Aylık arşivler: Ocak 2021

İçimizdeki Şeytanla Savaşmak

İnsanlığın var oluşundan bu yana ve tartışılan gizem olan şeytanın insanın, iyi ya da kötü olmasındaki rolünü inceleyeceğiz bu yazıda. Şeytanın ortaya çıkışı/yaratılışıyla ilgili pek çok efsane ve anlatı var kuşkusuz. Her din kendince tasvir etmiş ve yorumlamış şeytanı. Binlerce tanrının cirit attığı dünya da “ilahi” gerçek Tanrıyı bulanlar ya da bulduğunu iddia eden dinler de şeytanı inkar etmemişler, varlığını kabul etmişlerdir.

Peki neydi bu şeytan, gerçekten var mıydı. Yaratılmış mıydı. Yoksa insanın içinde nefsinin ve isteklerinin içinde yaşattığı bilinçaltı bir dürtü müydü. Ben tespitlerimi anlatacağım kararı siz vereceksiniz.

Önce, şeytanın genel geçer kabul gören tanımı bir okuyalım;

Şeytan: Din kitaplarında isyancı meleklerin, kötü ruhların başı olarak nitelenen, insanları aldatarak doğru yoldan çıkarmaya, onlara Tanrı’yı unutturmaya çalışan varlık.

Mecazi: insanın içinde bulunan kötü düşünce, kötü niyet.

“Şeytan diyor ki şu adama bir oyun et.”

……

Şeytanı anlatmaktaki amacımız insanın içindeki iyiliği ve kötülüğü nasıl şekillendirip kullanmasıyla ilgili. Dinler şeytanı kabul eder peki ya ateizm, yani Allaha ve dine inanmayanlar şeytanı kabul eder mi. Aslında konuyu dağıtmamak gerekir ama; ateistler her tür dini ve yaratılış türevini kabul etmediğine göre şeytanı da kabul etmezler. Çünkü şeytan insanın içindeki iradesizliğidir.

Dinleri çok analiz etmeye yerimiz yok. Tanrıların ortaya çıkması, insanın kendisinin farkına varıp, neyim, nereden nasıl geldim gibi sorularını cevaplayamamasından ve doğanın gücü karşısında çaresiz kalmasından sonra olması gibi açıklanabilir. Bu Diyalektik ve Tarihsel Materyalizm de genişçe anlatılır (toplum evreleri).

Modern çağlar geldikçe artan insan nüfusuyla birlikte, yaşam alanları, materyallerinin kullanımı ve paylaşımı konusunda güçlerin savaşı baskılanmış insan topluluklarını da ortaya çıkardı. Güçsüz, korkutulmuş, sindirilmiş yani; baskılanmış insanlar güce daha çabuk biat eden/boyun eğen bir forma dönüşüyorlar. Bu form ve oluşum üzerinden kendi Tanrılıklarını ilan eden insanlar olduğu gibi basit mucizevi yaşam biçimleri ve bilgileri sergileyen insanları da insanlar yaşayan tanrı insan olarak kabul etmişlerdir. Tıpkı Budistlerin Nepal de yaşayan Hinduların 3 yaşından 13 yaşına kadar Tanrı olarak görevlendirdikleri Kumari gibi. Kumari Hindu Tanrıçası Paleju’nun temsilcisi durumundadır. Onay ve kutsama yetkisi vardır. Devlet yöneticileri bile gelir ondan onay alır. Bu nasıl olur diye sormayın. Google efendi bu konuda belgesellerle dolu. Bunun örnekleri diğer dinlerde de çoktur. Biz konumuza şeytana dönersek, şeytanla ilintili dünyanın en büyük kitabı Şeytan İncili de denen Kodez Bigastır. Şimdi size onun öyküsünü çok kısa olarak aktaracağım yorumu siz yapacaksınız.

Şeytanın İncili Codex Gigas, dünyanın en büyük tarihi kitabı olarak biliniyor. Ağırlığı 75 kg olan kitabı iki yetiştin ancak kaldırabiliyor. Kitabın ciltlenmesi için yaklaşık 160 eşek derisi kullanılmış. Bir metreye yarım metre ebatlarında, 640 sayfadan ve dış kapakları işlemeli ahşap levhalardan oluşan kitabın elyazmasının Latince, adı da buna uygun Codex Gigas, yani Devasa Kitap. Ancak asıl şaşırtıcı olan kitabın boyutu değil, içeriği. Kitabın içinde tam sayfa ve renkli olarak çizilen şeytan figürü, diğer sayfalarının da lanetli olduğu inancına neden olmuş.

Öte yandan kitabın nasıl yazıldığı hala bilinmiyor. Ancak hakkında tarihçileri de şaşırtan bir efsane var. Efsaneye göre Orta Çağ’da yaşayan bir keşiş, manastır yeminlerini bozduğu gerekçesiyle ölüme mahkum edilmişti. Keşiş, bu cezadan kurtulmak için insanlığa dair bildiği tüm detayları bir kitap haline getirmeye söz verdi. Verdiği sözü yetiştiremeyeceğini anlayan;

keşiş şeytanla işbirliği yapmaya ve ruhunu ona satmak karşılığında yardım istemeye karar verdi. Bu efsane ve kitapta bulunan şeytan çizimi onu ‘Şeytanın İncili’ haline getirdi ve lanetli olduğuna inanıldı. Kitabı bir insanın yazması yaklaşık olarak 20 sene sürecektir.

