Kategori arşivi: Düşünceler Tarihi

TKP’nin ‘KOMÜNİZM’inin Eleştirisi

Bugün neredeyse dünyanın tamamına hâkim olan ekonomik sistem kapitalizme dair şimdiye dek pek çok şey yazıldı çizildi. Kapitalizm elbette ekonomik bir terim olarak taşıdığı anlamın çok çok ötesinde bugün dünyanın tamamına hâkim olan maddeye dayalı sosyal, ahlaki ve felsefi sistemlerin de genel adıdır. Kanımca kapitalizm hakkında yazılmış hiçbir eser Karl Marx’ın Das Kapital’inin yerini tutamaz. Bu yüzden haddimi aşmayıp kapitalizmi eleştirme işini sevgili Karl Marx’a bırakarak; ben, kendini ‘komünist’ olarak tanımlayan biri olarak, komünizmi eleştirmek istiyorum. Ama önce Türkiye Komünist Partisi Emekçi Kadınlar Komitesi tarafından hazırlanan Kadın ve Ülke dergisinde yayınlanan “Sömürü nedir, işçiler nasıl sömürülür?” başlıklı makaleyi noktasına virgülüne dokunmadan sizlerle paylaşmak istiyorum.

Kapitalist toplumun hâkim sınıfı burjuvazi (patronlar) bu düzenin değişmez olduğuna inanmamız için her türlü yola başvurur. Bizi uysal köleler haline getirmek için, televizyonu, okulu, sinemayı, müziği, camiyi, her şeyi kullanır. İnsanlar arasındaki eşitsizliğin doğal, bu düzenin de ebedi olduğunu söylerler. Peki bu dünya hep böyle miydi? Dedemizin, dedemizin dedesinin, bizim giydiğimiz ceketin kumaşı aynı teknikle mi üretiliyordu? Peki; dikiş makineleri, kumaş fabrikaları, nakliye için kamyonlar, enerji olarak elektrik, traktörler o dönemlerde de var mıydı?
Bundan bin yıl önce insanlar ne üretiyorlardı, nasıl üretiyorlardı ve nasıl bölüşüyorlardı? Bu soruya cevap verebilirsek sömürünün ne olduğunu ve bizi nasıl sömürdüklerini daha iyi anlayabiliriz.

Üretim nedir?

İnsanlar, doğadan edindikleri ham maddeyi, enerji kaynağını üretim için bir araya getirip doğayı dönüştürerek kendileri için tüketim maddesi haline getirmişlerdir. İnsanların doğadaki maddeleri, insana yararlı hale getiren çalışmalarına üretim diyoruz. Üretim faaliyeti sonunda ortaya çıkan maddelere de ürün diyoruz.

Üretimin gerçekleşmesi için; üretim araçları, emekçiler ve üretim tecrübesi, bilgisi gereklidir. Bunlara üretici güçler denir.

Üretim araçları nedir? Başta toprak olmak üzere bütün doğal kaynaklar (ormanlar, sular, madenler vb.), bu kaynakları işlerken kullanılan her türlü araç-gereç; makineler, fabrikalar, nakliye araçları, yollar, köprüler, tünellerin tümüne üretim araçları denir. Üretim faaliyetini gerçekleştiren insanlara da emekçi denir. Makineleri yapan, onları çalıştıran emekçilerdir. Üretimin nasıl gerçekleşeceği, ürünün nasıl paylaşılacağını belirleyen ilişkilerin tümüne üretim ilişkileri denir. Üretim ilişkilerinin temelinde mülkiyet ilişkileri vardır.

Tarihteki üretim biçimleri

1. İlkel komünal (ortaklaşa) toplum: İnsanlar bir milyon yıl önce artık hayvan olmaktan çıkmış, yarı vahşi insan toplulukları olarak yaşıyorlardı. Bu dönemde insanlar arasında işbirliği esastır, işbölümü henüz oluşmamıştır.
2. Köleci toplum: Bu toplumun temel özelliği, köle emeğinin sömürülmesine dayanmasıdır. Sınıflar oluşmuş, devlet örgütlenmesi insanlığın karşısına çıkmıştır. Köleci toplumda iki temel sınıf vardır: Köleler ve efendiler.
3. Feodal toplum: Feodal toplumda köleler artık bir insan olarak kabul edilen serflere dönüştüler. Serfler toprağın bir parçası olarak alınıp satılabiliyordu. Bu toplumda iki temel sınıf serfler (köylüler) ve toprak beyleriydi.
4. Kapitalist toplum: Kapitalizm sömürüyü en iyi gizleyen üretim biçimidir. İnsanlar hukuk karşısında eşittir. Ama parası olan kazanır. Kapitalist toplumda iki temel sınıf burjuvazi (patronlar) ve proletarya (işçi sınıfı) dır.
5. Sosyalist toplum: Sınıfları ve sömürüyü ortadan kaldırmak üzere kurulan bir üretim biçimidir. Eğitim, sağlık, ulaşım, konut gibi tüm insani ihtiyaçlar devlet tarafından karşılanır. Çalışma herkesin hakkı ve görevidir.

