Kategori arşivi: Siyaset

Eğitim Bizi Çağırıyor…

– “İmdat Yardım Edin!”

Yeni bir tarih yazılırken, edilgen bir pozisyonda gelişen olayları izlemek, geçmiş ve gelecek potansiyeliyle ülkemiz için istenilmeyen bir durumdur. Ülke olarak, güçlü bir ekonomiye sahip, iyi bir eğitim almış, rekabet gücü yüksek, kendini gerçekleştirmiş insan kaynağı ile yeni bir dünyanın mümkün olduğunu gösterebilme gücümüzün olduğuna inanmamız, inandıklarımızı da gerçekleştirebilmemiz gerekir.

Eğitim, uzun soluklu bir yatırım aracı olmasının yanında ülke kalkınmasında stratejik bir öneme sahiptir. Nitelikli bir eğitim, nitelikli bir yaşamın ve geleceğin güvencesidir. Kalabalık bir nüfusa sahip olmak günümüzde artık çok önemli olmamaktadır. Önemli olan ülke insanlarının ülke ve dünya ekonomisi içinde yarattığı artı değerdir.

Globalleşmenin Türkçe karşılığı olarak kullanılan küreselleşme kavramı, ilk kez ekonomi alanında kullanılmış ve daha sonra diğer alanlarda da kullanılmaya başlanmıştır. Bu açıdan kavram, belirsizlik içerse de son yıllarda dünya ölçeğinde ortaya çıkan ilişkiler ve yeni yaşam biçimleri küreselleşmenin içeriği konusunda bazı fikirler vermektedir. Bu bağlamda küresel barış getireceği umulan küreselleşme kavramı sömürünün katmerleşmesine ve sınıfsal çatışmanın daha fazla yoğunlaşmasına neden olmuştur. Başka bir yazının konusu olmak üzere burada GATS, MAI ve MIGA anlaşmalarını anmakta yarar var.

Dünya ve insanlık tarihi bu yüz yılda gerçek bir altüst oluş yaşıyor. Biz de ülke olarak bu altüst oluştan nasibimizi fazlasıyla alıyoruz. Ekonomik kriz, çevre sorunları, demokrasi krizi, eğitim sistemimizin girdiği çıkmaz sokak, ahlaki çöküş…

Türk Eğitim Sistemine Kısa Bir Bakış ve Çöküş

2000’li yıllara kadar eğitim sistemimize hep içeriden bakılan eğitimimizin iyi olduğunu düşünürdük. Oysa bu tarihlerden sonra ülke olarak katıldığımız uluslararası sınavlar (TIMSS, PIRLS, PISA) eğitimimizin düşündüğümüz kadar iyi olmadığını göstermiştir. Örneklersek;

III. Uluslararası Matematik ve Fen Bilgisi Araştırması (TIMSS 1999) Ulusal Raporu’na göre, Fen Bilgisi testinde, Türkiye araştırmaya katılan 38 ülke arasında 33. sırada yer alırken Matematik testi sonuçlarına göre de 31. sırada yer almıştır.

TIMSS 2015 uygulamasında ise ülkemiz; matematikte 4. sınıf düzeyinde 49 ülke arasında 36. sırada, 8. sınıf düzeyinde de katılımcı 39 ülke arasında 24. sırada yer almıştır. TIMSS 2019 sonuçlarına göre matematik değerlendirmesinde Türkiye, dördüncü sınıf düzeyinde 58 katılımcı ülke arasında 23. sırada; sekizinci sınıf düzeyinde de katılımcı 39 ülke arasında 20. sırada yer almıştır. Türkiye TIMSS 2019 sonuçlarına göre fen değerlendirmesinde dördüncü sınıf düzeyinde 58 katılımcı ülke arasında 19. sırada; sekizinci sınıf düzeyinde de katılımcı 39 ülke arasında 15. sırada yer almıştır. Türkiye TIMSS 2015 döngüsünde fen alanında; 4. sınıf düzeyinde 47 ülke arasında 35. sırada, 8. sınıf düzeyinde de katılımcı 39 ülke arasında 21. sırada yer almıştır.

PIRLS (Uluslar Arası Okuma Becerilerinde Gelişim Projesi) 2001’in genel çerçevesi kavrama süreçleri, okuma amaçları ve okuma alışkanlıkları ve okumaya yönelik tutumlardır. Raporun sonuçlarına göre Türkiye 35 katılımcı ülke arasında 28. sırada yer almıştır.

MEB’in “İlköğretim Öğrencilerinin Başarılarının Belirlenmesi, Durum Belirleme Raporu (2002)” sonuçlarına göre 4. sınıf öğrencilerinin Türkçe testinde ülke ortalaması %42’dir. 5. sınıf öğrencilerinin Matematik testinde, Türkiye ortalaması %47’dir. 6. sınıf öğrencilerinin Fen Bilgisi testinde Türkiye ortalaması %46’dır. 7. sınıf öğrencilerinin Sosyal Bilgiler testinde, Türkiye ortalaması %38’dir. 8. sınıf öğrencilerinin Matematik testinde Türkiye ortalaması %42, Fen testinde %45, Sosyal Bilgiler testinde %47, Türkçe testinde ise %54’tür.

Daha kapsamlı olan ve 2003 yılında yapılan Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Projesi (PISA) ise 4 temel alanı kapsamaktadır. Bunlar matematik, fen bilgisi, okuma ve problem çözme alanlarıdır. Türkiye, matematik alanında OECD üyesi 30 ülke arasında 29. sırada, araştırmaya katılan 41 ülke arasında ise 40. sırada yer alıyor. Okuma alanında ise, OECD üyesi ülkeler arasında 28, katılımcı ülkeler arasında ise 34. sırada yer almaktadır. Fen Bilgisi ve Problem Çözme alanlarında 41 ülke arasında 36. sırada yer almaktadır.

Yapılan tahminler, Türkiye’de farklı eğitim kademelerinde “okullaşma oranları ile verimlilik artışı arasındaki bağın kopuk” olduğunu ortaya koymaktadır. İşgücünün ortalama eğitim süresi değişkeninde olduğu gibi, analizdeki diğer ülkeler ortalamasıyla karşılaştırıldığında Türkiye’deki okullaşma oranlarındaki görülen artışın verimlilik artışına yol açmadığı hemen hemen tüm eğitim değişkenlerinde açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır (TÜSİAD, 2006).

En az okullaşma oranlarının düşüklüğü kadar önemli olan bir diğer problem, Türkiye’de verilen eğitimin kalitesindeki düşüklüktür. Eğitim sistemindeki aksaklıkların; Türkiye’nin rekabet gücü, üretim yapısı ve dolayısıyla gelişmiş ülkelere yakınsama performansı üzerindeki etkilerini anlamaya yönelik sağlıklı analizlerin yapılabilmesi için henüz iş yaşantısına adım atmamış öğrencilerin beceri düzeylerinin farklı ülkelerdeki öğrencilerle karşılaştırılması gerekmektedir. OECD bünyesinde 2000 yılında başlatılan Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı (Program for International Student Assessment – PISA)’nın sonuçlarını analiz ederek böyle bir karşılaştırmayı yapmak mümkündür.

2010 yılında yapılan üniversiteye giriş sınavında 600.000 kişi “parantez içindeki sayıların toplamını parantez dışındaki bir sayıdan çıkarma” işlemini doğru olarak yanıtlayamamıştır. LYS yerleştirme sonuçlarına göre ise okul birincisi olan 7917 kişiden 1467’si her hangi bir üniversiteye yerleşememiş, 211’i de bir açık öğretim fakültesine yerleşebilmiştir.

2022 Yüksek Öğrenim Kurumları sınavı ilk oturumuna 3.008.287 aday katılmıştır. Bu sınavda toplam 96 bin 518 aday sıfır çekerken 40 soruluk Temel Matematik testindeki ortalama doğru yanıt sayısı 6,9’da kaldı. Üç yıl önce ÖSYM sınav sonuçlarına ilişkin değerlendirmeyi 4 yanlışın 1 doğruyu götürdüğü netleri hesaplarken artık sadece doğru yapılan soruları sonuç olarak kamuoyuna açıklamaktadır. Elde edilen sonuçlar, maalesef eğitim sisteminin içinde bulunduğu durumu ortaya koymuştur. Temel Yeterlik Testinde ise, 40 soruluk Türkçe testinde doğru cevap ortalaması 17, temel matematik ortalaması ise 6,9’da kaldı. 20 soruluk fen bilimleri testinin doğru ortalaması 3,2, sosyal bilimler testinin ortalaması ise 7,9 oldu. Alan Yeterlik Testinde de sonuçlar benzerdir.

TIMSS 2011 matematik sonuçlarına göre ise, Uzakdoğu ülkeleri katılımcı ülkeler arasında en yüksek başarıyı göstermişlerdir. En düşük performansı gösteren katılımcılar ise ağırlıklı olarak Orta Doğu ve Afrika’da bulunan ülkeler olmuşlardır.

Sekizinci sınıf düzeyinde Türkiye’nin matematik başarı puanı 1999 ve 2007 yıllarında neredeyse aynı iken, 2011 yılında yaklaşık 20 puanlık istatistiksel olarak da anlamlı bir artış görülmektedir. Türkiye dördüncü sınıf düzeyinde 50 ülke arasında 35. olmuş, sekizinci sınıf düzeyinde ise 42 ülke arasında 24. olmuştur. Türkiye, bütün Avrupa Birliği üyesi katılımcı ülkelerden daha düşük bir performans sergilemiştir.

1999 ve 2007 yıllarında erkek ve kız öğrenciler arasında genel başarı puanında yaklaşık bir ve sıfır puanlık fark statiksel olarak anlamlı değilken, 2011 yılında Türkiye’deki kız öğrenciler erkek öğrencilerin yaklaşık 9 puan önünde bir performans sergilemişlerdir. Gözlemlenen bu fark istatistiksel olarak da anlamlı bulunmuştur. Özellikle araştırılması gereken bir husus, dördüncü sınıf düzeyinde ortaya çıkan çok küçük farkın sekizinci sınıf düzeyinde önemli ölçüde artmasıdır.

