açıklıyor. Bölümlerin her biri yaklaşık 200 baz uzunluğundadır ve doğru bir şekilde yeniden birleştirilebilmeleri için numaralanmıştır. Veriler, Covid 19 pandemisinden bu yana iyi bilinen PCR yöntemi ile okunur; bu yöntem depolanmış genetik verileri okuyabilmek için onları kopyalar. Bu şekilde elde edilen baz dizimi, bir algoritma ile ikili koda geri çevrilir (= tercüme edilir).

DNA Kütüphanesi istikrarlı bir şekilde büyüyor

Shakespeare’den Şiirler, Netflix dizisi “Biohackers”ın ilk bölümü, 1291 tarihli İsviçre Federal Mektubu ve daha pek çok şey DNA formunda zaten mevcut. Grass, bu depolama tekniğnin hala pahalı ve zaman alıcı olduğunu söylüyor, ancak geleceğe güveniyor: “Gen teknolojisindeki gelişmelerden fiyat açısından da yararlanıyoruz.” Grass, meslektaşı Wendelin Stark ile birlikte Haziran ayında Avrupa Mucit Ödülü’nü aldı. İki ETH bilim adamı, DNA’yı dayanıklı yapan yöntem için ödüllendirildi. Kayıt molekülleri önce minicik cam kürelerin üzerine sürülür ve daha sonra bir cam tabakası ile kaplanır. Grass, kuru bir yerde saklanırsa, kapsüllenmiş DNA’nın yaklaşık 500 ila 1000 yıl boyunca stabil kalacağını tahmin ediyor.

Bilgilerin okunması için cam kaplama çıkarılmalıdır. Grass, kimyagerlerin oldukça aşındırıcı olan ve camı çözen ancak DNA’ya zarar vermeyen hidroflorik asit kullanabileceklerini söylüyor. Kaplama son derece ince olduğundan, diş bakımında aşina olduğumuz florür içeren jellerle birleştirilmiş sitrik asit (limon asiti) gibi daha hafif kimyasallar da yeterlidir. Grass, birkaç yıldır Microsoft ile birlikte çalışıyor. Amaç, içinde DNA bulunan cam boncukların bir taşıyıcı üzerine sabitlendiği yeniden yazılabilir bir sürücü yapısı geliştirmektir.

Teknik kullanım için henüz çok yavaş

Microsoft ayrıca Seattle’daki Washington Üniversitesi’nden bir ekiple de işbirliğinde. Konsorsiyum, DNA kayıt teknolojisinin otomatikleştirilebileceğini göstermiştir – teknik uygulamanın temel gereksinimi. Araştırmacılar, bir yazılım modülü, bir DNA sentezleyici ve bir DNA okuyucu kullanarak, HELLO kelimesini ikili koddan genetik koda aktaran, onu kısa bir DNA dizisi olarak kaydeden ve ardından tekrar şifresini çözen tam otomatik bir platform oluşturdular. Washington Üniversitesi’nden Christopher Takahashi, bilgisayarlarla karşılaştırıldığında, sistem yavaş çalışıyor – mevcut kimyasal sentez yöntemiyle her bir kayıt molekülünün üretimi baz başına birkaç dakika sürüyor – ancak teknoloji geliştikçe işlem hızı çabuk artacak, diyor. Ayrıca, ilgili verilerin yalnızca bir değil milyonlarca kopyası ve bu nedenle iyi bir saniyede-bayt-oranı elde ediliyor. Platformda o zamandan beri gelişmeler devam etti. Yeniliklerin, önce bilimsel bir dergide yayınlanması gerektiği için, Takahashi ayrıntıları açıklamadı.

Ancak milyonlarca DNA parçacığı havuzundan belirli dosyalar veya bilgiler nasıl ayıklanabilir? MIT araştırmacısı Bathe’in yönetimindeki grup, üzerinde DNA iplikleri bulunan cam boncuklara dışardan kısa DNA dizileri ekliyor. Bu etiketler, barındırılan verilerle ilgili meta (= ön veya üst) bilgiler içeriyor ve bu şekilde (özel) bir tür arama motorundan bulunmasını mümkün ediyor. İstenen veri taşıyıcılarının otomatik olarak seçilebilmesi için etiketlere floresan veya manyetik işaretleyiciler bağlanır.

Belirli bilgiler, PCR’ye eklenen özel yapım primer isimli DNA bölümleri kullanılarak da seçilebilir. Primerler, genetik materyalin yapay zincirinde belirli bir noktada seçim sürecini başlatan ve durduran kısa DNA bölümleridir. Grass, örneğin bir müzik albümünün DNA kaydında, her şarkı özel primer bağlantı bölgeleriyle işaretlenebilir, diye açıklıyor.

Örneğin bir fotoğrafı düşük çözünürlüklü bir sürümde açmak için bir önizleme işlevi bile mümkün görünüyor. Raleigh’deki North Carolina Eyalet Üniversitesi’nden araştırmacılar, PCR esnasındaki koşulları, özellikle de primerlerin sıcaklığını ve yoğunluğunu değiştiriyor. Bu şekilde DNA veri taşıyıcısının tamamının mı yoksa sadece bir kısmının mı okunacağını kontrol ediyorlar.

DNA veri taşıyıcıları yakında her yerde olacak mı?

Hem bilim insanları hem de sanayi, DNA veri depolamanın avantajlarını öncelikle verilerin uzun vadeli arşivlenmesinde görmektedir; yani nadir kullanılan bilgiler için. Ancak yapay genomun dizüstü bilgisayarlarımızda, akıllı telefonlarımızda ve diğer cihazlarımızda devrim yaratacağını hayal etmek şimdilik zordur.

Ancak tamamen farklı fikirler de var: ETH araştırmacıları cam kaplı DNA moleküllerini, göze çarpmayan bir şekilde, güncel eşyalara entegre etmeyi öneriyorlar;  mesela, ürün bilgilerini veya orijinallik sertifikalarını  entegre etmek için, t-şört, gözlük camı veya değerli taşlara eklenebilirler. ETH yan kuruluşu Haelixa, konseptin işe yaradığını kanıtladı. Zürih yakınlarındaki Kemptthal’dan şirket, tedarik zincirlerini izlemek için kullanılabilecek müşteriye özel DNA işaretçileri içeren cam boncuklar üretiyor. Bu amaçla boncuklar su veya yağ içinde süspanse edilir ve malzemelerin, örneğin ham ürün üzerine püskürtülür. Tekstil üreticisi FTC Cashmere, bu yıl DNA işaretli yünden yapılmış giysiler sunmaya başladı.

DNA, ürünleri sahtecilere karşı nasıl koruyabilir?

Ancak ürünler çöpe veya çevreye atılırsa kapsüllenmiş DNA’ya ne olacak? Grass, cam boncukların kendileri zararsız olduğunu söylüyor. Kuvars kumu gibi onlar da silikatlardan oluşurlar. Son bulgulara göre DNA parçacıkları ne insanlar ne de diğer canlılar için bir tehdit oluşturuyor: “Dizeler o kadar kısa ki biyolojik bir işlevi yok.” Yine de araştırmacılar artık boncukların miat süresini kullanım süresine göre ayarlamak istiyor. Bu amaç için camın içine moleküler yapılar yerleştirilecek ve cam kabuk toprakta veya kompostlama tesisinde enzimler tarafından saldırıya uğrayacak. Bu şekilde cam kabuk zamanla parçalanacak ve korunmasız kalan DNA çevreden hızla yok edilecektir.

Henüz bütün bunlar kulağa fütüristik geliyor. Hem bilgi teknolojisindeki hem de yaşam bilimlerindeki hızlı gelişme göz önüne alındığında, muhtemelen yakında daha fazlasını duyacağız.

Bu yazı Tweet zinciri olarak da yayınlandı:

Nizamettin Karadaş

Kaynak: NZZ

 

#GeleceğinTrendleri: 7,7 Milyar İnsan… Önce okul öldü, sonra köy 4/4

Göçlü ve göçsüz AB’de nüfus gelişim tahminleri

“Birleşmiş Milletler büyümeyi abartıyor”

Viyana

Bir Ekim akşamı Wolfgang Lutz, Avusturya Bilimler Akademisi’nin balo salonunda sahneye çıkıyor. Duvarlar: taşan sıva. Tavan: antik tanrılar dünyasının devasa bir tablosu. Işık: sıcak, kristal avizelerden yapılmıştır. Geçmişin bu binasında Wolfgang Lutz gelecekten bahsediyor.

Wolfgang Lutz, bilim insanları, hükümet yetkilileri ve gazetecilerden oluşan bir izleyici kitlesinin önünde, dünya toplumunun ulaşmak üzere yola çıktığı sürdürülebilirlik hedeflerini değerlendiriyor. Sütunlar, çizgiler ve sayı kolonları, iklim, beslenme ve ekonomi alanlarındaki ilerlemeyi göstermektedir. Ama Lutz’un asıl uzmanlık alanı dünya nüfusunun gelişimidir.

Viyana Üniversitesi’nde profesör olan Wolfgang Lutz, dünyanın en etkili nüfus bilimcilerinden biri. Yıllardır en önemli uzman dergilerinde yazılar yayınlıyor. Frank Swiaczny de onun uzmanlığına değer veriyor. “Hatta Frank Swiazcny bile”, demek gerekiyor. Çünkü özünde ikisi de aynı şeyi yapıyor. Nüfus artışını tahmin etmek için aynı sayıları ve benzer bir modeli kullanıyorlar – ancak Wolfgang Lutz farklı sonuçlara varıyor.