Artı-değer

Kapitalizmde sömürü, patronun, işçinin ürettiği artı-değere el koyması ile olur. Kârın kaynağı dolaşımda değil üretimdedir. İşçi günde sekiz saat çalıştığında, iki saatinin karşılığını alır. Çünkü bu iki saatte ürettiği mal ücretini karşılar ama altı saat de patron için çalışır. İşte bu fazladan saatler işçinin artı-değeri ürettiği saatlerdir.

  1. Kapitalist toplumda sömürü gizlenmiştir.
  2. Kapitalizmde işçiler ücretli kölelerdir.
  3. Kapitalizmde her şey alınıp satılır bir maldır.
  4. Bir malın değeri o malın üretimi için harcanan ortalama emek miktarı ile ölçülür.
  5. İş gücü de bir maldır.
  6. Ücret emeğin değil, iş gücünün fiyatıdır.

Kapitalizmde sömürü nasıl işliyor?

Kapitalist üretimin iki temel unsuru vardır: Emek ve sermaye. Bizim cebimizdeki paranın sermaye olabilmesi için kâr getirecek bir faaliyet için yatırılmış olması gerekir. Sahip olduğunuz apartman dairesi ya da otomobil sermaye değildir. Ama aynı otomobil bir otomobil galericisinin elinde, aynı daire bir emlakçının elinde sermayedir. Sermayenin kaynağı, kapitalistlerin tutumluluğu değildir. Daha çalışkan olmaları hiç değildir. Sermayenin kaynağı emek gücünden başka satacak bir şeye sahip olmayan işçilerin karşılığı ödenmeyen emekleridir.
Kapitalizmde mal yani meta üretilir. Ürün ile mal (meta) aynı şey değildir. Ürünün mal olabilmesi için satılmak üzere üretilmesi gerekir. Kapitalizmde üretilen malı kimin kullanacağı önceden bilinmeden, pazar için üretilmektedir. Bu şekilde üretilen her şey metadır. Kapitalizm her şeyi alınır satılır bir hale getirir. Kapitalizmde üretim kâr için olur; ihtiyaç gidermek için değil. Yani süt üretmek kârlıysa süt üretir patron, onun için insan sağlığı ve bebeklerin gelişimi önemli değildir.

Metaların değeri nasıl belirleniyor? Neden 1 metre kumaş değil de, o kumaştan yapılmış bir pantolon daha değerlidir? Çünkü kumaş kesilmiş, dikilmiş, pantolon haline getirilmiştir. Yani ona kumaştan daha fazla emek verilmiştir. Peki, pantolonun değeri, fiyatı nasıl saptanıyor? Pantolonun kumaştan fiyat farkı, kumaştan pantolona dönüştürülürken ona eklenen emeğin değeri kadardır. İşçiler kapitalistlere emek değil, işgücü satarlar. Kapitalistler ücret için emeğin karşılığı derler. Oysa işgücü emekçinin çalışırken harcadığı fiziksel ve zihinsel yetilerin toplamıdır. Emek ise işgücümüzü satarak ortaya çıkardığımız ürüne kattığımız şeydir. Ayakkabı ustası, ayakkabı yapma yeteneğini patrona satar, ayakkabıyı değil. İşçi ayakkabıyı imal etmeye başladığı andan itibaren emek oluşmaya başlar. İşgücü, kapitalist düzende, diğer metalar gibi alınıp satılan bir metadır. Metaların değeri üretimi için gerekli emek zamanı ile saptanıyordu. İş gücünün değeri de üretilmesi gerekli olan emek zamanı ile ölçülür.”

(TKP Emekçi Kadınlar Komitesi, “Sömürü nedir, işçiler nasıl sömürülür?”, Kadın ve Ülke Dergisi, 2005)

Komünizm, dünya tarihinde çok büyük etki yaratmış, büyük kitleleri peşinden sürüklemiş bir ideoloji hiç kuşkusuz.
Marx, kapitalist düzende yaşanan haksızlıkları ortadan kaldırmanın tek yolunun, devleti kanlı bir devrimle yok edip önce bir (proletarya) diktatörlük kurmak ardından da sürekli devrimlerle başta özel mülkiyet olmak üzere din, ahlak, hukuk ve aile gibi değerleri ortadan kaldırarak içerisinde cinsel sınırın da olmadığı sınırsız ve sınıfsız bir toplum düzeni kurmaktan geçtiğini söylüyordu.

