Kategori arşivi: Deneme

Şerefimizi Ne Zaman Kaybettik?

Bugün sırtımda kocaman bir yükle alıyorum kalemi elime; size de bu yükün yalnızca benim değil hepimizin yükü olduğunu anımsatmak için geçtim yazının başına.

Çocukluğunu seksenler ile iki binler arasında geçirmiş, gençliğini iki binlerden sonra yaşamış insanların çok rahat gözlemleye bildiği bir olgudur, şerefini adım adım kaybetmiş insanımızın son geldiği nokta.

Birey toplumu oluşturur; şerefini kaybetmiş bir topluma, şerefli (onurlu, vicdanlı, haysiyetli) insan olmayı nasıl hatırlatırız? Sorusu ile karşı karşıyayız.

Falih Rıfkı Atay‘dan alıntı yaparak başlamak istiyorum,‘Onları teselli etmedikçe bize bu hürriyet ve şeref helâl değildir.”  (Yazı boyu yapacağım alıntılar belki biraz yol gösterici olur umuduyla seçilmiş sözlerdir, umarım sorgulamamıza yardımcı olur.)

Çevreme bakıyorum güce tapan ve bunu hayatının normali kabul etmiş, menfaat odaklı insanlarla dolmuş. Deve kuşu misali kafalar kuma gömülmüş ve asla sorumluluk kabul etmemekte. Tam bir Ortadoğu kültürü çirkinliği sarmış vatanın her metrekaresini.

Erzincan da yaşanan son faciadan yalnızca ben mi ürküyorum, diyorum kendi kendime. Biri bitiyor bir diğeri başlıyor felaketlerin duru durağı yok. Hani suskunlara diyor ya Nazım:

demeğe de dilim varmıyor ama
kabahatin çoğu senin senin, canım kardeşim!

Biz nerede ve nasıl yitirdik şerefimizi sorusuyla zaman kaybetmek yerine geçmişten aldığımız ışığı gelecek nesillere nasıl aktarabilirizin peşine düşmemiz gerektiği kanaatindeyim.

Pusulamız Atatürk ne diyordu Nutuk‘ta ”Temel ilke Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır.”

Yaşadığımız her acı ile yolumuzu nasıl kaybettiğimizi fark ettirmiyor musunuz?

Eğitim sistemimizin bataklığa dönüşmesinin sonuçlarını yaşanan her felakette bir kez daha gözümüze sokuyor doğa. Oysa nasıl da güven dolu söylemiş Hasan Ali Yücel gençliğe seslenişinde;

”… hakikate ermek için her şeyden önce yürekleriniz, vatan ve millet sevgisiyle dolmalı; namus, şeref ve istiklal aşkıyla yanmalıdır. Sizlerin bu duyguda olduğunuza itimat ediyoruz.”

Onun önünü kesen, zenginlerin gücü elinden kaybetme korkusuydu, bizden çalınanları geri almamız gerekiyor, zaman peygamber bekleme zamanı değil.

Eskiden vatan sevgisi olan her birey kendini devletin bir parçası olarak sorumlu hissederdi, gittiğimiz her yerde, okuduğumuz her yazıda, izlediğimiz her karede şerefli insan olmak anlatılırdı.

Şimdilerde ise malumunuz devletine bağlılığını sorgular oldu gençlerimiz. Ne acı ki yasaklar ülkesi haline dönüşmeye başladığımızı gören eğitimli kesim fırsatını yakaladığı anda savaşmak yerine güvenli ülkelerin, vatandaşlığının dilencisi olma derdine düşüyor.

Haklılar mı haksızlar mı, bilmem. Zaman zaman kaçmayı hepimiz düşünmüyor muyuz zaten, kendi atalarımıza; bu topraklarda akan kanlara, borcumuz olduğunu yüreklerimiz sessizce fısıldasa da yeni gelen nesle emaneti gururla teslim edememenin vicdan azabı ile onların kaçma arzusuna hak hatta destek verip yollarını açıyoruz. Kendimizi bu şekilde rahatlatmak derdindeyiz.

Ya kalanlar, geride kalanlar için üzerimize düşen ne?

Aslında formül basit, dinler bu formülü çoktan çözmüşler. Gündemlerinde tutmak istedikleri bütün konuları bazen günde beş vakit bazen haftada bir bazen de yılın belli gün ve aylarında ritüeller şeklinde sürekli tekrar ettiriyorlar.

Namık Kemal Osmanlıya kaybettiği değerleri hatırlatırken her şerefli vatanseverin yapması gerekeni yapıyordu. Köklerinden özünden uzaklaşan topluma hazinelerini işaret ediyordu. 

Kendini ehl-i hamiyyet ya nasıl etmez telef
Altı ayda gaip oldu altı yüz yıllık Şeref

*Çevirisi: Namus ve Haysiyetini korumaya özen gösteren insanlar nasıl kahrolmasınlar / Altı yüz yıllık  şeref altı ayda yok oldu.

Dünyanın dönmesi gibi bizde başladığımız yere döndük. Belki birer Namık Kemal kadar kalemimiz kuvvetli değil ama yurt sevgimiz sorgulanamayacak kadar kuvvetli…

[ Sahi neydi Şeref?  TDK ad; 1.Onur, 2. Erdem, yüreklilik ve yetenekle elde edilmiş iyi ün.]

Bize şikayet etmek değil, çözüm üretmek düşer. O zaman hayatlarımızı nereden toparlamaya başlayacağımıza bakalım.

Günümüz insanı eskisi gibi kendi küçük hayatında kocaman bir dünyada yaşamıyor, elindeki küçük ama bir o kadar devasa teknolojik aletle bireysel gücünün farkında olarak hareket etmeli. Hepimiz kendi çapımızda biraz senarist, biraz yayıncı, reklamcı, belki birazda haberci sayılırız.

Bugün sosyal medyada kendini yayıncı olarak görenlerin ya da içtiği kahveyi paylaşan insanlarımız, kaybettiğimiz etik değerleri de paylaşmayı alışkanlık haline getirmeli. Şerefini kaybetmiş topluma sürekli hatırlatmak gerekliğini hafızalarda sıcak tutmalı.

Mesleğini iyi yapmak, kimseye ve hatta önce kendine yalan söylememek, para için yalakalık yapmamak, haysiyetsizliklere sessiz kalmamak; kötülük yokmuş gibi davranmanın, arkanı dönmenin, görmemezlikten gelmelerin de onursuzluk olduğunu; eşe dosta torpil geçmeyenin namuslu, başı dik durması gereken kişi olduğunu nasıl anlatabiliriz gibi konulara odaklanmalıyız…

Artık yeni nesil Şeref gibi, namus gibi kavramların yatak odası ile ilişkili mevzular olmadığının da çok farkında, gençlik çoktan geçti oraları; bu durumda bize düşen ‘Onurlu hayatlar yaşamak!” kavramını anlatmak, hatırlatmak. Bıkmadan usanmadan zihinlere kazımak, sönümlenmesine izin vermemek… Kaybettiğimiz değerleri geri kazanmanın başka çözüm yolu yok. Unutmayın, bunu atalarımıza olan borcumuzu ödemek adına yapmak zorundayız.

Bir asker ol, silâhını tak, kuşan;
Bir şair ol, milliyeti dalgalat;
Bir işçi ol, ocağını yak, kıskan;
Bir âlim ol, hakikati parıldat!..
Haydi yürü! Medeniyet, şeref, şan,
Genç alnında millî ru’ya görenin!
Eski, yeni, hür ve mes’ud Türkistan,
Bütün Asya ve istikbâl hep senin!..

Mehmet Emin Yurdakul

#seref #onurluyasamak #tekrarinonemi #etikdegerlerimizinasılgerikazaniriz #vatansevgisi #insancayasamak #dilek #gundemarsivi #toplum #kulturerozyonu #tartisma 

Bir Kuş Bir Kurbağa

(Gündem Arşivi’nin amblemi olan kurbağasına bir göndermeyle, eski bir yazımla merhaba ediyorum. Keyifli okumalar.)

Kendime yabancılaşmamın şu birinci yılı biterken hepinizin yeni yılı kutluyorum. Sağ olun!

Öncelikle bana bu yaşattıkların için, bu kötü yıl için, gerçi hiç iyi bir yılımız olmadı da, yine de çok çok teşekkür ederim yüce tanrım.

Bana uzatmadığın ve göstermediğin o büyük ellerin ve o büyük merhametin için de.

Avusturalya kadar eski ve uzak düşlerime engel olamadığın için de, yemedi tabii.

Ve kullarına;

İzninle bir çift sözüm olsun, değil mi?

Bir gün ince belli bir bardak elimi kesmişti yıllar önce, o gün bu gündür ince belli bardakları yasakladım eve almayı, gerçi babamın kadın tarifi ilginçti, şöyle derdi; bardak gibi kadın, ve hep o elimin kesildiği günle elimdeki kanı durduran kadın bardak ilişkisini araştırdım, sanırım babam yanılıyor!

Bana aynı şarkıyı bin defa dinlettiğin için de tanrım…

Mesela göllerin elleri vardır demişti biri, Apa Gölü’ne bakalım derken senin ellerini kastetmişti.

Ya da Ree Nehri’ni, Ree, bir çok ülkeyi gezdiği için yan yana iki e koymuşlar sanırım. Ya da bir e başka e’yi doğurmuştur, kim bilebilir!

Ben, dillere yeni Kürtçeden ve eski Türkçeden bakıyorum, eskiden biz kardeştik, yan yana büyüyen, ve seven, ve küsen, ve doğuran, ve ağlayan…

Hem bırak Lüner Gölü’nün yüzölçümünü, ben yürüyeceğim bir göl düşledim; mesela Hengelhoef’i, ellerini tutmak provokasyonuma hazır seni de bulmuşken, dedi ihtiyar Marx.

Batıda bütün eller doğunun hayaleti ile tutulur, ve duygunun sefaleti ile sevilir bütün kadınlar.