Hinduların Du Sehra diye bir festivalleri vardır. Bu festivalde; iyiliğin kötülüğü yenmesi tasvir edilir, anlatılır ve bu kutlanır. Şeytan da hep kötülük olarak ele alınmıştır. İçimizdeki nefsi kontrolsüzlük olarak da tanımlayabileceğimiz şeytan bir çok suçun da günah keçisidir. Hakimin karşısına çıkan suçluların çoğu on avukatın veremeyeceği savunmada şeytanın avukatlığıyla cezada indirim bile alırlar. “Şeytana uydum hakim bey” dedi mi iş biter dava da 36 yıl ceza alacak kişi 5 veya 10 yılla yırtar 2 sene yatar çıkar. Şeytanın kendisinin böyle kullanıldığından haberi yoktur tabii.

Şeytan hep kötülüğün sembolü de iyi olmanın sembolü nedir peki. İnsan nasıl iyi olur. İyi insan olmak nedir. İyi insan olmak bana göre sevmeyi bilmekten geçiyor. Her şeyi ve herkesi aynı oranda sevemeyiz kuşkusuz. Fakat sevmek için de bir kültür ve birikim gerektirir. Genetiği ayrı bir konu iyiliğin tabii.

Sevebilmek için amaçlandırma çok önemli. Birini sevebilmek için onu amaçlandırırız. Sevemiyorsak yeniden amaçlandırmayı deneriz buna şans vermek diyoruz. Eğer sevmeyi biliyorsanız bir başkasını da olaylar ve insanlar karşısında yeniden amaçlandırabilirsiniz.

İnsan şeytana neden uyar. İradesizliğinden, dirençsizliğinden ve zaafkarlığından tabii ki. Çünkü şeytan iradeyi sınar. Kıracağına da aklı keserse, o yanlışın oluşması için nefsi galeyana getirecek olaylara doğru çeker zihni…

Allah insanı yaratırken nefesini saymış vermiş, ancak nefsini sayısız vermiş diye benim naçiz bir sözüm vardır. İnsan nefsinin kontrolü ve kullanımı ile sevap ve günah sahibi olur. Bunları dikkat ederseniz dini ritüellerle yazıyorum. O ayrı bir konu.

Şimdi bir test yapalım. Odak testi. Neyi amaçlarsanız onu yaşarsınız. Birini her tarafı kırmızı bir odaya alalım. Bu kişiye 1 saat boyunca kırmızının ona neler çağrıştırdığını ve hayatındaki bütün kırmızıları düşünmesini söyleyelim. Oda da ses ve hareket sıfır. Kişinin elbiseleri dahil her şey kırmızı. Bunu diğer renkler içinde yapabiliriz. Siyah odada kişiye siyahla ilgili beynindeki her şeyi düşünmesini söyleyeceğiz. Bu konu ve test çok perakende de olmamakla birlikte anlaşılması zor değil. Beyni odaklama çok önemli. Renklerde kişinin hayatında çok öneme sahip. Kişi çocukken neye odaklanılırsa o şekilde yetişir. 3 yaşında Tanrı yapılan Kumari büyüdüğünde 8 yıl boyunca yaşadığı Tanrısallıktan nasıl kurtulup sıradan insan gibi yaşayacak, bunu cevaplamak kolay mı.

Neyi anlatmak istiyoruz içimizdeki şeytanla savaşırsak, nefsimizi kontrol edebilirsek yani; irademizi biz yönetebilirsek hayatımızı da biz yönetiriz. Yok bizi nefsimiz, arzularımız yönetirse o zaman mal mülk ve bunun gibi dünyevi şeylere sahip olacağız diye şeytanın tuzağına düşmemiz işten bile değil. Önce sevmeyi ve kıymet bilmeyi öğreneceğiz. En kıymetli şeyimiz zaman. Onu doğru ve iyi kullanırsak kötülüğü de yenmiş oluruz. Çünkü her insanın içinde iyilik de kötülükte vardır. Siz hangisini beslerseniz şeytana dönüşmezsiniz onu bulun.

Hoşça kalın…

Kırık Duygular

Karşılıklı oturuyoruz, kahvelerimizden iki yudumu ancak almıştık ve telefon çaldı.

Sehpa üzerindeki telefonu bile alırken endişe aktı gözlerinden. Göremediğim isme titrek bir sesle “alo” dedi.

Konuşma açıktı ama, o artık susuyordu.

Yüzündeki mimiklerine, ifadelerine hayat veren yüzlerce kası bir anda yıkıldı, viraneye döndü. Gözlerindeki parlaklığın aralarında sisli damlalar yoğunlaştı ve taşan göz yaşlarının süzülüşünü, sele dönüşmesini izledim.