Bu ütopyayı gerçekleştirmek için yirminci yüzyılda dünyanın pek çok ülkesinde ihtilaller, ihtilal denemeleri, terör ve anarşi eylemleri düzenlenmiş ve düzenlenen bu eylemlerde milyonlarca insan ölmüş, bir o kadarı da sakat kalmıştır. Sonuçta bir ekonomik model olan komünizmi yaymak için bunca savaşa, can kaybına ve yıkıma gerek var mıydı? Daha demokratik, daha insancıl yöntemlerle komünizm propagandası yapılamaz mıydı? Ek olarak Stalin, Mao, Pol Pot gibi komünist liderlerin iktidarda oldukları ülkelerde yaptıkları katliamlar, rejim aleyhtarı insanları kurşuna dizdirmeleri, halkın üzerinde kurdukları büyük baskılar, kapitalizmden daha iyi, daha insancıl olduğu savunulan bir ideoloji açısından, nasıl yorumlanabilir? Komünizmin iktidarda kaldığı 70 yıl boyunca öldürdüğü 142 milyon 917 bin insan yok sayılabilir mi?

Komünizmin temeli, maddenin sonsuzdan beri var olduğu ve var olacağı inancına dayanan (tarihsel) materyalizme dayanır. Dolayısıyla komünizm, herhangi bir şekilde yaratıcının varlığını da kabul etmemektedir. Peki ama Big Bang Teorisi’ne göre evrenin bir başlangıcı ve sonu olduğu kanıtlandığına göre, bu durumda komünizm temelinden sarsılmış olmuyor mu?

Komünist ideolojinin, bu makalede anlatılmasa da, temel mantığını incelediğimizde Evrim teorisini kendisine temel aldığını ve insanları “gelişmiş hayvanlar” olarak gördüğünü biliyoruz. Marx, Charles Darwin’in insanların hayvanlardan evrimleşerek oluştuğunu öne süren evrim teorisinden çok etkilenmiş ve Engels’e yazdığı mektupta, Evrim teorisinin kendi felsefesinin doğa tarihi açısından temelini oluşturduğunu, söylemişti. Bilindiği üzere evrime göre ağaçlarda yaşayan maymunlar, zamanla yedikleri meyvelerin bitmesiyle yere inmiş ve doğal şartların kendilerini zorlamasıyla (doğanın diyalektiği) da insanlaşmışlardı. Komünizme göre de insan evrimleşerek oluşmuş ve daha sonra ise tarihin diyalektiği içinde din, ahlak, hukuk, devlet, aile gibi sömürü kurumlarını üretmiştir. Şimdilerde zorla ayakta tutulmaya çalışılsa da Evrim teorisi yıkıldığına göre bu durumda kendini bu teoriye yaslayan komünizm de onunla birlikte yıkılmış olmuyor mu?

Baştan söyleyeyim, bu soruların bende cevabı var. İlahi Adalet Komünizm adlı kitabımda bunları ve daha fazlasını tartıştım. Dileyen oradan okuyabilir. Bu soruları komünizmi iktidara taşıma iddiasında olanlara soruyorum.

Komünizmin hedeflediği, dini ve ahlaki değerlerinden uzaklaşmış yalnızca doğal ihtiyaçları ve cinselliğinin karşılanmasıyla tatmin olan insanlardan oluşan toplum, o ana kadar kazandığı din, ahlak, hukuk, aile gibi değerlerini reddederek, hem biyolojik, hem de diyalektik açıdan tersine bir evrim sürecine girmiş olmuyor mu?

Komünizme göre; ağaçtan yere inen maymunların doğal şartların zorlamasıyla ürettikleri din, aile, ahlak, hukuk ve devlet gibi kurumlar, insanların birbirlerini ezmelerine neden olan ve ileride yıkılması hedeflenen olan üst yapı kurumlardır. Oysa insanlar bu kavramlar olmadan önce tamamen sınırsız ve kuralsız bir hayat sürmekteydi. “İlkel komünal toplum” olarak adlandırılan bu yapı içinde üretim, yeteneğine göre, kolektif olarak yapılmış, tüketim de, ihtiyacına göre, yine kolektif olarak karşılanmıştır. Cinsellik sınırsız olarak uygulanmış, bütün toplum fertleri dini ya da ahlaki bir zorlama olmadan birbirleriyle özgürce cinsel ilişkide bulunmuşlardır.

