Kategori arşivi: Ekonomi

Eğitim Sistemimizin Kaosu ve Ekonomi Politiğine Değinme

Neoliberalizm, 1980’li yıllardan sonra dünyada ve bizde de 12 Eylül Askeri cuntanın darbesi sonrası uygulamaya sokulmuştur.

Pek çok ülkede yaşandığı gibi kamu yatırımları özelleştirilmeye başlanmış, ülkeler doğrudan dış yatırımlara açık hale getirilmiş, ticaret için koşullar serbest bırakılmış ve belki de en önemlisi devlet eğitim, sağlık gibi sosyal politikalardan çekilmeye başlamıştır.

Devletin kamusal eğitime ayırdığı payın/kaynakların azalması, okulların finansal sorunlarını kendi ek desteklerini yaratarak aşmaya zorlanması ve eğitim için özel öğretimin önünü açıp teşvik edilmesiyle eğitim de neoliberal politikalardan payını almıştır. Oluşan toplumsal eşitsizlikle birlikte eğitimdeki dönüşüm bir araya gelince insanların eğitime erişimleri, eğitim sistemi içinde kalış süreleri, eğitimden yararlanma olanakları ve toplumda var olmaları olumsuz yönde etkilenmiştir.

1840’ta ilk kez kullanılan sosyal adalet kavramı, ideal bir toplumsal düzen kurmak amacıyla 19. yüzyılın sonlarına doğru reformistler tarafından daha yoğun kullanılmıştır.

Çünkü neoliberal politikaların oluşturduğu yeni düzen adaletsizliklerin çoğalmasına yol açmıştır. Fakat günümüzde gelinen süreçte bu idealize edilen durumun tam tersi yaşanmaktadır. Neredeyse eğitimin tüm süreçleri paralı hale gelmiştir. Ülkemizde yaşanan ekonomik kriz ve işçi sınıfının ve orta direk olarak nitelenen kesimin çok hızlı bir şekilde yoksullaşmasına neden olmuştur. Bu da işçi sınıfının nitel ve nicel olarak dönüşümüne neden olmaktadır.

Bir önce yaptığımız açıklamalar bağlamında;

Uluslararası sermaye bölgesel ve çok taraflı, özel ve ulusal pek çok yatırım garanti kuruluşu, yabancı ülkelerdeki yatırımları politik risklere karşı garanti altına almak ister. Dünya Bankası, yatırımcıların politik risklerden kaynaklı kaygılarını (işçi hareketleri, grevler, salgın vb) gidermek üzere, dünyanın ilk çok taraflı yatırım garanti kuruluşu olan MIGA’yı yaratmış ve Türkiye bu ajansa 1988 yılında katılmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti de 1994 GATS anlaşmasına DTÖ kurucu üyesi olarak imza attı ve anlaşma TBMM’de 25 Şubat 1995’te onaylandı. Bu anlaşmayla yerel yönetimlerin ürettiği hizmetlerin, eğitimin vb. birçok alanın hızla özelleştirilmesi hedeflenmiştir.

1995’li yıllarda ülkemizin de müdahil olduğu Çok Taraflı Yatırım Anlaşması (MAI) yabancı sermaye yatırımları önündeki engelleri kaldırmayı amaçlar.

Andığımız bu anlaşmalar aslında ekonomi dünyamızı olduğu kadar eğitim ve gündelik hayatımızı da doğrudan etkiler.

Sosyal adalet kavramı ekonomik, toplumsal, siyasal eşitlik, fırsat eşitliği, özgürlük, çok kültürlülük, cinsiyet, farklılıklara hoşgörü, demokrasi, anadil eğitimi ve benzeri konularla ilişkili olarak ele alınabilir.

Eğitimde sosyal adaleti sağlamak için her bireyin eğitime ulaşması ve eşit derecede yararlanabilmesi önemlidir.

Bu nedenle ekonomik gelir dengesizliklerini, siyasal ya da toplumsal alandaki yanlış uygulamalar nedeniyle göç eden/etmek zorunda kalan insanları, ırkçılığa, cinsiyetçiliğe, homofobiye, sınıf ayrımcılığına maruz kalan bireyleri, engellilere yönelik olumsuz algıları olanları ve bunların eğitime yansımalarını irdelemek gerekir. Eğitimin bireye olan yararının yanı sıra ekonomik ve politik nedenlerle topluma yararının da olduğunu, bu yüzden hem bireyin hem de toplumun yararının olması gerektiğini savunmak gerekir.

Şimdi, burada açıklamalarımızı somut verilerle eğitim sistemimizin reel durumuyla anlatmaya çalışayım.

PISA 2022 sonuçları 2023 yılının son günlerinde açıklandı. Bu sınav ile 3 yıllık döngülerle uygulanan ve örgün eğitimdeki 15 yaş öğrencilerin katıldığı programda, öğrencilerin okuma, matematik ve fen alanlarındaki bilişsel becerileri değerlendiriliyor. Bu değerlendirmenin yanında öğrenciler, öğretmenler, okul yöneticileri ve velilere de anketler uygulanıyor. Bu anketler aracılığıyla, sosyoekonomik durum, öğrencinin kendisine ilişkin yargıları, farklı okul yapıları ve süreçleri gibi etkenlerin akademik başarıyı nasıl etkilediğine ilişkin çıkarımlar yapılabiliyor. PISA 2020 sınavına 82 ülke katılıyor. Türkiye, 453 puan ile 39. sırada yer alıyor. Önceki döngü olan PISA 2018’de Türkiye 41. sırada yer alıyordu. PISA 2022’de OECD ülkeleri arasında ise ilk üç Japonya, Güney Kore ve Estonya. Türkiye, sadece OECD ülkeleriyle karşılaştırıldığında 32. sırada maalesef. Türkiye’nin puanları matematik sınavında aynı düzeyde kalırken, okuma puanı 10 puan azaldı, fende ise 8 puan arttı. OECD ortalamasında ise her üç alanda da puanların düştüğünü görüyoruz. Türkiye’nin okuma ortalamasındaki 10 puanlık düşüş, yarım dönemlik kayıp olarak yorumlamak olasıdır.

“PISA 2022’ye Türkiye’den katılan çocukların yüzde 19,3’ü, yani neredeyse beşte biri, para eksikliği nedeniyle haftada en az bir kez yemek yemediklerini bildiriyorlar.”

PISA 2022, öğrencilerin ortalama puanlarının ne kadarının sosyoekonomik durumla açıklanabildiği de inceleniyor. OECD ortalamasında matematik puanlarının yüzde 15,5’i, Türkiye’de yüzde 12,6’sı sosyoekonomik durumla açıklanıyor. Sosyoekonomik durumu ilişkin bir gösterge olarak da değerlendirilebilecek uluslararası ekonomik, sosyal ve kültürel statü endeksi ise bir birimlik değişikliğin kaç puan artışa karşılık geldiği ortaya okuyor. Sadece bir birimlik bir değişiklikle Türkiye’deki öğrencilerin ortalama matematik puanında 27 puanlık artış olması sağlanabiliyor. Bu değişim, öğrenciler arasında bir okul yılının üzerinde fark yaratıyor. OECD, uluslararası ekonomik, sosyal ve kültürel statü endeksine göre dezavantajlı olmalarına karşın PISA’da üst düzey performans gösteren öğrencileri “akademik olarak dayanıklı” olarak tanımlıyor. Türkiye’de bu öğrencilerin oranı (yüzde 11,7) az bir farkla da olsa OECD ortalamasının (yüzde 10,2) üzerinde. Salgın döneminde de sıkça gündeme gelen ve sosyoekonomik olarak dezavantajlı çocukların okula devamı ve eğitim çıktılarının iyileştirilmesinde kilit politikalardan biri olan gıdaya erişime de PISA 2022’de yer veriliyor. PISA 2022’ye Türkiye’den katılan çocukların yüzde 19,3’ü, yani neredeyse beşte biri, para eksikliği nedeniyle haftada en az bir kez yemek yemediklerini bildiriyorlar. (https://www.egitimreformugirisimi.org/bir-bakista-pisa-2022)

Dünyanın çoğunda, bir çocuğun aldığı eğitimin süresinin ve niteliğinin önemli bir düzeyde anne babasının sosyoekonomik düzeyiyle doğrudan ilişkisi olduğu bir gerçek. Devlet okullarının amacı bütün çocuklara ailelerinin gelir düzeyinden etkilenmeden nitelikli ve istedikleri kadar eğitimi parasız, ayrımcılığa uğramadan, planlı ve bilimsel bir şekilde sunmaktır.

Sosyal adalet ve eşitliğin eğitimde sağlanabilmesi için ilk koşullardan biri eğitime ayrılan kaynaklarla ilgilidir. Bu nedenle MEB bütçesinde ihtiyaç duyulan kalemlerin arttırılması, MEB bütçesinin yerelden merkeze doğru okul bütçesi temelli oluşturulması önerilmektedir. Okulların velilerden gelir kaynağı (aidat, çocuk kulübü vb.) oluşturmasına izin verilmemelidir. Okulların kendi kaynağını yaratması yönündeki beklentiden vazgeçilmelidir. Ailelere okul çağındaki çocukları için destek sağlanmalıdır. Eğitimde dezavantajlı grupların eğitimine daha fazla kaynak ve öğretmen ayrılarak sorun giderilmelidir. Öğrencilerin kendilerini (akademik, kültürel, fiziksel, sanatsal vb) çok yönlü geliştirebilmeleri için okulların bu hizmetleri parasız sunması sağlanmalıdır. Okulların etkinliklerine katılmak ailenin gelir düzeyinden bağımsız olmalıdır.