Vücut sinirlerinin yolladığı fiziksel acının ötesinde, beynin kendisinin yarattığı o büyük acıyı gördüm anlık olarak.

Çok sevdiği insana dair aldığı acı haber ile yarı baygın, soluk bir renk alan yüzü ve nefesi bile sessizliğe bürünmüş hali ile korkuttu beni. Bütün vücudun tüm vermesi gereken olumsuz tepkileri, yoğun bir şekilde vermeye başladı. Sözün bittiği yer bu olsa gerek. Söz yerine anlamsız sesler ile havayı yaran çığlıklar, haykırışlar yükseldi.

Teselli etmek için aradığım hiçbir kelimeyi bulamadım, dokunuşları yapacak cesaretim kalmadı. Acının karşısında yaşadığım muazzam panik ile dondum. Karşımda oturmuş, acıların ateşinde pişen sevdiğim insan ve kutuplarda donmuş bir ben vardı koca salonda. Soğuk ve sıcağın birbirine fayda etmediği bir anı yaşıyoruz sanki. Ne ben onun ateşini söndürebiliyorum, ne de o benim buzlarımı çözebiliyor. Ateş ile buzun yan yana oluşunu seyrettim sanki uzunca bir süre.

Acıyı anlamaya çalıştım, sevginin tersi olduğuna ve sevdanın büyüklüğüne paralel, oldukça büyük acı hisleri yaşandığına karar verdim. Benzer olaylarda başkaları için yaşamış olduğum hisleri, tepkileri gözden geçirdim. Hiç birisi bu denli büyük, bu denli derin olmamış ve beni bu hale getirmemişti. Çünkü o acı haberi alan karşımdaki kişi de bu yaşamın içerisinde benim en çok değer verdiğim, sevdiğim âşık olduğum insandı. Sevginin geçirgenliği, sevdanın büyüklüğü yaşanan acının derecesini ve türünü de çok etkilemişti.

Hemen kaybolacak, silinecek ve unutulacak bir türden olmadığı açık olan bu durum, insan içindeki fırtınaların en büyüğü gibi. Hortuma yakalanmış sahil kasabasıyız sanki, denizin azgın dalgaları da vurdukça vurmuş sahillerimize. Ne o rengarenk kayıklarımız kalmış bağlı iplerin de, ne de sahildeki çay bahçesinin masa ve sandalyeleri. Kırılan camlarımız, yüzlerce metre öteye savrulmuş çatılılarımız ile başımızı dayayacak bir omuz, oturacak hiçbir yerimiz de yoktu artık.

Sevginin, sevdanın büyüklüğünü yaşadığımız acıların büyüklüğünde gördük.

Bal eyleyemeyeceğimiz, asla bala dönüşemeyecek bu acıların içerisinde yaşamayı da öğreneceğiz elbette. Aşık Veysel’in o basit ama muhteşem cümlesindeki gibi…

“………İki kapılı bir handa, gidiyorum gündüz gece……….”

Aramızdan ayrıldığı saatlerde kaleme aldığım ve gerçek duyguları anlatmaya çalıştığım kahramanımıza ait, bu sitede yazılmış gerçek bir yaşam hikayesi olan İyi İnsanlar yazıma bu linkten( http://xn--gndemarivi-9db80j.com/gundemarsivi.com/iyi-insanlar/ ) ulaşabilirsiniz. Işıklar içinde uyusun.

Futbol Tutkusunun Ülkemize Bedeli

Türkiye de bugün 349 yabancı futbolcu var. Bunlara ödediğimiz para yaklaşık 2,7 milyar euro.

Ancak bu rakama vergiden kaçmak için yapılan uygulamaları bilmiyorum, ayrıca her futbolcunun menajerleri de var; onlara ne ücretler ödeniyor, bu konuda herhangi bir bilgim yok.

Her futbolcu için bir konut ve araba tahsis ediliyor, özel kamplar ve sakatlanırlarsa dünyanın neresinde olursa olsun tedavi olanakları var. Ayrıca, erkek basketbol takımımızdaki yabancılar şimdilik bu araştırmanın dışındadır.

Bir araştırmayı paylaşayım sizlerle; dört büyük takımımızın borçları bugün geçerli olarak 1,8 milyar dolar.
Fakat yine de büyük kulüplerimiz yabancı kontenjanlarını arttırdılar!!!

Şimdi FB kulübü Almanya’da büyümüş bir Türk gencini ülkemize getirince, tüm diğer kulüplerimiz büyük bir transfer yarışına girdiler. Hayırlı transferler!!!

Bu arada ülkemizde iki kulüp Gaziantepspor ve Altınordu takımlarında tek bir yabancı futbolcu yok onları kutluyorum.

Ayrıca, (görevi bugün çok zor durumda olan ve traktörleri icralı inekleri bile icralık olan Türk üreticisini kurtarmak olan) Ziraat Bankası bu kulüplere finansman sağlıyor. Ülkem adına çok utanıyorum.