Lutz, “Birleşmiş Milletler büyümeyi abartılı tahmin ediyor” diyor ve “onların modeli eski olduğu için bunu on yıllardır yapıyorlar.”

Wolfgang Lutz bunu bir örnekle açıklıyor. Son olarak yüzde iki büyüme oranına sahip olduğunu bildiğiniz 1000 kişilik bir toplum hayal edin. İkinci Dünya Savaşı’ndan önce, demografi henüz başlangıç dönemindeyken, araştırmacılar şöyle diyebilirlerdi: “Bu toplum gelecek yıl 1.020 kişiden oluşacak.”

Ancak İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bilim insanları bunun koşulsuz doğru olmadığını anladılar. Yani eğer bu toplumda çocuk doğurma çağındaki kadın sayısı çok az olsaydı – ya da çok fazla olsaydı, o zaman bu toplumun gelecek yıl sadece 1010 veya 1040 üyesi bile olacaktır.

Demograflar bu nedenle modellerine yaş grupları eklediler ve tahminler daha kesinleşti.

Basitçe söylemek gerekirse, bilim insanları bugün hala bu seviyede hesap yapıyor, Birleşmiş Milletler de buna dâhil. Ama Wolfgang Lutz değil.

Yaşın yanı sıra doğum oranını da doğrudan etkileyen ikinci bir kıstas olduğunu söylüyor. Birleşmiş Milletler tarafından göz ardı edilen, ancak dikkate alınınca, tahminleri zamanında eklenen yaş gruplarından bile daha fazla değiştirebilecek bir kıstas.

AB işçi nüfus gelişimi tahminleri

Nijerya

Hadizatu Ahmed bir Pazartesi günü beşinci çocuklarını doğurdu ve kendisi ve kocası bir isim bulamadıkları için kıza Teni (Pazartesi) ismini verdiler. Bugün Teni 42 yaşında ve Lagos’un merkezinde iki odalı bir dairede yaşıyor. Küf kokulu bir kanepede otururken içine doğduğu hayatın kızlara çok az fırsat sunduğunu söylüyor.

Teni, babasının kız eğitiminde iki şekile inandığını söylüyor: ev işi ve Kuran. Teni buna rağmen ilkokula gitti, annesi öyle istedi. Altı yıl sonra ortaokula giriş sınavını geçti. Sayılarda iyiydi ve bir gün bir bankada çalışmayı umuyordu. On sekiz yaşında diploma sınavına hazırdı ama babası ücreti ödeyemeyeceğini söyledi.

Teni evde kaldı, dört yıl. O zamanının önemli bir kısmını, yemek parasıyla satın aldığı Super Story adlı bir dergideki, aşk hikâyelerini okuyarak geçirdiğini söylüyor. Bir öğünden vazgeçti ve karşılığında bir hayal dünyası elde etti.

Arkadaşlarının çocukları oldu, bazılarının hatta ikinci ya da üçüncü çocukları; ama Teni onlardan farklı olarak sevdiği bir adam istiyordu. Hikâyelerdeki kadınlar gibi. 24 yaşında evlendi. Büyük bir aşk da değil ama teyzesi onun iyi biri olduğunu söylemişti.

Onunla kuzeye taşındı ve nihayet diploma sınavına girmek için ondan para istedi – kocası reddetti. Üç yıl sonra kendi başına yeterince para biriktirmişti. Sınavı geçti. Kısa bir süre sonra bir oğlu oldu ve doğumdan birkaç hafta sonra ilkokul öğretmeni olmak için üniversiteye kaydoldu.

Kocası bundan hoşlanmadı. Ondan bazen dövdüğünü söylüyor. Ama üniversitede okumak Teni için önemliydi, kendisini iyi bir konuma getirmek istiyordu. Dolayısıyla boşandı ve okumaya devam etti. Altı yıl sonra Teni diplomasını aldı. 33 yaşında, ilkokul öğretmeniydi ve bir çocuğu vardı.

Bugün, dokuz yıl sonra, “Bir ya da iki çocuk daha olsa iyi olurdu ama benim kocam yok” diyor.

Anne Hadizatu Ahmed ile kızı Teni Ahmed arasındaki farklar çoktur: nesil, çocuk sayısı, hayat felsefesi. Wolfgang Lutz yine de bu farkları tek bir kelimeye indirgemek isterdi – eğitim.

“Beyin en önemli üreme organıdır” diyor. Biraz eğitim bile fark yaratır. Kadınlar çocuk sahibi olmanın Tanrı vergisi olmadığını, bilinçli bir seçim, kendi seçimleri olabileceğini anladıklarında, otomatik olarak daha az çocukları olur. Çocuk sahibi olmanın sosyal ve ekonomik maliyetlerini ne kadar iyi anlarlarsa o kadar stratejik planlar yaparlar. Ergenlik çağındaki gebelikler azalıyor, kadınlar doğum kontrol yöntemlerini kullanmaya başlıyor ve yavrularının mümkün olan en iyi şansa sahip olmasını istedikleri için, çok sayıda çocuğu az desteklemektense az çocuğu çok desteklemeyi tercih ediyorlar.

Kadınlar ne kadar eğitimli olursa o kadar geç çocuk sahibi olurlar. Önce mezuniyet, ilk işi sağlama almak, öğrenci kredisini geri ödemek, deneme süresinin bitmesini veya bir sonraki maaş artışını beklemek gerekiyor.

Eğitim en iyi doğum kontrol yöntemidir. Bu çok kez belgelenmiştir, ancak hiçbir yerde, en eğitim düşkünü toplum olan Güney Kore’den daha belirgin değildir.

Anaokulu çocukları bile burada okumayı ve yazmayı öğreniyor. İlkokul öğrencileri okuldan sonra da özel ders almaktadır. Gençler, seçkin üniversitelerin giriş sınavlarına hazırlanmak için yıllarını harcarlar. Güney Korelilerin yüzde 37’si bir üniversite diplomasına sahip, dünyanın başka hiç bir yerinde bu oran yok.

Daha yaklaşık 20 yıl önce üniversitelere gidenler çoğunlukla erkeklerdi. O zamandan beri, kadınlar eğitim ve işgücü piyasasına girmeye çalışıyorlar. Bugün onlar da devlet kurumlarında, Samsung ve Hyundai’nin şirket merkezlerinde iyi işler bulmak için uzun yıllar çalışıyorlar. Sonunda bu işlerden birini aldıklarında, genellikle kendi kendilerine şöyle derler: Bir çocuk için bundan vazgeçmem.

Güney Kore’de nüfus azalmasına neden olan tüm etkiler bir büyüteç altındaymış gibi bir araya geliyor. Eğitim iştahı. İlerleme arzusu. Kentleşme. Pahalı evler. Refah egoizmi. Güney Kore, artık dünyanın hemen her yerinde görülebilen bir etkinin en uç ifadesidir.

“Bu toplum yok olacaktır”

Filipinler, 60 yıl öncesine kadar kadınların ortalama yedi çocuğu olan bir ülke, şimdi Dünya Ekonomik Forumu’nun Küresel Cinsiyet Uçurumu Raporu’nda sekizinci sırada ve Almanya’nın önünde yer alıyor. Bu onları dünyadaki cinsiyet eşitliğinin en yüksek olduğu toplumlardan biri haline getiriyor. Bugün orada kadın başına üç çocuk doğuyor.

Sanayileşmiş ülkelerdeki doğum oranları yüzyılı aşkın bir süredir yavaş yavaş düşerken, bazı gelişmekte olan ülkelerde adeta göçüyor. Wolfgang Lutz, bu yüzyıl boyunca Afrika’nın büyük bölümleri için benzer bir gelişme bekliyor. Bu arada,  Sahra’nın güneyinde de tüm kızların yüzde 80’i okula gidiyor. Doğum oranları neredeyse her yerde düşüyor. Bu hafta, Nairobi’deki Birleşmiş Milletler Nüfus Konferansında, kadınlar için eşitliğin nasıl teşvik edilebileceği ve eğitimin daha da iyileştirilebileceği konuşuldu.

Wolfgang Lutz, insanların yaşına ek olarak, “okulsuz” dan “üniversite mezuniyetine” kadar yedi eğitim grubu arasında ayrım yapar. Dünya nüfusunun asla on bir milyara ulaşmayacağı, ancak dokuzdan biraz fazla olacağı sonucuna varıyor. Bu zirve değere ise yüzyılın sonunda da değil, 2070 yılı civarında ulaşacak. Asrın sonunda tekrar azalacak ve hatta belki bugünün seviyesine düşecek.

Wolfgang Lutz’un tahminleri doğruysa, uzun vadede bakıldığında aşırı nüfus sorunu çok yönetilebilir bir boyuta inecektir. Bununla birlikte, ilk bakışta gezegen için bir nimet gibi görünen, ancak neredeyse devrimsel bir potansiyele sahip olan yeni bir sorun ortaya çıkacaktır: yetersiz nüfus.