Yeterlilik düzeyleri açısından da Türkiye AB üyesi katılımcı ülkelerin oldukça gerisinde gözükmektedir. Türkiye’de 475 ve üzerinde puan alan öğrencilerin oranı 2007 ve 2011 yıllarında % 33 ve % 40 iken, AB üyesi katılımcı ülkelerde aynı oran % 60 ve % 62 olarak belirlenmiştir.

Dördüncü sınıflar düzeyinde katılımcı 50 ülke arasında 469 genel başarı puanı ile 35. sırayı alan Türkiye, dünya genelindeki katılımcı ülkelerin ortalamasının 22, 1995 yılında sabitlenen ölçek ortalamasının ise 31 puan altında kalmıştır. Hiçbir AB ülkesini geride bırakamayan Türkiye, dördüncü sınıflar düzeyinde AB üyesi katılımcı ülkeler arasında 481 puanla en düşük performansı gösteren Polonya’nın ise 22 puan gerisinde kalmıştır. 2019 yılında yapılan TIMSS sonuçları hem dördüncü hem de sekizinci sınıf öğrencilerinin puanlarının önceki sınavlara göre daha iyi olmuştur. 2019 uygulamasında dördüncü sınıf matematik ile fen alanında ve sekizinci sınıf fen alanında Türkiye, TIMSS uygulamasına katılan ülkeler için sabit başarı ölçüsü olarak kabul edilen ölçek orta noktasının- yani 500’ün- ilk defa üzerine çıkmıştır. Fakat önceki yıllarda 4. sınıf öğrencileri katılırken bu sınava 5. sınıf öğrencileri katılmıştır.

“Türkiye Genelinde İlk ve Ortaöğretim Olanaklarının İncelenmesi ve Belirlenen Aksaklıklara Çözüm Önerilerinin Getirilmesi” adlı çalışmada ise; Eğitimde fırsat eşitliği sağlamanın, her öğrencinin benzer eğitim olanaklarına ulaşması ile mümkün olabileceği ifade edilmiştir. Bu raporda, ilçe bazında ilköğretim ve ortaöğretim olanakları hem ayrı ayrı hem de birlikte incelenmiştir. 2006-2007 öğretim yılı verileri kullanılarak gerçekleştirilen bu çalışmada, Türkiye’deki 923 ilçe sahip olduğu eğitim olanakları yönünden sıralanmıştır. İlköğretim ve ortaöğretim olanakları birlikte değerlendirildiğinde, eğitim olanaklarına göre gelişmişlik endeksi en yüksek olan ilçe Çankaya (Ankara) olurken, gelişmişlik endeksi en düşük olan ilçe ise Pervari (Siirt) olarak belirlenmiştir. Türkiye’deki ilçeler, sadece ilköğretim olanakları yönünden incelendiğinde, gelişmişlik endeksi en yüksek olan ilçe yine Çankaya olurken, gelişmişlik endeksi en düşük olan ilçe Başkale (Van)’dir. Sadece ortaöğretim olanakları yönünden Türkiye’deki ilçeler incelendiğinde, gelişmişlik endeksi en yüksek ve en düşük olan ilçeler, sırasıyla Çankaya ve Şemdinli (Hakkâri) ilçeleri olarak bulunmuştur.

Türkiye’deki ilçelerin ilköğretim olanaklarının ortaöğretim olanaklarına göre çok daha kötü durumda olduğu açıkça görülmektedir. Ankara ve İzmir gibi büyük şehirlerimizde dahi eğitim olanakları kötü (1., 2., 3. ve 4. gelişmişlik gruplarında) olan ilçelerin var olduğu görülmüştür. Güneydoğu Anadolu Bölgesindeki ilçelerin tamamının (%100) ilköğretim olanakları yönünden, %76’sının ise ortaöğretim olanakları yönünden kötü durumda olduğu görülmektedir.

Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı (OECD) tarafından üçer yıllık dönemler hâlinde gerçekleştirilen bir izleme araştırması olan “Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı (PISA), 15 yaşındaki öğrencilerin modern toplumda yerlerini alabilmeleri için gereken temel bilgi ve becerilere ne ölçüde sahip olduklarını ölçmeyi hedeflemektedir. Türkiye, PISA araştırmasına 2003 yılından bu yana katılmaktadır. PISA, temel olarak öğrencilerin matematik okuryazarlığı, fen okuryazarlığı ve okuma becerileri alanlarındaki becerilerini değerlendirmektedir.

PISA 2022’ye katılan 81 ülkenin matematik alanındaki ortalama puanları 336 ila 575 arasındadır. Katılımcı 81 ülkenin matematik alanındaki ortalama puanı 438’dir. 37 OECD ülkesinin matematik alanındaki ortalama puanı ise 472’dir. Matematik alanında en yüksek performansı gösteren ilk beş ülke Singapur, Makao (Çin), Tayvan (Çin), Hong Kong (Çin) ve Japonya’dır. Türkiye’nin matematik alanındaki ortalama puanı 453’tür ve tüm katılımcı ülkelerin ortalamasının üstündedir. Türkiye; PISA 2022’ye katılan 81 ülke arasında matematik alanında 39. sırada, 37 OECD ülkesi arasında ise 32. sırada yer almaktadır. Türkiye matematik alanında, aralarında Yunanistan, Şili, Meksika, Kosta Rika ve Kolombiya olmak üzere beş OECD ülkesinin de olduğu toplam 42 ülkeden daha yüksek performans göstermiştir.

PISA 2022 uygulanmasına katılan 81 ülkenin fen alanındaki ortalama puanları 347 ila 561 puan arasındadır. Uygulamaya katılan tüm ülkelerin fen alanındaki ortalama puanı 447, OECD ülkelerinin fen alanındaki ortalama puanı ise 485’tir. PISA 2022’ye katılan tüm ülkeler arasında fen alanında ortalama puanı en yüksek olan ilk beş ülke sırasıyla Singapur, Japonya, Makao (Çin), Tayvan (Çin) ve Güney Kore’dir.

PISA 2022 uygulamasında Türkiye’nin fen alanındaki ortalama puanı 476’dır ve bu puan tüm ülkelerin ortalamasının üstündedir. Türkiye uygulamaya katılan 81 ülke arasında fen alanında 34. sırada, 37 OECD ülkesi arasında ise 29. sırada yer almaktadır. Türkiye fen alanında aralarında İsrail, Slovakya, İzlanda, Şili, Yunanistan, Kolombiya, Kosta Rika ve Meksika olmak üzere sekiz OECD ülkesinin de olduğu toplam 47 ülkeden daha yüksek performans göstermiştir.

PISA 2022’ye katılan 81 ülkenin okuma becerileri alanındaki ortalama puanları 329 ila 543 arasındadır. Katılımcı 81 ülkenin okuma becerileri alanındaki ortalama puanının 435, OECD ülkelerinin bu alandaki ortalama puanının ise 476 olduğu belirlenmiştir. Okuma becerileri alanında en yüksek performans gösteren ilk beş ülke sırasıyla Singapur, İrlanda, Japonya, Güney Kore ve Tayvan’dır (Çin). Türkiye’nin okuma becerileri alanında ortalama puanı 456’dır ve katılımcı ülkelerin ortalama puanından anlamlı şekilde yüksektir. Türkiye, PISA 2022’e katılan 81 ülke arasında okuma becerileri alanında 36. sırada, 37 OECD ülkesi arasında ise 30. sırada yer almaktadır. Singapur başta olmak üzere toplam 9 ülkenin okuma becerileri performansında genel olarak bir artış olmasına rağmen bu ülkelerin performansında son yıllarda daha düşük düzeyde bir artış olduğu görülmektedir. Türkiye’nin de dâhil olduğu 30 ülkenin okuma becerileri performansında anlamlı bir değişiklik olmazken 14 ülkenin okuma becerileri performansında bir düşüş olduğu anlaşılmaktadır. Türkiye’de son on yıllık süreçte alt ve üst performans düzeyindeki öğrenci oranları incelendiğinde ise • Matematik alanında alt ve üst performans düzeyindeki öğrenci oranlarında anlamlı bir değişikliğin olmadığı, • Okuma becerileri alanında alt performans düzeyindeki öğrenci oranının anlamlı bir şekilde arttığı ve üst performans düzeyindeki öğrenci oranını ise anlamlı bir şekilde azaldığı, • Fen alanında ise alt performans düzeyindeki öğrenci oranında anlamlı bir değişiklik yokken üst performans düzeyindeki öğrenci oranının anlamlı bir şekilde arttığı tespit edilmiştir.

PISA’da bir öğrencinin sosyoekonomik düzeyi PISA Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Durum (ESKD) indeksi ile ölçülmektedir. ESKD indeksi ne kadar yüksekse öğrencinin veya ülkenin sosyoekonomik düzeyi de o kadar yüksektir.

ESKD indeksi, öğrenci anketinde yer alan sorulara verilen cevaplar üzerinden hesaplanmaktadır. Bu indeksin hesaplanmasında kullanılan değişkenler şunlardır;

• Öğrencinin ebeveyninin eğitim düzeyi,
• Öğrencinin ebeveyninin mesleki durumu,
• Öğrencinin evinde sahip olduğu imkânlar (kendine ait oda, çalışma masası, bilgisayar vs.).

PISA 2022 sonuçlarına göre Türkiye’deki öğrencilerin ESKD indeki -1,19’dur. Bu durum, Türkiye’deki öğrencilerin sosyoekonomik durumlarının OECD ülkelerine göre daha düşük seviyede olduğu anlamına gelmektedir. ESKD indeksinin en yüksek olduğu ülkeler sırasıyla Norveç (0,52), Danimarka (0,48) ve Kanada’dır (0,38). ESKD indeksinin en düşük olduğu ülkeler ise Kamboçya (-2,01), Fas (-1,78) ve Endonezya’dır (-1,56) 
(https://odsgm.meb.gov.tr/meb_iys_dosyalar/2024_01/26152404_pisa2022_rapor.pdf).