Bırak ya şu gölleri nehirleri de, Van’da nasıl bir gol yediğini anlat diyor bir Amed’li, yeni yıla bu kahkaha ile boğulan saçmalıklarımla bağışla beni tanrı ve kulları…

Hani az değil şu kulların da.

Sonra sarıldım içimdeki kayıp yıllara, utangaç kedilere, o giden son durağa baktım, İstanbul’da Mecidiyeköy Metrosu durağını aklıma yonttum, ince belli bardağın elimi kesmesi gibi.

Tanrım, şimdi şairler bana kızabilir dağ evlerinde yaşayan şairler veya Orta Anadolu’da “şiirin ve türlerin kökeni”ne inen akademik birimler bana öfkelenebilir, normaldir: onları da bağışla, gerçi sen işini bilirsin!

Çocuklar dağıldı biraz sanırım “abi ben şimdi şiir için adam bile vururum” diyor biri; bakıyorum yüreğine, bunlar göl kenarında hayatı düşlemeyenler diyorum, tıpkı benim gibi, bunlar toprağı ve acıyı külfet edenler…

Ama sonra yoldaş deyince bir bakıyorum ki kendisi olmaktan çıkıyor hepsi, bir siyasi ahlak abidesi oluyorlar, ağbileri gibi!

Kendime nasıl da yabancılaşmışım dedim içimden.

Utandım ey kullar, ey küller…

Sanırım ilk defa sevmeye yenildim, onun kasırgasına tutuldum!

Kendi içimden çıkıp gitmek istiyorum artık. Mesela Darende’ye, mesela Kürecik’e, mesela Hamburg’a.

Ne zaman döneriz, bunu hiç kimse bilmez, diyor bir diğeri…

İşte bir gölün kıyısında kendimi hayal ederken, bir boş kovan gibi Van gölünün kıyısında eline alıyor biri, beni suç delili ediyor.

Kendi biletimi hiç kesmedim ama, bu ağır külfetimin etrafında bir şiir gibi dolanıyor saçları eskimiş bir kadın, biraz da yüzleri kırışmış,

E dedim ki sana, o göl çok yaşlı, yürürsen başkasıyla hasretim bir gün öldürür seni.

(bir kuş bir kurbağa’dan)

Mazlum Çetinkaya

#gundemarsivi #mazlumcetinkaya #birkusbirkurbaga #yilbasi #yeniyil #sorgulama #deneme #isyan #tanri #adalet #esitlik #hasret #ask #deneme #mazlumcetinkaya

Ayrılık Düğünü

Yaranı saklayacak başka yer bulmalısın. Gülüşlerinde söndürmelisin acını. Keskin bir bıçak gibi bak uzaklara. Çünkü uzaklara bakmak hep iyi geldi sana. Gitmediğin yerlerin, çıkmadığın adaların kokusunu sana ulaştıracak esintilere aralık bırakmayı unutma, pencereni açık tut. Hiçbir şey olmamış gibi kendine doğru yürümeni sürdürmene bak. Dik tut başını. Dünyayı parmağında oynatıyormuş gibi yap. Sessizliğe düğümlen istersen bir süreliğine. Birikmen gerekiyor çünkü. Birikmen kendine…

Ağaçlara, böceklere; taşa, toprağa; kuşlara ve çiçeklere şiir yazmak için, için içine sığmamalı bundan böyle de. Ağaçlar, böcekler, taş, toprak, kuşlar ve çiçekler her dildendir biliyorsun. Börtü böcek, kelebekler… Dinleri, ulusları yok onların… Irk ve sınıf ayrımı da yok aralarında. Çocukları onlardan ayırma(ma)lısın. Derinlik, incelik, şiir ve insan bilgisi işte burada.

İnsanı insana taşımak gerek. Aşka, şiire, özgürlüğe insanı… Bu iş hiç bitmesin. Senden sonra bile… Çünkü bu, insanı insan yapan maya. Oluşmak için bir ömür çok az. Bunu daha önce de konuşmuştuk seninle. Bu yüzden Aşk Bilgisi, Düş Bilgisi, Gelecek Bilgisi çalışmalısın zaman buldukça.

Sık sık başa dön. Kendini ve geleceği anımsa. Çocukluğuna yaklaşmaktan çekinme. Yabancısı olduğun kentler listesinden sor nerde olduğunu, nerelerde yaşadığını, neler yaşadığını…

Gökyüzünü ayakta karşıla ne zaman karşına çıkarsa. Ayı, yıldızları… Anımsa dağlara karşı seviştiğin günleri. Saçlarının rüzgâr olduğu günleri anımsa. Sakallarının mavi çıktığı günleri ve ayaklarına kapandığı günleri yağmurların…

Kendine diye çıktığın yolculukları bir düşün… Ne uzunmuş değil mi insanın kendinden kendine yolculuğu! Bitti bitecek ömür kadar işte. Ama böyle ayaz, böyle avaz kalmanın nedenini anladın sonunda. Böyle naçar, böyle sol başına… İyi ki kahramanların yok. Bağlandığın bir din, inanç, düşünce tam olarak… Bunu varsıllık say kendine.

İnsan yanlışlarının ve doğrularının toplamı kadar. Bildiklerini unuttukça artar bu toplam, azalır cahiller gibi cesur davrandıkça. İstersen tartıya çık. Ama gerekmez. Çünkü kanıtlayacağın hiçbir şey yok kimseye.

Senin ayrım noktan sendin. Hem herkesten biri oldun, hem herkesten farklı. Üstelik sen yollara yazgılıydın. Yolun kendisine… Bu yüzden birçok yalnızlık edindin. Yollarda inandın başkalarının yaşam hakkını savunmadan insan olunamayacağına. Kurdun / kuşun hakkını savunmadan insan olunamayacağına, yollarda… İşin olmadı yükselen alçak değerlerin hiçbiriyle.

“Karşılığında bir şey bekliyorsan, yaptığın hiçbir şey iyilik sayılmaz,” diye uyardın kendini. “Ancak ahlaksızlığa yaklaştırır,” diye… “Öyle olacaksa git namaz kıl, dua et, daha iyi,” diye de pekiştirdin bu dediklerini. Haklıydın! Haklısın! Zarar görmeyi göze almayanların kendisine bile yapacağı iyilik yok aslında. İnsan ve doğa sever olmak, adil, demokratik ve özgürlükçü bir gelecek istemek lafla olmaz. Böyle bir dünyayı kendin için istemeden başkalarına sunamazsın. Devrim olmazsan, devrim yapamazsın.

Neyse laf uzun. Fazla zaman da yok. Bir süre ovalarla yürümelisin bana kalırsa… Bir süre ırmaklarla… Dağların sazağına bırakmalısın yüreğini. Sessizliğine taşın toprağın… Kendini arar gibi kaybolmaya çıktığını söyle kurt / kuş, kim önüne çıkarsa. Hiçbir şeyi sokma sonrayla ve sonsuzla arana.

Her şeyin başlangıcı söz. Aşk ile, düş ile… Sözleri kaza kaza ilerle kendi sırrına. Yeni kendine ulaştığında orada dur. Çünkü artık duvar yok önünde.

Kendinden başkasına boyun eğmediğinden iyice emin ol! Emredeceğin ve itaat edeceğin kimse kalmayıncaya kadar yonttuğundan kendini… Bir çiçeğe yürür gibi yap bunları… Ama su ol önce. Bir günlük ömrün kalmış olsa bile onu sonsuzmuş gibi yaşa.

Yaralarından ne çok şiir aktığını biliyorum. Yaşanır bir dünyaya doğru çevirdiğini de her birinin yönünü. Kardeşliğine ve sonsuz senfonisine yeryüzünün… Bunu küçümseme. Bir sabah uyandığında çiçek açtığını görebilirsin yaranda. Acın, ağrın dinmiş olabilir. Tersi olursa olgunlukla karşıla. “Bana tanımlanmış hayat bu kadar,” diye anlayış göster. Yoksa incinir dünya. Her yere, her şeye gülümse. Her şeyi ve herkesi bir kez daha bağışla.

Giderken yüzünü öyle bir daldır ki sözcüklere, onların da içi içine sığmasın, yeni anlamlar arasın her biri kendine.

“Bunlar tamam,” diyorsan bir acı, bir acı daha soy kendine ve bütün zamanlarla paylaş.

Unutma sen benim kimimdin, kimimsin… Ne de olsa bu yaşa kadar yurt olduk birbirimize.

Başlangıçlar güzeldir. Bu yolculuk ayrılığa neden olacaksa dünya ile aranda, bir düğüne dönüşsün bence. Ayrılık düğünü… Nasıl da hoş geliyor kulağa.

Arkandan ne diyeceğimi merak ediyorsun belki: Onun başka bir havası vardı diyeceğim. Gidilmemiş yerlere benziyordu adımları. Saçları rüzgâr, göğüsleri çağla bir kıza aşık gibi yürüyüşü kalmış aklımda. Acılardan sevinçli şarkılar yapmak için şiire bulaştı. Kendini bir esintiye bırakarak gitti. Sözcüklerden başka kimsesi yoktu. Otlara, böceklere karıştı. Aklı fikri tohum gürültülerindeydi zaten. Hayatı ölümden korkmayacak kadar seviyordu. Yarın güzel olacaklar satardı düş fiyatına. Yüzünde aşk izi vardı.

Diyeceğim ki soğuk havalarda gülüşlerini düşürmeden yaşadı. Diyeceğim ki üstü başı yaşanası bir dünya kokuyordu. Gül hızında geçip gitti aramızdan. Diyeceğim ki sizleri ve dünyayı selamladı son kez.

Hayrettin Geçkin

#hayrettingeckin #gundemarsivi #edebiyat #ölüm #ömür #hayat #yaşam #sevgi #veda #ayrılık #doğasevgisi #engüzelsözler #insanınkendineolanyolculuğu #anılar #hoşçakal

Üzüm Bağları

Mutluluğa ya da mutsuzluğa dair her insanın söyleyecek tümceleri vardır dedi Niko. Yaşlandıkça kıvanç dolu günler azalıyor, bitiyor… Neden bu böyle oluyor?