Farklılıkları kabullenmeyi sağlamak için çok kültürlü eğitim desteklenmelidir.

Müfredatlar bu konuda gözden geçirilmeli, kültürel çeşitliliği ortaya koyacak eğitim ortamları düzenlenmelidir. Okulların bütün bileşenlerinin (öğrenci, öğretmen, veli, personel vb) katılımını sağlayacak düzenlemeler yapılmalıdır. Dezavantajlı grupların ayrıştırılmaması, demokrasi kültürü, sosyal adalet ve eşitlik için yöneticilere ve öğretmenlere özel eğitimler verilmelidir.

Son yıllarda dünyanın çeşitli ülkelerinden (Gana, Nijerya, Afganistan, Irak ve özellikle de Suriye’den) gelen çocukların ve yetişkinlerin eğitimin her kademesine erişimleri kendi yurttaşlarımızı mağdur etmeden sağlanmalıdır.

Aslında eğitim sistemimizin/eğitim emekçilerinin, ülkemizin içinde yaşadığı kaostan, çöküşten bağımsız olmayan o kadar çok sorunu var ki… Fakat bu sorunları çözmek için önce iktidarın bu sorunların farkında olması gerekir. Ama maalesef o farkındalığı göremiyoruz.

 

Bu konuyu da örneklendirerek yazımızı sonlandırmış olalım.

2004 yılında öğretim programlarında, içinde bulunduğumuz çağ, “bilginin hızla yenilenerek üretildiği çağ” olarak nitelendirilmiştir. Bu özelliklere bağlı olarak toplumun bireylerinin sahip olmaları gereken özellikler “bilgiye ulaşma, bilgiyi kullanma ve üretme” olarak ortaya konulmuştur. Gündem yaratan ve kamuoyunu yönlendiren açıklamalar ilgili çevreleri etkilemiştir. Müfredatın uygulamaya geçmesi için akademisyenler, müfettişler ve formatör öğretmenler aracılığıyla binlerce öğretmene milyonlarca masraf yapılarak eğitimler verilmiştir. Ayrıca on milyonlarca ders kitabı yeniden basılmıştır. Birçok eğitim materyali yeniden tasarlanmış ve üretilmiştir. Peki, sonuç ne oldu? Hiç! Koca bir hiç! Biraz önce sözünü ettiğimiz uluslararası sınav sonuçları ortada. Lise ya da üniversiteye giriş sınavlarında öğrencilerimizin aldığı sonuçlar ortada. Fazla söze gerek yok. Halkımıza, eğitim emekçilerine hamaset dolu sözler söyleyerek onların aklını çelmeye devam etmenin anlamı yok.

Ercan Eroğlu

Türkiye’nin Uluslararası İlişkileri, Dünya Dengelerini Değiştirecek Seçimler, Davos Toplantısı, Atlantik Konseyi’nin Karadeniz Raporu…

Türkiye’nin Uluslararası İlişkileri

Ülkemizi yakından ilgilendiren fırsatları ve tehditleri yazmaya çalışacağım. Bugün Çin devletinin en büyük küresel projesi “Bir kuşak bir yol” projesinin 10. Yılı. Çin lideri Şi’nin 10 yıl önce Kazakistan’da yaptığı bir girişim sonucu tüm dünyanın dengelerini değiştiren bir proje; aslında ülkemiz için pek çok avantajlar içeren bu projeye hükümet dış siyasetinde kendini Atlantik hattına bağladığı için uzak durmaktadır. Çin özellikle bilimde gelişmeleri üye ülkeler ile paylaşmayı hedefliyor.

Çin devletinin bir konusuna katılmıyorum; en son olarak BRİCS‘e kabul edilen İran; kadınlarına karşı çağ dışı davranışlarda bulunuyor, kadınlara saygısızlık yapılan hiç bir ülke çağımıza yakışmıyor!

Türkiye; çok avantajları olan “Bir kuşak bir yol” projesine yakın ilgi duymalıdır, diyorum.

Dünya dengelerini değiştirecek seçimler

Dünyamızda bu yıl dünya dengelerini değiştirecek pek çok seçim yaşıyoruz. Örneğin ABD seçimleri gibi; son olarak Trump ilk zaferini kazandı takip etmeye devam edeceğim. Bir seçim haberi de Tayvan’dan geldi ve dünyanın en gerilimli bölgesinde yapılan seçimlerde ABD destekli parti güç kaybetti. Bu arada Çin ordusu sözcüsü “Her türlü bağımsızlık girişimini ezeriz ve Çin devletinin toprak bütünlüğünü sonuna kadar savunuruz.” dedi. İşte Çin ordusunun bu kararlı duruşu seçimlerinin sonucunu etkiledi.

ABD emperyalizminin gölgesinde yapılan Davos toplantısı;

Dünya Ekonomik Formu (WEF)’in bu yılki teması “Parçalanmış bir dünyada işbirliği.” Ancak bu toplantıya 50’den fazla devlet ve hükümet başkanı ve 2.700 katılımcı katılacak sadece davet edilmeyen 2 ülke var. Rusya (Rusya’yı temsil edecek bir kişiye bile giriş yasaklı!) ve Türkiye!!!

Bu toplantının ana teması parçalanmış bir dünyada işbirliği nasıl oluyor? Yoksa dünyamızı parçalamak için mi bu toplantı düzenlendi?

Şu anda dünyanın en büyük uzay ve nükleer gücü olan Rusya ve dünyada en önemli Jeopolitiği olan Türkiye yoksa bu toplantı hedefine asla ulaşamaz.

Bu toplantı sadece ABD ve onun kirli ordusu NATO kokuyor.

Konuşulması istenen konulara göz atalım: iklim krizi, enflasyon, gıda güvenliği, Rusya – Ukrayna savaşı, ABD – Çin devleti arasındaki gerilim…

Toplantıya Rusya katılmıyor ancak Ukrayna Devlet Başkanı, ABD güdümündeki tüm Avrupa ülkelerinin Cumhurbaşkanları ve başbakanları katılıyor.

İsrail Cumhurbaşkanı var, Katar emiri var, Yunanistan başbakanı var, Irak Cumhurbaşkanı bile var ve Türkiye’den sadece Ali Babacan katılıyor.

Değerli dostlar bu zenginler kulübünün toplantısını takip etmeye çalışacağım ancak bu katılımcılara bir de önerim var. Orada Rus lideri Putin’in kardan heykelini yapın ve elinize alacağınız kartoplarını Putin heykeline fırlatın tutamazsa eylenirsiniz.

İşte ABD emperyalizminin düzenlediği bir Davos zirvesi ancak böyle bir işe yarar…

Atlantik Konseyi’nin Karadeniz raporu

15 Aralık günü yayınlanan Mehmet Ali Güller raporu 32 sayfa. “Karadeniz için bir güvenlik stratejisi” Türkiye’nin son zamanlarda ekonomik krizini fırsat bilerek Rusya ile olan ilişkilerine mesafe koyması Ukrayna’ya daha güçlü bir destek vermesi karşılığında NATO ile ilişkilerimiz canlandırılmalıymış…

Türkiye Montrö sayesinde jeopolitik bir güç; ne kadar baskı yaparsa yapsın Türkiye ABD’nin bu tuzağına asla düşmemelidir.

Son zamanlarda dikkat ediniz, ABD düşünce kuruluşlarındaki bazı yetkililer “Gerekirse Türkiye NATO’dan atılmalıdır” diyerek sözde gözümüzü korkutacaklar.

Haydi oradan! TÜRK ulusu çoktan anladı ABD’nin sadece ülkemiz için değil tüm dünya için ne kadar hain bir ülke olduğunu…

İran ve Irak’ta ABD üslerine yapılan saldırılar

Son olarak İran ve Irak’ta ABD üslerine yapılan saldırılar bizim de yaşadığımız bu coğrafyayı ve ülkemizi de etkileyecek olayların gelişimini dikkatle izlemeye çalışıyorum önümüzdeki yazımda söz edebilirim…

Orhan Ayber

Emeklilere ve Yarınlarda Emekli Olacaklara

Suçluyuz;

Çalıp çırpılırken sustuk, örtülü ödenek dediler sustuk, devletin fabrikaları ve zenginlikleri satılırken sustuk, garantili soygun dediler sustuk, yüksek vergilere sustuk, kıdem tazminatlarımızı ödememelerine sustuk, maaşımıza enflasyona paralel zam verilmediğinde sustuk, itibardan tasarruf olmaz dediler sustuk, ekmeği askıdan alın dediler sustuk, hakaretler ettiler sustuk, sağlık şartlarımızı kısıtladılar sustuk, anayasaya karşı çıktılar sustuk, çocuklarını çürük gösterdiler çocuklarımızı biz askere gönderdik sustuk, atalarımızın kanlarıyla düşmandan kurtardığı toprakları sattılar sustuk, ihalelerde yandaşlarına devletin mallarını peşkeş çektiler sustuk, KPSS sınavlarını yapıp sonuçlarına göre yerleştirmeyip yandaşlarını kayırdılar sustuk, biz boyuna sustuk. Bu yıl emeklilere yüzde beş zam yaptılar yine susuyoruz. Susmakta hata ettik kardeşim. Susmaksa da dinlenmiyoruz artık!