2023 yılında Üniversite Giriş Alan Yeterli Sınavında, sınava giren tüm adayların genel net ortalaması 14 Fizik sorusunda 2,176, 13 Kimya sorusunda 1,483, 13 Biyoloji sorusunda 1,483, 40 Matematik sorusunda 7,204, 40 Türkçe sorusunda 19,168’dir.

Temel olarak öğrencilerin matematik okuryazarlığı, fen okuryazarlığı ve okuma becerileri alanlarındaki becerilerini değerlendiren PISA raporunu ülke olarak çok iyi değerlendirmek, sonuçları üzerinden eğitim politikalarını akılcı ve bilimsel yöntemlerle çözüm önerileri geliştirmek gerekiyor. Sadece eğitim politikaları için değil ekonomi politikalarının da gözden geçirilmesi gerekiyor elbette.

Öğrencinin akademik başarısını etkileyen pek çok faktör vardır, annenin ve babanın eğitim düzeyleri ve meslekleri, ailenin sosyoekonomik durumu, ailedeki kardeş sayısı öğrenci başarısını etkileyen etmenlerdir. Birçok araştırma çocuğun eğitsel başarısının okul dışı faktörlerle ve fırsat eşitliği ile ilgili olduğu ve bunun hukuki eşitliğin ötesinde bir anlam taşıdığı sonuçlarına ulaşmıştır. Özetle öğrencinin akademik başarısı bile kendisinin ve ailesinin sınıfsal konumlanışıyla ilgilidir. Onun içindir ülkemizde eğitim bir “sınıf atlama” aracı olarak görülür.

Sonuçlar çok hüzünlü, can acıtıcı. Dünya liderliğine doğru yol aldığımızı iddia ettiğimiz bir süreçte böylesi sonuçlar söylem ve eylemin birbirini tutmadığını göstermektedir.

Jean Paul Sartre’ın ifadesiyle, “hayatta yapılacak o kadar çok hata var ki aynı hatayı yapmakta ısrar etmenin bir anlamı yok” lakin hata yapmayı sanki seviyoruz ya da bile bile lades diyoruz. Ama bilmeliyiz ki eğitim sistemimiz acı çekiyor. Eğer “O” acı çekiyorsa bizi çok kötü günler bekliyor demektir. Bunu bilmek için kâhin olmaya gerek yok.

Ercan Eroğlu

#miga #mai #pisa #pirls #gats #gundemarsivi #ercaneoglu #tukiyedeegitimsorunlari #egitimcozumleri #okullardakiegitim #yıllaragoreegitibasarimiz #egitim #ogretim #esitlik #demokrasi

Aydınlar ve Kandiller

Nazım Hikmet’in “Bir umuttur yaşamak” tümcesinden hayata baktığımız zaman, toplumda oluşan ya da oluşmuş umut kırıklıklarının örtüsünü kaldıran; dünyadaki gelişmeleri izleyen, bilgi sahibi olduğu konuları anlatıp yorumlayan, eğitim düzeyi yüksek, ahlaklı bakış açısına iye insanlara aydın kişi diyoruz.

Bir de her konuda uzmanlaşmış, hangi okuldan mezun olduğu bilinmeyen, soyu silik; TV kanallarının müdavimi, yalanı doğruymuş gibi topluma şırıngalayan, siyasal erkin önüne yapıştırdığı kağıtları ezberinden okuyan kandiller vardır. Çoğu da İç Anadolu‘nun yoksul mahallelerinin çeperlerinde yetişmiş, abdestli , namazlı (cuma günleri seccadesini koltuk altında taşır), oruçlu kişilerdir.

Ulusumuzun demografik yapısının bozulmasına neden oluşturan; Afganistan’dan, Suriye’den, Afrika’dan, Pakistan’dan gelen kim olduğu belirsiz  yığınların kabullenilmesini, bu kişilerin (ki, tamamına yakını erkek!) toplum içinde kabul görmesini, tarımda, hayvan otlatmakta, küçük sanayi kuruluşlarında ucuz iş gücü olarak istihdam edilmesinin ekonomiye olağanüstü yararı olacağını ballı dudakla önermektedirler! Bu önermeyi yapan kişilerin içinde, geçmişin (ya da günümüzün solcusu – ki; özünde bunlar Neo Liberal Solcu! -) anlı şanlı DEVRİMCİSİ olarak saygı gören, imde Ulus devleti modası geçmiş bir yapı olarak değerlendiren yönetsel erkçe satın alınmış (ahlakını para karşılığı terk etmiş) kişiler, kendilerine inanan, onların geçmişine inanılmaz saygı duyan kitleyi kakofonileriyle boğup (hepsinin dili fırıncı küreği gibidir, çok güzel de laf yapar) yarına dair öngörüde bulunurlar!

Fetullah Gülen ve onunla kolkola yürümekten haz alan AKP muktedirleri (Ak parti iktidara geldiğinde devleti yönetecek insan yığınından yoksundu. Bu açığı eğitim düzeyi yüksek olan bu cemaatin kendilerine önerdiği kişilerle kapattı.) zaman içinde çıkar çatışmasına dönüşen paylaşım dolayısıyla bir birlerini boğdular…

Televizyon Kanalları, Yazılı Basın hızlıca el değiştirdi. Laik, Demokratik, Devrimci, Hukuk Devletine karşı İslamcı bir kalkışma olduğunu sezinleyen toplumcu kesim ülkenin her kentinde gösteri düzenledi. Duyarlı aydınlarımız bu mitinglerde kürsüye çıkıp yurttaşlara geleceğimizin karanlığa sürüklediğini anlatmaya çalıştı…

Ne yazık ki; birlikten güç doğurmasını beceremeyen, kişisel çıkarlarını öne çıkaran birileri güzel bir gelecek sunan bu girişimi ne yazık ki baltaladı! Toplumsal muhalefetin içindeki bu karmaşıklığı gören Fetullahçı yapı olağanüstü bir atak yaptı. Sivil Toplum Kuruluşlarına ve TSK’ne saldırı başlattı!

Adları öne çıkmış, ülkenin aydınları gece yarısı, sabaha karşı Terörle Mücadele ve Siyasi şubenin görevli polislerince SAVCILIK buyruğuyla gözaltına alınmaya başlandı… Dalga dalga yayılan Ankara, İstanbul, İzmir, Adana gözaltı ve tutuklamaların ardından, (Hukuk Profesörü Süheyl Batum‘un söylemiyle: ”Kağıttan Kaplan Türk Silahlı Kuvvetleri“) 2000 Yıllık bir ordunun  üst düzey komutanları bir BAVULdan çıkan düzmece evraklarla tutsak edildi… 

ABD ve AB emperyalizminin yetiştirdiği basın  ve iletişim uzmanları ülkeyi inanılmaz yalan sisine boğdu.

TV Kanalları 24 saat boyunca toplumsal muhalefeti darbe yapmakla suçlayan yayınlar yaptı… Yurttaşlar bu söylemin karşısında sustu!

Siyasal yapının bürokrat kedimi İslamcıların eline verilmişti.  AKP olanı biteni kenardan sessizce izlemeyi yeğlemişti. 

Bir ara sayın Başbakan: ”Ben bu davanın Savcısıyım“ dedi!

Ana muhalefet partisi lideri de: “Ben de bu davanın Avukatıyım“ dedi!

İslamcı yapının tek bir amacı vardı: Üniter yapıyı parçalamak!

Konu buraya gelmişken Üniter Cumhuriyet savunucusu Robespierre, 2 Ağustos 1793 günü Fransız Millet Meclisi’nde yaptığı konuşmada, federalist isyancıları şu sözlerle suçluyordu:

“Güçlü bir fesat komitesi, Avrupa’nın zorbalarıyla gizliden gizliye işbirliği ediyor. Yabancı silahların gücü ve içeride çıkaracağı kargaşalıklarla, bizleri bu yüzkarası uzlaşmayı (üniter cumhuriyet yerine federasyonu) kabul etmek zorunda bırakacağını umuyor.” *

“Ya Cumhuriyet ‘in içerdeki ve dışarıdaki düşmanlarını boğacağız ya da Cumhuriyet’le birlikte yok olup gideceğiz

… içerideki düşmanlar , dışarıdaki düşmanların birleştikleri , yurdumuzu içinden parçalayan katiller değiller mi? 

… bunlar kardeş kavgasını körüklemek ve manevi karşı- devrim yoluyla politik karşı devrimi ( üniter cumhuriyete’e karşı Federalizmi) hazırlayan satın alınmış yazarlar değil mi?” **

Toplumsal yapının içinde KANDİL görevi gören , satın alınmış beyinler; imbiklerinden sızan uslamlama dışı din sosuna buladıkları düşünceyle inanan kesimi yanlarına  alarak Laik Cumhuriyetin karşısında konuşlanmaya başladılar.

TBMM sıralarında oturan bir Milletvekili de: ”85 Yıllık karanlığa son !” Çığırtkanlığında bulununca istemlenen yolun taşları ivedice döşenmeye başlandı.

Ardından Parlementonun içinde yasal siyasi parti gibi duran Kürt ayrılıkçığı, yatmakta olduğu kış uykusundan uyandı. Anadilde eğitim hakkı ve özerklik konusunda yeri göğü inletmeye başladı! Abdullah Öcalan’a özgürlük söylemi Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da sokağa indi…

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu dönemde: “Demokrasi bizim için bir trendir, istediğimiz zaman ineriz!” Sözünü söyleyen RTE Başbakanlık koltuğunda oturuyordu! Kardeşim, dediği kişi Abdullah Gül’de Cumhurbaşkanı olmuştu!

Ülkede inanılmaz bir gerginlik, ayrılık ve kopuş yaşanıyordu!… Sokakta gülen insan yüzü kalmamıştı…

…..