Komünistlerin düşüncelerine göre, bu ilkel komünal toplum, insanlar için en ideal toplum yapısını oluşturmaktadır. Bu yüzden insanların sonradan uydurdukları din, ahlak, hukuk, aile, devlet gibi kavramları terk ederek yeniden bu modeli gerçekleştirmeli, sınırsız özgürlüğe ve doyuma ulaşmalıdırlar.

Görüldüğü gibi komünizmin vadettiği böyle bir toplum, yalnızca maddi değerlere önem veren insanlardan oluşacaktır. Ve maddesel ihtiyaçları karşılanan bu insanlar için kim tarafından, nasıl ve niçin yönetildikleri de bir önem taşımayacaktır. Bu ihtiyaçların karşılanması onlar için yeterli olacaktır.

Bu bağlamda ilk sorum: Komünizmin insan ilişkilerindeki en önemli etkenin ekonomik çıkarlar olduğunu savunması pusuda bekleyen bir başka materyalist dünya görüşü olan kapitalizme de kapı aralamayacak mıdır?

İkinci sorum: Dini, ahlaki ve milli değerlerinden uzaklaşmış yalnızca doğal ihtiyaçları ve cinselliğinin karşılanmasıyla tatmin olan kendi sorunlarına gömülmüş insanlardan oluşan yığınlar, başka ulusların kontrolüne rahatlıkla girerek güdülecek birer sürü haline gelmeyecekler midir?

Komünizm sanıldığının aksine ilk defa Marx tarafından ortaya atılmış bir ideoloji değildir. Bunun en iyi örneklerinden biri Şeyh Bedrettin’dir. Şeyh Bedrettin, Marx’dan yüz yıllar önce, Marksizmle büyük paralellik gösteren “yerli ve milli” bir komünizmi benimsemiş ve yaymıştır. Uğrunda idamı göze aldığı düşüncelerini paylaştığı “Varidat” isimli kitabında “yerli ve milli” komünizmini şöyle açıklıyor:

“… Allah, dünyayı yarattı ve insanlara verdi. Demek ki dünyanın toprağı ve bu toprağın bütün ürünleri insanların ortak malıdır. Ben senin evinde, kendi evim gibi oturabilmeliyim. Sen benim eşyamı kendi eşyan gibi kullanabilmelisin. Çünkü bütün bunlar hepimiz içindir ve hepimizindir. Tabii bunlara Allah’ın bizim yarattığı kadınlar da dâhildir…”

Dikkat ederseniz bu görüşler komünizmin dönem ve bölge şartlarına göre uyarlanmasından başka bir şey değildir.

Peki, TKP neden, Şeyh Bedrettin’in yaptığı gibi, komünizmi çağın ve bölgenin şartlarına uyarlamak yerine kolaycılığa kaçıp 19. yüzyıldaki ilkel haliyle pazarlamaya çalışıyor?

Söylediğimiz gibi Marksist teoriye göre komünist parti kanlı bir devrimle iktidara gelecek fakat ilkel komünal toplum yapısı tam olarak yerleştiğinde kendini feshederek ortadan kaybolacaktır. Peki, güçlü olanın zayıfı ezdiği orman kanunlarının işlediği ilkel komünal toplumda toplumsal düzen nasıl sağlanacaktır? Ve reel sosyalizm uygulamalarındaki ceberrut devlet uygulamaları bu ilkel komünal fantezinin neresine durmaktadır?

Bilindiği gibi Marksizmin sosyolojik teorisi toplumların tarihi gelişmelerini üç aşamada sınıflandırıyor: feodalizm, kapitalizm ve son olarak da komünizm. Marx tarafından bu tarihi süreçler, zorunlu geçişler olarak öngörülüyordu. Fakat öyle olmadı, kapitalizm geçirdiği onca krize rağmen her seferinde toparlanıp zombi gibi yoluna devam etti.

Acaba Marx’ın teorisinde bir hata mı vardı?

Marx’ın öngörüsüne göre; kapitalist toplumun gelişme sürecinde başlangıçta var olan küçük işletmeler zamanla holdingler, karteller, tröstler tarafından yutulur ve sermaye yalnızca belli tekellerde toplanır. Kapitalizmin sonucunda mal ve paranın tek elde toplanmasıyla fakir halk isyan eder ve bir iç savaşla komünist düzen iktidara gelir. Peki, bu taktiği biz biliyorsak kapitalistler bilmiyorlar mı?