Altmış sekiz yaşındayım. Kırk iki yıldır Eleni ile evliyim. İki yıldır o kadar çok değişti ki!… Onunla bir şeyler konuşmak istiyorum; ama o üç maymun duruşu sergiliyor. Bedenine artık elimi süremiyorum. Kendi kendime düşünüyorum, acaba hayatında genç bir erkek mi var?

Ama bizim burası küçük yer, erkekleri sakız ağızlıdır, ertesi gün ilçenin barında, kahvesinde ortalığa saçılır, duyulur. Sözcesi böyle bir ilişkisi olsa saklanması olanaksız.

***

Yaklaşık bir yıldır tanırım Niko’yu.

Bu bölgenin en güzel Cabernet Sauvignon üzüm bağlarına sahiptir . Her hafta bana değişik yıllara ait beş litrelik kırmızı şarap getirir, arada birlikte içeriz, karşılıklı değerlendirmede bulunuruz. Ekim, Kasım, Aralık ayları dışında yanında ona yakın Arnavut bağ-bahçeci çalışır. Onlara çiftliğinde konaklama olanağı sunar. İşçilerini de kendi özü gibi düşünür, korur…

Geçen yılın sonbaharında çürümüş kestane ağacını keserken, hiç ayrımına varamadığı bir anda devasa ağaç devrilmiş, Niko da altında kalmıştı… Omuzu kırılmıştı, belkemiği zedelenmişti… Ölümden dönmüştü. Uzunca bir süre hastanede kalmıştı…

On dokuz yaşında Selanik’ten bir yük gemisine binmiş, Amerika’ya gitmiş. San Fransisko’da bir barda iş bulmuş. Bulaşıkçılığa başlamış, akşam üzeri işbaşı yapıp sabaha karşı işyerinin kendisine tahsis ettiği kanepede uyuyormuş. Bir süre sonra özel bir kolejde barmenlik, garsonluk eğitimi almaya başlamış. Sabah 09:00 da okula gidermiş saat 12:00’ye kadar.

Beş yıl boyunca çalışmış, Frank Sinatra, Benny Hill‘e uzanan yüzlerce ünlü kişiye sunumlar yapmış. Üç binden fazla kokteyl yapabileceğini söyledi bir gece. Kafamız tabii ki bin dünya! Olur mu olur, dedim geçiştirdim…

Masanın kıvamını bozmak adaba uymaz …

Bir gece, çalıştığı bara geceliği bilmem kaç yüz dolar olan seçkin kadınlar gelmiş, bilmem hangi Avrupa ülkesinin diplomatlarıyla. Bu şıkı mıkı  hatunlardan bir tanesi Niko’ya yazılmaya başlamış!…

Sonrası mı? Malum son! Henüz daha gece sonlanmadan Patron onu kapının önüne koymuş… O da birkaç gün ortalık yerlerde dolaşmış, sonra San Francisco’nun kurucusu Tegmen Jose Joaquin Moraga ve Francisco Palou hazretletinin heykellerinin önünde selama geçip, vedalaşmış .

İlk uçakla ver elini Avusturalya. Sidney kenti ki binlerce Yunanlı göçmeni bağrında barındırıyor… Ora bura derken bir otelde şef barmen olarak işe başlamış… Yıllar sonra çocukluk arkadaşıyla lobide karşılaşmış… Çok kısa bir zaman diliminde de basmış nikahı; böylece çift kişilik yaşam başlamış…

***

Uğraşımdan kaynaklı sekiz ülkede çalışma yaşamının içinde bulundum. İngilizce, Fransızca, Almanca, Arnavutça bilirim.

Yıllar sonra, hatunla birlikte ülkemize döndük. Annemi ve babamı yitirmiştim. Bir ailenin bir erkeği olmanın sorumluluğunu ister istemez üzerime almak zorunda kaldım. İki erkek bir de kız çocuğumuz vardı; onların eğitimi için bağ-bahçe işlerine adım attım.

Kendime söz verdim, bu bölgenin en iyi şaraplık üzüm bağları benim olacaktı! Birkaç yılda bunu başardım… Ama çok araştırdım, inceledim…

Bu yoğun iş güç ortamında karımı acaba ihmal mi ettim?

Düşünüyorum düşünüyorum yanıtı biraz bulutlu . Onun da çok beni umursadığını imgelemimde bulamadım. Yarın akşam iki oğlum, kızım ve karımın kızkardeşi bize gelecek, onları yemeğe çağırdım. Büyük bir olasılıkla ailece yenilecek son yemek olacak!… İçimdeki birikintiyi şaraplar içilirken masada kusacağım…

Bu tarz yaklaşımın hiç hoş karşılanmaz. Seni suçlarlar. Bence, sen Eleni’yi karşına al onunla konuşmaya çalış; senin bilmediğin psikolojik sorunları olabilir. Ona yardımcı olmak istediğini söyle. Böyle keskin davranışta bulunmamanı öneririm. Ama takdir yine de senindir.

Gecenin hayli ileri bir saatiydi artık. 70 cc Barbayani de bitmişti. Bundan sonra konuşulacak her sözcük kayış koparırdı. Niko’ya taksi çağırdım. Birbirimizin elini sertçe sıktık.

O gelen taksiye bindi.

Ben de basamakları ağır ağır inerek sahile doğru yürüdüm…. Laciverte çalan gökyüzünde dolunay asılıydı!

Anıl Güven, Atina

#cabernetsauvignonüzümbağları #aile #anilguven #gundemarsivi #iliski #yaslilik #hayat #tartisma #bunalim #bosanmak #sarap #deneme 

 

Hüznün Gökkuşağında Yaşayanlar – Ali Erkan Güneri

“Bu oyunu sekiz kez izleyip Melih Cevdet Anday’ın, ‘Anı’ şiirini, Nüvit Özüdoğru’nun yorumuyla ezberlemiştim.”

Yıl 1970. Bir oyunu, tamı tamına sekiz kez izleyen ve oyundaki bir şiiri o oyundaki bir oyuncunun yorumu ile ezberleyen kişi de işte bu kitabın gencecik yazarı, genç Ali Erkan Güneri.

Bugün yetmişlerinde olup o günlerde on dokuzunda, yirmisinde olan bir genç kalem.

Bizi, kitap boyunca, 68’lerin 70’lerin Ankara’sında tiyatro tiyatro dolaştıran bir delikanlı.

Yazarın sözünü ettiği oyun, Alain Decaux‘nun, “Rosenbergler Ölmemeli”

Dostlar Tiyatrosu, Ankara’ya turneye gelmiş, oyunu, Mithatpaşa Tiyatrosunda sahneliyorlar. Genco Erkal‘ın yönettiği bu oyunda Ayla Algan konuk oyuncu.

Ah o oyunlar o oyuncular o salonlar o zamanlar o gençlik o umutlar o coşkular. O şehir.
(Ayla Algan’a da Genco Erkal’a da daha nice güzel yıl dileyerek…)

Şimdilerde, zamanın ruhu deniyor ya, belki ondan.

Öyle ki sanki başka bir ülke başka insanlar başka hayatlar…

Tabii ki öyle…

Ali Erkan Güneri Sosyal Hizmetler Akademisi mezunu. Daha lise çağlarında, okul yıllarında tiyatro ile haşır neşir. Akademinin bir tiyatro kulübü var. Ankara’nın çeşitli salonlarında oyunlar sahneliyorlar. Ama esas olarak okulun ve baş şehrin dışına, halkın yanına gitmeyi, ücretsiz oyunlar oynamayı hedefliyorlar.

Sosyal Hizmetler Akademisi Tiyatro Kulübü olarak, Aziz Nesin‘in, “Toros Canavarı” oyununu, 1971 yılı başında, karda kışta yola çıkıp, Çankırı Çerkeş ve köylerinde büyük izleyici gruplarına oynuyorlar. Kaymakam, askerlik şube başkanı, savcı ve jandarma kumandanı yardımcı oluyor.

Halkın ilgisi büyük…

Ve turne dönüşü, yolda yazar, duygularını şöyle ifade ediyor,

“Aydınlık doğaya gülümseyerek geçen geceler ardından dönüş yolu tutuldu. Kederliydik, üzgündük ama mutluyduk. Yorgunduk ama inançlıydık. Günlerce gider, yüzlerce köy gezebilirdik şu an… “

“…Şimdi Ankara yolunda yeni ümitler peşindeydi kafalarımız. Yeni ümitler…
Ve Ankara…
Operasıyla…
Tiyatrolarıyla…
Gazinolarıyla…
Ve Ankara…
Aydınlık yollar beldesi Ankara, Anadolu’da açılan kollarıyla Ankara…”

Tasvir Gazetesi Sanat Eki 16 Mart 1971

Kitap, yazarın mezun olduğu Atatürk Lisesi Gazetesinde, 10 Kasım 1968 yılında yayımlanmış olan Cezmi Tahir Berkin ile yapılan söyleşi ile başlıyor ve 1970 tarihli çeşitli gazetelerde yayımlanmış olan tiyatro insanlarıyla devam ediyor. Sonra yine aynı yıla ait, Oyun Tanıtım Yazıları, Fotoğraflar, Akademi Tiyatro Kulübü ile gidilen Çankırı/Çerkeş Anıları ile yazarın kitapları üzerine yazılmış yazıların derlendiği, BASINDAN başlıkları ile devam ediyor.

Ali Erkan Güneri bu kitapta biz okuyucuları sadece tiyatroya, oyunlara salonlara götürmüyor, sadece oyuncuları tanıtmıyor ya da yönetmenleri, şarkıları yüz binlerce insan tarafından alanlarda söylenen müzik insanlarını, afişleri bir sanat eseri olan grafik sanatçılarını anlatmıyor. Derli toplu, medeni, üretken ve ümitli bir şehri bir Ankara’yı bir hayatı bir zamanı da anlatıyor.