Eskiden meydanlarda memurlar, emekliler maaş zammı düşük olduğunda yürüyüş yaparlardı, iki cop sonrası atarlardı kodese sonra yine pek bir şey değişmezdi. O günlerden mi korktuk, susturulduk? Şimdi iki coptan mı yoksa iki gece kodeste olmaktan mı korkuyoruz? Bu dediklerimden daha mı korkunç, yaşanılacak sefalet? Anlamak güç.

Yıllardır, azalan emekli maaşlarına karşın ben emeklilerden hiçbir hareket görmedim. Seyirde izliyorum halen. Bugün yapılan zamma gençler sosyal medyalardan paylaşımlar yapıyor.

Kimi emeklilerde tuz kuruluğu ile ben yanarsam yanayım, onlara oy verenler de yanıyor daha iyi ya diyorlar. Karşı taraftakilerde ise, kader fikri hüküm sürüyor ve maalesef biz olup birleşemiyoruz.

Her emekli hakkını talep etmeli.

Hayatınızı bu ülkede çalışarak geçirdiniz, hükümet size borçlu! Hükümetin işi bu! Hakkınızı vermek ile yükümlü. Sizi sömürmekle değil!

Sorun şu;

Devletin kasası boş! Devleti sustuklarımızdan boşalttılar.

Emekliye bir şey kalmadı. Para yok, çünkü para bitti! Para neden yok, vaktiyle memurların görmezden gelip sustukları şeyler için.

Ve aynı memurlar bugün emekli…

Sorularım;

Memur iken bu devletin malına ve halkın ödediği vergilerine vaktiyle sahip çıkmayan şu an emekli olan kardeşim, sen görevini doğru yapsaydın, şimdi bu hale düşer miydin?

Şu an itibariyle memurlar görevlerini doğru yapsalar, çalıp çırpmayı görmezden gelmeseler, yarın bu devletin tek kuruşu çalınır mı?

Geç kaldılar, diye geç kalmak zorunda değiliz;

Başarısızlıklarımızı çürük elmanın yansıması olarak gördüğümüzden yanılıyoruz! Bir hata yapıyoruz, sonraki hatalarımızı ilk hatanın zinciri gibi kabul görüyoruz. Neden bu soruna çözüm düşünmüyoruz? Neden daha az hata yapan bir devri başlatmıyoruz!

Bence artık bir memur, hata yapmakta ne kadar ısrarlı olursa; yarınını o kadar çabuk kaybedecek. 

Geç Kalacak Olursanız;

Ki geç kalınacak, çünkü mülakat ile yerleştirilen memurlar kendilerinin yetiştirdikleri kişilerden oluşuyor. Her istenileni yapmak için yerleştirildiler.

Yarınlarınıza yaptığınız hainlikle hatırlanacak, sefalet içinde yok sayılacaksınız ve bir gün size, hükümet şöyle diyecek; hiç para yok bu yüzden size maaş da yok. Kalırsınız oracıkta, yardıma muhtaç, onursuz bir yaşamda.

Olan, doğru yaşayanlara da olacak yanınızda; yazıktır işte onlara…

Kemalist İlkay

Yerli ve Milli

“Umudu olanların korkusu olmaz.”

Ülkemiz coğrafyasında, köyde ve çiftliklerde yetiştirilen, hasadı yapılan, A’dan Z’ye tüm ürünlere verilen addır ‘yerli’ malı.

Sanayi tesislerinde işlenen, içinde işçinin, mühendisin, kimyagerin emeği bulunan ürünlerin adı da ‘milli’dir.

Ama günümüzde, daha doğrusu AKP hükümetinin 21 yıldır sakız gibi ağzında çiğnediği “Yerli ve Milli” tanımının içi tam anlamıyla boşaltılmıştır. Yerli üretim olarak pazara sunduğumuz ürünlerin büyük bir kısmına ekin yasağı getirilmiştir. Köylüye tapulu tarlasında elde edeceği gelirin bir kısmı, (tütün, şeker pancarı vb.) ekilmemek kaydıyla devlet tarafından ödenmektedir!

Asya’dan, Afrika’ya oradan da Güney Amerika’ya kadar ceviz, zeytin, kiraz, karpuz, tropikal meyveler ülkemize ithal edilmekte.

Canlı hayvan ve onlardan elde edilen ürünlerin tamamı…

Mülkiyeti Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarına ait olan küçük ve büyük sanayi kuruluşlarının tamamına yakını uluslararası kartellere “özelleştirme“ adı altında satıldı.

Kısacası ülke 1946 yılından bu yana dini bütün, namaz kılan, oruç tutan ve her fırsatta kendilerinin Müslüman olduğunu haykıran siyasetçiler tarafından yağmalandı!

Bu yağmanın ana nedeni; çağdaş, laik, demokratik, hukuk devletinin varlığından huzursuz olan, Cumhuriyetin karşısında duran (Kurtuluş Savaşı’na katılmayıp düşman safında yer alan %46) bilinçsiz, eğitimsiz kitle, özgür yurttaş olarak değil kul olarak yönetilmek istiyor.

Onların bu istemlerine kökenleri karanlık, okuduklarını söyledikleri eğitim kurumlarında kaydı hiç olmamış, şeytani hinlikleri ip cambazına ders verebilecek kişiler, kurdukları partilere sözümona inançlı kitleye; cemaat ve tarikat aracılığıyla çağrıda bulundu:

“Ezan susturulamaz, bayrak indirilemez, baş örtüsü namusumuzdur kimse dokunamaz!”

Onlar da bu ardı önü kesilmeyen seslenişe alkışlarla onay verdiler; seçim sandığının önünde kuyruk oldular… Hep kazandılar!

Yeni Türkiye, adında bir buluş yaptılar.

Kendilerini “Yeni Osmanlı“ olarak adlandırdılar; ama bu aşı da tutmadı! Şimdi oy veren de vermeyen de açlık sınırında yaşıyor! Oy verenler kurulan bu yapının temelini oluşturduğundan şükürle biatlarını sürdürüyor. Amaçladıkları yaşadığımız dünya için değil; elleri, gözleri, kulakları öteki dünyayı da olduğundan her olumsuzlukta ‘dış güçler’ başat oyuncu bunlara göre!

Önümüzde belediye seçimleri var.

Emperyalizmin safında yer alan sözümona yerli İslamcı millicilerle ya yok olup gideceğiz ya da kökleri yerli ulusalcılarla, ülkenin onurunu korumanın yanı sıra Atatürk‘ün saptadığı öngörü ile Türkiye Cumhuriyetini yücelterek özgürce yaşamak için var olma mücadelesi vereceğiz.

Umuda yolculuk için, ulusal kimliğimizin daha fazla yıpratılmaması için hazır olalım.

Atina
Anıl Güven

Kapitalizmde Din ve Moda

“Bir ülke karanlıktır, bir sokağı sönükse.”
Özdemir Asaf

Tüketilen emeğin karşılığının ödenmediği bir dünyada yaşıyoruz. Yaşam koşulları her geçen gün daha çok kötüleşmekte. Kapitalist sistemin odağındaki holdingler-tröstler devletin içine öylesine yerleşmişler ki siyasal yapıdaki zayıf karakterli, zaafları olan, egoist, halkına karşı öfke kusan zalimleri yanına çekerek gelirlerini arttırıyorlar.

Karşılıklı kazanca dönüşen sistem kurgusunda arada aykırı sesler yükselse de biri diğerinin zimmetine geçirdiği emtianın dışarıya sızdıracağı kaygısıyla her iki tarafta suskunluğa bürünmekte!

Yasaların bir ya da birkaç kişinin dudağında bulunmasından dolayı da hak arama makamları kapı-duvar durumuna geçmekte! İnsanlık tarihi direnme üzerine gelişmesine karşın: grev; toplu iş bırakma, miting yapma kamu düzenine zarar verebilir kaygısından dolayı yasaklanmıştır.

Özgürlük kavramı içi boşaltılmış olduğundan yalnızca soluk alıp verme düzeyine indirgenmiştir. Kişi kutsal hakları dışında eylemde bulunamaz, camiye gider namazınızı kılabilirsiniz. Ramazan ayında ya da üç aylarda oruç tutmanın önünde hiçbir engel bulunmamaktadır.

Paranız varsa kurban da kesebilirsiniz. Devlet gücünün denetiminde “hilafet bayrağı” açarak yürüyüş yapabilirsiniz. Kendi doğruları içerisinde sarıklı, cübbeli, takkeli zevatı ileride oluşturulacak başka bir yönetim biçimi için gereksinim duyulacak şiddeti demlemek gerekiyor bu arada!

Eğer sosyal yapınız zayıflamışsa, dinsel yönetimin önermelerini ciddiye alarak, öteki dünyada inançlı kişilere sunulacak olan varsıllığa kendinizi hazırlamanız gerekiyor.