Şimdi sizlerle yabancı futbolculara yapılan bu harcama karşılığında, dünyanın en zengin topraklarına sahip Anadolu’muzda neler yapılabilir? Onları sırayla sizlere sunacağım:

1) Ziraat Mühendisleri Odası yetkilisi şu anda 30 bin ziraat mühendisinin işsiz olduğunu söyledi… İşsiz olan ziraat mühendislerimiz ile Anadolu’muzda üretim devrimini gerçekleştirebilir, hiç bir ülkeye gıda için ihtiyacımız olmaz. Aslında şunu göz ardı etmeyelim; önümüzdeki yıllarda bütün dünyada küresel bir açlık ile karşı karşıyayız

2) Daha önceki yazımda Anadolu’muzun yeraltı suyunun çok tehlikeli boyutlara ulaştığını NASA’nın uyarısı ile biliyoruz. Yağan yağmur sularını, denize gitmeden yer altı sularımızı takviye edecek tedbirleri alabiliriz.

3) Yurt dışında çalışan ve çoğu emperyalizme hizmet eden gençlerimizi, ülkemize kazandırır ve onların katılımı ile üniversitelerimizi dünya çapında en gelişmiş eğitim kurumları arasında görebiliriz.

4) Bugün ülke gündemimizde sadece korona virüs aşısına ulaşmak var ve mademki bundan sonrada virüs peşimizi bırakmayacak; Ülkemizin değerli araştırmacı tıp bilim insanları ile Cumhuriyetimizin ilk yıllarının efsane kurumu Hıfzısıhha’yı tekrar kurabiliriz.

5) Anadolu’da bir kez daha yeni nesil KÖY ENSTİTÜLER’ini gerçekleştirebiliriz.

Son sözlerim şimdi beni futbol fanatikleri eleştirebilirler ben bundan hiç çekinmem. İnancımdan ve ilkelerimden hiç taviz vermem. Çünkü ben yalnız bir kişi değilim, çok değer verdiğim takipçilerim var, onların görüşleri benim için çok önemli;

Sorum şu; futbol fanatikliği mi önemli, biraz önce sizinle paylaştığım konular mı?

Ruhumuzun Aç Olduğu Tek Şey

 

55 yaşıma geldim,

 dönüp geriye baktığımda neyi niye yaptığımı düşündüğümde, tüm pişmanlıklarımın temelinde, sevgi arayışı görüyorum. Yanlış anlamayın, bu sevgi ne cinsellik içeren, ne de aşkın eş anlamlısı gibi bir  şey. Övgü ve beğeni bekleyen, aferin peşinde koşan, başının okşanmasını isteyen son derece ilkel bir duygu.

Çocukken anne ve babamızdan övgü için yarışırız kardeşlerimizle, tüm kardeş kavgalarının temelinde bu yarışın izleri vardır. Okulda başarımız öğretmenlerin övgüleriyle, bizi sevmesiyle perçinlenir. Eşimiz, çocuklarımız, komşularımız, arkadaşlarımız bizi övdükçe ve sevdikçe daha verici oluruz, ilişkiler daha güçlü olur.

Tabii bütün bunların tam tersi olunca… Çocukluktan itibaren sevilmeyen, övülmeyen, başı okşanmayan insanlar yenik başlar hayata. İçi sevgi yerine nefretle, övgü yerine öfkeyle dolar, başı okşanmayınca kirpi gibi hisseder ve bir kirpiye dönüşür.  Ağzını açınca kelimeler yerine oklar fırlar ağzından, başını okşamak ister birinin tokat gibi çarpar o el, övmek ister birini herkes yergi sanır sözlerini.

Yani demem odur ki; insan kumbara gibidir, ne atarsan o birikir…

Dünya=İnsan

Dünyadaki en akıllı varlık insan (bize göre!).
Dinlerde; Allah insana ruhundan ruh üflemiş.
Hayvanlar ve diğer varlıklara, kim ruh üflemiş?

İnsanlar aslında, dünyanın hakimi olduklarını sanıyorlar.
Aslında, tüm canlı ve cansız varlıkların kölesiyiz.
Dünyaya düzen getirmeye çalışırken hepsinin hizmetçisiyiz.
Hayvanlara hizmet ederiz, bunlar benim diye; onlarda bize faydalı ürünler verir.
Besleriz, yuva yaparız, hastalıklarını iyileştiririz.

İnsan yapısı itibârı ile dünya coğrafyasının küçük bir örneğidir;
kilometrelerce nehirler var.
Dünyanın besin zinciri için.
Bizde de kilometrelerce damar var, bizim beslenmemiz için.

Ormanlar var çeşitli yerlerde.
Bizde de bazı yerlerimizde saç, sakal ve kıllar var.
Dağlar ovalar çukur yerler var, bizim vücudumuzda da var.

İnsan, devamlı hareket halindedir.
Dünyada da tüm canlı ve cansız varlıklar, bazılarını fark etmesek bile hareket halindedir.
Himalayalar, her yıl 1-2 milimetre aşınmadan kısalıyor.

Dünyanın bölgelerindeki ısı farkı vardır, vücudumuzda öyledir.
İç ısımız ile dış ısımız farklıdır.