Kimler kimler var kitapta…

Yakın zamanda içimizi sızlatarak giden, Rana Cabbar var mesela. Söyleşi Ocak 1969′da yayımlanmış, Tasvir‘de… “64-65 mevsiminde Arena Tiyatrosunda” profesyonel olan, biz Ankaralıların AST demeyi pek sevdiğimiz Ankara Sanat Tiyatrosunun unutulmaz oyuncusu, tiyatro izleyicisinin belleğinde nice oyunuyla saygıyla yer eden Rana Cabbar var. O yaşlarında bile tiyatronun namuslu bir bilinç taşıması gerektiğine inananlardan…

İstanbul’da yaşayıp askerliği süresince AST‘ta çalışan ve yazarın söyleşisinin başlığına taşıdığı ifadesi ile, “Gözleriyle Geleceği Yıpratan Sanatçı Genco Erkal” var mesela kitapta. Yazarın o yaşında, “Gözlerinde şimşekler, ellerinde bir dolu inat, çabasının tümünü tiyatroya adamış bir adam…” diye tanımladığı Genco Erkal’ı, bugün izlediğimizde yazarın tahmininin ne kadar isabetli olduğunu görebiliyoruz.

Kitapta, söyleşiler yoluyla, Cemal Vuruşkan, Orhan Erçin, Özcan Özgür, Ajlan Aktuğ, Nisa Serezli, Erdinç Akbaş, Ali Yalaz, Tolga Aşkıner, Ulvi Uraz, Ayla Algan, Ceyhun Atuf Kansu, Metin Serezli, Latife Saruhan, Hayrettin Arslan, Zeki Alasya, Cahit Irgat, Metin Akpınar ve İhsan Kaynar’ı da kısa da olsa tanıma olanağı sunuyor. Bu yetmiyor, Oyun Tanıtım Yazıları ile de söyleşi yapılamamış birçok tiyatro insanını yine oyuncular başta olmak üzere, yönetmen kimliğinde, sahne düzeninde, afişte, oyunda tanımamızı sağlıyor. Neredeyse o dönemin tüm tiyatro insanlarını bir şekilde gözümüzün önüne getirebiliyoruz.

Oyun Tanıtım Yazılarında, Arman Salacrou’nun, “Durand Bulvarı” adlı oyununu Adalet Ağaoğlu’nun dilimize çevirdiğini, kardeşi Güner Sümer’in sahneye koyduğunu, oyunda diğer çok kıymetli oyuncuların dışında Fikret Hakan’ın da oynadığını öğreniyoruz. Yazarın da bilet alabilmek için gide gele AST’ın merdivenlerini aşındırdığı da…

Halk Oyuncuları Tiyatrosu’nun, ilk oyunlarının, Yaşar Kemal’in “Teneke” adlı oyunu olduğu, ikinci sezonda Tuncel Kurtiz’in de oynadığını…

Erkan Yücel’i…

Mengü’yü…

Orhan Kemal’e Saygı Haftasında, “72. Koğuş” ve “Eskici Dükkânı” oyunlarının AST’da sahnelendiği ve Orhan Kemal’in fuayede kitaplarını imzaladığını…

Ankara’da sayıları on beşleri bulan özel tiyatro olduğunu…

İstanbul’daki tiyatroların mutlaka turneye gelişleri…

Gördükleri ilgi…

Ankara seyircisi…

Kitapta yazarın hem genç hem olgun yaşlarında, Cahit Irgat’a özel ve hak edilmiş bir saygıyla yer verdiğini görüyoruz.

Yazar, önsöz niyetine okuru selamladığı, “MERHABA GÖKYÜZÜ” adlı yazısında, “Adını ne koyarım bilemiyorum ancak düşündüğüm, “Gökyüzü İnsanları” ya da “Gökyüzü Sanatçıları” “Sanatın Gökyüzü” de olabilir.” ifadesini kullanıyor.

Kitabı okuyup kapattığınızda gökyüzünde yüzlerce yıldızın tüm parlaklığıyla geçişini görebiliyorsunuz.

O dönemin oyuncularının çok az bir kısmı oyunculuğu bıraktı, birçoğu hem sahnede hem perdede yıldızlaşıp parladı. Ama çok emek verdiler çok bedel ödediler.

O tiyatro insanlarını da sahne gerisindeki tüm emek veren çalışanları da onları, o yaşındaki heyecanla yeniden bize hatırlatan, tanıtan yazara da saygıyla selamlamak düşüyor bana.

Güven Tunç
Yazar/Sosyal hizmet uzmanı

#gundemarsivi #guventunc #alierkanguneri #tiyatroroportajlari #gecmistetiyatro #anilar #huzungokkusagindayasayanlar #kiatpincemesi #kitapalintisi #neokumaliyim #tiyatrocularimiz #sanatcilarimiz #gencoerkal #cahitirgat #tiyatrooyunlari

Editörün Notu: Sayın Hayrettin Geçkin Bey de Sayın Ali Erkan Güneri Bey’in “İstanbul’la Oynuyorum” adlı kitabını incelemişti, bu çok sevilerek okunan güzel yazıyı da bu güzel yazının altına iliştirerek, siz saygıdeğer okuyucularımıza bir güzellik yapmayı amaçlayarak ekliyorum, keyifli okumalar.

“İstanbul’la Oynuyorum” | Gündem Arşivi, Okuyan ve yazanlar için dağarcık (gundemarsivi.com)

 

 

Kandırıkçı – Önsöz

Gündem Arşivi için önemli olacağını düşündüğüm bir yazıyı takdirlerinize sunuyorum. Birbirimizi neden kandırıyoruz. Kimler bizi nasıl kandırıyor. Buyrun önsöz den alıntılar okuyunuz…

KANDIRIKÇI’yı bir kitap olarak yazmaya karar verdiğimde yeterince kandırıldığımı düşünüyordum. Sokrates’in bir sözü var ya “Bir şey biliyorsam, hiçbir şey bilmediğimdir” diyor ya benimki de o hesap oldu. Konuyu araştırmaya başladığım da bu konu da da hiçbir şey bilmediğimi daha yeterince kandırılmadığımı düşünmeye başladım.

“Kandırıkçı seni” diye muzipçe işaret parmağımızı iki yana sallayarak işaretle gösterdiğimiz çocuğun bile büyüklerini kandırmak için anne karnında olayları gözlemleyerek kandırmayı öğrendiğini bile düşündüm. Gülmeyin valla öyle. Herkes herkesi her yerde, her yaşta kandırıyor. Herkes birbirini kandırınca da ortaya yaşanamaz bir hayat ve iğrenç bir manasızlık çıkıyor. Kim kimi nasıl kandırıyor, ne yöntemler kullanılıyor. Okuyucularım bilir ben derleme, örnekleme ve yorumlama türü yazıyorum. Tek kendi düşüncemi yazarsam olmaz bana göre. Kandırırken uzmanlık gerektiren konularda bile (örneğin algı yönetimi vb gibi) etrafımızdaki insanlar bu işin uzmanlarına taş çıkartacak yöntemler bulabiliyorlar. Neden kandırıyoruz neden buna ihtiyaç duyuyoruz önce ona bakmak lazım.

İnsan beyni insanın bedensel ve psikolojik bütünlüğünü korumaya programlı.

Hayatın her anında beyin yeniden şekilleniyor. Yaklaşık 86 milyar nöron var bölümler arasında katrilyonlarca bağlantı olduğu ileri sürülüyor. Bu uçsuz bucaksız bağlantı denizleri sürekli olarak sağlamlıklarını değiştiriyor ve bir yerdeki bağlantılarını kesip başka bir yerle bağlantı kuruyorlar. Geçen haftaya veya geçen yıla göre daha farklı bir insan olmamızın sebebi bu. Bir şeyi hatırlamak bu demek oluyor.
(Çeviren: Uzman Psikolog Lamia Kalender Ergül Kaynak: https://nautil.us/issue/91/the-amazing-brain/your-brain-makes-you-a-different-person-every-day)”

Yukarıdaki alıntıya göre anladığımız beyin insanın yaşam şekline göre insanı yönlendiren kendiliğinden bir programa sahip. Bu da kişinin karakter ve ahlak oluşumuna göre hayatını yönetme ve şekillendirmesini sağlıyor. Beynin en iyi ve önsel fonksiyonu ise görmek. Bu erkekler için daha geçerli olsa da kadınların işitsel varlıklarla sınırlanması ise bana çok doğru gelmiyor. Kadınlar mı yoksa erkekler mi daha çok kandırıyor ya da kandırılıyorlar bunların istatistiklerini de vereceğiz elbette. İnsan niye kandırır merak edenler için önce benim görüşüm sonra akademik fikirleri aktaralım. İnsanların hayatlarında çok tehlikeli bulduğum birkaç kelimenin altını çizmek istiyorum önce.

Daha. Daha çok, daha fazla, daha az. Daha sorunsuz, daha yeni, daha iyi vb bunlar çoğaltılabilir. Bu kelimenin yüzünden insanlar benim üçlü tanımlamam olan ŞEHVET-ŞÖHRET ve SERVET hastalığına tutuluyorlar. Daha iyi yaşamayı daha zengin, maddi olanakları daha iyi daha iyi yerlerde ve mevkilerde yaşamak olarak algılayan yani anlayan insanlar genellikle şehvet düşkünü insanlar olarak tanımlıyorum. Şehvetlerini elde etmelerinin yolu da servetten yani paradan geçtiği için hedon (Zevkçi) yaşantısına en iyi şekilde devam edebilmek adına makyevelist yöntemlerden olan kandırmayı tercih ediyorlar. 

Gün geliyor ki sadece hayvani bir şekilde zevk almak da artık onları tatmin etmiyor. Bu kez de beğenilmek, takdir edilmek, onure edilmek, alkışlanmak, övülmek vb okşayıcı duygular içeren şöhret hastalığına yakalanıyorlar. Bu üç hastalığın pençesine düşüldüğünde ise insanlıktan çıkılmış sadece zevk için yaşayan bir organizmaya dönüşmüş oluyor insan. Bu artık bir yaşam biçimi haline geldiğinde ise o kişinin beyni artık onarılamaz hale geliyor. Kurtuluş ise intihar ya da ölüm. Hatta kendi suçunu başkasına yükleyerek başkasının bedeninde kendini cezalandırmak için öldürmeye bile meyilli olabiliyorlar. 