Şükürden yana değil de Nietzsche derinliğinde bakıyorsanız “Ben gönlünü müsrifçe harcayanı severim… Ben gönlü yaralıyken bile derin olanı, hiçten bir şeyle yok olanı severim. Ben kendini mahvedebileni severim.“ ve bu özgüven içindeyseniz, yaşama ket vuran tüm yanılsama-aldatma çarkının dişlisine yumruğunuzu sokacaksınız. Unutmayalım “Cesaret bankaya yatırılabilecek bir şey değildir!” der Trevanian, Şibumi adlı yapıtında!..

“Kininize sahip çakacaksınız!”

Söylemini asla boşa almayın. Hatta bu tümceyi unutmamak için bir fiyonk gibi yakanıza takınız. Yalçın Küçük hocamızın bir tümcesini hiç unutmam “Kin insana akıllı işler yaptırıyor.” ve devamında da ”Umudu olanların korkusu olmaz .”

Günlük yaşamımızı çembere alan, yaşamımızı arzu edilene odaklayan MODA bir de var yanılsatma ışığının içinde. Kapitalizmin dinden sonra varlığını borçlu olduğunu en önemli kurumdur bu. Kim ne denli ayırdında bilemiyorum…

Saç kesiminden tutun da günlük giyim kuşamımıza yön verilirken cinsiyet yitimine uğruyoruz. Bakunin’in çok değer verdiğim “Yıkma arzusu aynı zamanda yaratma arzusudur.“ sözünü okuduktan sonra belleğinizde bir dolaştırınız!..

Postmodernizm salatası içerisinde gelecekte kadın-erkek cinsiyeti tekilleşecek; bu doğru mu? Kısmen doğru! Bakımlı erkek, bakımlı kadın; metroseksüel olarak sahnelendi. Dar paça, yüksek kesim pantolonu ve topuksuz çorabı giyen yüz kiloluk erkekler ışıklı caddelerde yürürken kollarında botoks ve silikon dolgulu kadınlar… Bi acayip saç kesimleri…

Tüketim ekonomisi ne istiyor?

Din ve Modanın yüceltilmesini! Görsel yansıması yüksek, ışıltılı bireyler ortalıkta saman dolu kafayla konumlanmakta! Ülkenin-ülkelerin eğitim düzeyi sıfırlanmış, görsel sunumun yan çıktısını da inanç temelli göksel güç…

Kapitalizm sarmalında din ve moda yaşamımızı kalıplara sokuyor…

Ne yazık ki içine girdiğimiz kalıbı bir süre sonra kanıksıyoruz. Ona sığınıyoruz.

Sözü fazla uzatmadan Prof. Dr. Tarık Zafer Tuna‘ya hocamızın ‘Devrim Hareketleri İçinde‘ adlı çalışmanın çok önemli vurgusunu burada alıntılanmak istiyorum:

“Türkiye, Türk Devrimi’nin , Türk Milli Kuruluş Hareketinin eseridir. Osmanlı kayasından çıkarılan, siyasal yönleriyle dip diri bir organizmadır Türkiye… Sultanların kaftanları, tahtları yanına ve Hazine Dairesine konacak müzelik bir süs eşyası değildir Türkiye…”

Biz ulusumuzun varlığı için ömrümüzü verecek kadar vatan severiz. Koşullar olgunlaştıkça yurttaşlık bilinci yükselecektir; kapitalizmin azgınlığını, dinin çürümüş yapısını, modanın evrensel gözboyama düzeneğinin önünü açan her güç yok edilir bir gün! O gün hangi gün?

İnsanın alacası içinde, hayvanın alacası dışında!

04 Ocak 2024
Atina
Anıl Güven

3 Mart 1924, Ülkemizin İthalatta Utanç Tablosu, Münih Güvenlik Konferansı

 

Ülkemizin en büyük devrimlerinin 99. yıldönümü (3 Mart 1924 günü)

a) Hilafet kaldırıldı.
b) Tevhidi tedrisat kanunuyla eğitim birliği sağlandı.
c) Şeriye ve efkav vekaletine son verildi.

Sayın Zülal Kalkandelen‘den bir öneri “Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunu sağlayan devrim süresinde laikliğin önü 3 Mart 1924’te kabul edilen bu yasalar ile açıldı bu tarih Türkiye de tüm ilericilerin, laiklerin, aydınların, devrimcilerin bayram gibi kutladığı bir gün olmalıdır.”  Sayın Kalkandelen’in bu önerilerine katılıyorum.
d) Ancak bir sitemde bulunmak istiyorum: bu çok önemli günün ülkemizdeki bütün basın ve televizyonlarda anlatılmasını beklerdim(!) Örnek; Cumhuriyet Halk Partisi genel başkanı sayın Kılıçdaroğlu sizin için bu devrim kanunları 6’lı masadaki kavgadan daha önemli değil mi???

Büyük önderimiz Mustafa Kemal (Mart 1928)

“Eğer milletimizin çoğunluğu çiftçi olmasaydı biz bugün dünya yüzünde bulunmayacaktık.”

Büyük önderimizin bu görüşleri ışığında bugüne dönelim,önümde bir harita var; ülkemiz için bir utanç haritası bu, hangi ürünü hangi ülkeden alıyoruz?

a) Kırmızı mercimek; aldığımız ülke Almanya 445 bin ton ödenen tutar 374 bin dolar.
b) Pirinç; Çin, Hindistan, Rusya ödenen para 42 bin dolar.
c) Badem; ABD, Avustralya ödenen tutar 125 bin dolar.
d) Soya fasulyesi; Brezilya, Ukrayna ödenen tutar 1 milyon 922 bin dolar.
e) Arpa; Rusya, Ukrayna ödenen para 384 milyon dolar.
f) Ayçiçek yağı; Rusya, Ukrayna, Bulgaristan ödenen tutar 1 milyon 422 bin dolar.
g) Zeytinyağı; alınan ülkeler Suriye, Belçika ödenen tutar 32 milyon dolar.
ğ) Pamuk; alınan ülkeler ABD, Brezilya, Yunanistan ödenen tutar 2 milyon 932 bin dolar.
h) Buğday; alınan ülkeler Rusya, Ukrayna, Moldova… Her gün ekmek tüketen bir millet olarak askıya alınan ekmek bu millete buğday ithali ihanettir. Acilen üretime geçip, başka milletlere bağımlı olmamalıyız ki dünyada zamanla ithal etmemiz de mümkün olmayacak. Hatta yeniden ihracat eden millet olmalıyız.
(Diğer şıkları okuduklarınızla siz düşünün…)

Ülkemiz için bu utanç veren haritayı yayınlar iken çok üzülüyorum!!!

Geçtiğimiz günlerde ülkemizde yaşadığımız deprem felaketi için ülkemize gelen yardım ekipleri konu gıda gereksinimine gelir ise asla aynı desteği vermeyeceklerdir… Dünya kendi ihtiyacına odaklandı.

Ülkemizin yöneticileri ivedilikle şu kararı almalıdır: Ülkemizde üretim potansiyeli olan bütün ürünler için ithal yasağı getirilmeli ki tüm sözünü ettiğimiz bu ürünlerin hepsinin ülkemizde yetiştirilmesi mümkün olsun.

Ve bana inanaın; 1 yıl içinde % 25 İki yıl içinde % 60 üç yıl içinde % 90 nını ülke içinde üretebiliriz.
4 yıl içinde ise et gereksinmemiz dahil Türkiye tarımsal ihtiyacının tamamını karşıladığı gibi ihracat yapma şansını yakalayabiliriz!!! Bunları ancak bu doğru siyaseti uygulayabilecek siyasallara oy verip, taleplerimizin gerçekleşmesi için milletçe biz de üzerimize düşeni yaparsak bu sözlerim neden gerçekleşmesin… 

Yaşadığımız büyük deprem felaketi nedeni ile ertelemek zorunda kaldığım gerek ülkemiz ve gerekse dünyamız için çok önemli olan uluslararası ilişkiler;

Bunlardan bir tanesi Münih güvenlik konferansı; bu konferansta öne çıkan 3 önemli konu var;

a) Rusya’yı durduramadık diyen ABD kapitalizmi.
b) Çin devletinin yükselişini engelleyemedik diyen Soros’çular.
c) Gelişen dünyanın bir araya gelerek karşımızda bir kutup oluşturmasını önleyemedik…

Soros’un söz konusu yaptığı 5 ülke; Rusya, Hindistan, Çin, Türkiye ve Brezilya. Aslında bu toplantıya katılan Çin dışişleri bakanı Wang’i toplantıya ağırlığını koymuş ve daha sonra toplantıya davet edilmeyen Putin’i ziyaret etmesi ise küresel kapitalistleri telaşa düşürmüştür.

Siz sevgili okuyucularıma üç not ile yazımı tamamlıyorum.

1.) Dünya için diğer bir önemli toplantı ise G20 toplantısı. Bu yıl Hindistan da yapılıyor yakından takip etmeyi
sürdüreceğim.

2.) Ülkemizi bekleyen sinsi tehlike Küresel İklim değişikliği… Aşırı kuraklık ve buna bağlı gıda krizi ile ilgili ülkemizin durumunu SU POLİTİKALARI başkanı sayın Dursun Yıldız ile birlikte (çözüm önerilerimizi) önümüzdeki hafta yazmaya çalışacağım.

3.)