Canlı varlıklar doğurgandır, dünya da öyle.
Magma tabakası, sürekli yeni kara oluşumları ve adacıklar üretir.
Bir kısmını da geri alıp mikroptan arındırarak tekrar yüzeye püskürtür.
Toprak devamlı bitki üretir. Doğurgandır.
Toprak Ana!
Eskiyen yıpranan toprakta; binlerce yıl sonrasında magmaya inip, kendini yeniler ve yukarı çıkar.

Bir tahtayı toprağa saplayıp deney yapalım.
Zaman geçtikçe içten içe çürür ve un gibi olur.
Ölü ağaç dediğimiz odun da dahi içten içe hareketlilik devam eder.
Vücudumuzun 1/3 ü sudur.

Bazen tuzlu su atarız terleme ile vücut ayarlar bu düzeni.
Su içer faydalanır ve faydası bitince atarız.
Dünyanın da 1/3 ü sudur.
Dünyanın hareketi ile, çeşitli maddeler taşıyan su ihtiyaç olan bölgeye hareket eder.
Tuzlu su (Deniz!) içinde yaşayan varlıklara göre tuz ve mineral gibi maddeleri varlıkların ihtiyacını ayarlar.
Yağmur olur yağar. Bulut olur yer değiştirir.

İnsan bu dünyanın gerçek hizmetkarıdır.
Bu düzenin zinciri herhangi bir yerden koparsa dünyanın sonu olur.
Bu sonu da sadece ve sadece insan başarabilir.

Kifayetsiz, bilgisiz yöneticiler ile onlara BİAT eden ve insan olduğunun farkında olmayan cahil bilgisiz bırakılmış kitleler olduğu sürece dünya tehlikededir.

Yunus emre “Bir ben var benden içeri” diye boşuna dememiş.
Bence insan, insan olduğunun ve hür birey olduğunun farkına varabilirse dünya cennet olur.
Görünmeyen alemden medet beklemeyiz!!!

Bir Doğum Hikayesi…

O sabah uyandığında yatağından kalkmak bir hayli zor oldu. Terliklerini giymek için eğildiğinde ayaklarının iyice şişmiş olduğunu gördü, biraz zorlasa da ayakları terliğe girmedi. Tekrar yatağa girmek sonsuza dek uyumak isteği, sonrasında olacakları düşününce sadece düşüncede kaldı, son bir gayret ile günlük kıyafetini giyip iki göz odalı gecekondu benzeri evin müşterek oturma alanı olan diğer odanın sobasını yakmak üzere dışarı çıktı.
Kayın valide erkenden uyanır dışarıda şöyle bir dolaşır gelinin uyanıp kahvaltıyı hazırladığından emin olduğu saatte gelirdi.

Günlerden Cumartesi, kocasının da evde elini çabuk tutması gerek, biri gelmeden, diğeri uyanmadan sobanın yanması kahvaltının hazır olması lazım. Hamileliğin 9. ayında idi, çok yorgunum olası bir kavgaya tahammülüm yok endişesi ile kıvranırken, arkasından gelen ayak seslerinden kocasının uyanmış olduğunu anladı.

“Bırak sen, ben yakarım” diyerek kovayı elinden aldı ve alışılmadık bir şekilde kahvaltının hazırlanmasına yardımcı oldu.

Öğle üzeri kayın valide giyinip sokağa çıktı, ”Nereye?’‘ diye soran oğluna; “Aliye ablanın oğlu Nurettinin maçı var, oraya gidiyoruz ” dedi.

Genç kadın rahatlamıştı, en azından bu gün kavga gürültü olmayacak diye düşündü, üstelik kocası da şaşırtacak biçimde iyi davranıyordu ona bu gün. Hasta ve yorgun bedenini yatağa attı ve derin bir uykuya daldı. Kaç saat uyuduğunu bilmiyor, dışarıdan gelen sesleri duymasa sonsuza kadar uyuya bilirdi. Kulak verdiğinde kocası ile annesinin kavga ettiğini anladı, korkudan yataktan çıkamadı. “şu saat olmuş evde bir lokma yemek yok” diye bağırıyordu. “Ben abinlere gideceğim hiç değilse bir tabak yemek koyarlar önüme.”

Bu sözleri duyan genç kadın titremeye başladı, abi tam bir baş belası (dul anamın evinde oturuyorsunuz, hem de maaşını yiyorsunuz diye her fırsatta içip içip olay çıkaran bu manyak adam anasının dolduruşu ile neler yapmazdı).

Kadının çıktığından emin olunca, yataktan fırlayıp kocasına yalvarmaya başladı. “Ne olur sende peşinden git, biz bir şey yapmadık de içip gelmesin dayanacak gücüm yok”

Hava kararmaya başlamıştı, “Seni yalnız bırakamam komşunun kızını çağırayım ” dedi adam, sonra abisine durumu anlatmak için evden çıktı. Geri döndüğünde saat 12’ye geliyordu, “Korkma bir şey yok durumu anlattım “ diyerek rahatlatmaya çalıştı genç kadını, komşunun kızını evine bırakıldı.