Kandırmayı anne karnında öğreniyor insan. Bebek doğduğunda anne sütünü alabilmek, anne sıcaklığından mahrum kalmamak için ağlamayı seçerek anneyi kandırmaya başlıyor önce. Herkes hoppala bu doğal bir süreç. Bebek aç kalınca elbette ağlayacak vb diyecekleri duyuyorum ama ben buna katılmıyorum. İnsan bencil bir varlık. Önce ben diyeni candan aziz canan olmaz diyen bir varlık. Çocuğu için ya da çok sevdiği biri için canının verenlerin istisnası dışında bu böyle.

Şimdi gelelim neden kandırıyoruz. Sonra da kandırılmayı tercih mi ediyoruz . İnsan en iyi, en güçlü (Hükmeden) ve en büyük olma programıyla donatılmış bir yapıya sahip. Kendisinden daha iyi durumdaki birine karşı bilinç altında önce hasetlenme (Othello Sendromu) sonra ise düşmanlık beslemeye başlıyor. Bu süreç ise kişinin yanlış yola girmesi için yeterli oluyor. Bütün bunlara sebep tabii ki kişinin hayatı anlama, algılama ve beklentilerini belirlemesi olarak karşımıza çıkıyor. Beklentiler ise hayattaki rolünü ya da hedefindeki rolleri tayin edeceği için kişinin kişiliği ve karakteri de ona göre şekilleniyor. Ahlaki ve etiksel değerleri de tabii ki. Çevresel ve coğrafik faktörler elbette çok önemli ama kişi isterse kendini yetiştirirse bu etmenleri dışarıda bırakabilir. Dikkat ederseniz herkesin en çok kandırıldığı alan olan politik alanına hiç değinmedik. “Turpun büyüğü heybede” sözü gibi onu en sona saklıyorum. Kandırma kaotik ortamda gelişen, politik yollarla daha çok bulaşan sosyokültürel bir hastalıktır bana göre. Sosyal çürümenin bireyselleşmiş halidir.

Kandırmanın insani yönlerini incelerken hayvanları atlamamak gerekiyor. Hayvanlarda kandırıyor. Aslan avını, köpek insanı, kedi fareyi. Kandırmak doğal seleksiyonun bir parçası dememe az kaldı durun bakalım. Bütün bunları yazmamızın nedeni tabii ki daha az kandırılmak, hayattan daha az zarar görmek. İnsanın bencil yapısı insanın kendi cinsini ve başka canlıları kandırmasına müsait olsa da bunun doğru olmadığını söylemek gerek. Aslında insan ilk önce kendini kandırıyor. Peki TDK ya göre bencillik nedir Bencil, kelime anlamı itibariyle sadece kendini düşünen başkalarını önemsemeyen insanlara denilmektedir. Bencil insanlar kendi menfaatlerini her şeyden ve herkesten üstün tutan kimselerdir. “Bencil insanlar için başkaları hiç önemli değildir. Başkalarının ihtiyaçlarını görmezden gelmektedirler. Bu nedenle bencil kimseler toplumda güven duyulmayan, kabul görmeyen insanlar olarak ifade edilmektedir.”

Demek ki kandırıkçılar bencil insanlarmış. Eee bizler de biraz kandırıkçı değil miyiz. Biz ne kadar benciliz o zaman bir soralım kendimize. Bakın ünlü Alman düşünür Freud ise bu konuda ne diyor. O’na göre bencillik insanın doğasının bir parçası. “Freud, insanı, doğası gereği bencil olan, hazza ulaşmaktan başka bir amacı olmayan bir canlı olarak düşünmekte; uygarlığı ise insanı sınırlayan, içgüdülerini bastırmaya zorlayan, hoşnutsuzluk veren bir yapı” şeklinde tanımlamaktadır. Bu çok tartışma götürür bir konu. 

Devam edelim. Kandırıkçılık ailede başlayan bir sosyal çürüme. Hatırlar mısınız TV de bir dizi vardı “En Son Babalar Duyar” diye orada “Hallederiz Kadir” karakteri bu tanıma ne kadar uygun. Anne karnında aile bireylerinin yalanlarını ve davranışlarını tepkisel reaksiyonlarını kaydeden bebek dünyaya geldiğinde bunların bir kısmını hatırlayarak kullanmaya başlayacak ve hayatını ona göre şekillendirecektir. Elde etmek istediklerinin yolunun yalandan, kandırmadan geçtiğini öğrendikçe de insan küçük çaplı bir dolandırıcı olup çıkmaktadır. Kandırmayı biraz da çocuğun küçüklüğünde aile teşvik ediyor. Yanlışa göz yummak, suçu görmezden gelip susmak da bu işin bir parçası.

Küçük bir öykü anlatayım. Babası ölen Salim diye bir çocuk annesiyle yaşamaya başlar. 7 yaşındadır. Okula da gidemez, boyacılık, Pazar yerlerinde hamallık vb yaparken artık iş bulamaz eve ekmek getiremez olur. Günlerce aç yatarlar. Salim sonunda bir fırından ekmek çalar eve getirir. Annesi nasıl aldığını sormaz. Sonra ki gün Salim 2 ekmek ve üç yumurtayla gelir eve. Annesi yine sormaz, oturur yerler. Salim bakar ki annesi getirdiklerinin kaynağını annesi sorgulamıyor sadece karnının doymasına bakıyor komşunun kümesinden bir tavuk çalar be sefer. Keser yerler. Salim çalmaya, alışmış hatta kolayına geldiği için potansiyel hırsız olmuştur. Çalmalarının sonu gelmez. Gasp etmeye başlamış, evlere dükkanlara girmeye başlamıştır.

Artık evlerinde buz dolabı bile vardır ve doludur. Sonunda Bir kuyumcuyu soyarken yakalanır. Kuyumcu ile çıkan kavgada kuyumcu ölür. Salim yakalanıp idama mahkum edilir. Asılmadan önce son isteği sorulur. Annesinin dilini öpmek istediğini söyler. İstek annesine iletilir. Annesi oğlunun son arzusunu kırmamak için idam sehpasına çıkar ve oğluna dilini uzatır. Birden annesinin dilini ısıran Salim annesinin dilini koparır. Kan içinde bayılan kadın hastaneye kaldırılırken idam vukuatlı oldu denilerek infaz ertelenir.

Durumu duyan hakim Salim’i görmek ister ve neden annenin dilini kopardın diye sorar. Salim; annesinin ilk ekmek ve yumurtayı çalıp eve getirdiğinde kendisine kızmadığını, nereden aldın, çalışmıyorsun da diye sorgulamadığını ve hırsızlığına göz yumarak teşvik ettiğini, bu yüzden hırsızlık yaptığını ve kuyumcuyuda korktuğu için istemeden kazara öldürdüğünü, çok pişman olduğunu söyler. Bunun üzerine hakim davanın yeniden görülmesi için üst mahkemeye yazı yazar. Salim kazaren adam öldürmek ve soygundan 20 yıl ceza alır. Annesi de yargılanır ve bilerek azmettirme ve suça teşvik ettirme suçlarından 5 yıl ceza alır. 3 yıl yatan Salim aftan yararlanarak cezaevinden çıkar kimsesiz çocuklar için çalışmak üzere vakıf kurar….

Evet bu öyküden de anlaşılacağı üzere aile, her şeyin başı.

Bir yandan da dini (Uhrevi kandırıkçılık). Dünya üstündeki bütün dinler insanları kandırmak, kullanmak, ayar vermek, kendilerine uydurmak vb sebeplerle ütopik vaatlerle kandırmıştır. Hala da devam ediyorlar. Ünlü düşünür Mevlana bile “Zengin olmak çok şeye sahip olmak değil, az şeyle yetinebilmektir” diyerek insanları kandırmamış mıdır. Sofistik bakışla alkışlanan bu söz aslında insanlara siz yetinin, sizin sahip olmadıklarınızla, olamadıklarınızla birileri sizden daha iyi daha rahat yaşasın cümlesini ifadesinin içine kazılmak üzere gömmüştür. Bu da geniş bir konu. 

Kandırma insanın doğasında var belki ama politikacıların bunu meslek haline getirmesi ve insanı aptal yerine koymasına üzülüyorum. Politikacılar şunu da biliyor ” Karşısındakini aptal zanneden, dünyanın en büyük aptalıdır” Obsesif kuşkulu yaşamaktan, sürekli kandırılıyor muyum korkusu taşımamak için kültürümüzü, bilgi birikimimizi arttıralım ve kiminle olursa olsun ilişkilerimizde mesafeyi hep koruyalım. Mesafe saygınlıkta uyandırır unutmayın.

Olabildiğince insan olabilmek ve insan kalabilmek umuduyla bütün okuyucularıma saygılar sunuyorum…

Dursun Uzun

Gazeteci/yazar/Danışman- 0533 265 75 63 whatsapp’tan ya da dursunuzun33@hotmail adresinden görüşlerinizi aktarabilirsiniz.

#gundemarsivi #dursunuzun #yenikitap #kitaponsozu #onsoz #tartisma #toplum #kandirilmak #kanmak #fikir #kandırıkçı

 

Buluş Yoluyla Din Öğrenimi

Bu yazıya, eğitim bilimleri ve eğitim felsefesi üzerine ansiklopedik bilgi ile giriş yapacağım ama konumuz tam olarak bu değil.

Pek çok öğrenme yöntemi – metodu vardır. Sunuş yoluyla öğrenmede öğretmen, öğrencilere bilgiyi kendisi anlatır ya da yapıp gösterir. Araştırma – incelemede öğrenciye ödev verirsin. Staj ya da okul işliği, yaparak – yaşayarak öğrenmedir. Okul takımları, grup ödevleri, işbirliği öğrenmedir. Bu ve daha fazlasını, uzmanların ve akademisyenlerin yazdıkları eğitim ile ilgili kitaplardan öğrenebilirsiniz. Burada yazımızın başlığı buluş yoluyla öğrenim ve bunun din eğitiminde uygulanması ya da neden uygulanmadığı.