Güney Kore

Güney Kore araştırma enstitüsü Kihasa’da demograf olan Lee Sang Lim, “Bu toplum yok olacaktır” diyor. 2050 yılına kadar nüfusun yüzde 40’ından fazlası 65 yaşın üzerinde olacak. Şu anda yaşlıların emekli maaşı çalışan gençlerden karşılanıyor. Tıpkı sağlık sigortası, işitme cihazları, yürüme destekleri ve kalça ameliyatları gibi. Ama 2050’de yeterince genç olmayacak.

Bu dünyanın modern toplumlarının hepsi aynı modele göre işliyor: Besleyiciler ve beslenenler vardır. Bu genellikle şu anlama gelir: veren gençler ve alan yaşlılar. Bu ilke o kadar olağan ki – yalnızca oranlar doğru olduğunda işlediğini kolayca unutuyoruz, yani kabaca, beslenenlerden daha fazla besleyici olduğunda.

Ulus devletler var olduğundan beri, bu her zaman böyle olmuştur. Yakında bu değişecek ve Güney Kore muhtemelen bu oranın devrileceği ilk ülke olacak.

Bu sadece yaşlılar için kötü bir haber değil. Herkes için kötü bir haber. Güney Kore hükümeti, hala ürün üretebilecek çok az insan olduğu için ekonominin çökeceğinden korkuyor. Ve Lee Sang Lim, hala çalışabilenlerin çoğunun o zaman yanlış işlere sahip olacağını söylüyor. Güney Kore’de yüz binlerce öğretmen ve profesör var ve her yıl yenileri ekleniyor. Gelecekte kimi eğitecekler?

Lee, “Aslında bugünden birçok öğretmeni yeni konularda eğitmeye başlamamız gerekiyor. Ama bir deneyin bakalım! İşlerini bırakmak istemiyorlar” diyor.

Onlarca yıldır Güney Kore sadece yükseldi. Daha fazla büyüme, daha büyük şehirler, daha iyi eğitim – daha fazla insan. Şimdi ülke bilinçli şekilde küçülmek zorundadır. Lee, “Ama bunu öğrenmedik” diyor. “Bunu öğrenen tek bir ülke yok, çünkü böyle bir durum şimdiye kadar hiç yaşanmadı. Güney Kore diğerleri için bir test balonudur. Maalesef şu anda patlayacak gibi görünüyor.”

Lee hesapladı: Güney Korelileri kadınlar bugün 4,5 ila 4,8 arasında çocuk doğurmaya başlaması gerekiyor ki yüzyılın ortasına kadar sağlıklı bir yaşlı genç oranını yeniden yakalasın. Bunun yerine, doğum oranı geçen yıl birin altına düştü.

2006’dan beri Güney Kore hükümeti, nüfusu tekrar daha fazla çocuk sahibi olmaya motive etmek için 270 milyar dolar yatırım yaptı. Eskiden olduğu gibi, ebeveynlerin artık doğum masraflarını kendilerinin ödememesini sağladı, devlet kreşleri ve anaokulları inşa etti, ebeveyn parası ve çocuk başına 150 Euro’luk bir çocuk parası bütçelendirdi. Çarşamba’yı “Aile Günü” olarak beyan etti. O zamandan beri birçok resmi dairenin ve büyük şirketin hoparlörlerinden, saat 18.00’de çalışanların artık eve gidip ailelerinle ilgilenmeleri gerektiğine dair bir duyuru yapılıyor. Bir inşaat şirketinde o saatlerde yüksek sesle klasik müzik çalınıyor ve bir resmi dairede ışıklar kapatılıyor, gerçekten kimsenin ofiste kalmamasını sağlamak için (çoğu zaman bu önlemler işe yaramıyor).

Hükümet ne yaparsa yapsın, doğum oranı düşmeye devam etti – diğer ülkelerde olanlara benzer şekilde.

Singapur’da, SDU olarak bilinen bir devlet dairesi, insanların birbirlerini tanıyabilecekleri salsa dans sınıflarını finanse etti. Ayrıca 9 Ağustos gecesini çiftlerin seks yapması için “Milli Gece” ilan etti. Özel olarak yapılmış bir rap şarkısı şöyle diyor: “Biliyorum, sen bunu istiyorsun. SDU de bunu istiyor.”

Bir işe yaramadı.

İspanya’da bir “Demografik Mücadeleden Sorumlu Devlet Komiseri” vardı. Yerel halk ona “Sex Çarı” adını verdi. O daha fazla genç nesil için ulusal bir strateji geliştirdi.

Bu da verimsiz kaldı.

Bu dosyayı okumaya başladığınızdan beri 21 kişi İspanya’da doğdu. Ve 24 öldü.

İnsanlığın on bir milyara mı yoksa sadece dokuza mı ulaşacağı, Frank Swiaczny mı yoksa Wolfgang Lutz mu haklı, önemli değil; bir noktada dünya nüfusu azalacaktır. Çoğu toplum zaten yaşlanmayla mücadele ederken, bazı bölgelerde büyüme devam edecek. En geç o zaman, göçmenler için, son gençler için rekabet başlayacaktır.  Onlar Afrika’dan gelecekler. Ayrıca o zamanlar muhtemelen dünyanın en büyük şehri olacak Lagos’tan. 21. yüzyılın sonunda, Hadizatu Ahmed’in yaklaşık 26 torununun çocukları, en azından birkaç on yıl boyunca, bugün montaj hattı işçileri ve yazılımcılar kadar değerli ve aranan olacaktır, Afrika nüfusu da küçülene kadar.

 

Yazının diğer bölümlerini alttaki bağlantılarda okuyabilirsiniz:

#GeleceğinTrendleri: 7,7 Milyar İnsan… Önce okul öldü, sonra köy 1/4
#GeleceğinTrendleri: 7,7 Milyar İnsan… Önce okul öldü, sonra köy 2/4
#GeleceğinTrendleri: 7,7 Milyar İnsan… Önce okul öldü, sonra köy 3/4
#GeleceğinTrendleri: 7,7 Milyar İnsan… Önce okul öldü, sonra köy 4/4

 

Bu yazı Bastian Berbner’in ilk olarak haftalık gazete DIE ZEIT ‘da 47/2019 sayısında ve daha sonra “Bundeszentrale für politische Bildung“ (Federal Siyaset Eğitimi Merkezi) 04.02.2020‘de yayınlanan yazının 4 parçaya bölünmüş Türkçe çevirisidir.

bpb.de Bundeszentrale für politische Bildung (Federal Siyaset Eğitimi Merkezi) 04.02.2020

#GeleceğinTrendleri: 7,7 Milyar İnsan… Önce okul öldü, sonra köy 3/4

Güney Kore’nin başkenti Seul, dünyanın en büyük yoğun yerleşim alanlarından biridir. Aynı zamanda, Güney Kore’nin nüfusu yıllardır azalıyor. (© picture-alliance, YNA)

“Önce okul öldü, sonra köy”

Güney Kore

Kore Yarımadası’nın tam güneyinde, Tamjin Nehri’nin ağzında, Daegu köyünün iki katlı, parlak sarı boyalı ilkokulu duruyor. Binanın önündeki futbol sahası ıssız ve ceza alanlarında yabani otlar filizleniyor. Binada uzun koridorlar, garip bir şekilde sessiz.

Giriş katında bir odada, ikinci sınıf öğrencileri öğretmenlerinin önünde oturuyor ve sessizce bir şarkı söylüyorlar. Beş kişiler. Birinci katta üçüncü sınıf (iki öğrenci), dördüncü (bir), beşinci (o da bir). Altıncı sınıfın odasında beş çocuk krizantem konulu posterler üzerinde çalışıyor.

14 öğrenci – 200 için tasarlanmış bir binada.

Yeni müdire Lee Ju Young’un bu fikri olmasaydı, okul muhtemelen şimdiye kadar kapanmıştı. Elli yaşlarında, kibar ve narin bir kadın olan Lee, geçen yıl burada hizmete başladığında, 30 yıldır öğretmenlik yapıyordu. Bu süre zarfında tam anlamıyla bir okul (nesli) tükenmesi gözlemledi. Sadece kendi bölgesinde en az on okul olduğunu söylüyor, öğretmenlik yaptığı iki okul öğrenci kalmadığı için kapatılmıştı.

Hep aynıydı, diyor. Önce okul kapandı, sonra postane ve bir zamanda süpermarket. “Önce okul öldü, sonra köy.”

Yeni işine başladığında, Lee Ju Young birinci sınıf için tam olarak sıfır kayıt olduğunu gördü. Bir şeyler yapması gerekiyordu.

Burada, hala tarım ve balıkçılıkla tanımlanan kırsal Güney Kore’de, hiç okula gitmemiş birçok yaşlı kadın var. Bu yüzden veli temsilcilerine şunu önerdi: Neden okulu yaşlılara açmıyoruz?

İlk konuşan, tüm hayatı boyunca pirinç tarlalarında çalışan 70 yaşındaki veli sözcüsünün okuma yazma bilmeyen annesi oldu. Altı kadın daha ona katıldı. Bu yılın Mart ayında, Lee Ju Young yeni bir birinci sınıfa merhaba dedi: 70 ile 82 yaşları arasında yedi kadın öğrenci.