Dışarısı soğuk, Ocak ayına yakışır bir fırtına var, rüzgarın savurduğu karlar buldukları aralıklardan içeriye doluyor, “tuvalete gitmem lazım ”  dedi hamile kadın ama ne mümkün, tuvalet bahçenin bir ucunda, ayağa kalktığında boşalan suyun çiş olmadığını sonradan anlayacaktı. Doğum evi uzak, bu fakir mahallede kimsenin arabası yok, şehrin bir ucu vasıta bulmak mümkün değil, adam çaresizlikle odada dört dönerken “Fenise anneyi çağır ” dedi acılar içinde kıvranan genç kadın.

Mahallenin ebesi olan bu yaşlı kadın gelir gelmez doğumun başladığını anlamıştı, hemen iki sandalye ve altına konan leğenden doğum masasını hazırladı kendince. Kadın ise sancıları bir yana bebeğin ne giydireceğini düşünüyordu, inatla hazırlık yapmamışlardı, kendisi elinde birkaç zıbın dikmişti teyzesi de ver kenarlarına piko çekeyim diye götürmüştü, bir de kendi annesinin yaptığı birkaç parça bir şeyler vardı.

Doğum çok mu kolay oldu, yoksa yaşadığı gerginlikten sonra; ona mı öyle geldi bilinmez. Ebe kadın doğan çocuğu, eline geçen babaannenin şalvarına sardı, sabah gelir yıkarım dedi ve evine gitti. Genç kadının çok kanaması vardı, yapacak hiçbir şey yoktu, çarşafı yırtarak pet yerine kullanmaya çalışırken, bir yandan deliler gibi ağlayarak durmadan söyleniyordu “Beni affet yavrum, böylesi bir dünyaya gelmene sebep olduğum için beni affet.”

Biraz uyumuştu, gözünü açtığında günün ağarmak üzere olduğunu gördü. Kalkmalıyım diye düşündü, Ebe anne gelecek bebek yıkanacak su ısıtmak gerek. Güğümleri alıp bahçeye çıktığında çeşmenin donmuş olduğunu gördü, sadece dudaklarını ısırdı, biraz daha sıkı giyinip komşu evlerden su taşımak üzere sokağa çıktı.

YARIN BU DOĞAN BEBEĞİN DOĞUM GÜNÜ!
O şimdi elektrik mühendisi bir anne, dünyanın en hayırlı evlatlarından biri, en az annesi kadar mücadeleci ve güçlü…

Eski Gençlik, Eski Türkiye

Yırtılmış kırmızı kadife pantolonuma, teyzemin diktiği yeşil kumaşlı yama bana göre çok yakışmıştı.
Bu günlerde, moda olarak bile iki renkli erkek pantolonu bulamazsınız.

Koşarak doluşurduk, onun geniş avlusundaki uzun tahta masaya.
Odun ateşinde kaynayan kazanın içerisinde ne piştiğini, ancak tabaklarımıza dolduğunda anlardık.
Sormazdık, bugün yemekte ne var diye. Ne varsa güzeldi. Söylenmeden yerdik.

Tok karnımızla sokağa fırlayıp, asfalt nedir bilmediğimiz ezilmiş toprak yolda; çember çevirir, çelik çomak oynar ya da rengarenk cam misketlerin peşinde koşardık.
Yeni şeyler almak için beklediğimiz bayramlar hep geç gelirdi nedense.
Elimize tutuşturulan bayram harçlığı, 2,5 lirayı günlerce harcardık, ama bitmezdi.
Evet bitmeyen para icat etmişlerdi bizim için.
Çocukları düşünen büyüklerimize minnet duymazdık, ama daha çok severdik.

Mercedeslerimiz vardı iki tekerli. Kornası olanlar biraz daha zengin dolaşırdı.
Bir tek dantel örtüleri yoktu, ama her tarafı renk renk süslenmiş ve gayet konforluydu.

Oyuncak dediğimiz şey kendi yaptıklarımızla sınırlıydı.
Yağ tenekeleri ve iplik makaralarından yapılmış kamyonlarımız, meyve sandıkları ile dizayn edilmiş konforlu tornet tekerli yolcu ve yük taşıyan araçlarımız, iki tekerli kaykaylarımız ile çok mutluyduk.
Üretici çocuklardık.

Basmalı kurşun kalemler bizim için ileri teknolojinin ürünleriydi.
O kalemlerden satın alıp yazmak ise, en büyük hayalimizdi.

Kavgalarımız itişme ile güreşme arasında gidip gelir, kötü söz ve küfürlerden uzak yaşardık.
Çabuk unuturduk, kin nedir, öfke nedir bilmezdik.
Tesadüfen gören büyüklerimiz olursa, tanısın tanımasın ayırır kulaklarımızdan çekerdi, hafif yanık kokan bir acı ile barışır, kucaklaşırdık.

Bağa gider üzüm toplayanlara yardım eder, ödül olarak verilen bir salkım üzümü keyifle tüketirdik.
Topladığımız cevizlerden kalan bir avuç ödül cevizini de büyük bir gururla eve getirip annelerimize verirdik.
Gözlerimiz ışıldar, kendi içimizde çok büyürdük.