………..

…………..

Geçmişte ülkenin ışığını yakan onlarca bilim insanı, düşünür, şair, halk ozanı, yazar, gazeteci öldürülmüştü. Emperyalizm ulusumuzun yıkımına engel olan, direnen Türklük bilincine ermiş kişileri gömmüş olmanın rahatlığıyla yol temizliğini tamamlamıştı. Sırada halkların kardeşliği, Anayasal yurttaşlık kavramlarıyla içi boş söylemlerle yurttaş bilincinden azınlık haklarına oradan da Federasyona doğru yürüyüş başladı; koltuk sevdalısı milletvekilleri kurucu önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk ‘ün önerdiği çağcıl dünya değil, ortaçağın karanlığına alkış vurmaya başladılar.

Aydın ahlakı (çok küçük birkaç kişinin dışında) da çöküşe geçti. Silivri soğuk söylemiyle yurttaşların soluğunu da kestiler.

Kandiller TV ekranlarında aydaki madenlerin Türk ekonomisine katkısını tartışırken, 50 milyon $ karşılığında turistik bir seyahate ASTRONOT gönderdik. Oysa birkaç yıl önce Tank Palet Fabrikasını bu hükümet (AKP aslında hükümet değil Devlettir) Katarlılara satmıştı!

Kandilli tayfası bu satışı öve öve bitirmemişti; ekonominin uçtuğuna izleyen ve dinleyenlere inandırmışlardı!

Oysa aydın harcanan bu paranın hesabını yönetenlerden sorar… Uğur Mumcu, Abdi İpekçi yaşasaydı Türkiye’deki yurtseverleri ayağa kaldırırdı. Muammer Aksoy yaşasaydı Türk Yargısı önünde bunların yargılanmasının önünü açardı…

Ulusumuzu boğan bu karanlığın hesabını soracak toplum önderi kalmadı. Aydın olduğunu sanan Neo Liberal p*ç kuruları da azınlık güzellemesi, Türk Edebiyatı yerine Türkiye Edebiyatının halk ağzında yaygınlaşması için var gücüyle çalışıyor!…

Ulus devlet düşmanı olan sözde Marksist Leninist sol çapulcuları “ÖZ BELİRTİM“ hakkının Birleşmiş Milletler, devletlerin toprak bütünlüğünün self determinasyon hakkından daha önde olduğunu kabul etmektedir.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu dönem sözcüsü Miraslov Lajcak; self determinasyonun bir hak olmakla beraber bu hakkın kullanılabilmesi için iki şart koşulduğunu ifade etmiştir.

1) Bu hak kullanılırken devletlerin toprak bütünlüğü ihlal edilmeyecektir.

2) Bu hak kullanılırken meseleye taraf olan herkes mutabakat halinde olacaktır. Bu ve bunu anıştıran yüzlerce yazılı belge varken; Doğu ve Güneydoğu Anadolu toprağını ”Kendi g*tü gibi gören, önüne gelene vereceğini“ zanneden kandilcilerin söylemlerini de unutmayalım.

Aydın ve kandil arasındaki ayrımı çok iyi yapmak zorundayız.

* Alıntılar: Robespierre / Devrim Notları

Anıl Güven 

Selanik
 
 
#gundemarsivi #anilguven #aydinlar #kandil #kandiller #siyasalcinayetler #siyaset #haberler #gelismeler #devrimnotlari #hayat #toplum #yasam
 
 
 

Bir Ulusun Çöküşü

Psikolojinin babası Dostoyevski ‘den başlayıp, İstanbul argosunun en önemli Türk yazarı Hüseyin Rahmi Gürpınar’da biraz soluklandıktan sonra Salah Birsel‘in o güzelim Türkçesine, oradan da Reşat Ekrem Koçi’nin İstanbul Ansiklopedisinin tümce aralarına girip ansımalarımda kalanları size aktarmayı tasarlıyordum…

Ama ülkemizin gündemini bir anda değiştirmek için siyasal erk düğmeye basılınca amaçlamamın yönünü değiştirmek zorunda kaldım.

***

İstanbul Galata Köprüsünün üzerinde hilafet bayraklı yürüyüş, ardından Taksim ve Bebek sahilindeki Hizbullahçı gösteri derken Diyarbakır’daki miting!

Fatih’te öldürülen Ramazan Yıldırım adlı sofi. (Atatürk ve Kemalizm düşmanı, ayrılıkçı bir düşüncenin de adamı).

Gezi Parkı direnişinde kadınların üzerine palayla saldıran Sabri Çelebi adlı kadın satıcısı Beyoğlu’nda öldürüldü!… İzmirli taksi şoförü, yağmurda ıslanmasın, soğuk havada üşümesin diye arabasına aldığı Diyarbakır doğumlu bir müptezel tarafından öldürüldü…

Sayın Cumhurbaşkanı bir toplantıda yaptığı konuşmada: “Şeriata düşmanlık dinin kendisine düşmanlıktır!…“ demesi laik kesimin tepkisine neden oldu. Oysa RTE, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanıyken: “Demokrasi bir tramvaydır, zamanı gelince ineriz.“ demişti. Bazı bellekler zayıftır, anımsamaz… Ardından da: “Türk Müslümandır. Müslüman değilse Türk değildir” sözü ülkedeki ateist, dinsiz, başka dine mensup Türkleri görmezden gelmesinin çok ötesinde, 10 bin yıllık bir tarihe sahip soyun daha dünkü çocuk diyeceğimiz bir dine bağlanması akıl tutulmasıdır.

Bugün de Erzurum Kars güzergahında DEM’cilerin başlattığı Apo’ya özgürlük yürüyüşünün yapılacak olması, önümüzdeki seçimlerin daha önceki seçimlerde olduğu gibi kaos içinde geçeceğinin göstergesidir.

Yarın hangi kentimizde bombalı eylem yapılacak acaba?

Bu soruyu sormak benim bir yurttaşlık görevim. Bu ülkede son 3 seçim öncesinde yüzlerce insanımız patlatılan bombalarla öldürüldü!

“Daha önce yurttaşlığa dayalı sağ partilerde siyaset yapan birileri , dinlerini ve mezheplerini yeniden keşfedip, din ve mezhep ayrımına dayalı parti kurmak üzere kolları sıvayarak, önce Alevi kökenlilerin Birlik Partisi, sonra Sünni kökenlilerin Milli Nizam Partisi kurma çalışmaları 1965’ten sonra başlamışsa bütün bu olup bitenlerin, bugüne dek yapıldığı gibi dış dünyayla bağlantısı kurulmayarak yalnızca 1961 Anayasasının getirdiği özgürlük ortamıyla açıklanması olanaksızdır. 1960-1965 yılları arasında Türkiye’ye dışarıdan, tepeden, kapalı kapılar ardında gizlice dayatılan “devletin etnik ve mezhepsel ayrımlara göre etnik federasyon temelinde yeniden yapılandırılması“ tasarılarının, etnik ve mezhep ayrımı güden yeni siyasi örgütler kurularak halka yayıldığı açıktır.” *

“Birleşmiş Milletler Örgütü’nün 1966’da kabul ettiği etnik ve mezhepsel halkların kendi kaderini tayin hakkı” ilkesinin bu siyasal örgütlere uygun bir ortam, güçlü bir dış dayanak ve güvence sağladığı düşünülmelidir.” *

“6 Aralık 1979 günü Günaydın Gazetesinde, dönemin Başbakanının (Süleyman Demirel); Türkiye’yi Ankara’dan yönetme imkanı kalmamıştır. Türkiye 15 bölgeye ayrılmalı, her bölge için ayrı plan yapılmalı.” demeci yayınlanmış ve 12 Eylül Yönetimi 10 Mart 1981 tarihinde Türkiye’yi bölme tasarıları hazırlamıştır. PKK’nın devlete yönelik ilk eylemi devletin eyalet düzenine geçme hazırlıklarının başlamasından yıllar sonra, 15 Ağustos 1984’te gerçekleşmiştir. Bu öncelik sonralık ilişkisinde, düşünenler için çıkar sanacak çok önemli sonuçlar vardır.” *

Finansal tıkanıklık döneminde dış kredi bulmak için çabalayan Bülent Ecevit ve Devlet Bahçeli önlerine konulan İKİZ YASA’yı kabul etti…

Ulus Devletin İntiharı bu yasaları 4 Haziran 2003 yılında AKP hükümeti bu yasayı TBMM‘ye sundu. AKP ve CHP oylarıyla kabul edildi.

Ajanslara düşen son haber, ABD Karadeniz’de başı boş dolaşan 6 mayının bulunması için Romanya, Bulgaristan, Türkiye’ye mayın arama gemisi göndermeyi teklif etti!!!

Bu öneriyi Türkiye şimdilik kabul etmedi… TSK’nın bünyesinde Deniz Kuvvetlerinin mayın tarama, arama gemileri bulunmakta!…

ABD’nin asal amacı Montrö Sözleşmesini kıyısından köşesinden ısırıp Karadeniz’e geçip yerleşmek.

Türkiye’nin elindeki hükümranlık haklarını almak, en azından laçkalaştırmak…

Süreç o denli değişken ve ivmeli bir durumda ilerliyor ki önümüzü görmek için aralamak istediğimiz perdenin üzeri başka bir örtü ile kapatılıyor.

Göstermelik bir seçime gireceğiz.

AKP istemlediği büyükşehir belediyelerini alamazsa, kayyum atayacak. Gözü dönmüş bir erk var yönetimin başında.

Bir sabah uyandığımızda Anadolu İslam Devleti duyurusunu televizyondan dinlersek hiç şaşırmayalım!

Ya devleti bu güruha sunacağız ya da kanlı bir iç savaşla yüz yüze kalacağız.

Hiç kimse CHP / TİP / TKP var demesin. Siz bu partilerin genel başkanlarının ağzından Türkiye Cumhuriyeti laik, demokratik, hukuk ve bir ULUS Devlettir söylemini duydunuz mu?