Ayrıca komünizmin hedefi olan din ve ailenin ortadan kaldırılması aynı zamanda kapitalizmin de hedefi durumunda. Bilindiği üzere liberal ekonomi de devletin sosyal hayattan, ekonomiden çekilmesi ve zorlayıcılığının kalkması için mücadele ediyor. Aile, ahlak, din gibi hayatı kendince düzenleme iddiasındaki yapılar kapitalizmde de liberalleşme politikaları sayesinde daha kolay yok olmaktadırlar. Din, aile ve ahlak gibi kavramlar yok olurken sermayenin tekelleşmesi daha da hızlanmaktadır. Tuhaf bir şekilde birbirine zıt, birbirinin antitezi olan her iki ideolojinin de aynı şeyi savunuyor görünmesi bir tesadüf mü, yoksa çelişki mi?

Marx, devrimin Almanya, İngiltere gibi en gelişmiş kapitalist ülkelerde gerçekleşeceğini öngörüyordu, oysa devrim Rusya gibi az gelişmiş bir ülkede gerçekleşti. Bu durumda Marx’ın öngörüleri yanlış mı çıktı?

Osman Akyol

Yeeeeeeaaaaaahhh!!!

Kabile reisinin arzularını bu gece nasıl aktarsam, hava da yağmuru getirecek sanırım. Yıldızlarla yorum yapamayacağım. Neyse orada düşünürüm.

Oooooh! Sesler geliyor, galiba hazırlıklar tamamlandı. Hızlıca hazırlanıp kabileye sesleneyim. Ne güzel hediyeler alıyorum; yiyecekler, hayvanlar, kıyafetler, fil dişi kolyeler ve her şeyin en yeni üretimleri ile en yeni keşfi olan özel şeyler bende; ne kadar akıllıyım.

Herkes her şeyi bana soruyor, herkese her şeyi ben kurguluyor ve inandırıyorum. Ne desem sözümden çıkmıyorlar, dediklerimi sorgulamıyorlar, geçmişteki hatalarımı görmüyorlar ve ben de kendime inanmaya başladım. Ben başkayım.

Kabilenin delikanlıları çadırıma geldi, beni umarım bu defa çok sarsmadan taşırlar…

Yaklaştıkça ateş ne kadar büyüyor, etrafında zikre başlamışlar…

Bu kabilenin Tanrısı olmalıyım. Beni gören bana doğru gelip, önümde eğilip, eteğimi öpüp, minnet hediyesi bırakarak huzurumdan çekiliyorlar.

Her zamanki gibi reisin yanında yerimi aldım ve kabileye baktım. Nasıl reisin arzularını aktaracağımı düşünmeye başladım ama, konsantre de olamıyorum; çünkü hediyeler ve zenginliğim kafamda başka diyarları hazırlıyor.

Herkes çok mutlu görünüyor, yarattığım hikayelerde yerlerini almışlarcasına…

Korkuları, endişeleri kalmamış. Her şeyi kadere bağlamakla ve sorgulamayı yasaklamayla ne akıllılık etmişim. 

Ben, burada içimden düşünürken etrafa odaklanmaya devam edeyim. Konsantre olamıyorum ama. Hadi İlkay yaparsın.

Ayağa kalktım. Herkes hürmetle sustu ve dinlemeye başladılar;

Reis, kabileyi köleleştirmek ve çok rahat yaşamak için onlardan pay istememi istemişti, bu yüzden avcılıktan ve toplayıcılıktan reisin pay alması gerektiğini iletmek için başladım söze.

– Tanrılar dün yıldızlarla zenginliğin zararlarına işaret ettiler. Tanrıların seçtiği uzun ve kurnaz reisimizin yalnız zengin olmasını arzuladıklarını belirttiler.

Tanrılar, fakir kullarını cennette ödüllendirecektir. Yaptığınız hiçbir şey boşa gitmeyecek, bilakis daha fazla sizlere yapacağınız desteklerin dönüşü olacaktır.

Bu konuşma karşılığında reisten payların yarısını istemiştim, geleceğimi yine sağlama aldım. Büyük bir sessizlikle herkes birbirine baktı, bense sadece reis ile göz gözeydim. Kimsenin bizim zenginliğimizi sorgulamayacak olmasına da inanıyorum. Reisin mutluluğu ve endişesi yansıyordu diğer yandan ve devam ettim.

– Yan taraftaki kabile bizden sonra geldi bu topraklara, Tanrılar onların zenginliğini hoş ve doğru karşılamıyor. Onların bizim inancımıza biat etmeleri gerekiyor. Tanrılar bu hususta çok kararlı. Onlara saldırı yaparak sömürmeye başlamalıyız. Tanrılar kan istiyor.