Buluş yolu ile öğrenmede, öğrencinin bilgiyi kendisinin bulması, keşfetmesi ya da öyle sanmasının sağlanmasıdır. Bu amaçla öğrenciye keşif yapması için alan yapılır. Müzeler, fuarlar, oyun alanları, kütüphaneler, pazarlar, böylesi keşif alanlarıdır. Okulların içinde de böylesi keşif köşeleri yapılabilir. Saksılardan oluşan bir botanik parkı, şairler köşesi böylesi keşif noktalarıdır.

Orta çağ zihniyetli, geri kalmakta inat eden toplumlar, buluş yoluyla öğrenmeyi sevmez. Çünkü orta çağ zihniyetine göre eğitim, çocuğu yetiştirme değil, şekillendirme işidir. Öğrenci, öğretmenin ya da sistemin istemediği şeyi öğrenmemelidir. Bu yüzden sansürler ve yasaklarla öğrencilinin bir şeyleri keşfetmesine engel olmaya çalışır. Buluş yoluyla öğrenmeyi, informal öğrenmeyle karıştırır. Öğrenci, kendi istediği gibi olmalıdır. Araştırma – inceleme ödevlerinde de verilen kaynaklar kullanılmalıdır. Oysa gerçek mucitler, kendi keşfettikleri bilgilerden yola çıkarlar. Ödevler, mucit yetiştirmez. Öğrenci sadece çözümü değil, sorunu da keşfetmelidir. Bunun için de öğrencinin sadece öğrenmesi değil, oynaması da teşvik edilmelidir. Yaşı kaç olursa olsun.

Buluş yoluyla öğrenmede öğrenci, istemediğimiz şeyleri de keşfedebilir. Mesela Sovyetler Birliği dönenimde işçilere kapitalist sistemin kötülüğünü anlatmak için, beyaz polislerin, siyah işçileri dövdüğü bir video izletilmiş. İşçiler, ırkçılık ya da polis şiddetinden çok, videodaki işçilerin ayakkabılarının kaliteli olmasını görmüş. Zira kendileri polis şiddetine alışkınlar. Muhteşem Yüzyıl dizisi ile Türk halkı, Osmanlı padişahlarının, öz oğullarını boğdurduğunu keşfetti. Sanat eserlerinin de insanların bir şeyleri keşfetmesini sağlama özelliği vardır. Türk halkının, Osmanlı Padişahlarının üçte birinin (otuz altı padişahın on ikisinin) tahttan indirdiği keşfetmesine de zaman vardır.

Öğrencinin kişiliğine göre merak yolu vardır. Bu yüzden en formal, programlı öğretimlerin bile informal, tesadüflere bağlı yanları vardır. Ünlü gazeteci, fotoğraf sanatçısı ve ressam, Fikret Otyam, çocukken, Niğde’de, Alevi bir satıcıdan bal aldığı için babasından dayak yemiş. Otyam, daha sonra Alevi kültürünün en büyük takipçilerinden biri oldu ve cenazesi de cemevinden kaldırıldı. Muhtemelen babasından yediği dayak, bu kültürü merak etmesine sebep olmuştu.

Merak, insanın kendini gerçekleştirmesinin iyi bir yoludur ve insanda her şeyi merak etme potansiyeli vardır. Okul içi-dışı etkinlikler, merak ve keşif duygusunu kamçılar. Oysa ülkemizde etkinlik eğitimi çok zayıf (1).

Etkinlikler, eğitime yük olarak görülüyor. İnsanın keşif çabasını asıl arttıran sanattır, keşif için ilham veren sanattır. Bugün aya gidildiyse, uzaya istasyon kurulduysa ve bunu İslam ülkeleri değil de, Hristiyan ülkeleri yaptıysa, bunda Newton kadar Bacon’un, Bacon kadar Shakespeare’in, Leonardo da Vinci’nin de katkısı vardır. Ülkemizde sanat ve sporcu eğitimi de zayıftır (2). Ülkemizde herkesin resim – müzik, hele de beden eğitimi dersi notunun illa beş olması saçmalıktır.

Son yıllarda, özellikle kamu kuruluşlarından, okullara sunum yapma yaygınlaştı. Muhtemelen il ya da ilçe milli eğitimden randevu alıyorlardır ama genelde öğretmenleri pek haberi olmuyor. Öğrencilerin bir kısmı (çoğu kez okulların konferans salonları, tüm öğrencileri alacak kadar büyük olmuyor) konferans salonuna alınıyor, gelenler bir sunum yapıyor, birkaç soru soruluyor ve kapanış. Mesela Emniyet müdürlüğünün BÖF (Bilgilendirme ve Önleme Faaliyetleri) birimi var, öğrencileri terör örgütleri ve diğer suç konularında bilgilendiriyor. ÇEDES’ de galiba böyle sunumlardan oluşacakmış. (Bu seneki okulumda din öğretmenleri ücretli ve henüz gelen olmadı. Oysa adı üstünde sunum, sunma metodu, bu çağın genci ise keşfetmek istiyor. (3)

Ülkemizde 185 okul günü az, ailelerin uzun yaz tatillerinde, hasatta çalışacak çocuğa ihtiyacı yok. Anne – baba işte çalışırken, okulların açık olmasını da daha çok tercih ediyor olabilirler. Mesele şu ki, etkinlik eğitimimiz ve çocukların keşfetme ihtiyacını karşılamıyor. İnternet dünyası gençleri keşfetmeye çağırıyor, okullar zaten televizyon ile rekabet edemiyordu, internetle hiç edemiyor.

Şimdi de asıl konumuz olan buluş yolu ile din öğreniminden bahsedelim. İşin doğrusu din adamları. Öğrencinin neyi bulacağından emin olmadığı için, buluş yolu ile din öğrenimini sevmezler. Aslında otoriteler, insanların keşfe çıkmasını istemez. Bu yüzden 12 Eylül, kitapları suç unsuru gibi tek kanallı televizyonunda teşhir edip, meşhur Fahrenhayt 451 romanını gerçeğe uygulamıştı (4). Koca ülke devletin tek televizyon kanalına kalmıştı.

Türkiye’de devlet, halkı kendi sınırladığı dine inanmasını bekledi, özellikle 12 Eylül sonrasında zorunlu din dersleri ile şekillendirmek istedi. Sonuçta Alevilerden başlayarak dinsizliğin (Ateizm ve Deizm) taban bulmasına sebep oldu. Sonra, Turan Dursun suikastı geldi. Bu suikast sonrasında, öldürüldüğüne göre yazdıkları doğru olabilir düşüncesiyle, kitapları ve kitaplaştırılan gazete – dergi yazıları çok sattı ve çok satmaya devam ediyor (5). 

Bence benzer bir durum, Adnan Oktar’ın tutuklanması sonrasında oldu. Adnan Oktar’ın tarikatının Müslümanlığının tek alameti farikası, evrim teorisine düşmanlığıydı. Halkı sürekli evrim aleyhine bilgiye boğuyordu. Oktar’ın aniden tutuklanması, insanları evrim konusunda bir şeyleri aramaya itti.

Tarikat ve Adnan Oktar demişken; Semavi yada İbrahim’i dinlerin (İslamiyet – Hristiyanlık ve Yahudilik), buluş yolu ile dini öğrenmeye karşıdırlar. Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır, derler. (Bu söz peygambere ait değildir. Muhammed yaşarken, hiç kimsenin kendisi ile eşitlemedi. Bu söz, muhetmelen Beyazıd-i Bistami yada Cüneyid-i Cürcani’ye ait olmalıdır.) Pir eteğinden tut, derler. New Age tarikatlar ve terör örgütleri, kendilerinin keşfedilmesini yada keşfedildiğini sanılmasını isterler. En azından ilk adımın, keşifle olması çabasındadırlar. Az da olsa, kendilerini merak edenler sayesinde, her nesilde örgüt olarak devamlarını sağlıyorlar. Bu örgütler de, keşiften sonra, zokayı yutturduktan sonra, sunumlarla o üyeyi şekillendirme çabasına giriyorlar.

Ben de Kırıkkale’ye geldiğin yıl, bir felsefe öğretmeni olarak Yeni Yüksektepe (şimdilerde Aktif felsefe) grubuna girmiştim ve her cumartesi derslerine devam ediyordum. Yaklaşık üç aylık kurstan sonra, üç haftalık üyeliğe hazırlık eğitimi ve üye olduktan sonra da ömür boyu seminer alıyordunuz. Üyeliğime iki yada üç hafta kala derneği terk ettim. Zira dernek iki tane İspanyol’un elindeydi. Antonya hoca dedikleri şahıs, derneğin kuruluşunda da varmış. Maria hoca dedikleri kadın, en az yetmişlerinde bir kadındı. En eski üyelere onlar ders veriyordu. Derneğin Türk üyeleri, ömür boyu ders almak zorundaydı. Diğer yandan dersleri de zırvaydı. Mesela, Sokrates’ten zerre kadar bahsetmeden, mağara benzetmesinden yada idealar aleminden bahsetmeden, Platon’u anlatıp, Aristo’ya geçmeden, Hint-Buda mitolojisine geçtiler. Sonrada Helena Petronova Blavatsky denen ve günümüzdeki pek çok modern üfürükçülüğün kurucusundan bahsediyorlar. En son burçları ciddi ciddi gerçeklik olarak anlattıklarında tarikatı terk ettim. (6) (7)

İnsanları tarikat yada örgütlere yönelten bir sebepte, kendisini gerçekleştirme ve keşif merakıdır. Gaziantep’te bir Japon’un, İŞİD (DEAŞ)’a katılmaya yöneltende bu sebeptir. Bu açıdan Adnan Oktar ve tarikatının hali hazırda tehlike olduğunu düşünüyorum. Küçük tarikatlar ve zenginlerin üye olduğu tarikatlar, daha sıkı ve gizli yönleri daha yoğun tarikatlardır ve her an umulmadık saldırılarda bulunabilirler. (8) (9) (10)

Buluş yolu ile din öğreniminden bahseden (benim bildiğim) ilk kişi, Danimarkalı filozof ve ilahiyatçı Soren Kierkegard (Körkırgırd ya da ona benzer bir şekilde telaffuz ediliyor)’dır. Kendisi Varoluşçu (Egzistansiyalizm) felsefeyi, Hristiyanlık felsefesi olarak kurmuştu. En son Fransız filozoflar Jean Paul Sartre ve Albert Camus’un elinde ateist felsefe oldu. Kierkegard (Körkırgırd diye okuyabilirsiniz), insanların İsa Mesih’in yolunu, papazlar ya da kardinaller aracılığıyla değil de, kendi aklı ve duygularıyla bulması gerektiğini söylemişti. Protestanlığın kurucusu, Alman ilahiyatçı Martin Luther, akıl, şeytanın or…dur demişti. (Luher, Türkleri ve Yahudileri Neden Öldürmeliyiz isimli bir kitap da yazmıştı.)