Bu Kasım sabahı, ikinci sınıf öğrencileri yan tarafta şarkı söylerken, saçları siyaha boyanmış, sırtları ve bacakları çarpık, bazıları eksik diş dizileriyle gülerek öğretmenlerinin önünde bir sırada oturuyorlar. Defterlerine dikkatlice harfler çiziyorlar. Biri hafta sonunu şöyle anlatıyor: “Ben kahvaltı yaptım. Sonra köyün buluşma noktasına gittim.” Bir diğeri kendi ismini çalışıyor: “Geum Hwang Gol”.

Müdire durdurulamayacağını bildiği bir eğilime direniyor. Güney Kore’de her yıl düzinelerce okul kapanıyor. Eyalet kasabası Gwangju’nun bir bölgesinde, yalnızca bu yıl 400 anaokulundan 40’ı kapandı. 41 aydır, istatistik kurumları her ay doğum sayısında azalma olduğunu bildiriyor.

Güney Kore demografik piramidi 1997 – 2017 mukayesesi Kenarı çizgili çubuklar 1997 rakamlarını temsil ediyor. Mor=Erkek Sarı=Kadın

Bir toplum, nüfus sayısını korumak istiyorsa, kadınların ortalama 2,1 çocuk doğurması gerekiyor. Güney Kore’de rakam 0,98’e düştü, dünyanın hiç bir yerinde olmadığı kadar az.

Bu sadece Güney Kore. Rakamlar komşu ülkelerde de benzer. Tayvan: 1,2. Singapur: 1,2. Hong Kong: 1,3. Japonya: 1,5.

Ve bu sadece Asya. Portekiz: 1,2. Almanya: 1,5. Kanada: 1,6. Küba: 1,7.

Dünya çapındaki tüm ülkelerin yarısından fazlası, aralarında tüm sanayi ülkeleri (İsrail hariç) olmak üzere, “yenileme düzeyi” ‘nin (Reproduktionsniveau) altına düşmüş durumda. Uzun vadede küçülecekler. Tüm bu ülkeler öyle bir seviyeye ulaştılar ki, Frank Swiaczny gibi uzmanlar buna demografik modelin üçüncü aşaması diyorlar.

İnsanlığın başlangıcından 18. yüzyıla kadar olan dönem birinci aşamaydı: yüksek doğum oranı, yüksek ölüm oranı. Nüfus sabit kalıyor veya yavaş büyüyor.

İkinci aşama, bir toplum modernleştiğinde, daha iyi tıp, daha iyi beslenme olduğunda ortaya çıkar: doğum oranı hala yüksek, ancak ölüm oranı düşüyor. Nüfus hızla artıyor.

Üçüncü aşamada doğum oranı da düşer, büyüme zayıflar ve durma noktasına gelir. Niye?

Avrupa’da bu süreç 19. yüzyılda başladı. Sanayileşme, insanları artık tarlalarda değil fabrikalarda çalıştıkları şehirlere çekti. Kırsal bölgede çocuklar yardımcı oluyordu. Ekim ve hasat için iki el daha. Ayrıca, çocukların maliyeti azdı, ancak her biri büyük istikbal şansı vaat ediyordu. Çocuk sahibi olmak bir yatırımdı.

Şehirde artık işçilerin çoğu, büyük aileler için çok küçük apartman dairelerinde yaşıyordu. Çocuklar para kazanmaya pek yardımcı olamıyordu, ama yine de yemek zorundaydılar. Ekonomik açıdan bakıldığında, çocuklar bir yük haline gelmişti.

Avrupa’nın her yerinde köyler şehirlere ve şehirler metropollere dönüştü ve her yerde çiftler düşük ücretli uzun çalışma günlerinden sonra seçtiler: başka bir çocuğun daha masrafını karşılayamazlardı. Birini, ikisini, belki üçünü doyurabilirlerdi. Beş ya da altı düşünülemez hale gelmişti.

Kıtalara göre dünya nüfusunun gelişimi 1950 – 2050 Lizenz: cc by-nc-nd/3.0/de/ (Bundeszentrale für politische Bildung – Federal Siyaset Eğitimi Merkezi – , www.bpb.de)

Aşırı nüfus uzun vadede bir sorun olmayacaktır

1950’lerde Lüksemburg, dünyada yenileme düzeyinin altına düşen ilk ülkeydi. Avrupa’nın geri kalanı ve ardından 20. yüzyılda yükselen ve bazı gelişmekte olan ülkeler izledi. Her yerde refah vaadi köylüleri şehirlere çekti. Seul ve Tokyo mega şehirler haline geldi, mega büyük ve mega pahalı. Rio de Janeiro ve Mexico City zaman atlamalı çekimdeymiş gibi genişledi. Tıpkı Yeni Delhi ve Dakka gibi.

2008 yılında, dünyada ilk kez, şehirlerde kırsal alanlardan daha fazla insan yaşıyordu.

Birleşmiş Milletler ‘in hesaplamalarına göre, şu anda yüzde 82’sinin şehirlerde yaşadığı Güney Kore’de nüfus bir nesil içinde neredeyse yüzde on küçülebilir. Çin’in nüfusu, onlarca yıldır devam eden tek çocuk politikasından dolayı, düpedüz çökebilir. Milyar nüfuslu olan Hindistan, 2,1’lik doğum oranı ile yenileme seviyesinin kıl payı üzerinde kalıyor. Güney Amerika’nın en kalabalık ülkesi olan Brezilya bile bu seviyenin altına düştü – tıpkı tüm Avrupa gibi.

Dünya nüfusunun saniyede iki kişi artması, yalnızca dünyada hala çok sayıda çocuğun doğduğu iki bölgenin bulunmasından kaynaklanmaktadır: Orta Doğu ve hepsinden önemlisi Afrika. Bu, bazı ülkelerin orada da henüz üçüncü seviyeye ulaşmadığı anlamına gelmez.

Nijeryalı Hadizatu Ahmed’in sekiz yetişkin çocuğu var. Hiçbirinin de sekiz çocuğu yok. Hatırında torunlarının tam sayısı yok. Avluda yanında oturan en büyük oğlu yardım etmeye çalışıyor, sonunda “26 civarında” uzlaşıyorlar. Bu ortalama üç demektir.

Nerelerde çok insan, taksi için çok yolcu, cami için çok namaz kılan, top sahası için fazla çocuk olduğunu Agege’de yürürken fark etmiyorsunuz; ama gerçek şu ki: Buradaki kadınların hala çok çocuğu oluyor ama eskisinden daha az.

Birleşmiş Milletler tahminlerine göre dünyada hiçbir bölge Afrika’dan daha hızlı kentleşemeyecek. Lagos, 2030 yılına kadar dünyanın en büyük şehirlerinden biri olacak ve asrın sonunda hepsinin en büyüğü olabilir.

Ama sonra, başlangıçta patlayarak büyüyen, ancak bu yıl ilk kez on milyonluk nüfus sınırının altına düşen Seul gibi, Lagos da büyük olasılıkla bir zaman tekrar küçülecek, tıpkı Nijerya ve o zamana kadar nüfus artışı gerçekleşen son kıta olan tüm Afrika gibi.

Bu, geleceğin insanlarına gezegendeki sınırlı alanla geçinmesini kolaylaştırabilir. Aşırı nüfus, uzun vadede bir sorun olmayacaktır. İnsanlık sadece on bir milyarlık zirveyi sağ salim aşabilmeli. Acaba başarabilecekler mi?

New York

Frank Swiaczny ofisinde, dünyanın üzerinde yaşayan bu kadar çok insana yeterli gıda üretemediğine dair uyarıların her zaman var olduğunu ve her zaman yanlış olduğunu söylüyor.

“Çok yakında açlık ve yoksulluk dünyayı vuracak, çünkü gıda üretimi nüfustan daha yavaş büyüyor”, bu kehaneti İngiliz iktisatçı Robert Malthus 18. yüzyılda açıklamıştı. Tam tersi oldu. Malthus daha sağken, insanlar daha iyi tohumlar geliştirdi, tarım makineleri daha verimli, aletler daha ucuz oldu. Daha verimli yetiştirme yöntemleri sayesinde bir ineğin ortalama ağırlığı 170 kilodan 360 kiloya yükseldi.

1968’de Amerikalı biyolog Paul Ehrlich en çok satan “Nüfus Bombası” kitabında şöyle yazdı: “İnsanlığı besleme mücadelesi kaybedildi. 1970’lerde ve 1980’lerde yüz milyonlarca insan açlıktan ölecek.” O zamandan beri nüfus iki katından fazla arttı ve neredeyse hiç kıtlık yok. Tam tersine, günümüzde obeziteden ölenlerin sayısı yetersiz beslenmeden ölenlerden çok daha fazladır. Yeni zirai ilaçlar, daha iyi gübreler ve daha güçlü makineler, dünyanın dört bir yanındaki tarlaların verimini artırmaya devam etti. Bugün bile on bir milyar insan için yeterli yiyecek üretiliyor.

Frank Swiaczny, “Sadece farklı şekilde dağıtılması gerekiyor. On bir milyarı doyurmak bir sorun olmamalı” diyor.

Ancak bu artan nüfusun neden olduğu ek CO₂ emisyonları iklim değişikliğini daha da hızlandırmaz mı? Swiaczny, nüfusun arttığı her yerde çok az yayıldığını söylüyor. 7 çocuklu Nijeryalı bir ailenin arabası yok, muhtemelen hiç uçağa binmeyecekler ve kendi tarlalarının mahsulüyle geçiniyorlar. Onların CO₂ emisyonları sıfıra yakındır.