Dedikten sonra, onlara Tanrıların acımasız olabileceği algısını ilk kez iletmiş oldum. Sınırları çok mu zorluyorum, diye bakarken; düşünmeden, coşkuyla varız diyebiliyorlardı.

Kabile reisinin arzuları bitmiyor. Her akşam toplanıp, kabileye reisin sözlerini Tanrıları alet ederek aktarmaksa; gerçekten çok zor. Fakat, işimde çok başarılıyım ki kabilede iki zengin var; biri reis diğeri ben. Kabiledeki annem, babam bile kölelerim tabi onlara biraz özen de gösteriyorum.

Kimse kabileyi köle ettiğimizi söyleyemiyor, bilakis bir mutluluk sevdasına daha çok köleleşmeye devam ediyorlar.

Geçenlerde Vikinglerdeki kabile büyücülerini işittim, benim gibi bu işi çözmüş erkek kabile büyücüleri bekaretini yitirmemiş çocukları kurban istiyor ve sonra kurban etmeden önce de tecavüz ederek bekaretlerini alıyorlarmış. Bu olayı işitince, gerek oğlancılık ve gerekse kız çocukları için ne kadar üzülsem de oracıkta ağzımı açamadım. Çünkü benim de perdem inerdi. Kabilem kadın olduğum için ne kadar şanslı olduklarını bilmiyorlar, olsun.

Reis çok şey istiyor, en başta güç ve saygınlık. Çok kindar ve nefret dolu. Ticari anlaşmamız olmasa, onunla yürümeye devam edemezdim. Her gün artan istekleri, her gün söylettiği yalanlara inanan biri olurken, çok dindar gösterilere imza atmaya daha çok gayret ediyor. Yarattırdığı hikayelerime en iyi ritüelci de kendisi. Bu alanda da ritüelleri gösteriş arz ediyor.

Reis, kabileyi sayemde yönetmese şimdiye aradan çıkartmıştı beni. Bazen payımı alırken sorun çıkartıyor. Eli mahkum hınzırın.

Kabileye acıdım biraz, zaten hem bizim için yaşayacak hem de savaşa girecekler. Onların acıları bizim mutluluğumuz olacak. Buna timsah gözyaşlarımı akıtamıyorum, ne ilginç. Reisin arzularından sonuncusu iletip, coşturayım.

– Bugün topraktan bir ses geldi, bu ses bir tohumdan ulaştı. İlkay, kabilene söyle nüfuslarını arttırsınlar. Kabilenin büyümesi için nüfusa ihtiyacı var. Herkesin en az 3-5 çocuğa sebep olması gerekiyor, dedi.

Ritimler başlasın, kara bulutların altında sevişirken bu gece siz yıldızlara ışık tutacaksınız.

Dedim ve kabilede üzerlerindeki cinsel bölgelerini kapatanların açmaya başlayıp, ritimcilerin, şarkı söyleyenlerin ve dans edenlerin ruhani bir çıkışta buluşmasını sözlerim sağladı.

Tanrılar ne olur affedin beni, kaç yaşıma kadar hayatta kalacağımı bilmiyorum ama hayatta zengin kalmalıyım, beni reisle aynı kabilede denk getiren ve bana biatçı kabilemi bahşeden Tanrılarım sizlere şükürlerimi sunuyorum, diye içimden sessizce dua ettim. (Tanrılara da kanıt yok ama varsa diye, işi sağlama almak adına merhamet istemek benimkisi.)

Tanrılar sessiz duaları duyabiliyorlar mıydı, en iyisi yarın inzivaya çekilip sesli dua da edeyim.

Dansa başladım ve başlangıç için şükür kelimemizi zikretmeliydim.

– Yeeeeeeaaaaaahhh!!!

Sihirli kelimemle coşmaya başladılar. Reisle birlikte, kabiledekileri izlerken nasıl mutlu oluyorduk.

Çok çocuğumuz olacak ve hepsi kölelerimiz olacak… Hepsi yetiştirdiğimiz kölelerin cahil yetiştirdikleri olarak da hayatlarını bana ve reise adayacak.

Ki olur da bir gün karşımızda gerçekleri görüp, söyleyerek bizi hedef alanlar olursa; artacak nüfus onları susturacaktır. (Önlemlerimiz de böylelikle halloluyor.)

Not:

1) Din ve siyaset ilişkisi bu kurgum kadar basit ve anlaşılır bir konu.

2) Sayın Homo Erectus Bey’in (Gündem Arşivi yazarı ve beyin fırtınası yaptığım üstadım) kabile büyücüsü ve kabile reisi ilişkisi üzerine fikirleri, bu yazımı kaleme alırken bana ilham oldu. Kendisine teşekkürlerimle.