Orhan Ayber

TKP’nin ‘KOMÜNİZM’inin Eleştirisi

Bugün neredeyse dünyanın tamamına hâkim olan ekonomik sistem kapitalizme dair şimdiye dek pek çok şey yazıldı çizildi. Kapitalizm elbette ekonomik bir terim olarak taşıdığı anlamın çok çok ötesinde bugün dünyanın tamamına hâkim olan maddeye dayalı sosyal, ahlaki ve felsefi sistemlerin de genel adıdır. Kanımca kapitalizm hakkında yazılmış hiçbir eser Karl Marx’ın Das Kapital’inin yerini tutamaz. Bu yüzden haddimi aşmayıp kapitalizmi eleştirme işini sevgili Karl Marx’a bırakarak; ben, kendini ‘komünist’ olarak tanımlayan biri olarak, komünizmi eleştirmek istiyorum. Ama önce Türkiye Komünist Partisi Emekçi Kadınlar Komitesi tarafından hazırlanan Kadın ve Ülke dergisinde yayınlanan “Sömürü nedir, işçiler nasıl sömürülür?” başlıklı makaleyi noktasına virgülüne dokunmadan sizlerle paylaşmak istiyorum.

Kapitalist toplumun hâkim sınıfı burjuvazi (patronlar) bu düzenin değişmez olduğuna inanmamız için her türlü yola başvurur. Bizi uysal köleler haline getirmek için, televizyonu, okulu, sinemayı, müziği, camiyi, her şeyi kullanır. İnsanlar arasındaki eşitsizliğin doğal, bu düzenin de ebedi olduğunu söylerler. Peki bu dünya hep böyle miydi? Dedemizin, dedemizin dedesinin, bizim giydiğimiz ceketin kumaşı aynı teknikle mi üretiliyordu? Peki; dikiş makineleri, kumaş fabrikaları, nakliye için kamyonlar, enerji olarak elektrik, traktörler o dönemlerde de var mıydı?
Bundan bin yıl önce insanlar ne üretiyorlardı, nasıl üretiyorlardı ve nasıl bölüşüyorlardı? Bu soruya cevap verebilirsek sömürünün ne olduğunu ve bizi nasıl sömürdüklerini daha iyi anlayabiliriz.

Üretim nedir?

İnsanlar, doğadan edindikleri ham maddeyi, enerji kaynağını üretim için bir araya getirip doğayı dönüştürerek kendileri için tüketim maddesi haline getirmişlerdir. İnsanların doğadaki maddeleri, insana yararlı hale getiren çalışmalarına üretim diyoruz. Üretim faaliyeti sonunda ortaya çıkan maddelere de ürün diyoruz.

Üretimin gerçekleşmesi için; üretim araçları, emekçiler ve üretim tecrübesi, bilgisi gereklidir. Bunlara üretici güçler denir.

Üretim araçları nedir? Başta toprak olmak üzere bütün doğal kaynaklar (ormanlar, sular, madenler vb.), bu kaynakları işlerken kullanılan her türlü araç-gereç; makineler, fabrikalar, nakliye araçları, yollar, köprüler, tünellerin tümüne üretim araçları denir. Üretim faaliyetini gerçekleştiren insanlara da emekçi denir. Makineleri yapan, onları çalıştıran emekçilerdir. Üretimin nasıl gerçekleşeceği, ürünün nasıl paylaşılacağını belirleyen ilişkilerin tümüne üretim ilişkileri denir. Üretim ilişkilerinin temelinde mülkiyet ilişkileri vardır.

Tarihteki üretim biçimleri

1. İlkel komünal (ortaklaşa) toplum: İnsanlar bir milyon yıl önce artık hayvan olmaktan çıkmış, yarı vahşi insan toplulukları olarak yaşıyorlardı. Bu dönemde insanlar arasında işbirliği esastır, işbölümü henüz oluşmamıştır.
2. Köleci toplum: Bu toplumun temel özelliği, köle emeğinin sömürülmesine dayanmasıdır. Sınıflar oluşmuş, devlet örgütlenmesi insanlığın karşısına çıkmıştır. Köleci toplumda iki temel sınıf vardır: Köleler ve efendiler.
3. Feodal toplum: Feodal toplumda köleler artık bir insan olarak kabul edilen serflere dönüştüler. Serfler toprağın bir parçası olarak alınıp satılabiliyordu. Bu toplumda iki temel sınıf serfler (köylüler) ve toprak beyleriydi.
4. Kapitalist toplum: Kapitalizm sömürüyü en iyi gizleyen üretim biçimidir. İnsanlar hukuk karşısında eşittir. Ama parası olan kazanır. Kapitalist toplumda iki temel sınıf burjuvazi (patronlar) ve proletarya (işçi sınıfı) dır.
5. Sosyalist toplum: Sınıfları ve sömürüyü ortadan kaldırmak üzere kurulan bir üretim biçimidir. Eğitim, sağlık, ulaşım, konut gibi tüm insani ihtiyaçlar devlet tarafından karşılanır. Çalışma herkesin hakkı ve görevidir.

Artı-değer

Kapitalizmde sömürü, patronun, işçinin ürettiği artı-değere el koyması ile olur. Kârın kaynağı dolaşımda değil üretimdedir. İşçi günde sekiz saat çalıştığında, iki saatinin karşılığını alır. Çünkü bu iki saatte ürettiği mal ücretini karşılar ama altı saat de patron için çalışır. İşte bu fazladan saatler işçinin artı-değeri ürettiği saatlerdir.

  1. Kapitalist toplumda sömürü gizlenmiştir.
  2. Kapitalizmde işçiler ücretli kölelerdir.
  3. Kapitalizmde her şey alınıp satılır bir maldır.
  4. Bir malın değeri o malın üretimi için harcanan ortalama emek miktarı ile ölçülür.
  5. İş gücü de bir maldır.
  6. Ücret emeğin değil, iş gücünün fiyatıdır.

Kapitalizmde sömürü nasıl işliyor?

Kapitalist üretimin iki temel unsuru vardır: Emek ve sermaye. Bizim cebimizdeki paranın sermaye olabilmesi için kâr getirecek bir faaliyet için yatırılmış olması gerekir. Sahip olduğunuz apartman dairesi ya da otomobil sermaye değildir. Ama aynı otomobil bir otomobil galericisinin elinde, aynı daire bir emlakçının elinde sermayedir. Sermayenin kaynağı, kapitalistlerin tutumluluğu değildir. Daha çalışkan olmaları hiç değildir. Sermayenin kaynağı emek gücünden başka satacak bir şeye sahip olmayan işçilerin karşılığı ödenmeyen emekleridir.
Kapitalizmde mal yani meta üretilir. Ürün ile mal (meta) aynı şey değildir. Ürünün mal olabilmesi için satılmak üzere üretilmesi gerekir. Kapitalizmde üretilen malı kimin kullanacağı önceden bilinmeden, pazar için üretilmektedir. Bu şekilde üretilen her şey metadır. Kapitalizm her şeyi alınır satılır bir hale getirir. Kapitalizmde üretim kâr için olur; ihtiyaç gidermek için değil. Yani süt üretmek kârlıysa süt üretir patron, onun için insan sağlığı ve bebeklerin gelişimi önemli değildir.

Metaların değeri nasıl belirleniyor? Neden 1 metre kumaş değil de, o kumaştan yapılmış bir pantolon daha değerlidir? Çünkü kumaş kesilmiş, dikilmiş, pantolon haline getirilmiştir. Yani ona kumaştan daha fazla emek verilmiştir. Peki, pantolonun değeri, fiyatı nasıl saptanıyor? Pantolonun kumaştan fiyat farkı, kumaştan pantolona dönüştürülürken ona eklenen emeğin değeri kadardır. İşçiler kapitalistlere emek değil, işgücü satarlar. Kapitalistler ücret için emeğin karşılığı derler. Oysa işgücü emekçinin çalışırken harcadığı fiziksel ve zihinsel yetilerin toplamıdır. Emek ise işgücümüzü satarak ortaya çıkardığımız ürüne kattığımız şeydir. Ayakkabı ustası, ayakkabı yapma yeteneğini patrona satar, ayakkabıyı değil. İşçi ayakkabıyı imal etmeye başladığı andan itibaren emek oluşmaya başlar. İşgücü, kapitalist düzende, diğer metalar gibi alınıp satılan bir metadır. Metaların değeri üretimi için gerekli emek zamanı ile saptanıyordu. İş gücünün değeri de üretilmesi gerekli olan emek zamanı ile ölçülür.”

(TKP Emekçi Kadınlar Komitesi, “Sömürü nedir, işçiler nasıl sömürülür?”, Kadın ve Ülke Dergisi, 2005)

Komünizm, dünya tarihinde çok büyük etki yaratmış, büyük kitleleri peşinden sürüklemiş bir ideoloji hiç kuşkusuz.
Marx, kapitalist düzende yaşanan haksızlıkları ortadan kaldırmanın tek yolunun, devleti kanlı bir devrimle yok edip önce bir (proletarya) diktatörlük kurmak ardından da sürekli devrimlerle başta özel mülkiyet olmak üzere din, ahlak, hukuk ve aile gibi değerleri ortadan kaldırarak içerisinde cinsel sınırın da olmadığı sınırsız ve sınıfsız bir toplum düzeni kurmaktan geçtiğini söylüyordu.