Aklın ya da bireyin arayışında ne bulunacağı bilinmezdir. Bu yüzden din adamları arama, benim sunuşumu izle der. Aramadan yorulanlar da bir sunucuya teslim olur. Dinde hoşlanmadığı şeyleri kendisi keşfetmesin, ona alıştıra alıştıra anlatsın ya da anlatmasın ister. Diğer yandan özellikle genç insanlarda keşfetme arzusu daha güçlüdür. Günümüzde ise insanlara bilgi bombardımanı vardır. Bazen istemediği halde bir şeyleri keşfeder. Mesela bir spiker kadın, İslam da cariyelerle seks yapmanın yasal olduğunu, cariye sayısının da sınırı olmadığını, konuklarından öğrenir ve yüzü şaşkınlıktan donakalmıştı.

Oysa bilse ki cariyelerle cinsel ilişkinin serbest olması bir yana, üzerlerinde ortak mülkiyet bile olabilir. Yani o kadını kullanan birden fazla erkek olabilir ve doğacak çocuk kura ile baba sahibi olabilir. Bu konuda açık şerhler var. Aslında pek çok kadın, dinlerdeki kadın aleyhine hükümleri bilse, gece uyuyamaz. (11)

Ülkemizde inançtan uzaklaşma süreci, dini keşfe çıkmayla başlıyor. Kendisine sunulanla yetinmeyen kişi, dini kitapları, Müslümansa Kuran’ı okuyarak başlıyor. Dinden uzaklaşmada genelde ilk aşama, hadisleri inkarla başlıyor. Peygamberin ölümünden 190 (yuvarlarsak 200 yıl sonra derlenmeye başlayan hadisler, sık sık, hem birbirleriyle, hem de kuranla çelişiyor. Sonra tarikatları ve mezhepleri ret ediyor ve deizm süreci başlıyor.

Ben de kendi dini keşif sürecim, 17-25 Aralık sürecinde başladı. O vakte kadar dinin, insanlar arasında kuvvetli bir bağ olduğunu sanırdım. Oysa Fetöcüler, bir hafta bekledi ve ardından dağıldı. Bu süreçte dine inancım adım adım zayıfladı. Dedem Korkut’u okurken, Aleviliğin aslında İslam olmadığını, Türklerin İslam öncesi inancının İslam boyası ile boyanmasından başka bir şey olmadığını keşfettim. Biz Kürt’üz doğru, biz de Aleviliği, Türklerden öğrenmiştik. Sonra, Pir Sultan Abdal, bir şiirinde Dürri Mekrun’u oku dizesinden etkilenip, Yazıcıoğlu Ahmet Bican’ın, Osmanlı yüksek kültürünün önemli bir eseri olan Dürri Mekrun’u okudum. (Muhdiddin Arabi’nin ve belki başka bazı yazarların bu isimli kitabı var.) Yazıcıoğlu, açıkça Aleviliğin, Hıtaylar’dan çıktığını yazıyor. Yani Şah Hatayi’nin adı hata yapmaktan değil, Hatayi’lerden geliyordu. Yani Osmanlı’da bunu biliyordu. Uygurların sanem dansı ile semahın benzerlikleri tesadüf değildi. Diğer yandan, Profesör İlhan Arsel’in Şeriat ve Kadın adlı eserini okuyunca, yıllar önce okuduğum, Fuzuli’nin Hakikat-ül Saada’sını hatırladım ve yapılan ahlaksızlığı keşfettim. İkinci imam Hasan, karısı Cude tarafından zehirlenmişti. Cude’nin, kocasını zehirlemek için açık sebebi vardı. Hasan, küçük yaşta kızlarla, tek gecelik muta nikahı yapıp duruyordu. Kadın gene iyi biriymiş, ben olsam balta ile kafasını koparırdım. Muta nikahının Şiiliğe özgü olduğunu sanıyorsanız, yanlıyorsunuz. Arap ülkelerinde de son derece yaygındır. Bu da benim dinden kopma noktam oldu.

Öğrencilerim arada dini sorular soruyor. Ben de onlara dini kitapları okumalarını öneriyorum. Sadece Kuranı değil, tarikat liderlerinin (Said-i Nursi, Süleyman Hilmi Tunahan vs) kitaplarını da kaynağından okumalarını tavsiye ediyorum. Pek çoğunun yüzü asılıyor. Zira keşfedeceklerinin hoşlarına gitmeyeceğini biliyorlar.

  1. https://onbinkitap.blogspot.com/2021/08/etkinlik-egitimi-sorunumuz.html
  2.  https://onbinkitap.blogspot.com/2022/02/sporcu-ev-sanatci-yetistirememe.html
  3.  https://onbinkitap.blogspot.com/2023/10/cedesin-olu-dogumu.html
  4.  https://onbinkitap.blogspot.com/2021/06/12-eylul-un-sucluluk-duygusu-egitimi-12.html
  5. https://onbinkitap.blogspot.com/2023/08/2002-secimlerinde-medya-manipulasyonu_28.html
  6. https://onbinkitap.blogspot.com/2020/03/modern-ufurukculuk.html
  7. https://onbinkitap.blogspot.com/2019/07/tarikat-nedir-1-tarikatlar-kimlerce.html
  8. https://onbinkitap.blogspot.com/2018/08/adnan-hoca-yeni-bir-15-temmuz-tehlikesi.html
  9. https://onbinkitap.blogspot.com/2023/10/adnan-oktar-tarikatinin-beklenen.html
  10. https://onbinkitap.blogspot.com/2020/05/dinsizlik-turleri-7-kutuplasma-sonrasi.html
  11. https://onbinkitap.blogspot.com/2019/09/dinsizlik-turleri-4-feminist-dinsizlik.html

Sinan Kemal

#Felsefe #SinanKemal #Din #Okul #Eğitim #Cariye #DindenÇıkış

14 Şubat Dünya Öykü Günü Konuşması

Bazı konuşmalar uzadıkça tadı kaçar. O hataya düşmeyeceğim. Kitaplarımdan birine giren, “Hep susardım / az sözle anlatmak mümkün olsaydı seni,” dizesini buraya gelmeden önce bir daha gözden geçirdim.

Susmayacağım da bu yüzden! Çünkü susmak ölülerin tuttuğu günlüktür.

Sorular bazen düşlerimizin ömrünü uzatabilir. Ne dersiniz? Kendi ömrümüzü de belki…

Niye böyle oldu sahi? Yeryüzü, akan kan ırmakları. Ne şarkılar önüne geçebildi bunun şimdiye kadar, ne öyküler, ne şiirler.

Niye böyle oldu sahi? Sevgi yalan mıydı? Aşk yalan mıydı? Şiirler, şarkılar… Kitaplar yalan mıydı? İnsan yalan mıydı?

Bu soruların yanıtını bilmiyor musunuz? Bu soruların yanıtını…

Bu soruların yanıtını bilse bilse kim bilir? Kim bilir? Sahi kim bilir?

Sen bilirsin Dünya Anne. Uzun bir öyküsü olmalı bunun. Anlamak ve bilmek mecburiyetinde hissediyorum kendimi. Kendinden istifa etmiş biri gibi yaşamayı beceremem ben . Başımı dizlerine koyayım da anlat ne olur. Ama, ama bir sözcükte geçsin bütün macera.

Fazla vaktim yok Dünya Anne. Bir şeyler yapmalı… Bir şeyler yapmalıyım. Çocukluğum bana yardım edecek eminim. Hiç merak etme. Bir adım atmada belki de bütün mesele, bütün mesele bir ağız açmada… Düşlerimi giyinip dünyanın dışında bir yere gömeceğim silahları. Yağmalanmasın diye kentler Dünya Anne, ateş almasın diye silahlar…

Sonra mı? Orası kolay. Onu da merak etme! Derin bir uykuya dalacağım çocukların öldürülmediği bir öyküde.

Merhaba! İyi ki geldiniz. İyi ki öykü var. Türkiye Yazarlar Sendikası Çanakkale Temsilciliği adına selamlıyorum sizleri, Dünya Öykü Günü’nüzü içtenlikle kutluyorum.

Benden sonra arkadaşlarım öykü ile ilgili konuşacak, öykülerini okuyacaklar. Daha çok minimal öykü dediğimiz kısa öyküler okunacak bu programda. Biliyorsunuz öykü ile şiir kardeş. Az önce okuduğum kısa deneme ile birlikte, Dünya Öykü Gününe ve arkadaşlarımın okuyacağı öykülere, üyemiz Müjdat Güven’in bir yaşını bitiren kızına doğum günü için yazdığım kısa bir şiirle destek vermeye çalışacağım.

Müjdat’ın Gün Açar Mavi adlı şiir kitabında “Bağır Nûpelda /Kuşlar ve çocuklar ölmesin” dizesi var. Nûpelda nasıl büyülü bir sözcükse, Berfin-Müjdat Güven çiftinin kucağında sevimli bir kıza dönüştü o sözcük, bana da esin oldu bu şiir için.