Küresel sera gazı emisyonlarının çoğu, neredeyse hiç çocuğun doğmadığı, fabrikaların olduğu Güney Kore, Çin, Almanya’da, her yıl daha az insan olmasına rağmen, daha fazla uçuş, daha fazla araba ve daha fazla etin yendiği yerlerde meydana geliyor.

Dünya iklim değişikliğini durduramazsa, bunun nedeni Nijer’deki ek insanlar değil, sanayileşmiş ülkelerin emisyonlarını zamanında düşürmemeleri olacaktır.

 

Yazının diğer bölümlerini alttaki bağlantılarda okuyabilirsiniz:

#GeleceğinTrendleri: 7,7 Milyar İnsan… Önce okul öldü, sonra köy 1/4
#GeleceğinTrendleri: 7,7 Milyar İnsan… Önce okul öldü, sonra köy 2/4
#GeleceğinTrendleri: 7,7 Milyar İnsan… Önce okul öldü, sonra köy 3/4
#GeleceğinTrendleri: 7,7 Milyar İnsan… Önce okul öldü, sonra köy 4/4

Bu yazı Bastian Berbner’in ilk olarak haftalık gazete DIE ZEIT ‘da 47/2019 sayısında ve daha sonra “Bundeszentrale für politische Bildung“ (Federal Siyaset Eğitimi Merkezi) 04.02.2020‘de yayınlanan yazının 4 parçaya bölünmüş Türkçe çevirisidir.

bpb.de Bundeszentrale für politische Bildung (Federal Siyaset Eğitimi Merkezi) 04.02.2020

#GeleceğinTrendleri: 7,7 Milyar İnsan… Önce okul öldü, sonra köy 1/4

Gelecekte, insanlığın sorunu aşırı nüfus değil nüfus azalması olabilir. Bastian Berbner’e göre, bu sadece hızla yaşlanmaya mağdur olan sanayileşmiş ülkeleri değil, aynı zamanda Afrika gibi dünyanın hala büyüyen bölgelerini de etkileyebilir.


Nijerya

Erkekler dışarıda Agege sokaklarına akın edip seccadelerini açarken, aynı anda binlerce eşzamanlılıkta Mekke’ye doğru eğilirken güneybatı Nijerya’daki bu şehrin trafiği, gürültüsü ve koşuşturması bir an için duraklarken, Hadizatu Ahmed evinin arkasında oturuyor ve ilk çocuğunu ne zaman doğurduğunu sesli düşünüyor.

Hadizatu Ahmed, 70 yaşlarında olduğunu ama kesin bilmediğini söylüyor. Onbeş yaşındayken evlenmiş. Bir terzi ile. Bir yıl sonra Habiba adında bir kızı dünyaya getirmiş. Bir yıl sonra bir düşük. İki yıl sonra Danjuma geldi, bir erkek.

Sonra kocası ikinci bir eş aldı. Hadizatu Ahmed’e, bugün hala yaşamakta olduğu salonun sağındaki iki oda, diğer kadına soldaki iki oda verildi. Hadizatu Ahmed, kocası için diğerinden daha fazla çocuk doğurmayı kendine hedef edindi.

Kısa bir süre sonra ikinci erkek çocuğu Tiggani’yi doğurdu. Aynı yıl diğer kadın bir kız doğurdu.

Bir yıl sonra Hadizatu’nun bir kızı oldu, Ladi. Ve ikinci eşin bir erkek çocuğu.

Hadizatu: Bir başka kızı, Teni. Sonra bir tane daha, Meryem. İkinci eş: bir oğul, sonra bir kız.

Hadizatu: tekrar bir kız çoçuğu, ama onu kısa zamanda sıtma aldı. İkinci eş: bir erkek.

Hadizatu: Tekrar bir kız, Fatima. İkinci eş de kısa bir süre sonra bu ailenin son çocuğunu, o da bir kız.

Hadizatu Ahmed aile içi yarışını sekize altı kazandı, ancak bir yenilgi gibi hissettiğini söylüyor, çünkü onun sadece iki oğlu ve diğer kadının üç oldu.

Ondört çocuk – kocasının mahallede itibarı iyi olduğunu söylüyor, ama yaşlı Bello’ya nispeten bu bir şey değildi, onun otuz çocuğu vardı, ama dört kadınla. Hele Kabii’ye karşı hiç bir şeydi, onun yaklaşık kırk çocuğu olmuş.

Namaz bittikten sonra Hadizatu Ahmed’in evinin önündeki adamlar tekrar motosikletlerini çalıştırıyorlar. Kadınlar plastik kaseleri başlarında dengeliyor. Küçük çocuklar büyüklerin ellerinde yürüyor. İnsanlar, yoldaki çukurlara girip çıkan sarı dolmuşun dışına takılıyor. İnsanlar bir kamyonun çatısında oturuyor. İnsanlar el sallıyor, insanlar gülüyor, insanlar çığlık atıyor. İnsanlar her yerde.

Hadizatu Ahmed gençken burada bir orman varmış. Bugün Agege, Afrika’nın en büyük şehri olan 21 milyonluk anakent Lagos’un bir parçasıdır. Hadizatu Ahmed ilk çocuğunu doğurduğundan beri Nijerya’nın nüfusu dört katına çıkarak 200 milyona ulaştı.

Her Nijeryalı kadının ortalama 5,4 çocuğu oluyor.

Nijerya’nın Lagos kentinde düzenlenen “2020 Yılının İlk Bebeği” kampanyası için bir anne kameraya poz veriyor. Lagos, Afrika’nın en büyük metropolüdür. (© NurPhoto)

Bu sadece Nijerya. Rakamlar komşu ülkelerde de benzer. Nijer dünyadaki en yüksek doğum oranına sahip: kadın başına 7,2 çocuk. Mali: 5,9. Çad: 5,8. Burkina Faso: 5,2. Ve bu sadece Afrika. Afganistan: 4,4. Yemen: 3,8. Papua Yeni Gine: 3,6.

Her saniye dünyada bir yerlerde dört çocuk doğuyor ve iki insan ölüyor. Bu yazıyı okumaya başladığınızdan beri dünya nüfusu yaklaşık 200 kişi arttı. İnsanlar uzun zamandır bir gün çok fazla olabileceklerini seziyorlar. Ressamlar, dünyayı tehdit eden darlığı yağlı boya ve tuvallere yansıttılar. Hollywood, dünyada artık yeterli gıda olmadığı için uzak gezegenlerde kolonilerin ortaya çıktığı filmler yaptı. Bir romanda yazar Dan Brown, insanlığın üçte birini kısırlaştıran bir virüsü yayan bir komplocu çeteyi anlattı. Kitabın adı Cehennem.

Bu doğru: insanın yiyeceğe ihtiyacı var. Gıda bir yerde gelişmek zorundadır. İnsanın giysiye ihtiyacı vardır. Pamuğun bir yerde yetişmesi gerekiyor. İnsanın başının üstünde bir çatıya ihtiyacı vardır. O ev bir yerde durması lazım.

Dünya sınırlı alana sahiptir, sadece sınırlı sayıda insanı taşıyabilir. Şu anda bu 7,7 milyardır.

Felakete daha ne kadar var?

 

Yazının diğer bölümlerini alttaki bağlantılarda okuyabilirsiniz:

 

#GeleceğinTrendleri: 7,7 Milyar İnsan… Önce okul öldü, sonra köy 1/4
#GeleceğinTrendleri: 7,7 Milyar İnsan… Önce okul öldü, sonra köy 2/4
#GeleceğinTrendleri: 7,7 Milyar İnsan… Önce okul öldü, sonra köy 3/4
#GeleceğinTrendleri: 7,7 Milyar İnsan… Önce okul öldü, sonra köy 4/4

 

Bu yazı Bastian Berbner’in ilk olarak haftalık gazete DIE ZEIT ‘da 47/2019 sayısında ve daha sonra “Bundeszentrale für politische Bildung“ (Federal Siyaset Eğitimi Merkezi) 04.02.2020‘de yayınlanan yazının 4 parçaya bölünmüş Türkçe çevirisidir.

bpb.de Bundeszentrale für politische Bildung (Federal Siyaset Eğitimi Merkezi) 04.02.2020

 

#GeleceğinTrendleri: 7,7 Milyar İnsan… Önce okul öldü, sonra köy 2/4

On bir milyar – maksimum

New York

Midtown Manhattan’daki bir gökdelenin 19. katında, on iki bilim insanı insanlığın geleceğini öngörebilmek için çalışıyor. Patronları Frank Swiaczny, bir zamanlar Mannheimer Morgen (gazetesi) için fotoğrafçı olan 52 yaşında bir Alman. Araba kazalarının fotoğrafını çekmekten bıkınca coğrafya okudu. Bugün, Birleşmiş Milletler için dünya nüfusunun nasıl gelişeceğini hesaplayan bir istatistikçi ve demograf ekibine başkanlık ediyor.

Geleceği tahmin etmek için Swiaczny’nin kadrosu önce bugünü anlamalıdır – ve geçmişi.