Bu ütopyayı gerçekleştirmek için yirminci yüzyılda dünyanın pek çok ülkesinde ihtilaller, ihtilal denemeleri, terör ve anarşi eylemleri düzenlenmiş ve düzenlenen bu eylemlerde milyonlarca insan ölmüş, bir o kadarı da sakat kalmıştır. Sonuçta bir ekonomik model olan komünizmi yaymak için bunca savaşa, can kaybına ve yıkıma gerek var mıydı? Daha demokratik, daha insancıl yöntemlerle komünizm propagandası yapılamaz mıydı? Ek olarak Stalin, Mao, Pol Pot gibi komünist liderlerin iktidarda oldukları ülkelerde yaptıkları katliamlar, rejim aleyhtarı insanları kurşuna dizdirmeleri, halkın üzerinde kurdukları büyük baskılar, kapitalizmden daha iyi, daha insancıl olduğu savunulan bir ideoloji açısından, nasıl yorumlanabilir? Komünizmin iktidarda kaldığı 70 yıl boyunca öldürdüğü 142 milyon 917 bin insan yok sayılabilir mi?

Komünizmin temeli, maddenin sonsuzdan beri var olduğu ve var olacağı inancına dayanan (tarihsel) materyalizme dayanır. Dolayısıyla komünizm, herhangi bir şekilde yaratıcının varlığını da kabul etmemektedir. Peki ama Big Bang Teorisi’ne göre evrenin bir başlangıcı ve sonu olduğu kanıtlandığına göre, bu durumda komünizm temelinden sarsılmış olmuyor mu?

Komünist ideolojinin, bu makalede anlatılmasa da, temel mantığını incelediğimizde Evrim teorisini kendisine temel aldığını ve insanları “gelişmiş hayvanlar” olarak gördüğünü biliyoruz. Marx, Charles Darwin’in insanların hayvanlardan evrimleşerek oluştuğunu öne süren evrim teorisinden çok etkilenmiş ve Engels’e yazdığı mektupta, Evrim teorisinin kendi felsefesinin doğa tarihi açısından temelini oluşturduğunu, söylemişti. Bilindiği üzere evrime göre ağaçlarda yaşayan maymunlar, zamanla yedikleri meyvelerin bitmesiyle yere inmiş ve doğal şartların kendilerini zorlamasıyla (doğanın diyalektiği) da insanlaşmışlardı. Komünizme göre de insan evrimleşerek oluşmuş ve daha sonra ise tarihin diyalektiği içinde din, ahlak, hukuk, devlet, aile gibi sömürü kurumlarını üretmiştir. Şimdilerde zorla ayakta tutulmaya çalışılsa da Evrim teorisi yıkıldığına göre bu durumda kendini bu teoriye yaslayan komünizm de onunla birlikte yıkılmış olmuyor mu?

Baştan söyleyeyim, bu soruların bende cevabı var. İlahi Adalet Komünizm adlı kitabımda bunları ve daha fazlasını tartıştım. Dileyen oradan okuyabilir. Bu soruları komünizmi iktidara taşıma iddiasında olanlara soruyorum.

Komünizmin hedeflediği, dini ve ahlaki değerlerinden uzaklaşmış yalnızca doğal ihtiyaçları ve cinselliğinin karşılanmasıyla tatmin olan insanlardan oluşan toplum, o ana kadar kazandığı din, ahlak, hukuk, aile gibi değerlerini reddederek, hem biyolojik, hem de diyalektik açıdan tersine bir evrim sürecine girmiş olmuyor mu?

Komünizme göre; ağaçtan yere inen maymunların doğal şartların zorlamasıyla ürettikleri din, aile, ahlak, hukuk ve devlet gibi kurumlar, insanların birbirlerini ezmelerine neden olan ve ileride yıkılması hedeflenen olan üst yapı kurumlardır. Oysa insanlar bu kavramlar olmadan önce tamamen sınırsız ve kuralsız bir hayat sürmekteydi. “İlkel komünal toplum” olarak adlandırılan bu yapı içinde üretim, yeteneğine göre, kolektif olarak yapılmış, tüketim de, ihtiyacına göre, yine kolektif olarak karşılanmıştır. Cinsellik sınırsız olarak uygulanmış, bütün toplum fertleri dini ya da ahlaki bir zorlama olmadan birbirleriyle özgürce cinsel ilişkide bulunmuşlardır.

Komünistlerin düşüncelerine göre, bu ilkel komünal toplum, insanlar için en ideal toplum yapısını oluşturmaktadır. Bu yüzden insanların sonradan uydurdukları din, ahlak, hukuk, aile, devlet gibi kavramları terk ederek yeniden bu modeli gerçekleştirmeli, sınırsız özgürlüğe ve doyuma ulaşmalıdırlar.

Görüldüğü gibi komünizmin vadettiği böyle bir toplum, yalnızca maddi değerlere önem veren insanlardan oluşacaktır. Ve maddesel ihtiyaçları karşılanan bu insanlar için kim tarafından, nasıl ve niçin yönetildikleri de bir önem taşımayacaktır. Bu ihtiyaçların karşılanması onlar için yeterli olacaktır.

Bu bağlamda ilk sorum: Komünizmin insan ilişkilerindeki en önemli etkenin ekonomik çıkarlar olduğunu savunması pusuda bekleyen bir başka materyalist dünya görüşü olan kapitalizme de kapı aralamayacak mıdır?

İkinci sorum: Dini, ahlaki ve milli değerlerinden uzaklaşmış yalnızca doğal ihtiyaçları ve cinselliğinin karşılanmasıyla tatmin olan kendi sorunlarına gömülmüş insanlardan oluşan yığınlar, başka ulusların kontrolüne rahatlıkla girerek güdülecek birer sürü haline gelmeyecekler midir?

Komünizm sanıldığının aksine ilk defa Marx tarafından ortaya atılmış bir ideoloji değildir. Bunun en iyi örneklerinden biri Şeyh Bedrettin’dir. Şeyh Bedrettin, Marx’dan yüz yıllar önce, Marksizmle büyük paralellik gösteren “yerli ve milli” bir komünizmi benimsemiş ve yaymıştır. Uğrunda idamı göze aldığı düşüncelerini paylaştığı “Varidat” isimli kitabında “yerli ve milli” komünizmini şöyle açıklıyor:

“… Allah, dünyayı yarattı ve insanlara verdi. Demek ki dünyanın toprağı ve bu toprağın bütün ürünleri insanların ortak malıdır. Ben senin evinde, kendi evim gibi oturabilmeliyim. Sen benim eşyamı kendi eşyan gibi kullanabilmelisin. Çünkü bütün bunlar hepimiz içindir ve hepimizindir. Tabii bunlara Allah’ın bizim yarattığı kadınlar da dâhildir…”

Dikkat ederseniz bu görüşler komünizmin dönem ve bölge şartlarına göre uyarlanmasından başka bir şey değildir.

Peki, TKP neden, Şeyh Bedrettin’in yaptığı gibi, komünizmi çağın ve bölgenin şartlarına uyarlamak yerine kolaycılığa kaçıp 19. yüzyıldaki ilkel haliyle pazarlamaya çalışıyor?

Söylediğimiz gibi Marksist teoriye göre komünist parti kanlı bir devrimle iktidara gelecek fakat ilkel komünal toplum yapısı tam olarak yerleştiğinde kendini feshederek ortadan kaybolacaktır. Peki, güçlü olanın zayıfı ezdiği orman kanunlarının işlediği ilkel komünal toplumda toplumsal düzen nasıl sağlanacaktır? Ve reel sosyalizm uygulamalarındaki ceberrut devlet uygulamaları bu ilkel komünal fantezinin neresine durmaktadır?

Bilindiği gibi Marksizmin sosyolojik teorisi toplumların tarihi gelişmelerini üç aşamada sınıflandırıyor: feodalizm, kapitalizm ve son olarak da komünizm. Marx tarafından bu tarihi süreçler, zorunlu geçişler olarak öngörülüyordu. Fakat öyle olmadı, kapitalizm geçirdiği onca krize rağmen her seferinde toparlanıp zombi gibi yoluna devam etti.

Acaba Marx’ın teorisinde bir hata mı vardı?

Marx’ın öngörüsüne göre; kapitalist toplumun gelişme sürecinde başlangıçta var olan küçük işletmeler zamanla holdingler, karteller, tröstler tarafından yutulur ve sermaye yalnızca belli tekellerde toplanır. Kapitalizmin sonucunda mal ve paranın tek elde toplanmasıyla fakir halk isyan eder ve bir iç savaşla komünist düzen iktidara gelir. Peki, bu taktiği biz biliyorsak kapitalistler bilmiyorlar mı?

Ayrıca komünizmin hedefi olan din ve ailenin ortadan kaldırılması aynı zamanda kapitalizmin de hedefi durumunda. Bilindiği üzere liberal ekonomi de devletin sosyal hayattan, ekonomiden çekilmesi ve zorlayıcılığının kalkması için mücadele ediyor. Aile, ahlak, din gibi hayatı kendince düzenleme iddiasındaki yapılar kapitalizmde de liberalleşme politikaları sayesinde daha kolay yok olmaktadırlar. Din, aile ve ahlak gibi kavramlar yok olurken sermayenin tekelleşmesi daha da hızlanmaktadır. Tuhaf bir şekilde birbirine zıt, birbirinin antitezi olan her iki ideolojinin de aynı şeyi savunuyor görünmesi bir tesadüf mü, yoksa çelişki mi?