NûPELDA’YA

Büyükler böyle burda
Altın için ağaçları
Kanı için kuşları öldürürler
Nûpelda

Sana bunları anlatması zor fakat
Çocukları da öldürürler
Hiç gözünün yaşına bakmadan hem de
Ukrayna’da
Gazze’de
Rojova’da
Her yerde

Nûpelda
Bir yolu olmalı
Bir yolu
Onlara benzemesin çocuklar
Büyüdüklerinde

Hayrettin Geçkin

#gundemarsivi #hayrettingeckin #14subatdunyaoykugunu #oykugunu #dunyaoykugunukutluolsun #deneme #toplum #siir 

Bölünme – Kırık – Ün

Türkiye Yazarlar Sendikası Çanakkale Temsilciliği’nin düzenlediği 14. Şubat Dünya Öykü Günü Etkinliğinde kalabalık bir öyküsever topluluğuyla aşağıdaki öykülerimi paylaştım…

BÖLÜNME

Sıra dağların ardındaki küçük köyün ıssızlığında özgürdü. Ağaçların, çayların, taşın toprağın, börtü böceğin arasında evrenin huzurlu boşluğuna yerleşmiş hissediyordu kendini.

Bırakmıyorlardı! Yaşamak adına bir dizi kurallarla kuşatmışlardı. Kural koyucularla çatışmamak için uyar görünürdü. Dayatılanları onaylamış gibi yapardı. Kendini ikiye bölmüştü adeta. Bir yanı, evrenin sonsuzluğa açılan kapısı; ki içinin karanlık bir duvarında saklısıydı. Dışından bakanları oyalayacak, hoşlarına gidecek birtakım süslerler çekmişti bu kapının üstüne.

Fırsatını bulduğu her an içinin gizli kapısından evrendeki huzurlu yolculuğuna çıkardı. Sonsuzlukta büyük bir varoluşun hazzıyla tamamlandığını hissederdi. O sırada birtakım kurallarla, kalıplarla, yargılarla hiç işi yoktu. Çünkü kalıpların, kuralların dünyası daraltıyordu ruhunu.

İnsan olmaya yüklenen anlamlarla; mal, mülk, yer, yurt, etiket, cinsiyet, onaylanmış kalıplar, biçilmiş roller içinde devam eden yanıyla kavga ediyordu bir yandan da. İnsanın vahşetiyle ilgili hissettiklerini kulağına çok önceden bir fısıldayan mı olmuştu ne ! Ruhuyla bağını koparmışların savaşlara neden olduğunu biliyordu. Biliyordu…

Sıra dağların ardında; sakin sessiz patika yollarda dolaşırken yaşadığı mutluluk, sonsuzca eşitlenmişlik hazzı neden insanların olduğu yerde bitiyordu? Kentler neden bunun cehennem haliydi? Nasıl anlatabilirdi başkasına; arıların, kelebeklerin, çiçeklerin, yeşermiş dalların, sararan yaprakların, doğan güneşin, yağan karın, mavi denizin, bulutların ve diğer pek çok şeyin kendi arasındaki uyumu ve insanda yarattığı o muhteşem huzuru? Ulaşılmak istenilenin tam da bu barış hali olduğu nasıl anlatılabilirdi sahi?

Dinleyecek birini bulursa bir peri gibi kulağına fısıldayacaktı. “Büyük varoluşla bütünleştiğinizde savaşmak için ne kalır ki geriye!”

Parçalanmış ruhunu okşadı usulca. Ardından derin bir of çekti. Dünyaya doğru uzattı boynunu. Mırıltıya dönüşen sözcükler ona patika yolculuğunda eşlik ediyordu.

*

KIRIK

Aynanın karşısına geçip uzun uzun bakıyordu. Bir gün ayna dile geldi: “Kendini bin kırıklı yüzümde göremesin ki.”

Kesik bir sızı boğazına yürüdü. Sonra burun kemiğinden gözlerine…

Gözyaşları kırılmış yerlerinden bir bir düşmeye başladı yüzüne.

*

ÜN

Bir gün aşk üzerine bir öykü yazmak istedi. Bir gün dostluk üzerine… Başka bir gün savaş üzerine. Sonra barış üzerine… Daha pek çok şey üzerine…

Yazamadı.

Yazamadığı onca öykünün kahramanı olarak yaşadı, böyle ünlendi.

Zeynep Geçkin

#gundemarsivi #zeynepgeckin #14subatdunyaoykugunu #oykugunu #dunyaoykugunukutluolsun #deneme #toplum #siir 

Türkiye Yazarlar Sendikası Çanakkale Temsilciliği 14 Şubat Dünya Öykü Günü’nü Görkemli Bir Şekilde Kutladı

Etkinlik 13 Şubat 2024 , saat 15’te Ziraat Mühendisleri Odası Çanakkale Şubesi salonunda yaklaşık 100 kişinin katılımıyla gerçekleşti. Sunumu Serpil Gürbüz, etkinliğin açılış konuşmasını ise Hayrettin Geçkin yaptı.

Türkiye Yazarlar Sendikası adına Ayla Kutlu‘nun kaleme aldığı 2024 Yılı Dünya Öykü Günü Bilidirisi’ni Şerife Öztürk okudu.

20 yıldan fazla cezaevinde yatan ve halen öykülerini cezaevinden bizlere ulaştıran Metin Turan‘ın tanıtımını Mehmet Kılıç yaparken Pervin Kılıç da Metin Turan‘ın bir öyküsünü seslendirdi.

Suna Güler, Halil Özçelik, Perihan Bilgay, Zeynep Geçkin, Filiz Ceylan, Şuayıp Odabaşı kendilerinin yazdığı minimal öykülerini okudular.

Bütün bu olup bitenlere, bu güzel etkinliğe Mehmet Kılıç, Pervin Kılıç ve Ecem Açelya Yapıcı’nın muhteşem tabloları eşlik etti. Fonda müzik vardı tabii..

 

TÜRKİYE YAZARLAR SENDİKASI DÜNYA ÖYKÜ GÜNÜ BİLDİRİSİ – Ayla Kutlu

İnsan, doğduğu anda aldığı ilk soluğun ardından attığı çığlıkla “yaşıyorum” mesajını iletir: Dünyanın en yalın, en kişiye özgü, çevresine umut dağıtan ilk öyküsüdür bu.
Doğmak ve yaşıyor olmak tükenmeyen bir öyküdür.

Zaman, doğa, toplumsal değerler, yakınlarımız, içimizde köklenen ilişkiler, inançlar, sorunlar… Dahası, duyguların bağlaşmasından gelen olumlu, olumsuz birikimler, içsel çelişkiler…

Ve eklenebilecek daha pek çok şey, öykünün kaynakları olabilir. İnsanlık hallerini düşünsel ve duygusal algı sınırlarının sonuna kadar yorumlayan öykücü; yansıtma yeteneğiyle birlikte, özenli dil, farklı anlatım biçimleri, inandırıcı kurgu ile öykü sanatının emekçisi olarak kendi farklı dünyasını yaratır.

Öyküyü; anlatı konularıyla, sınırları en geniş yazın türü olarak niteleyebiliriz. En oylumlu metin olarak nitelendirilen roman, teknik kurgusu yönünden öykülerden oluşan bir bileşimdir. Bu sanat, insanlığın her çağında var olan şeylerle; varsayılan kurgusallıkları kapsadığı gibi; canlı cansız, gerçeküstü, yalın gerçekleri de duygusal yönden derinleştirir. Yalnız yazarını değil, gözüne ve oradan içsel dünyasına ulaştığı okuru da sıradanlıktan çıkarır. Genellikle küçük oylumlu sayılan bu yazın türünün yaşamımızdaki yerini senede bir gün toplumsal etkinlikle onurlandırmayı, anlamlı bir değerbilirlik olarak nitelendiriyor, bu yolda harcanan emeklerin sahiplerine saygılarımı sunuyorum.

Metinlerin gözümüzün önünde sıradan işaretlermiş, harflermiş, sözcüklermiş gibi sessiz ve onurlu duruşlarından; yaşam boyu yorumlanacak duygulanımlar yaratanlara, yazının içerdiği “saklı cevher”i üreten sanatçılara ve okurlara ne mutlu. Gün bizlerin…

Yüreğin bir ince dalı var ki,
Öyküler sürgit titretecektir.

Yazarın emeği, yeni olay, algı, yorum ve anlatımla bütünleştiğinde; bilinen şeylerin başka yüzlerini keşfetmenin coşkusu, okura bir armağan olarak yansır. Dahası… Öyküde insanları tiryaki kılmak gibi bir özellik de vardır. Bu yüzden öykücüler, kuşaklar boyunca yeni anlatımları sanat dünyamıza sunarak, algımızı yüceltir, derinliğimizi artırırlar. Her yaştaki insanı etkileyen bu dal, onu daha duyarlı olmaya yönlendiren içerikleriyle; yaşamın her aşamasında okurun özlediği/ özleyeceği lezzeti sunarak; uzun- kısa, acı-tatlı, örseleyici yahut onurlandırıcı içerikleriyle… Ödüldürler. Paylaşıldıkça; bireyin, halkların, insanlığın ortak mirası olan dillerin sahipleneceği bu armağanlar kuşaktan kuşağa aktarılma onurunu kazanırlar.

Söz denen yoğun cevher, kendini sürekli üretip renklendiren zihinsel güçle birleştiğinde, billur bir kaynak gibi canlı ve coşkulu yeni gönül şenlikleri oluşturur.

Söz sanatının erken kanatlanmış yavrularıdır öyküler,
Engin özgünlükler yaratan duygularla,
Çatlayan tohumu, belleğimizin
Şiirle roman arası bir yolda yürür.
Bin bir kez çeşitlenir.
Cumhuriyetimizin yüzüncü yılı ardından, 14 Şubat dünya öykü gününü var edenlerle yaşatanları kutluyorum.

Ayla Kutlu

#gundemarsivi #aylakutlu #14subatdunyaoykugunu #oykugunu #dunyaoykugunukutluolsun #deneme #toplum #siir