Sokaklarda yalnız kalmaktan, gecenin karanlığından asla korkmazdık.
Hiç korku duymadan büyüdük neredeyse.

Bayramlarımız başka bir coşkuydu.
Bir ulusun bireyi olmanın gururu fışkırırdı her tarafımızdan.

Bir esnafın yanında çıraklık yaparken, öğrendiğimiz iletişim kuralları ve şekli bile büyük kazançtı.

Sokaklarda, işyerlerinde toplumun bir parçası olmayı, saygılı olmayı, geleceğe güven duymayı, paylaşmayı öğrendik.

Yokluklarımız çoktu, ama umutlarımız çok diriydi. Geleceği güzelleştireceğimizden emindik.
Dostluklarımızın, arkadaşlıklarımızın ve sahip olduğumuz diğer değerlerimizin yokluklarımızdan daha fazla olduğuna inanırdık.

Mesela, açlık korkusu yoktu.

Mesela, adaletin adil olmayacağı kaygısı yoktu.

Mesela, birlikte yaşadığımız hiç kimse düşman değildi.

Mal canın yongasıdır!” demiş atalarımız, o dönem sahip olduğumuz mallar; konut, tarım arazisi ve büyükbaş ya da küçük baş hayvanlarımızdı. Bunlara sahip olanlar varlıklıydı.

Şimdi yat, kat, araba, yazlık gibi değişik türler eklendi; hatta akıllı cep telefonu, TV, Bulaşık makinesi, buzdolabı gibi yaşam için tüketim malzemesi olan eşyalar da eklendi.
Varlık tanımı çoğaltıldı, zenginlik parametreleri makam mevki ve sahip olunan işlere kadar geniş bir yelpazeye yayıldı.

Bu uydurma varlık içerisindeki her yelpaze kanadı, bir yorgan olarak örtmeye başladı insanı.
Dikkat edin yelpaze kanadı çok olan kişiler, onlarca kat yorgan arasında kaybolmuştur.
İnsan olarak kişiliğini anlamanız güçleşir. Aramaya kalkmayın, çünkü bulamazsınız.

Özet olarak, varlık ile yokluğun yer değiştirdiğini görüyorum.

Gençliğimizde varlık olarak kabul ettiğimiz insanlar, ahlak ve sahip olduğumuz diğer değerler vardı.
Ne zaman ki varlığı mal ve eşya olarak ele almaya başladık; işte o zaman insan değersizleşti, ahlak tükendi, değerler basitleştirildi. Yani, insanın kendisi yok oldu.

Önünüze koyulan varlık listelerini yırtıp, atın.

İnsanca yaşamaya, yeryüzünde sahip olduğumuz her şeye, sahip olduğunuz dostluk zincirini büyüterek direnin.

Daha mutlu, daha kaliteli ve umut dolu hayallerinizi yeniden çağırın.

İnanın bana, eski Türkiye şimdi yaşadığımız yeni Türkiye’den yüzlerce kat güzeldi.

Yalnız yaşanan acılar,

Yalnız yaşanan sevinçler,

Yalnız yakılan ağıtlar,

Yalnız dökülen göz yaşları,

Kimsenin göremediği açlık,

İşsizlik kıskacında kalmış gençler,

Tüketim malzemesi yapılmış insanlar YOKTU

‘Dünya Ekonomik Forumu’ Üzerine Konuşmalar

Davos toplantısına Çin Devlet Başkanı ve Putin’in konuşmaları damga vurdu.

Xi Jinping (isim vermeden) Biden’ı çok sert eleştirdi.

Xi Jinping’nin konuşmasından çarpıcı başlıklar:

1- Batının baskısı Çin’i rotasından saptıramaz! Soğuk savaş zihniyetini bırakın…

2- Üstünlük taslamayın, Uluslararası hukuka ve uluslararası kurallara bağlı kalın.

3- Yaptırımlar dünyayı bölmeye, hatta çatışmaya itmekten başka bir işe yaramaz…

4- Her ülke kendi tarihi kültürü toplumsal sistemi ile biriciktir… Hiç biri diğerlerinden üstün değildir.

5- Biden’in seçim kampanyasında, Sincan Uygur Türkleri için yapılan suçlamalarını asla kabul etmiyoruz.

6- Bir gezegenimiz var, bir geleceğimiz var, bunları korumakla yükümlüyüz…

7- Çin iklim değişikliği konusunda verdiği sözleri tutacaktır. Bilim ve teknolojik gelişmelerimizi yoksul ülkelerle paylaşacağız.

8- Aşılar küresel kamu malı olmalıdır…

Rus Devlet Başkanının konuşmasından başlıklar:

1) Tek kutuplu bir dünya düzeni kurma çalışmaları tarihin çöp sepetinde… Bu gereksiz gayretlerden vazgeçin.

2) Korona virüs testleri için Afrika’nın yoksul ülkelerine yardım çağrısında bulundu. Şayet bu ülkeler aşıya ulaşamaz ise dünya çapında bir tehdit oluşabilir.