1950’den beri Birleşmiş Milletler veri tabanına her yıl yeni bilgiler akıyor; bunlar doğum ve ölüm oranları, 235 ülke ve bölgeden içe ve dışa göç rakamları. Bazen veriler çok kesindir; bir düğmeye basarak ülkede şu anda kaç kişinin yaşadığını her zaman kontrol edebileceğiniz Norveç’ten alınan veriler gibi. Bazen veriler çok belirsizdir; Lübnan’dan – son nüfus sayımı 1932’de yapıldı – veya savaşların nüfusu saymayı yıllarca imkânsız hale getirdiği Suriye ve Kongo’dan gelenler gibi.

Swiaczny’nin kadrosu verileri doğruluyor, temizliyor, hatta New York sokaklarındaki evsizler ve Arabistan çöllerindeki göçebeler gibi tam olarak tespit edilmesi zor insanları tespit etmeye çalışan anketleri karıştırıyor.

Bilgisayar, tüm bu sayıları gelişim çizgileri haline getirir ve onlar genellikle yukarıyı gösteriyor.

Dünya nüfusu binlerce yıldır artıyor. 12.000 yıl önce avcılar ve toplayıcılar yerleşik olunca, dünyada muhtemelen on milyondan az insan vardı. Nasıralı İsa ile dünyada yaşayan insanların sayısı 300 milyon olmuştu bile. William Shakespeare ile 16. yüzyılda 400 milyon. Dünyanın her yerinde, kadınların o zamanlar çok çocuğu olurdu. Ancak birçoğu erken öldüğü için nüfus sayısı sabit kaldı. Bazen salgın hastalıklar veya savaşlar da düşüşe neden oldu.

Daha sonra 18. yüzyılda Avrupa’dan başlayarak sayılar birdenbire yükseldi. Daha verimli tarım ve daha iyi tıbbi bakım sayesinde artık çok daha fazla çocuk hayatta kaldı. 1800 civarında dünyada ilk kez bir milyar insan vardı. İnsanları daha uzun yaşatan devrimler devam etti: aşılar, sağlık sigortası, antibiyotikler.

1928 iki milyar.
1959 üç milyar.
1973 dört milyar.
1986 beş milyar.
1998 altı milyar
2010 yedi milyar

Frank Swiaczny’nin ekibi, dünya nüfusu gelişiminin devamını tahmin etmek için, ayrıntılarında çok karmaşık ama özünde çok basit bir model kullanıyor: Gelecek yılın nüfusu, içinde bulunulan yılın nüfusu artı doğumlar eksi ölümlere karşılık geliyor. Bu daha sonra olasılıklara dayalı olarak yıldan yıla hesaplanabilir. Birleşmiş Milletler rakamları 2100 yılına kadar tahmin ediyor.

Kıtalara göre dünya nüfusunun gelişimi 1950 – 2050 Lizenz: cc by-nc-nd/3.0/de/ (Bundeszentrale für politische Bildung – Federal Siyaset Eğitimi Merkezi – , www.bpb.de)

Her iki yılda bir yeni tahminler duyuruyorlar ve bu yılın Haziran ayında Frank Swiaczny Birleşmiş Milletler basın merkezinin arkasındaki koltuğuna otururken patronu podyumda önde oturuyor. İki düzine gazeteci orada, bir kamera internette canlı yayın yapıyor.

Swiaczny’nin patronu, dünya halkı büyümeye devam edeceğini ve 2100 yılına kadar 11 milyara ulaşacağını söylüyor.

11 milyar. Tekrar yaklaşık üç buçuk milyar daha fazla.

Ertesi gün, Frank Swiaczny ofisinde oturuyor ve haberler şimdiden tüm dünyaya yayıldı.

Fransa’dan Euronews: “Son yarım yüzyılda insan sayısında patlama yaşandı. Bu büyüme devam edecek.”

İspanya’dan RTVE: “Demografik patlamanın iki baş aktörü var: Afrika ve Asya.”

Almanya’dan Spiegel Online: “Dünya nüfusu hızla artmaya devam ediyor.”

Ancak: Basın toplantısında ne “hızlı” ne de “patlama” kelimesi kullanıldı. Bu tahminlere uymuyor, bu tarz açıklamaları Frank Swiaczny tasvip edemiyor.

Gerçek zaten geçmişin rakamlarında saklı, sadece daha dikkatli bakmak gerekiyor. İnsanlığın bir milyardan iki milyara çıkması 128 yıl aldı. Bir sonraki milyar 31 yılı sürdü. Sonraki 14, 13 ve son olarak sadece 12. İnsanlık gitgide daha hızlı büyüdü. Ama sonra onu yedi milyara getiren başka bir milyar için 12 yıl daha aldı. Bir sonraki milyara ulaşmak tekrar 13 yıl,  sonraki 14, hatta 20 yıl sürecek.

Büyüme hızlanmadı, yavaşladı.

Bu on bir milyar, ki Swiaczny’nin patronu bunu da basın toplantısında söyledi, Birleşmiş Milletler hesaplamalarına göre, başka bir rekora giden yolda diğer bir ara durak olmayacak. O on bir milyar maksimum rakamdır.

İnsanlık tarihinin en büyük olaylarından biri yaklaşıyor, Homo sapiens’in en büyük yayılımına ulaşacağı an. Binlerce yıl boyunca, insanlar giderek çoğaldı ve çoğaldı. Yakında azalacaklar.

Bunun sebebi, geçmişte nüfus artışını kısmen frenleyenler gibi savaş olmayacak, hastalık da olmayacak, açlık krizi de değil; hayır, bu sebep hepsinden çok daha güçlü olacak. İnsanlığın azalması insanların bilinçli bir kararı olacaktır. Veya daha doğrusu: bilinçli bir karardır. Çünkü o karar çoktan verilmiştir.

Yazının diğer bölümlerini alttaki bağlantılarda okuyabilirsiniz:

#GeleceğinTrendleri: 7,7 Milyar İnsan… Önce okul öldü, sonra köy 1/4
#GeleceğinTrendleri: 7,7 Milyar İnsan… Önce okul öldü, sonra köy 2/4
#GeleceğinTrendleri: 7,7 Milyar İnsan… Önce okul öldü, sonra köy 3/4
#GeleceğinTrendleri: 7,7 Milyar İnsan… Önce okul öldü, sonra köy 4/4

 

Bu yazı Bastian Berbner’in ilk olarak haftalık gazete DIE ZEIT ‘da 47/2019 sayısında ve daha sonra “Bundeszentrale für politische Bildung“ (Federal Siyaset Eğitimi Merkezi) 04.02.2020‘de yayınlanan yazının 4 parçaya bölünmüş Türkçe çevirisidir.

bpb.de Bundeszentrale für politische Bildung (Federal Siyaset Eğitimi Merkezi) 04.02.2020

#GeleceğinTrendleri: ABD – Yanlış yüz tanımlama, işsizlik maaşlarının ödenmesini engelliyor

Almanya’da her vatandaşın bir kimlik kartı vardır ve şüphe durumunda kendisini kesin tanımlayabilir. Ancak ABD’de bu genellikle böyle değildir. Devlet yardımı ararken bu bir sorun haline gelebilir. Çünkü birçok eyalet – dolandırıcılık korkusuyla – ID.me şirketinin desteğine güveniyor. Bu şirket, gönderilen bir selfi yardımıyla bir kişinin kimliğini şüpheye yer bırakmayacak şekilde doğrulayabilmeyi vaat ediyor. Şirkete göre, arkasındaki teknoloji yüzde 99,9 isabet oranına sahip. Ancak şimdi bu beyanat hakkında çok sayıda endişe var. Zira sosyal medyada, doğrulamanın işe yaramadığı kişilerden giderek çoğalan bildirimler var. Üç başarısız denemeden sonra, hesap bloke ediliyor ve kimliği bir insan görevli tarafından doğrulanana kadar başka ödeme yapılmıyor.

Mağdur insanlar faturalarını ödeyemedi

Sorun: Mağdurların çoğu, sağlanan sohbet tesisi aracılığıyla şirkete ulaşmakta büyük problemler yaşadı. Sonuç olarak, devlet desteğinden beklenenden çok daha uzun süre yoksun kaldılar. Birçok durumda bu önemli bir sorun teşkil ediyordu, çünkü işsizlik yardımına bağımlı olanlar genellikle fazla büyük bir mali birikime sahip değiller. Yani, en iyi senaryoda bile, gelmeyen yardımlar dolayı bazı faturaları ödeyemediler. En kötü durumda, mağdurlar artık yiyecek bile alamadı. Hatta bazı raporlar ödemesiz birkaç aydan bile söz ediyor.

ID.me sistemi nasıl çalışıyor ki? Kullanıcılar bir selfi yüklüyor. Burada yer alan biyometrik veriler daha sonra resmi bir fotoğrafla karşılaştırılır. Bunun için genellikle veri tabanlarında barınan sürücü ehliyetinin resmi kullanılır. Fotoğraflar eşleşirse, kimlik doğrulanabiliyor.