Marx, devrimin Almanya, İngiltere gibi en gelişmiş kapitalist ülkelerde gerçekleşeceğini öngörüyordu, oysa devrim Rusya gibi az gelişmiş bir ülkede gerçekleşti. Bu durumda Marx’ın öngörüleri yanlış mı çıktı?

Osman Akyol

Girdi Gireceği Kadar, Büyüğü Geride diyor!

Güzel bir masal ile geldiler.

Önce hükümete liyakatsiz zihniyetle girdiler, pardon, geldiler.

Sonra devletin yüz yıllık kıymetlerine harami zihniyetle girdiler. Kıymetlerin geneli haraç mezat gitti. Şimdi devletin temel işlevi enerjiye girdiler harami zihniyetle. Akaryakıta gün gün zam giydiriyorlar, doğal gaz ve elektrikle toplu girdiriyorlar. Utancını saklamaya çalışan duruma güncelleme diyor.

1 Nisan’da yemekten sonra uzanmıştım, yüreğim tutmuş. ‘Üç kıta yanıyor, bizim Saray Eşrafı Atatürk Ormanı’nda ağaç kabuklarını kemiriyor. La havle’ diyerek yekinmişim!

Nisan’a mı girdik, nisan mı bize anlamadık. Sayın Reis-i cumhur Camız Yoğurdu, Kestane Balı, Medine Hurmasına sardı. Sanki Saraçoğlu programındayız. Sabaha mahsus Ayıboğan Macunu da önermiş midir, sevgili yoldaşı sayın Bahçeli’ye de! Merak ettim!

Dedim ya önce liyakatsizler hükümet olarak devlete girdi. Sonra organlarına, daha sonrada kılcallarına girdiler. Karşı gelen – çıkan terörist! Elebaşı Kılıçdaroğlu ve Akşener! Her şey Haramilere beleş!

Cüppeli Melanet gibiler niçin Peygamberimizin ‘Bir günlük adalet altmış yıllık ibadete bedeldir’ sözünü hiçbir hutbede ya da tv konuşmasında söylemez. Acep içindeki kazanlara ne fısıldar bu melanetler!

Rusya Ukrayna’ya girdi. Ukrayna’nın sesi ABD, AB’ye girdi.

Sebep sonuca, sonuç enflasyona, enflasyon yükü Millet’e girdi. Saray Eşrafının bir yanı beleş bir yanı birkaç maaş, cereme yine Millet’e girdi.

İçerinin bir kısmı buraya kadar! Eloğlu durur mu?

Rusya’dan, İran’dan, Azarbaycan’dan, Cezayir’den gaz girdi, akaryakıt girdi. Girmeye devam etmezse Leyla her yerde Leyli. Kardeş milletin firmasının adı resmen; Sokar! Az gelmiş ABD’den de Kaya Gazı girecek, miş!

Et ve etlik hayvan deyince giren çok, çıkan yok gibi. Bazen plansız alımlardan dolayı dışarı satış bile yapıyoruz. Beslemeye saman ve yem bile dışarıdan giriyor. Karkas ve canlı hayvan aldığımız devletlerde de İslami kural arayışı yok. Hiç mi üretici İslam devleti yok yahu!

Üç yanı deniz olan ülkeye Norveç, Fas ve İspanya’dan Balık ve deniz ürünleri girer. Kabuklusu da var.

Kendine yetemeyen ülkeye her yandan bir şeyler girer. Tayland’dan egzotik meyve girer. Hükümetin canı sıkılınca Asya’dan girecek başka memleket bulur. Niş ürünler Avrupa’dan girer. Müşterisi özeldir!

Cips’in hası ABD’den girer. Atıştırmalık gıdanın hası Almanya, Hollanda, İtalya’dan girer!

Devlet Bütçesi hazırlanırken üretimden kıstıkça süt ve süt ürünleri de öncelikle İrlanda ve Yeni Zelanda’dan girer! Az gelirse kimlikten Reis Peker’in dediği Venezuela’dan peynir içinde, Ekvador’dan muz altı Kokain girer! Çek Mastor çek.

Kapıların açık olursa giren çok olurmuş. Ataların dediği hırsız evin içinden olursa önlem boş olurmuş.

Sevgili Okur; daha yazmadığım birçok ana kalem var. Örneğin her alanın hammaddesi, sebze, meyve, patates soğan, güle güle Erdoğan diyesim var. Bütün teknolojik altyapılar, malzemeler. Akıl ve bilime dayanan neyi yaptık diyorlarsa yarısı dışarıdan giriyor. Eğitimli çocuklar yurt dışına gitmek için fırsat arıyor. Bakan Nebati ve diğer emir erleri önündeki nota bakarak Elhamdulillah diyor. Girenin götürüsü sürekli döviz oluyor.

Sinek beşlisini söylemeden yeni beşliler listelerde kendini gösteriyor. Hepsi hükümet destekli, hepsi hükümet korumalı. Bir de İngiliz koruma kucağı var işin içinde. Düşün bir, 101 oynuyorsun joker lazım. Sinek beşliyi çekiyorsun. Joker yerine sayıyorsun! Küçük Horoz Kılıçdaroğlu korkuyu verdikçe, Ethem Sancak gibi emanet kasaları şimdi resmi görevlerinden ayrılıyor sudan sebeplerle.

Yaş altmışa dayandı. Bizim çocukluğumuzda, gençliğimizde ülke üretimi kendine yeterdi ve artanı da dışarı satılırdı. Melanet Darbeciler sonrasında hükümete gelen sağ siyasa politikalarından sonra ülke açık Pazar oldu. Üretimler geriledi.

Sorarsan her şeyi ülkeye Erdoğan getirdi. Erdoğan öncesi millet mağarada yaşayıp dereden su içiyordu. Erdoğan sonrası Uzay Çağındayız. Miller hafta sonu kahvaltıya Ay’a, Mars’a gidiyor! Küçük Damat Türkiye’nin Tony Stark’ı olmuş ya da Elon Musk’ı!

Ar – haya olmayınca Millet ne yapsın. Elektrik mi vardı diyor. Herkes Menderes’i yol kralı, Demirel’i barajlar kralı bilir. Özal ülkenin en büyük barajını yaptı elektrik ve tarım üretimi için. Cumhuriyet’i suçlayacağım diye resmen savunduğu sahiplendiği öncülerine hakaret ediyor!

Basit örnek; Kanada mercimeği bizden tanıdı, aldı, yetiştirdi. Şimdi bize satıyor. Hükümetin kızaracak bir yeri kalmadığı için böyle konuları prompter dışı bırakıyor.

Saray – Saltanat, yardımcıları, danışmanları, bakanları, müsteşarları, kayırdıkları, Millet için boş ve zulüm. Sandık zamanı bunları unutma, unutturma!

Bahattin Avcu

Kooperatif

Birlikten kuvvet doğar.  

Kooperatifçilik; birlikte iş yapmak, birlikte çalışmak kısaca iş birliğidir. 1163 sayılı kooperatif Kanununun 1. Maddesine göre kooperatifçilik: Tüzel kişiliği haiz olmak üzere ortaklarının belirli ekonomik menfaatlerini ve özellikle ortaklarının belirli ekonomik menfaatlerini ve özellikle meslek ve geçimlerine ait ihtiyaçlarını karşılıklı yardım, dayanışma ve kefalet suretiyle sağlayıp korumak amacıyla gerçek ve kamu tüzel kişileri ile özel idareler, belediyeler, köyler, cemiyetler, dernekler tarafından kurulan değişir ortaklı ve değişir sermayeli teşekküllere Kooperatif denir. 

Kooperatif, fertlerin tek tek altından kalkamayacakları işleri gerçekleştiren mükemmel bir dayanışma kuruluşudur. 

Kooperatifçilik; Birlikten kuvvet doğar. “Bir elin nesi var, iki elin sesi var” atasözümüzde de belirtildiği gibi bir güç odağı ve iktisadi faaliyetler için bir baskı aracıdır. 

Kooperatifçilik gelir dağılımından zarar görenlerin, bu zararı etkisiz hale getirmede denge oluşturan bir teşekküldür. Kooperatifçilikte, maddi ve manevi ihtiyaçların en az gider ve maliyetle ortakların ayağında giderilmesi mümkün olmaktadır. 

Kooperatifçilikte emek ve ürünün gerçek değeri meydana çıkar. Tüketiciler de daha iyi ürünü daha uygun fiyata güvenle alır. 

Çok çeşitli kooperatifler vardır. Bir ülkenin kalkınabilmesi için her dalda kurulabilir. Ziraat, Tarım, Meyve/Sebze, Sulama, Nakliye-El işi, Halı/Kilim üretilen Köy işleri-Hayvancılık vs. gibi onlarca çeşit kooperatif kurulabilir. 

Kooperatiflerin yöneticileri de Ziraat mühendisleri, Veterinerleri ise, ilgili Üniversiteler ile iş birliği yapıp ürünlerini de daha bilimsel ve sağlıklı olarak pazarlayıp daha iyi kazanç sağlayabilirler. 