Halkın Kurtuluşu Partisi bunların dışında olmak kaydıyla…

Mezhep penceresinden bakarsak, Aleviler Atatürkçü’dür. Aydındır söylemi de laf salatasından ibarettir. Alevilerin çok küçük bir kesimi Kemalist’tir. Büyük çoğunluğu ne yazık ki ayrılıkçı PKK teröristlerinin safında yer almaktadır.

Devletin faşist unsurları Kahramanmaraş, Çorum, Sivas’ta Alevi inancına mensup Türkmen yerleşkelerinde katliam yapınca onlar da saf değiştirdi!

Devlet kendi eliyle toplumu Sünnileştirmek istemedi, ona bunu ABD / İngiltere / AB dayattı; gırtlağına kadar yolsuzluğa bulaşmış onursuz bürokrasi ve siyasal yapı buyruğu eyleme geçirdi.

Uzun yazının kısası: Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yaşam borusu soysuzlarca kesilmiştir.

Önümüzde iki yol var :

1) Araplaşmak!
2) Ölene dek karşı durmak!

* Not: Alıntıları yaptığım kitap Cengiz Özakıncı / Kalemin Namusu, Makaleler 1, Otopsi Yayınları.

Anıl Güven

#akp, #apoyuruyusleri, #cinayetler, #Turkiye, #araplasma, #milletvekilleri, #muhalefet, #gundemarsivi, #anilguven, #haberler, #gelismeler, #neyapmaliyiz, #yolsuzluk, #sondakika

Eğitim Sistemimizin Kaosu ve Ekonomi Politiğine Değinme

Neoliberalizm, 1980’li yıllardan sonra dünyada ve bizde de 12 Eylül Askeri cuntanın darbesi sonrası uygulamaya sokulmuştur.

Pek çok ülkede yaşandığı gibi kamu yatırımları özelleştirilmeye başlanmış, ülkeler doğrudan dış yatırımlara açık hale getirilmiş, ticaret için koşullar serbest bırakılmış ve belki de en önemlisi devlet eğitim, sağlık gibi sosyal politikalardan çekilmeye başlamıştır.

Devletin kamusal eğitime ayırdığı payın/kaynakların azalması, okulların finansal sorunlarını kendi ek desteklerini yaratarak aşmaya zorlanması ve eğitim için özel öğretimin önünü açıp teşvik edilmesiyle eğitim de neoliberal politikalardan payını almıştır. Oluşan toplumsal eşitsizlikle birlikte eğitimdeki dönüşüm bir araya gelince insanların eğitime erişimleri, eğitim sistemi içinde kalış süreleri, eğitimden yararlanma olanakları ve toplumda var olmaları olumsuz yönde etkilenmiştir.

1840’ta ilk kez kullanılan sosyal adalet kavramı, ideal bir toplumsal düzen kurmak amacıyla 19. yüzyılın sonlarına doğru reformistler tarafından daha yoğun kullanılmıştır.

Çünkü neoliberal politikaların oluşturduğu yeni düzen adaletsizliklerin çoğalmasına yol açmıştır. Fakat günümüzde gelinen süreçte bu idealize edilen durumun tam tersi yaşanmaktadır. Neredeyse eğitimin tüm süreçleri paralı hale gelmiştir. Ülkemizde yaşanan ekonomik kriz ve işçi sınıfının ve orta direk olarak nitelenen kesimin çok hızlı bir şekilde yoksullaşmasına neden olmuştur. Bu da işçi sınıfının nitel ve nicel olarak dönüşümüne neden olmaktadır.

Bir önce yaptığımız açıklamalar bağlamında;

Uluslararası sermaye bölgesel ve çok taraflı, özel ve ulusal pek çok yatırım garanti kuruluşu, yabancı ülkelerdeki yatırımları politik risklere karşı garanti altına almak ister. Dünya Bankası, yatırımcıların politik risklerden kaynaklı kaygılarını (işçi hareketleri, grevler, salgın vb) gidermek üzere, dünyanın ilk çok taraflı yatırım garanti kuruluşu olan MIGA’yı yaratmış ve Türkiye bu ajansa 1988 yılında katılmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti de 1994 GATS anlaşmasına DTÖ kurucu üyesi olarak imza attı ve anlaşma TBMM’de 25 Şubat 1995’te onaylandı. Bu anlaşmayla yerel yönetimlerin ürettiği hizmetlerin, eğitimin vb. birçok alanın hızla özelleştirilmesi hedeflenmiştir.

1995’li yıllarda ülkemizin de müdahil olduğu Çok Taraflı Yatırım Anlaşması (MAI) yabancı sermaye yatırımları önündeki engelleri kaldırmayı amaçlar.

Andığımız bu anlaşmalar aslında ekonomi dünyamızı olduğu kadar eğitim ve gündelik hayatımızı da doğrudan etkiler.

Sosyal adalet kavramı ekonomik, toplumsal, siyasal eşitlik, fırsat eşitliği, özgürlük, çok kültürlülük, cinsiyet, farklılıklara hoşgörü, demokrasi, anadil eğitimi ve benzeri konularla ilişkili olarak ele alınabilir.

Eğitimde sosyal adaleti sağlamak için her bireyin eğitime ulaşması ve eşit derecede yararlanabilmesi önemlidir.

Bu nedenle ekonomik gelir dengesizliklerini, siyasal ya da toplumsal alandaki yanlış uygulamalar nedeniyle göç eden/etmek zorunda kalan insanları, ırkçılığa, cinsiyetçiliğe, homofobiye, sınıf ayrımcılığına maruz kalan bireyleri, engellilere yönelik olumsuz algıları olanları ve bunların eğitime yansımalarını irdelemek gerekir. Eğitimin bireye olan yararının yanı sıra ekonomik ve politik nedenlerle topluma yararının da olduğunu, bu yüzden hem bireyin hem de toplumun yararının olması gerektiğini savunmak gerekir.

Şimdi, burada açıklamalarımızı somut verilerle eğitim sistemimizin reel durumuyla anlatmaya çalışayım.

PISA 2022 sonuçları 2023 yılının son günlerinde açıklandı. Bu sınav ile 3 yıllık döngülerle uygulanan ve örgün eğitimdeki 15 yaş öğrencilerin katıldığı programda, öğrencilerin okuma, matematik ve fen alanlarındaki bilişsel becerileri değerlendiriliyor. Bu değerlendirmenin yanında öğrenciler, öğretmenler, okul yöneticileri ve velilere de anketler uygulanıyor. Bu anketler aracılığıyla, sosyoekonomik durum, öğrencinin kendisine ilişkin yargıları, farklı okul yapıları ve süreçleri gibi etkenlerin akademik başarıyı nasıl etkilediğine ilişkin çıkarımlar yapılabiliyor. PISA 2020 sınavına 82 ülke katılıyor. Türkiye, 453 puan ile 39. sırada yer alıyor. Önceki döngü olan PISA 2018’de Türkiye 41. sırada yer alıyordu. PISA 2022’de OECD ülkeleri arasında ise ilk üç Japonya, Güney Kore ve Estonya. Türkiye, sadece OECD ülkeleriyle karşılaştırıldığında 32. sırada maalesef. Türkiye’nin puanları matematik sınavında aynı düzeyde kalırken, okuma puanı 10 puan azaldı, fende ise 8 puan arttı. OECD ortalamasında ise her üç alanda da puanların düştüğünü görüyoruz. Türkiye’nin okuma ortalamasındaki 10 puanlık düşüş, yarım dönemlik kayıp olarak yorumlamak olasıdır.

“PISA 2022’ye Türkiye’den katılan çocukların yüzde 19,3’ü, yani neredeyse beşte biri, para eksikliği nedeniyle haftada en az bir kez yemek yemediklerini bildiriyorlar.”

PISA 2022, öğrencilerin ortalama puanlarının ne kadarının sosyoekonomik durumla açıklanabildiği de inceleniyor. OECD ortalamasında matematik puanlarının yüzde 15,5’i, Türkiye’de yüzde 12,6’sı sosyoekonomik durumla açıklanıyor. Sosyoekonomik durumu ilişkin bir gösterge olarak da değerlendirilebilecek uluslararası ekonomik, sosyal ve kültürel statü endeksi ise bir birimlik değişikliğin kaç puan artışa karşılık geldiği ortaya okuyor. Sadece bir birimlik bir değişiklikle Türkiye’deki öğrencilerin ortalama matematik puanında 27 puanlık artış olması sağlanabiliyor. Bu değişim, öğrenciler arasında bir okul yılının üzerinde fark yaratıyor. OECD, uluslararası ekonomik, sosyal ve kültürel statü endeksine göre dezavantajlı olmalarına karşın PISA’da üst düzey performans gösteren öğrencileri “akademik olarak dayanıklı” olarak tanımlıyor. Türkiye’de bu öğrencilerin oranı (yüzde 11,7) az bir farkla da olsa OECD ortalamasının (yüzde 10,2) üzerinde. Salgın döneminde de sıkça gündeme gelen ve sosyoekonomik olarak dezavantajlı çocukların okula devamı ve eğitim çıktılarının iyileştirilmesinde kilit politikalardan biri olan gıdaya erişime de PISA 2022’de yer veriliyor. PISA 2022’ye Türkiye’den katılan çocukların yüzde 19,3’ü, yani neredeyse beşte biri, para eksikliği nedeniyle haftada en az bir kez yemek yemediklerini bildiriyorlar. (https://www.egitimreformugirisimi.org/bir-bakista-pisa-2022)

Dünyanın çoğunda, bir çocuğun aldığı eğitimin süresinin ve niteliğinin önemli bir düzeyde anne babasının sosyoekonomik düzeyiyle doğrudan ilişkisi olduğu bir gerçek. Devlet okullarının amacı bütün çocuklara ailelerinin gelir düzeyinden etkilenmeden nitelikli ve istedikleri kadar eğitimi parasız, ayrımcılığa uğramadan, planlı ve bilimsel bir şekilde sunmaktır.