Şirket kullanıcıları suçluyor

En azından sistemin arkasındaki fikir budur. Uygulamada, yüz tanıma yazılımları azınlıklarda ve kadınlarda, beyaz erkeklerde olduğu kadar iyi çalışmadığı zaten biliniyor. Aynı zamanda, tam bu gruplar işsizlik yardımına bağımlı kişiler arasında (demografik) ortalamanın çok üzerinde mevcutlar. Bu, karşılaşılan sorunların bir kısmını açıklayabilir. Ancak şirket bunu reddediyor ve gerçekleştirilen resimden resme doğrulamasında bu sorunun bir rol oynamadığını iddia ediyor. Bunun yerine, sorun kullanıcılarda aranmalıdır: onlar gereksinimleri karşılamayan görüntüleri yüklüyorlar.

Ancak, bu ifade kontrol edilemiyor. Bu durumlarda, neden hemen alternatif tanımlama imkânları sunulmadığını da açıklayamıyor. Sonuçta, şirket devlet adına çalışıyor ve herkesin parasını alabilme güvencesini sağlaması gerekiyor.

Dolandırıcılık sorunu gerçekten ne kadar büyük?

Peki, neden bu kadar çok ABD eyaleti bu teknolojiye güveniyor? Pek çok gözlemci bunu çeşitli medya kampanyalarına bağlıyor. Eski ABD Başkanı Donald Trump, uzun süredir eksik kimlik kartlarının seçim sahtekârlığına yol açabileceğini iddia etti. Ancak bunun somut kanıtı hiçbir zaman bulunamadı. Yine de medya, örneğin işsizlik yardımları da dâhil olmak üzere diğer olası dolandırıcılık biçimlerinden haber yapmaya devam etti. Burada ID.me şirketi tarafından da sözde gerçeklerle beslendiler. Bununla birlikte, patronları Blake Hall yakın zamanda ateş altında kaldı çünkü potansiyel hasar tahminleri git gide yükseldi: ilk başta yılda 100 milyar dolardan birkaç ay içinde 400 milyar dolar oldu. Kendisi bunu yeni elde edilen verilere bağlıyor. Ancak, bunlar bağımsız bir taraftan teyit edilemedi.

ABD Çalışma Bakanlığı, yayılan rakamları doğrulayamıyor

Buna rağmen, heyecan, diğer önlemlerin yanı sıra Kaliforniya’nın yıl dönümünde işsizlik ödeneği ödemesi için tüm hesapları askıya almasına neden oldu. Hesaplar, tekrar ID.me ile doğrulama yapıldıktan sonra kullanılabildi. Şirket için kesinlikle kârlı bir işti. Ancak, ilgili insanlar için ek bir engel. Gerçekten sahte hesapların bulunup bulunmadığı henüz bilinmiyor. Ancak, ABD Çalışma Bakanlığı bazı genel devlet verilerini topladı. Mart ile Ekim 2020 arasında yalnızca toplam 5,6 milyar dolar değerinde dolandırıcılık vakaları ortaya çıkarıldı. Belirsiz (karanlık) sayıda bildirilmeyen vakaların da hesaba katılması, işin doğası gereğidir. Ancak devlet yetkilileri yıllık olarak çift haneli milyon civarında bir değer varsaymaktadır. Yani sorun, en azından ilgili çevreler tarafından yayılandan daha küçük olduğu görünüyor.

 

Bu yazı Tweet zinciri olarak da yayınlanmıştır:

Nizamettin Karadaş

Kaynaklar; https://www.vice.com/en/article/5dbywn/facial-recognition-failures-are-locking-people-out-of-unemployment-systems

https://www.trendsderzukunft.de/usa-fehlerhafte-gesichtserkennung-verhindert-auszahlung-von-arbeitslosengeld/

İnsanların Geometri Anlayışı

Geometri anlayışı doğuştan gelir[1]

2009’da Brezilya’daki Dünya Sosyal Forumu’nda Munduruku kabilesinin bir üyesi. Araştırmacılar, orman kabilesinin yardımıyla, insanların eğitim almadan bile geometriyi anladıklarını gösterdi. dpa

Araştırma: Yetişkin Yerli Amazonlular, ABD’ndeki çocuklar kadar temel şekilleri tanıyabiliyor

Doğuştan bir geometri duygusu var mı yoksa okulda noktaları, çizgileri, daireleri ve kareleri anlamayı okulda öğrenmek zorunda mıyız? Psikolog ve antropologlardan oluşan bir ekip, şimdi “Science” adlı uzman dergisinde bu soruyu yanıtlıyor: Geometrik şekiller ve kavramlarla ilgili temel bilgiler, en başından beri insan zihnine demirlenmiştir. Bu, College de France ve Paris Üniversitesi’nden Stanislas Dehaene ve Pierre Pica’nın Brezilya ormanlarına yaptıkları bir geziden sonra vardıkları sonuçtur.

Orada antropolog Pica, Munduruku kabilesini ziyaret etti ve onlardan bir geometri testine katılmalarını istedi. Yerli halk, izole köylerde dağınık bir şekilde yaşıyor. Bizim anladığımız anlamda bir okul eğitimi bilmiyorlar. Cetvel veya harita gibi herhangi bir resimli temsili veya yardımcı aracı neredeyse hiç kullanmazlar. Munduruku dilinde bile geometrik kavramlar için özel kelimeler yoktur.

Pica, katılımcı Munduruku’ya – altı yaş ve üstü 14 çocuk ve 30 yetişkin – her biri altı resimden oluşan toplam 45 set gösterdi. Bunlar basit geometrik şekiller gösteriyordu – kenarları farklı uzunluklarda olan dikdörtgenler, paralel ve paralel olmayan çizgiler veya noktalı daireler. Katılımcılardan, diğer beşiyle tam olarak eşleşmediği için “tuhaf” buldukları altı resimden birini seçmeleri istendi. Bu, örneğin, diğer beş dairenin aksine, noktası tam olarak ortada olmayan daireydi. Genel olarak, tüm katılımcıların üçte ikisi “uygun olmayan” resmi doğru belirlediler.

Harvard Üniversitesi’nden Elizabeth Spelke, aynı testleri Amerika Birleşik Devletleri’ndeki 26 çocuk ve 28 yetişkin ile yaptı. Şaşırtıcı bir sonuçla: Çocuklar neredeyse Munduruku’lar ile aynı performansı sergilediler. Yetişkin ABD denekleri genel olarak daha yüksek bir isabet oranı elde etti. Ancak bunu yaparken Munduruku’lara sorun çıkaran aynı setler onların da başlarını ağrıttı. Dehaene, “Bu, okul eğitimi olmadan bile iyi bir geometrik sezgiye sahip olabileceğimizi gösteriyor” diyor.

Bunu normal karşılayamayız: Geçen yıl, bilim insanları Pirahã’nın Amazon kabilesi hakkında “Science” da bildirdiler. Oradaki insanların ikiden büyük sayılar için kelimeleri yok ve aslında daha büyük sayı kümeleri hakkında hiçbir fikirleri olmadığı ortaya çıktı.

Dehaene ve meslektaşlarının bildirdiğine göre, eğitimsiz Munduruku ve Amerikalı çocuklarla yapılan bu geometri testleri, kültür veya yetiştirilme tarzı ne olursa olsun her insanın temel bir geometri anlayışına sahip olduğunu gösterdi. Diğer araştırmacılar tedirgin. Güney Amerika’daki yerli insanlarla da çalışan Londra King’s College’dan davranışsal genetikçi Rosalind Arden, Dehaene’nin testlerinin geometriyi anlamaktan çok rasyonel düşünme yeteneğiyle ilgili olduğunu söylüyor. Munduruku’lar sadece “sözel olmayan basit bir zekâ testini” geçti, diyor.

 



Geometri anlayışımız benzersiz olabilir[2]

İnsanlar düzenli şekilleri daha iyi tanımlıyor, maymunlar bunu yapamıyor

Biz insanlar içgüdüsel olarak geometrik şekilleri hoş ve güzel olarak algılarız – ama neden? © Agustinc/ Getty images

Düz çizgi duygusu: Biz insanlar, geometrik şekillerin soyut düzeni için benzersiz bir düzenlilik duygusuna sahip olabiliriz. İnsanların nesneler ne kadar geometrik olursa, uyumsuz kalıpları o kadar iyi fark ettiklerini bir deney gösteriyor. Bu geometri etkisi, nadiren dik açıları gören ilkel toplum üyelerinde bile görüldü. Babunlarda ise, bize yakın akraba primat olmalarına rağmen, bu etki hiç yoktu.

 Modern uygarlığımızda düzenli, geometrik şekillerle çevriliyiz: binalarımız, teknik cihazlarımız veya günlük kullanım eşyalarımız genellikle dik açılara, paralel kenarlara veya dairesel yüzeylere sahiptir. Bu formları düzenli, hoş ve güzel olarak algılıyoruz ve içgüdüsel olarak nesneleri bu soyut geometrik modellere göre şekillendirme eğilimindeyiz.

Paris Saclay Üniversitesi’nden Mathias Sablé-Meyer ve meslektaşları, “Arkeolojik bulgular, düzenli geometrik şekillere olan bu sevginin insanlığın kendisi kadar eski olduğunu gösteriyor” diyor. “Öklid geometrisinin ana özellikleri insana çekici geliyor.”

Ayrıcalık Testi

İnsan deneklerin test gösterimleri ve performans örnekleri. © Sablé-Meyer et al. /PNAS

Ama neden? Bu ayrıcalık yalnızca atalarımızın kültürel gelişiminin bir sonucu mu, yoksa bunların arkasında nörobiyolojik bir etki mi var? Ve geometri anlayışının atalarımız için ne gibi avantajları olabilirdi? Bu soruyu yanıtlamak için Sablé-Meyer ve ekibi, farklı kültürlerden insanların geometri algısını teste tabi tuttu ve bunu diğer primatlarla – babunla – karşılaştırdı.