Kemalist İlkay

Dedikodular

Atalarımız, hayvanlar gibi ilkel tepkilerin ötesinde konuşamadıkları zamanlar yine iletişim kuruyorlardı ve bu iletişime birbirleriyle ırksal birliktelikle ulaşıyorlardı. Belki, vahşi hayvanlara karşı korunmak ya da av yapmak adına iletişim hayati bir ihtiyaçtı.
Bizim ırkımızda bebeklerimiz yıllarca bakım ister, nitekim o dönemin bilinçsiz bireyleri, yani bebeklerini büyütemeyen ebeveynler veya doğum sırasında annelerini kaybeden bebekler, zincirinde artan ölümler… Demek istediğim çok ortak acı yaşadılar. Güçsüz insanların yem olmasını izlediler, açlık çekip, soğuklarda titrediler.
Zamanla vahşetlerden korunmayı öğrendiler. Ateş ile nasıl güç kazanıp, zaferler kazanmaya başladılarsa, birlikteliklerle güç kazanmışlardı. Birliktelikleri küçük toplum olma yolunda, ihtiyaç ve refah ortam için ortak yaşam koşullarında, o geniş doğal ortam bir mağarada yaşam koşuluna mahkum bırakıyordu. Misal muhtemelen kışları birlikte uyuyor, birlikte kalkıyorlardı; bir mağarayı paylaşmak zorunda kalabiliyorlardı.

Muhtemelen, birileri birilerini çekemiyordu. Birileri haksızlık yapıyordu, birileri çok haklıydı. Birileri aslanlaşıyor, birileri güçsüzleşiyordu. Birileri, bazı gün birileriyle daha detaylı konuşmak istiyordu. Birilerine kendilerini anlatırken, yeni sesler çıkarıyor, zamanla fazlaca kelimeler üretmeye ve oluşturmaya başlıyorlardı.

Egolar artıyor, yönetmek için alfa durumunu empoze etmek isterken birileri, belki birileri de anarşizmi seviyordu ya da alışmıştı. Kutuplaşmalar, planlar, stratejiler, savaşlar, iknalar hatta yönlendirmelere kadar, ihtiyaçtı iletişim. Ki bu dünyada insan gibi ihtiyaç anında üretim düşünen, araştıran bir başka canlı daha yoktur. Bizler en iyi ihtiyaç zamanlarımızda, ürettiğimiz fikirlerle çözümler bulup ihtiyaçlarımıza göre doğaya hiç acımayan ve en zalim ırkız!

Belki varoluşunu açıklayamayan, ilk ritüeli üreten kişi karşısında oluşmuştu; ilk cümle… “Sen, yalan söylüyorsun!” (Pardon filmindeki replik gibi, kıçından element uydurma; cümlesini muhtemelen kuracak kadar gelişmemişlerdir.)

Anlatma ihtiyacı ve anlaşılma arzusu hala insanlarda olan ve muhtemelen atalarımızdan aktarılan bir genetiksel durum da olabilir. Konuşarak anlaşmak, ilerlemek için en kolay iletişim türüdür.

Dedikodu dili geliştirmiş olabilir mi ya da dedikodu dilin gelişmesinde etken miydi? Belki… Neden derseniz, akademik tanımlarda takılan akademisyen tanıdım, dedikodu yaparken takılan kimseyi tanımadım!

Hayatımızda, birçok kelimeyi çok az birçok kelimeyi çokça kullanıyoruz. En çok kullandığımız kelimelerse, en basit cümlelerde yer alıyor.

Atalarımızın peki ilk cümleleri neler olabilirdi? Bu soru için aklıma gelen birkaç cümle:

Vilma: Fred, Barni’yle yaptığınız avdan o daha çok pay aldı.
Fred: O, benim gibi akıllı güçlü değil Vilma. Ona ben hediye ettim. Yarın yine çıkarım ava, sen rahat ol.
Beti: Barni, Vilma’ya fil dişli kolyemi hediye ettim, fakat o iki ayı postuna sahip olmasına rağmen, bir tanesini hediye etmeyi düşünemedi.
Barni: Ben de Fred’i mağarada küçük çizdim, hihihih….
Bugün komşu mağaradan sesler geliyor, sanırım yine ateşi yakamadılar. 
(…gibidir belki.)

Acıkıyorlar misal; biri avı görüp haber etmeliydi, biri kovalamak için, biri yakalamak için ve birileri de avı yenir hale getirmek için iletişim kurmalılardı. Dil muhakkak gelişecekti, çünkü 1.8 milyon yıl önce işlev arttıkça, yetenek ve dil de gelişiyordu, diğer yandan vücuda çok ağır gelen beyin, vücuda uygun orantıya ulaşıyordu.