Köylü şu anda bitmiş vaziyette. Topraklar ekilemediğinden vasfını kaybedip çoraklaşıyor. Örneğin; Patates ve benzeri bazı ürünler zamanında toplanamazsa, toprakta patlayıp, toprağın zehirlenmesine sebep oluyor. Bir zamanlar, çalışanlar yapı kooperatifi kurup ev sahibi oluyorlardı. Babam da bir yapı kooperatiften ev almıştı. Finansmanını da SSK sağlıyor. Sağ iktidarlar güçlendikçe kooperatifçilik küçüldü ve çoğu yok oldu. Ülkenin kalkınması için kooperatiflerin güçlü bir şekilde yeniden hayata geçirilmesi şart. Seçimlerden sonra iktidar değişirse ilk öncelikli işlerden birisidir.

 

Merinos Fabrikası’nın Temelinin Atıldığı Gece…

2 Şubat 1938 Çarşamba günü, yani bundan günü gününe tam 84 yıl önce, Büyük Devrimci Atatürk, Bursa’da Sümerbank’ın Merinos fabrikasının açılışını yaptı.

Değerli Dostlar,

Aslında Atatürk, resmi açılıştan 17 yıl önce, yani bundan tam 101 yıl önce Merinos fabrikasını kafasında kurmuştu!

Merinos fabrikasının temelinin atıldığı gecenin öyküsü…

Mustafa Kemal Paşa, kendi kurduğu Meclis’ten, ordularına üç ay daha başkomutanlık yapabilme iznini uzun ve çetin geçen tartışmalar sonrası almış, askeri denetlemek üzere cepheye gitmiştir.

Ordu, Sakarya’nın doğusuna çekilmiştir. Burada toparlanıp vakti geldiğinde düşmana saldıracaktır.

Meclis’te, Mustafa Kemal Paşa’nın kazanamayacağına inanan, belki de kazanmaması için dua eden bir grup mandacı bulunmaktadır.

Büyük yenilgi sonrası Rusya’ya kaçan Enver Paşa, orada sotaya yatmış, Mustafa Kemal Paşa’nın yenildiği haberini beklemektedir…

Mustafa Kemal Paşa, cepheyi denetledikten sonra kurmaylarıyla oturur, her zamanki gibi konuşmaya başlar.

Vakit, gece yarısı sonrasıdır…

Subaylar, Başkomutanlarından alacakları yeni derslere hazırdır.

Mustafa Kemal Paşa, konuşmaya şöyle bir soruyla başlar:

“En iyi kumaşın, İngiliz kumaşı olduğunu biliyorsunuz. Peki, bunun nedenini hiç düşündünüz mü? Neden en iyisi İngiliz kumaşı?”

İçinde bulundukları koşullarla hiçbir ilgisi olmayan bir soruyla karşılaşmış olmanın ilk şaşkınlığını üzerinden atan bir subay cevap verir:

“İngiliz kumaşı, ipek gibi ince ve yumuşaktır da ondan.”

Mustafa Kemal Paşa, soruları sürdürür:

“Doğru. Peki, bir yünlü kumaşı ipek gibi ince ve yumuşak yapan nedir?”

“…………….”

“Ben söyleyeyim. O kumaşın dokunmasında kullanılan ipliktir. İplik ne kadar ince olursa, kumaş da o kadar ince ve yumuşak olur. Peki, bir ipliğin ince olması neye bağlıdır?”

“…………….”

Gece yarısı sonrası cephede, Mustafa Kemal Paşa kurmaylarına, günümüz Ege Üniversitesi Tekstil Fakültesi birinci sınıf öğrencilerine ders verir gibi anlatıyı sürdürür:

“Bir ipliğin ince olabilmesi için, onu oluşturan elyafın da ince olması gerekir. Peki, hangi tür koyunun elyafı incedir?”

“…………….”

“Bizim Anadolu koyunlarının, özellikle de Doğu Anadolu koyunlarının elyafı kalındır. Bu nedenle, bu koyunlardan elde edilen elyaftan üretilen iplikler kalın olur, bunlardan kalın ve kaba kumaşlar, halı ve battaniyeler dokunur… Dünyada en ince elyaflı koyun, Avustralya’da yetişen, adı da Merino olan koyundur. İşte, İngilizler Merino koyununun yününü ithal edip bundan önce iplik yapar, sonra da ünlü kumaşlarını dokurlar…Şimdi bir soru: Bizim de İngiliz kumaşı gibi ince kumaş üretebilmemiz için gereken nedir?”

“Avustralya’dan Merino yünü ithal etmek.”

“Evet, ama o çok pahalı ve dışa bağımlı bir yoldur. Ben şunu düşünüyorum…Zaferden sonra mensucat sanayisine önem vereceğiz. Avustralya’dan canlı Merino koyunu satın alacağız. Bizim Marmara bölgesinin koyunları, elyafı en ince olan koyunlarımızdır. İşte, Avustralya’dan alacağımız Merino koyunlarını bizim Marmara bölgesi koyunlarıyla çiftleştireceğiz. Doğacak koyunları de yine Merino koyunu ile çiftleştireceğiz. Böyle böyle, Avustralya’nın Merino koyununa yakın bir tür melez koyun elde edeceğiz, adına da Merinos koyunu diyeceğiz…Bizim Merinos koyunundan elde edeceğimiz yapaktan önce iplik, daha sonra İngiliz kumaşı ayarında kumaş üreten bir fabrika kuracağız. Üretilecek kumaşa da Merinos kumaşı diyeceğiz…”

O gece cephede, Mustafa Kemal Paşa, Bursa Merinos Fabrikası’nın temelini atmış oluyordu…



Ben bu anıyı okuduktan sonra, kendi kendime şu soruyu sordum: o gece cephede, Mustafa Kemal Paşa’yı dinlerken, kurmaylarının kafasından acaba neler geçiyordu? “Biz burada ölüm kalım savaşının eşiğindeyken, Paşa tutmuş bize mensucat sanayisinden, İngiliz kumaşı kalitesinde Merinos kumaşı üretecek fabrika kurmaktan söz ediyor!” Diye düşünmemişler midir?

Mustafa Kemal Paşa, ufkun ötesini görebilen devrimci bir dehaydı. Zaferi kazanacağını da biliyordu, zaferden sonra neler yapacağını da…



Değerli Dostlar sizlere;

Sümerbank Merinos fabrikası ile ilgili çok önemli bilgileri özet olarak sunacağım:

• Büyük Devrimci Atatürk şöyle derdi: “Her fabrika bir kaledir.” Çok sayıda kale kurdu Atatürk. Bursa Merinos fabrikası, Atatürk’ün kurduğu son kaleydi. Büyük Devrimci Atatürk’ün kurduğu kaleleri, 1980’den sonra hükümet kuran tüm başbakanlar, yardımcıları ve bakanlarıyla birlikte, özelleştirme yakıştırmasıyla yerli ve yabancılara sattılar! Kalelerimizi satanları, tek tek ve belgeleriyle “VATANI SATANLAR” kitabımda ortaya koydum.

Büyük Devrimci Atatürk, eseri olan Merinos fabrikasının kuruluşuna büyük önem vermiştir. Hasta olduğu halde fabrikanın açılışına katılmıştır. Aynı akşam tarihi Belediye Binasında keyifle zeybek oynamıştır. Bursa gezisi Atatürk’ün son yurt gezisi olmuş ve yattığı yatağından bir daha kalkamamıştır.

Bursa Merinos fabrikası 23 Eylül 2004 günü resmen kapatıldı.

Sümerbank’ın özelleştirilmesi, yani yerli/yabancılara satılması görevini AKP’nin Maliye Bakanı Kemal Unakıtan yüklenmişti. O bu görevi büyük bir iştah ve anlaşılması zor bir kinle yerine getiriyordu! Vatanın Varlıklarını “Babalar” gibi satacağını duyuruyordu. Sümerbank’ın tüm fabrikalarını ve mağazalarını satacağını söylemekle kalmıyor, Sümerbank’ın adını “tarihten kazıyacağını” ilan ediyordu!

Bursa Merinos fabrikasının binaları 2007’de yıktırıldı!



Değerli Dostlar,

Ben, mühendislik eğitimimi İngiltere’de Sümerbank’ın burslu öğrencisi olarak yaptım. Yurda dönüşümde Bursa’da Merinos fabrikasında görevlendirildim. 1974-1978 sürecinde hem mühendis hem işletme şefi olarak çalıştım, hem de Sümerbank Genel Müdürlüğü talimatıyla “Merinos Fabrikasının Modernizasyonu” projesini hazırladım. Bu projeyle ilgili Avrupa’ya ve Japonya’ya gönderildim.

Merinos fabrikası tarihinde hiç zarar etmedi!

Merinos fabrikasının ürünleri ihraç edildi.

Benim dönemimde Merinos’ta 3,5 milyon metre kumaş üretiliyor, 3 bin kişi çalışıyordu.

 

Atatürk düşmanı, Cumhuriyet düşmanı, Sümerbank düşmanı AKP Maliye Bakanı Kemal Unakıtan, “Sümerbank’ın adını tarihten kazıyacağını” söylediğinde hepimiz izledik, tüm fabrikaların satılışını da seyrettiğimiz gibi…

Yılmaz Dikbaş
2 Şubat 2022, Çarşamba

Not: Bana (0532 233 31 52) telefon numaramdan ya da ( https://www.facebook.com/profile.php?id=752769074 ) Facebook hesabımdan ulaşabilirsiniz.