Araştırmacılar, çalışmaları için “aykırı değer” testini kullandılar: tüm insan ve hayvan deneklerine ekranda rastgele dağıtılmış altı kare sunuldu – beş tanesi birbirine karşı bükülmüş olsalar bile aynıydı. Altıncı şekil bir geometrik özellikte farklılık gösteriyordu – örneğin, kare yerine bir dikdörtgen veya “kaymış” köşeli bir dikdörtgendi. Bu aykırı değerin mümkün olduğunca çabuk tanınması ve ekrana tıklanması gerekiyordu.

Fransa’dan 605 yetişkin ve 1.184 çocuk ile Namibya’daki Himba yerli halkının 22 üyesi denek olarak görev yaptı. Onlar geometrik, yapay şekillerin oldukça nadir olduğu bir ortamda yaşıyor. Karşılaştırma grubu olarak 26 Babun aynı görev için eğitildi ve test edildi.

Geometri nörolojik bir “rasyonalizasyon” mu?

Önemli olan ise ekibin testler sırasında geometrik şekillerin simetrisini ve karmaşıklığını çeşitlendirdi. Zira daha önceki çalışmalar, beynimizin daha az tarif gerektiren belirleyici özellikleri olan şekilleri daha iyi tanıdığını ve hatırladığını ileri sürüyordu. Sadece eşit dik açılardan ve kenarlardan oluşan bir kare, buna göre daha az simetrik bir dörtgenden nörolojik açıdan daha ekonomikti. Yani düzenli ve simetrik bir yapı, beyni karmaşık düzenli bir yapıdan daha az meşgul ediyordu.

Bir hipoteze göre, atalarımız geometrik şekiller için bir tercih geliştirmiş olabilirler, çünkü onları tanımak ve ayırt etmek “çarpık” şekillerden daha kolaydı. Ancak bu, bu basit geometri anlayışının ne zaman ortaya çıktığı ve diğer primatların henüz sahip olup olmadığı sorusunu gündeme getiriyor.

Net geometri etkisi tanınabiliyor…

Sonuç: Geometrinin etkisi, tüm insan test deneklerinde açıkça fark edildi: Şekiller ekranda ne kadar düzenli ve simetrik olursa, katılımcılar sapan şekli o kadar hızlı ve daha güvenilir bir şekilde fark etti. Araştırmacılar, “Referans şekiller veya sapma biçimleri son derece düzenliyse, altı kare arasında bir aykırı değer bulmak daha kolay” diyor. Bu etki çocuklarda bile var ve ilkel toplumlarda da kanıtlanabiliyor.

Sablé-Meyer ve meslektaşları, “Bu, tüm insanlarda bulunan ve resmi eğitim, dil, bilgi ve çevreden bağımsız olarak var olan evrensel bir geometri anlayışı olduğunu gösteriyor” diye açıklıyor. Geometrik, yapay nesnelerle donatılmış bir dünyada yaşamaya başladıktan sonra bir geometri anlayışına sahip olduğumuz teorisini bu araştırma çürütüyor.

…ama sadece biz insanlarda

Ancak: Bu geometri duygusu, insan olmayan primatlarda belirgin görünmüyor. Babunlar temelde aykırı değer testini geçmeyi öğrenseler de, isabet oranları, şekillerin ne kadar düzenli veya karmaşık olduğuna bakılmaksızın, tesadüfün sadece biraz üzerindeydi. Araştırma ekibi, “Geometrik düzenliliğin test başarısı üzerindeki herhangi bir etkisini gözlemleyemedik” dedi.

Sable-Meyer ve meslektaşlarına göre bu, geometrideki düzenleri algılama ve bunlardan nörolojik olarak yararlanma yeteneğinin tamamen insani bir yetenek olduğunu gösterebilir. Bilim insanları, “Bu, insanların dil anlayışından veya zihin teorisinden çok daha temel olan bilişsel mekanizmalarda diğer primatlardan farklı olduğu yönündeki heyecan verici olasılığı uyandırıyor” diyor.

Geometrik bir şeklin düzenliliğinin fark yarattığı ve bu nedenle geometriyi takdir eden tek tür olabiliriz. Bunu doğrulamak için, insan olmayan diğer primatlar üzerinde de başka çalışmalara ihtiyaç vardır. (Proceedings of the National Academy of Sciences, 2021; doi: 10.1073/pnas.2023123118)

 

Nizamettin Karadaş

Kaynaklar:

[1] Bu yazı Ranty İslam’ın Welt gazetesinin bilim bölümünde 20.01.2006 “Verständnis für Geometrie ist angeboren” başlıklı makalesinin Türkçe çevirisidir.

[2] Bu yazı Nadja Podbregar’ın scinexx.de bilim sitesinde 14.05.2021 de “Ist unser Sinn für Geometrie angeboren? başlığı altında yayınlanmış makalesinin Türkçe çevirisidir.

Dekolonizasyon: Newton zan altında

Doğa bilimleri de, İngiliz üniversitelerindeki yaygın dekolonizasyon akımından korunmuyor. Sheffield Üniversitesi kısa süre önce biyoloji profesörleri ve öğrenciler için “bilimimizin beyazlığını ve Avrupamerkezciliğini yansıtarak”, “ırksal adaletsizliğe” karşı koymayı amaçlayan bir el kitabı yayınladı. El kitabı, 11 “sorunlu” bilim insanının altını çiziyor ve onların şüpheli görüşlerinin araştırmalarını nasıl etkilediğini açıklıyor.

Örneğin Charles Darwin’in, doğal seçilim teorisinin, beyazların üstünlüğü konusundaki görüşünü haklı çıkardığına inandığı söylenir. Darwin’in rakibi Alfred Russell Wallace da kara listeye alındı, çünkü gözlemlerini “sömürge ortamında” yapmış ve Hollanda yönetimindeki, şu anda Endonezya olan bölgede etnik hiyerarşiler kurmuş. Taksonominin kurucusu olarak kabul edilen İsveçli Carl von Linné sınıflandırma sistemini, insan ırklarını azalan düzende sıralamak için kullanmakla suçlanıyor.

Sanki önceden doğa bilimleri tarihine eleştirel değerlendirmeler gayet normal değilmiş gibi; Von Linné nin çalışmaları, moleküler biyolog James Watson, genetikçi JBS Haldane, matematikçi Karl Pearson, biyolog Thomas Henry Huxley ve “sorunlu” olarak algılanan diğer araştırmacıların çalışmaları, sadece gereken ikazla öğretilmeliymiş. Aynı üniversitenin mühendislik fakültesinde Isaac Newton, “uzun süredir devam eden bilinçli veya bilinçsiz önyargılarına” meydan okumak amacıyla sömürgecilikten muhtemelen faydalanmış olarak gösteriliyor. Öğrencilere “kurucu baba” ve “dahi” gibi terimleri kullanmaktan kaçınmaları öneriliyor.

Ölçü Birimleri ve Emperyalizm

Daha az Avrupa merkezli bir müfredat oluşturmak için çaba gösterilen Oxford’da da, Matematik, Fizik ve Yaşam Bilimleri Fakültesi, imparatorluk fikriyle derinden bağlantılı olduğu için emperyal ölçüm sistemini dekolonize etmeyi düşünüyor. Bir “kültürel yer değişimi” vaat ediliyor. Öğrenciler, bilimsel ilerlemenin eski anlatılarını değerlendirmeyi ve değiştirmeyi öğrenmelilermiş. Bu zaten eleştirel düşüncenin temel bir ilkesidir; bunu etik bir jargonla tekrar etmeye gerek yoktur. Özellikle de Britanya egemenliği altındaki bölgeler için standartlaştırılmış on dokuzuncu yüzyıl ölçü birimleri Britanya emperyalistleri tarafından değil,  büyük oranda Anglo-Sakson veya Romalılar tarafından icat edilmiştir.

Yeni kriterlere göre, ister antik Roma isterse Napolyon tarafından getirilen metrik sistem olsun, hemen hemen tüm ölçü birimleri emperyalisttir. İmparatorluğun kalbi olarak anılan Londra’daki Trafalgar Meydanı’nda, 1876’da imparatorluk uzunluk ölçülerinin kaydedildiği duvar ve zemine bronz plaketler yerleştirilmiştir. Yakında onlara da bir “uyarı” verilebilir.

*****

Yazar bilgiyi aktarırken konuya muhalif bir tavır almış. Ömrümün son 15 senesinde o kadar çok okul ve akademik bilgimi revize etmeye mecbur kaldım ki, artık her türlü bilgiye şüphe ile yaklaşıyorum.

Bu akademik dekolonizasyon akımını onaylıyorum. Zira şu alttaki bildiriye göre, bu konu Kasım 2020 de siyasi bir boyuta ulaşmış.

 


Nizamettin Karadaş

Not: Bu yazı Gina Thomas’ın 20.05.2021 de FAZ – Frankfurter Allgemeine Zeitung’da yayınlananNewton unter Verdacht başlıklı makalesinin Türkçe çevirisidir.