Sosyal adalet ve eşitliğin eğitimde sağlanabilmesi için ilk koşullardan biri eğitime ayrılan kaynaklarla ilgilidir. Bu nedenle MEB bütçesinde ihtiyaç duyulan kalemlerin arttırılması, MEB bütçesinin yerelden merkeze doğru okul bütçesi temelli oluşturulması önerilmektedir. Okulların velilerden gelir kaynağı (aidat, çocuk kulübü vb.) oluşturmasına izin verilmemelidir. Okulların kendi kaynağını yaratması yönündeki beklentiden vazgeçilmelidir. Ailelere okul çağındaki çocukları için destek sağlanmalıdır. Eğitimde dezavantajlı grupların eğitimine daha fazla kaynak ve öğretmen ayrılarak sorun giderilmelidir. Öğrencilerin kendilerini (akademik, kültürel, fiziksel, sanatsal vb) çok yönlü geliştirebilmeleri için okulların bu hizmetleri parasız sunması sağlanmalıdır. Okulların etkinliklerine katılmak ailenin gelir düzeyinden bağımsız olmalıdır.

Farklılıkları kabullenmeyi sağlamak için çok kültürlü eğitim desteklenmelidir.

Müfredatlar bu konuda gözden geçirilmeli, kültürel çeşitliliği ortaya koyacak eğitim ortamları düzenlenmelidir. Okulların bütün bileşenlerinin (öğrenci, öğretmen, veli, personel vb) katılımını sağlayacak düzenlemeler yapılmalıdır. Dezavantajlı grupların ayrıştırılmaması, demokrasi kültürü, sosyal adalet ve eşitlik için yöneticilere ve öğretmenlere özel eğitimler verilmelidir.

Son yıllarda dünyanın çeşitli ülkelerinden (Gana, Nijerya, Afganistan, Irak ve özellikle de Suriye’den) gelen çocukların ve yetişkinlerin eğitimin her kademesine erişimleri kendi yurttaşlarımızı mağdur etmeden sağlanmalıdır.

Aslında eğitim sistemimizin/eğitim emekçilerinin, ülkemizin içinde yaşadığı kaostan, çöküşten bağımsız olmayan o kadar çok sorunu var ki… Fakat bu sorunları çözmek için önce iktidarın bu sorunların farkında olması gerekir. Ama maalesef o farkındalığı göremiyoruz.

 

Bu konuyu da örneklendirerek yazımızı sonlandırmış olalım.

2004 yılında öğretim programlarında, içinde bulunduğumuz çağ, “bilginin hızla yenilenerek üretildiği çağ” olarak nitelendirilmiştir. Bu özelliklere bağlı olarak toplumun bireylerinin sahip olmaları gereken özellikler “bilgiye ulaşma, bilgiyi kullanma ve üretme” olarak ortaya konulmuştur. Gündem yaratan ve kamuoyunu yönlendiren açıklamalar ilgili çevreleri etkilemiştir. Müfredatın uygulamaya geçmesi için akademisyenler, müfettişler ve formatör öğretmenler aracılığıyla binlerce öğretmene milyonlarca masraf yapılarak eğitimler verilmiştir. Ayrıca on milyonlarca ders kitabı yeniden basılmıştır. Birçok eğitim materyali yeniden tasarlanmış ve üretilmiştir. Peki, sonuç ne oldu? Hiç! Koca bir hiç! Biraz önce sözünü ettiğimiz uluslararası sınav sonuçları ortada. Lise ya da üniversiteye giriş sınavlarında öğrencilerimizin aldığı sonuçlar ortada. Fazla söze gerek yok. Halkımıza, eğitim emekçilerine hamaset dolu sözler söyleyerek onların aklını çelmeye devam etmenin anlamı yok.

Ercan Eroğlu

Türkiye’nin Uluslararası İlişkileri, Dünya Dengelerini Değiştirecek Seçimler, Davos Toplantısı, Atlantik Konseyi’nin Karadeniz Raporu…

Türkiye’nin Uluslararası İlişkileri

Ülkemizi yakından ilgilendiren fırsatları ve tehditleri yazmaya çalışacağım. Bugün Çin devletinin en büyük küresel projesi “Bir kuşak bir yol” projesinin 10. Yılı. Çin lideri Şi’nin 10 yıl önce Kazakistan’da yaptığı bir girişim sonucu tüm dünyanın dengelerini değiştiren bir proje; aslında ülkemiz için pek çok avantajlar içeren bu projeye hükümet dış siyasetinde kendini Atlantik hattına bağladığı için uzak durmaktadır. Çin özellikle bilimde gelişmeleri üye ülkeler ile paylaşmayı hedefliyor.

Çin devletinin bir konusuna katılmıyorum; en son olarak BRİCS‘e kabul edilen İran; kadınlarına karşı çağ dışı davranışlarda bulunuyor, kadınlara saygısızlık yapılan hiç bir ülke çağımıza yakışmıyor!

Türkiye; çok avantajları olan “Bir kuşak bir yol” projesine yakın ilgi duymalıdır, diyorum.

Dünya dengelerini değiştirecek seçimler

Dünyamızda bu yıl dünya dengelerini değiştirecek pek çok seçim yaşıyoruz. Örneğin ABD seçimleri gibi; son olarak Trump ilk zaferini kazandı takip etmeye devam edeceğim. Bir seçim haberi de Tayvan’dan geldi ve dünyanın en gerilimli bölgesinde yapılan seçimlerde ABD destekli parti güç kaybetti. Bu arada Çin ordusu sözcüsü “Her türlü bağımsızlık girişimini ezeriz ve Çin devletinin toprak bütünlüğünü sonuna kadar savunuruz.” dedi. İşte Çin ordusunun bu kararlı duruşu seçimlerinin sonucunu etkiledi.

ABD emperyalizminin gölgesinde yapılan Davos toplantısı;

Dünya Ekonomik Formu (WEF)’in bu yılki teması “Parçalanmış bir dünyada işbirliği.” Ancak bu toplantıya 50’den fazla devlet ve hükümet başkanı ve 2.700 katılımcı katılacak sadece davet edilmeyen 2 ülke var. Rusya (Rusya’yı temsil edecek bir kişiye bile giriş yasaklı!) ve Türkiye!!!

Bu toplantının ana teması parçalanmış bir dünyada işbirliği nasıl oluyor? Yoksa dünyamızı parçalamak için mi bu toplantı düzenlendi?

Şu anda dünyanın en büyük uzay ve nükleer gücü olan Rusya ve dünyada en önemli Jeopolitiği olan Türkiye yoksa bu toplantı hedefine asla ulaşamaz.

Bu toplantı sadece ABD ve onun kirli ordusu NATO kokuyor.

Konuşulması istenen konulara göz atalım: iklim krizi, enflasyon, gıda güvenliği, Rusya – Ukrayna savaşı, ABD – Çin devleti arasındaki gerilim…

Toplantıya Rusya katılmıyor ancak Ukrayna Devlet Başkanı, ABD güdümündeki tüm Avrupa ülkelerinin Cumhurbaşkanları ve başbakanları katılıyor.

İsrail Cumhurbaşkanı var, Katar emiri var, Yunanistan başbakanı var, Irak Cumhurbaşkanı bile var ve Türkiye’den sadece Ali Babacan katılıyor.

Değerli dostlar bu zenginler kulübünün toplantısını takip etmeye çalışacağım ancak bu katılımcılara bir de önerim var. Orada Rus lideri Putin’in kardan heykelini yapın ve elinize alacağınız kartoplarını Putin heykeline fırlatın tutamazsa eylenirsiniz.

İşte ABD emperyalizminin düzenlediği bir Davos zirvesi ancak böyle bir işe yarar…

Atlantik Konseyi’nin Karadeniz raporu

15 Aralık günü yayınlanan Mehmet Ali Güller raporu 32 sayfa. “Karadeniz için bir güvenlik stratejisi” Türkiye’nin son zamanlarda ekonomik krizini fırsat bilerek Rusya ile olan ilişkilerine mesafe koyması Ukrayna’ya daha güçlü bir destek vermesi karşılığında NATO ile ilişkilerimiz canlandırılmalıymış…

Türkiye Montrö sayesinde jeopolitik bir güç; ne kadar baskı yaparsa yapsın Türkiye ABD’nin bu tuzağına asla düşmemelidir.

Son zamanlarda dikkat ediniz, ABD düşünce kuruluşlarındaki bazı yetkililer “Gerekirse Türkiye NATO’dan atılmalıdır” diyerek sözde gözümüzü korkutacaklar.

Haydi oradan! TÜRK ulusu çoktan anladı ABD’nin sadece ülkemiz için değil tüm dünya için ne kadar hain bir ülke olduğunu…

İran ve Irak’ta ABD üslerine yapılan saldırılar

Son olarak İran ve Irak’ta ABD üslerine yapılan saldırılar bizim de yaşadığımız bu coğrafyayı ve ülkemizi de etkileyecek olayların gelişimini dikkatle izlemeye çalışıyorum önümüzdeki yazımda söz edebilirim…

Orhan Ayber

Şeriat İstiyoruz Sloganları ve Motokurye Kazası

Şeriat istiyoruz sloganları

Bu haftaki yazılarımı tamamen uluslararası ilişkilere ayırmayı tasarlamıştım; ancak yazılarıma başlarken Adliye Binamızda çok talihsiz bir gelişmeye tanık olduk. Tutuklu bir şahsın (kim olduğunu bilmiyorum ve önemsemiyorum) serbest kalması üzerine bir grubun “Şeriat istiyoruz” diye bağırmaları Cumhuriyetimize ve ATATÜRK devrimlerine meydan okunması ve en acısı da o adliye binasında görev yapan Cumhuriyet savcılarının şu ana kadar hiçbir tepki veremeyişleri!

Ben yine de şu önümüzdeki günlerde bir Cumhuriyet Savcısının görevini yapacağına ve bu “Şeriat istiyoruz” diyenler hakkında adli soruşturma açacağına inanıyorum.