3) Batı ile ilişkilerde tek olumlu gelişme START Anlaşmasındaki gelişmeler.

Sanırım son görüşme 5 Şubat günü olacak. Aslında bana sorarsanız tüm dünya ülkeleri ellerindeki bütün nükleer silahları yok etmelilerdir.

Şu yakınımızdaki İsrail’in bile yüzlerce nükleer silahı var. En ufak bir çatışma bile dünyamızdaki yaşamı yok edebilir.


Ölü Kelebekler Gibi… İlelebet Mühürlediler, Dudaklarımı!

Zehrederek bana hayatı..,
Bağnazlığın, hurafenin, yobazlığın alacakaranlığında..;
Çıkartarak adımı ”- Yosma”ya…
Takarak, adıma deliyi, ardıma çalıyı..,
Dokuza çıkıp, asla sekize inmeyen adıma, ekleyerek ”-Fahişe”yi…
Sürerek yağlı karayı, alın kirini..,
Sürüm, sürüm süründürmelerde..;
Çaldılar yaşama sevinçlerimi, gülüş güzelliklerimi…
Zorbalıklar da lal edip, tıkadılar sözcükleri, boğazıma..!
Çevirerek yaşayan ölü cana, yetmemişçesine ardı sıra…
Diri diri tıkarak, kümeste kazdıkları kuyuya…
Bakıp aldırmadan, göz yaşlarıma, yalvarışlarıma..;
Suç sayarak onların deyimiyle ”- Elin herifiyle” iki kelam etmemi…
Aradıkları bahaneyi ele geçirmenin gayretkeşliği ve işgüzarlığıyla..,
Kamçılanan öfke ve galebe çalan katletme dürtüleri ve hayvanilikten bile aşağı duygularıyla..,
Hepsi, hepsi de Sabiliğimi inkar ve masumiyetimi göz ardı etmelerinin,
Namusumu ve onurumu bizzat babamla-dedemin ayakları altına alıp, ezmelerinin gücüme gitmişliğinde…
Son nefesimin yalvarışı ve hıçkırıklara karışarak, düğümlenip..;
İnim inim inleterek öldürmüşlükleri ile!
Unutarak birinin evladı, ötekinin torunu olduğumu..!
Lanet olası törelere, kurban ederek genç ömrümü…

Ölü kelebekler gibi, ilelebet mühürlediler, dudaklarımı..!
İlelebet mühürlediler, dudaklarımı…!

Mualla SEZGÖR YASSIBAŞ/İSYANİ

Coronada Doktor Olmak (3)

Corona dönemi sürüp giderken onca çektiğimiz yetmezmiş gibi bir de zatürre. Mevsimsel grip ve corona aşısı furyası başladı. Televizyon kanalları sürekli corona bilgilendirme yayını yapıyor, ekranlara çıkan hekim arkadaşlarsa izleyenleri aile hekimine zatürre ve grip aşıları için yönlendiriyordu. Benim üç telefonum var biri şahsi cep, diğeri iş cep, üçüncüsü de iş sabit telefon.
Ekranlardan aşırı bilgilenen ve biraz da bizden bilgi almak isteyen halkımız, üç telefonumu da hiç durmadan arıyordu. Oysa biz aile hekimleri; yine hasta bakıyoruz, yine gebe takip ediyoruz, yine 0-5 yaş grup çocukları izliyoruz. Bu kadar işin arasında hiç susmayan telefonlara cevap vermek, o kadar zordu ki Graham Bell’e içimden saydırdığım çok zaman oldu .

Beni en çok şaşırtan şey arayan hastaların aşı listesi yapılırken, en üste kendilerini yazmam konusundaki ısrarları oldu. “Doktor hanım benim durumumu biliyorsun, beni en üste yaz…” İnanın her telefon böyleydi.
Sanırsınız ki herkes dünyayı kurtaracak bir buluşun son aşamasında. Tabii ki  herkes çok değerli, ama hani eşik gibi olacaktık, hadi önce siz buyurun mütevaziliği.

İnsanlar bir diğerinin üstüne basıp, önce ben modunda hareket edince çok şaşırdım.

Diyorum ya corona dönemi hayatımızda çok farklı bir pencere açtı. 30 yıllık hekimlik hayatım başka bir mecraya akmaya başladı. Şu ara “Aşıyı yaptırmalı mıyız?” telefonları yağıyor.
Herkes kendisinin yerine bizim karar vermemizi bekliyor.
Aşı bir muamma. Ama yıllardır kullanılan tüm aşılar, tüm ilaçlar da birer muamma. Bu işte kar-zarar terazisine göre hareket edilir.

“Ben coronadan ölmek istemiyorum!” diyorsan yaptırırsın, “Bana bir şey  olmaz.” diyorsan yaptırmazsın. Herkesin kendi özgür iradesi. Ve herkes kararının sonuçlarına katlanır.

Aşı olan yan etkileri kabullenmiştir, aşı olmayan corona geçirmenin safhalarını…