Son zamanlarda çeşitli ortamlarda şeriat isteyenler ile bir hesaplaşma gerekirse, bu ülkenin Atatürkçü Kemalistleri, ATATÜRK devrimlerini ve Cumhuriyetimizi savunma konusundaki iradesinin ne kadar güçlü olacağına tanık olurlar!

Şeriat isteyenlere uyarım; sonuç alamasalar bile şeriat istenen bir ülkenin, dünyada tek bir dostu kalmaz; hatta İslam İşbirliği Teşkilatına dâhil olan ülkeler ve tüm Arap ülkeleri ile de!

Türk hukukuna güvensizlik sonucu Türkiye, tüm dünyada yalnız kalır…

Şeriat isteyen bu kafalar ezilir! Ülkemde ATATÜRK sevgisinin önüne geçebilecek bir güç göremiyorum. Ne bugün ne de yüzyıllar boyunca…

Bu arada en çok Cumhurbaşkanımızın tepkisini merak ettim. Sayın Erdoğan’ın şu açıklamasını çok önemsiyorum; “Ülkemizde kimsenin Cumhuriyet ile sorunu yoktur.”

Ancak her Türk yurttaşı gibi ben de Cumhuriyet savcılarına ve o adliye binasında görevli güvenlik güçlerine güvenmek istiyorum, Cumhuriyetimize meydan okuyanların mutlaka cezalandırılmaları gerekir.

Motokurye kazası

Somali Cumhurbaşkanının oğlu Türkiye’de bir motokuryenin ölümüne sebep olmuştu. Motokuryenin arkadaşları büyük bir eylem başlattılar ve bu eylem gerçekten çok anlamlı idi. Binlerce genç; arkadaşları için eylem yapıyordu. Oysa katil, çoktan memleketine gitmişti bile!

Ülkemizde adalet vardı ya(!) hemen Somali Cumhurbaşkanı ile temas kuruldu, karşılıklı anlaşıldı. Ne de olsa Türkiye’nin de bu ülkede çıkarları vardı. Neyse anlaşma kurgulandı, mahkum Türkiye’ye gelecek ve yargılanacaktı. Sonuçta önce hapis cezası verilecek ve sonra hapis cezası para cezasına çevrilecekti! Hapis cezası 27 bin 300 lira para cezasına çevrildi ve ülkesine geri döndü. Bir de ehliyetine altı ay yasak geldi, yani ülkesinde altı ay boyunca araba kullanamayacakmış!

Orhan Ayber

Yerli ve Milli

“Umudu olanların korkusu olmaz.”

Ülkemiz coğrafyasında, köyde ve çiftliklerde yetiştirilen, hasadı yapılan, A’dan Z’ye tüm ürünlere verilen addır ‘yerli’ malı.

Sanayi tesislerinde işlenen, içinde işçinin, mühendisin, kimyagerin emeği bulunan ürünlerin adı da ‘milli’dir.

Ama günümüzde, daha doğrusu AKP hükümetinin 21 yıldır sakız gibi ağzında çiğnediği “Yerli ve Milli” tanımının içi tam anlamıyla boşaltılmıştır. Yerli üretim olarak pazara sunduğumuz ürünlerin büyük bir kısmına ekin yasağı getirilmiştir. Köylüye tapulu tarlasında elde edeceği gelirin bir kısmı, (tütün, şeker pancarı vb.) ekilmemek kaydıyla devlet tarafından ödenmektedir!

Asya’dan, Afrika’ya oradan da Güney Amerika’ya kadar ceviz, zeytin, kiraz, karpuz, tropikal meyveler ülkemize ithal edilmekte.

Canlı hayvan ve onlardan elde edilen ürünlerin tamamı…

Mülkiyeti Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarına ait olan küçük ve büyük sanayi kuruluşlarının tamamına yakını uluslararası kartellere “özelleştirme“ adı altında satıldı.

Kısacası ülke 1946 yılından bu yana dini bütün, namaz kılan, oruç tutan ve her fırsatta kendilerinin Müslüman olduğunu haykıran siyasetçiler tarafından yağmalandı!

Bu yağmanın ana nedeni; çağdaş, laik, demokratik, hukuk devletinin varlığından huzursuz olan, Cumhuriyetin karşısında duran (Kurtuluş Savaşı’na katılmayıp düşman safında yer alan %46) bilinçsiz, eğitimsiz kitle, özgür yurttaş olarak değil kul olarak yönetilmek istiyor.

Onların bu istemlerine kökenleri karanlık, okuduklarını söyledikleri eğitim kurumlarında kaydı hiç olmamış, şeytani hinlikleri ip cambazına ders verebilecek kişiler, kurdukları partilere sözümona inançlı kitleye; cemaat ve tarikat aracılığıyla çağrıda bulundu:

“Ezan susturulamaz, bayrak indirilemez, baş örtüsü namusumuzdur kimse dokunamaz!”

Onlar da bu ardı önü kesilmeyen seslenişe alkışlarla onay verdiler; seçim sandığının önünde kuyruk oldular… Hep kazandılar!

Yeni Türkiye, adında bir buluş yaptılar.

Kendilerini “Yeni Osmanlı“ olarak adlandırdılar; ama bu aşı da tutmadı! Şimdi oy veren de vermeyen de açlık sınırında yaşıyor! Oy verenler kurulan bu yapının temelini oluşturduğundan şükürle biatlarını sürdürüyor. Amaçladıkları yaşadığımız dünya için değil; elleri, gözleri, kulakları öteki dünyayı da olduğundan her olumsuzlukta ‘dış güçler’ başat oyuncu bunlara göre!

Önümüzde belediye seçimleri var.

Emperyalizmin safında yer alan sözümona yerli İslamcı millicilerle ya yok olup gideceğiz ya da kökleri yerli ulusalcılarla, ülkenin onurunu korumanın yanı sıra Atatürk‘ün saptadığı öngörü ile Türkiye Cumhuriyetini yücelterek özgürce yaşamak için var olma mücadelesi vereceğiz.

Umuda yolculuk için, ulusal kimliğimizin daha fazla yıpratılmaması için hazır olalım.

Atina
Anıl Güven

İklim Krizi, Aşırı Hava Olayları, Küresel Açlık ve Kontrol Edilemeyen Göçler…

2024 yılı ilk yazımın konusu: İklim krizi, aşırı hava olayları küresel açlık ve kontrol edilemeyen göçler…

800 den fazla bilim insanının ortak görüşleri ve dünya liderlerine uyarıları;

Küresel iklimdeki ısınma olağandışı!

Okyanuslardaki buzulların erimesi sonucu denizler yükseliyor, kapsamlı önlemler alınmaması halinde gezegenimiz risk altında.

Bilim dünyası bu uyarıları yapar iken dünya liderleri neler ile ilgileniyor?

Ve ülkemizdeki siyasetçiler (En fazla ülkemizi etkileyecek olan) iklim krizine karşı neler yapmaya çalışıyorlar?

A) Dünyadaki gelişmeler;

İsrail Devleti’nin ABD’nin sınırsız desteği ile Filistin halkına uyguladığı soykırım ve en acısı da dünya barışı için kurulmuş olan Birleşmiş Milletler örgütü bile buna engel olamıyor(!!!)

Rusya ile Ukrayna + NATO + AB savaşları; Ukrayna liderini hiç bir zaman kazanamayacağı bir savaşa zorlayan, Ukrayna halkının telafi edilemeyecek kayıplarına sebep olan (suçlu) ABD’dir.

Ve Çin ile ABD arasında her an sıcak bir çatışma potansiyeli taşıyan Tayvan Krizi!

Bu gelişmelere göz atarsak dünyamızı yönetenler henüz iklim krizinin boyutlarını anlamış değiller.

B) İklim krizinden ve aşırı hava olaylarından en fazla etkilenecek olan ülkemize gelirsek;

a) Türkiye şu anda ekonomik anlamda hukuk alanında ve diğer insani göstergelerde çok kötü durumda.

b) Tüm ülke deprem riski taşıyor 6 Şubat depreminin bile acılarını aşamadığımız koşullardayız.

c) Ekonomik kriz nedeni ile ülkemizin verimli arazilerinin yabancılara satıldığı günlerdeyiz.

d) Yine ekonomik yetersizlikler nedeni ile TEMA’nın uyarılarına rağmen ülkemizin en verimli arazileri çölleşme riskini yaşıyor;

Şimdi soru şu;
Bu koşulları taşıyan bir ülkede ne yapılması gerekir?

Mevcut tüm partiler ve tüm sivil toplum kuruluşları, tüm bilim insanlarımız bir araya gelmek ve ülkeyi, düştüğü bu koşullardan kurtarmak isterler değil mi?

Tam tersi oluyor, bir tarafta iktidar bloğu diğer tarafta Muhalefet adeta kanlı bıçaklı kavga ediyorlar. Partilerin grup toplantılarına bakıyorum, karşı siyasete hakaretin dozu ne kadar artıyorsa koskoca milletvekillerinin coşkularını ve alkışlarını hayretle seyrediyorum…

Yerel seçimler yaklaşırken bu kavga daha da artacak gibi görünüyor. Önce tüm siyasi partileri uyarıyorum; şu anda mücadele edeceğiniz o belediyelerde karşılaşacağınız tek manzara acılı bir halk, aşırı bir yoksulluk, büyük kitlelerin kapısına dayanan icra memurlarını görürsünüz.

Son olarak bu yerel seçimler için ATATÜRK devrimlerine karşı oluşan güçlere taviz verilmesi ülkemize yapılan en büyük kötülüktür.

Şimdi İKLİM KRİZİ yazımı ve çözüm önerilerimi yazabilirim.

A) 1970 den bu yana iklim felaketlerinden kaynaklanan küresel ekonomik kayıplar 4.3 trilyon dolar.

B) 2022 de dünya çapında orman kaybı 66 000 Km²

C) Yıllık deniz seviyesi yükselmesi 4,4 milimetre

D) Bu yıl içinde Avrupa da 3 kez kırmızı alarm verildi, aşırı yağmurlardan 200’den fazla kayıp yaşandı.

E) Son yıl içinde iklim değişikliğinin neden olduğu aşırı hava olaylarından en çok etkilenen ülke ABD Hindistan ve Çin oldu. Dolayısıyla umuyorum ki küresel bir barış aşırı hava olaylarına karşı ortak irade oluşturmak fikri bu ülkelerden gelecektir…

Ve yine bu ülkeler Birleşmiş Milletler Örgütünün İklim krizine karşı oluşturulacak yeni yapılanmasına öncülük edeceklerdir.

Önümüzdeki yıllarda Güney Kutup yasalarına benzer bazı kurallar olacaktır artık dünyada;

Büyük ülke küçük ülke olmayacaktır. Büyük ülkelerin emperyalist hedefleri kesinlikle tarihin çöp sepetine gitmelidir!!

Dünyadaki tüm ülkelerin ormanları bütün insanların ortak varlığı kabul edilmelidir.

Ve dünya yönetiminde tek bir slogan yer almalıdır TÜRK dünyasının büyük önderi ATATÜRK’ün “Dünyada barış ve her ülkede barış”.

Şimdi ülkem için önerilere gelirsek:

İklim krizi konusunda en zor durumda olan ülke üzülerek ifade etmeliyim ülkemiz; yapılması gerekenler hakkındaki düşüncelerim bazı çevreleri rahatsız edecektir ancak unutmayalım önerilerim ülkemiz için beka meselesidir.

A) Ülkemizde bulunan başta Suriyeli ve Afganlar olmak üzere ve dünyanın çok farklı yerlerinden gelen Irak ve İran dâhil; ülkemizden ayrılmaları için derhal ulusal bir irade oluşturulmalı.

B) Ülkemizde kaç para olursa olsun vatandaşlık satılması önlenmeli, alanlar ise verdikleri paralar kendilerine iade edilerek ülkelerine geri gönderilmeli.

C) Ülkemizde üretilmesi mümkün olan her bir ürün için en az 5 yıl boyunca ithal yasağı getirilmeli.

D) Bir kez daha söz etmek istiyorum ülke sınırlarımızın korunması için mutlaka 100 bin kişilik sınır güvenlik ordusu kurulmalı.

E) üretim için Türk köylüsü desteklenmeli, traktör gibi araçlar üzerindeki bankaların haciz işlemleri ve yine üretim yapılan tüm arazilerin üzerindeki haciz işlemleri sona erdirilmeli.

F) Sınır boylarındaki mayınlı araziler temizlenerek üretime açılmalı.

G) Dış siyasetimizde köklü değişiklikler yapılmalı, özellikle Suriye’de Esad ile ülkemizdeki Suriyelilerin ülkelerine geri dönmesi sağlanmalı. Aynı uygulama İran ile de yapılarak ülkesinden geçerek Türkiye’ye gelen sadece uyuşturucu getiren Afganlar engellenmelidir.

Son olarak iki siyasi grup için önerim iktidar grubunda iklim bakanı var ancak; Murat Kurum şimdi siyasete soyundu. CHP’de ise 15 gölge bakan var ancak iklim değişikliği gölge bakanı olduğunu duymadım.

H) Son olarak ülkemiz hem rüzgâr hem güneş enerjisi için çok elverişlidir. Önümüzdeki günlerde ihracat yaparken karbon izi vergisinden kurtulmak için bu iki enerji alanına yatırım için tüm olanaklarımızı kullanmalıyız. Bu konuda Çin devletinin çok yüksek teknolojilerinden yararlanabiliriz…

Bu yazımı sonlandırırken ülkemizi yöneten ve yönetmeye talip olanlardan son bir talebim var: Türkiye önümüzdeki yıllarda depremle susuzlukla ve açlıkla karşılaşacak. İşte bu nedenle şu üç meslek dalına sahip çıkın;

Deprem risklerine karşı inşaat mühendisliğine,
Açlık risklerine karşı ziraat mühendisliğine,
ve çevre mühendisliğine…

 

Orhan Ayber

Somali Cumhurbaşkanının oğlunun yaptığı kaza, Yerel Seçimlerin Tarihi Üzerine, AB Komisyonunun Türkiye Kararı ve Davetleri…

Kimlik Yırtılması

“Bireysel özgürlüğümüze yönelik en büyük tehdit sensin.  Ama sen bizim ayakta durabilmemiz için gerekli Şeytansın. “ *

Bize ait olan yaşam alanı üzerine, bizim hiçbir zaman arzu etmediğimiz biçimde; kendilerine özgü inanç örgüsünü dayatıyor. Hoşnutsuzluklarımız çoğaldıkça mutsuzluğumuz derinleşiyor Ortadoğu’yu kan gölüne dönüştüren sömürgeci güç, çöl karanlığında mayalanmış göksel sistemin içinde; içimize yerleştirdiği cemaat unsurları üzerinden sekülerizme bağlılığımızı yok etmek için acımasızca şiddet kullanarak ulusal kimliğimizin yırtılmasını, tekke ve zaviyelerde birlikte boğulmamızı öngörmekte!

Mangalda tavuk kızartırcasına insan bedenlerinin diri diri yakılışını TV ekranlarında görsel olarak bizlere sunarlarken, içlerindeki uç bilgeler yeni bir dünyanın son tasarımı için beyinsel düşler kurmakta.

Unutmayalım ki; büyüsü bozulan yaşamın ömrü satın alınacak kefen kadar olur.
Heyhat, yaşamımıza kurulan bu tuzağın eylemcilerine gözümüzü yummak zorunda değiliz. Kabullenmeme çeşnisine katılımcıları (halk tabanını) sayıca çoğaltırsak kenarın süsü değiliz demeye gücümüz yeter!

Bireysel olarak kurduğumuz mutluluk, özgürlük düşlemi içinde kanatlanıp uçarken, her önümüze çıkan kolda eğlenip soluklanırken, sağımızı solumuzu kurcalayıp dokunabilirken; ertesi sabah uyandığımızda (uyanabilirsek) dinci yönetsel bir erkin yurttaşı olma olasılığı anlarındayız…
Sakallı Marks amcanın da belirttiği gibi: ”Katı olan her şey buharlaşır!”

Toplumsal dayanışma insanların istemleri doğrultusunda büyür. Karşı mahallenin istemlerine karşı örgütlenme ön koşul!

Zaman o kadar daraldı ki; ivecenlikle yaşamımızı sahiplenmemiz gerekiyor.

12 Ocak 2024
Atina

Anıl Güven

Tanrı, Din, Birey, Özgürlük

Uçuyoruz…

İnanmayan kendi bilir. Kanadımız yok belki. Görünmez uçaklarımız, otolarımızdan habersiz çokları. Yapılan köprüleri görüyorlar da altında yüzen balıklardan üstünde uçan kuşlardan habersizler. Cebimizden çıkan paraların uçtuğundan haberleri olunca da “Atı alan Üsküdar’ı…” geçmiş oluyor…

İnanmayanlar kendi bilir. Promosyonlar gün be gün artıyorsa bu bir uçuş değil mi? İsterlerse enflasyonun imiğini sıkıp pes ettirecek büyüklerimiz belki de enflasyona acıdıklarından kıyamadıklarından dokunmuyorlar da ondan uçuyor enflasyon oranı. TÜİK te bu konuda az çaba sarf ediyor. Dese ki; Enflasyon yok. Kesin yok olur enflasyon. Ah o dış güçler çekemedi gitti bizi. Kıskanır oldular uçmamızı…

İnanmayanlar kendi bilir. 42.000 nüfusa sahip olan bir ilçeye taşındığımda ilçede içkili içkisiz en az 14 lokanta 8 pide salonu vardı. Yıllar geçti aradan şehir nüfusu 60.000 lokanta sayısı 9 Bu demek oluyor ki 5 lokanta uçmuş. Pide salonu sayısı sekiz idi uçup gitti beşi. Az bir fark mı? Nüfus uçmuş lokantalar uçmuş, pide salonları uçmuş… Mahallede bakkalla, büfeler, kahvehanelerde durmadı yerinde. Hele mahalle bakkalları korumaya alınacak kelaynak kuşlarına döndüler. Uçan bakkalların yerine uçamayan hantal alışveriş merkezleri kondu. Mahalleli de bakkalların uçuşunu kolaylaştırmak için veresiye olunca bakkaldan peşin olunca alışveriş merkezlerinden alışveriş yaparak bakkalların uçuşuna katkıda bulundu…

İnanmayanlar kendi bilir. Son günlerde büfelerde sigaralar (sigara içen biri değilim) ve içeceklerde çok alımlı fiyakalı olmuşlar canım gözleri havada. Büfeci buzdolabında harcanan elektrik derdiyle efkârda akşamdan kalmış gibi. Kesin büfeci gece uçmuş uçmuşta gündüz düşmüş kolunun kanadının sızlaması ondan.

İnanmayanlar kendi bilir. Bankalarda kredi almayan yok gibi. Alıp ödeyemeyenler ki bende ödeyemezler içindeyim caddelerde sokaklarda uçmaya hazır seke seke dolaşmadayız. Hatta uçuyor uçuyor da borçsuz günlerimizde bir kuru dala konuyoruz. İcra dosyaları şehir şehir dolaşmakta dolaşıp ta bazen garip evlere konmakta sonrada hızını alamayıp icra dairelerine dolmakta…

İnanmayan kendi bilir. Dün mazot fiyatından yakınan vekilimiz bu gün neredeyse halka; “Çıkar telefonunu” diyecek kadar uçmakta. Allah’tan bize ahrette Peygamber komşusu olacağımızı müjdeleyen Diyanet Başkanımız varda yüreğimize su serpiyor. Geceleri rüyalarımızda olsun uçuyoruz…

 Muhsin SALMAN

Du Bakalım Ne Olacak