Afrika’dan taa Avrupa’ya nasıl yol aldılar ve bulundukları yerden ayrılma sebepleri nelerdi? Neleri keşfetmişlerdi, kimlere yolda ne şakalar yapılmıştı, kimler alınmıştı, kimler gülmüştü. Düşünsenize, bir yolculukta az tanımadık kimseleri. Bu serüvenlerinde bile dedikodu Avrupa’ya kadar ulaşmış, dil daha da gelişmişti. Ya acılar? Alışılmadık mevsimlerde belki hastalanmış ve ölmüştü birileri. Muhtemelen çok acılar paylaşmıştılar. Yıllar nasıl ilerledi, tahmin etmek kolay değil tabi. Yaklaşık 200 bin yıl öncesinden beri, modern dil ve gereken gen türü, güncel haline evrilmişti.

Sosyal bir ağda dedikodu şöyle oluşur; kişi kendi gibi ya da güvendikleri ile veyahut en yakınları olan kendi aileleriyle, derken günümüz tanımıyla yakın çevremiz ve ailemizle…diye düşünüyorum.

Zamanla dilimiz için atalarımız, dilin kemiği yok her şeye döner babında söz söylemiş, bakıyorum da her şeye de söz etmişiz!.. Sahi, kaç küslükten doğmuştur diller?

Egoyla ve yüksek yaşama standartı için hala yalanlar, hala yönetme arzusu yaşayanlar ve hala da o dönemlerdeki gibi yönetilmek istemeyen insanlar çıkıyor.

Bir yas evinden bir sürü dedikodu çıkıyor. Bazı zaman da birinin kaybı bir başkasının mutluluğu olup, dedikoduya yelkenler açıyor.

En iyi hikayeyi anlatan Siyasetçiler ve Din Pazarlayan Tüccarlar; bizleri yönetmiyor mu? Bize en iyi hikayeyi anlatan liderlere yönetimi verdik, hikayelerini dinleyen dünya çoğunluğu yüzünden, dünya azınlığı hikayeyi sevmiyor/zeki, ama hikaye doğrultusunda kaybediyor. Birçok kabileyi, birçok halkı ve milleti katliama sürükleyen, bu yönetme ve zenginleşme arzusu değil miydi? Onların sözleri, en çok dinlenen sözler olurken, bir de birbirlerine referans olarak kullanılmak adına bile dedikodular türedi! Sözler hükmetti dünyaya, dedikodular da akabinde gelişti. Mizah, faşizm beşiklerinde gelişti; dedikodudan sanata ilerlendiği zamanları da çok yaşadık.

Dedikodular, zamanla ikiye ayrıldı; Tarihi Dedikodular ve Gündelik Dedikodular diye. İki örnek ile düşüncemi sizlere aktarayım:

1- Tarihi Dedikodular: Hz. Muhammed’in eşi Ayşe için tarihte kulağımıza gelmedik dedikodu kalmadı. Birçok kaynak, Ayşe için söylenen dedikoduları doğrularken, Kur’an’da ve bazı hadislerde yalanlar. Tarih başka, tarihi dedikodular başka yönde ilerlediği zamanlar olur. Bu sebepten, Hz. Muhammed’i Kur’an da Allah’ın ayetleri kurtarır. Yoksa, boynuzlanmıştır. Kimi kaynaklara göre, Hz. Muhammed’e ayetler gelmediğini ve Ayşe’nin onun yazdığına dair sözleri de vardır.

Biz bu dedikoduları günümüzde hala yapıyoruz, hatta bugünlerde tastikliyoruz bazı şeyleri; fakat camilerde dile getiremediğimizden tartışamıyoruz!

Bizim gibiler ile konuşmaksa, bizi rahatlattığı gibi güçlü de hissediyoruz.

2-Gündelik Dedikodular: Cengiz Ağam bize vermediği unu /yağı, başka köyde dağıtıyor dedi Dilek, ben de Dilek’e dedim ki, o da bir şey mi bana maraba deyip, arkamdan yağlı yemekleri çok yediğimden hep uyuyakaldığım için dedikodumu yapıyormuş, ben de gittim onun ardından Ağamın aşiretinde, Ağamın dedikodusunu yaptım, insanlar tanıdıkları Ağa hakkında düşünüyor… gibi bir örnekle açıklamak istedim, sizler geliştirebilirsiniz.

Gündelik Dedikodular, günümüzde tarihte yapıldığı gibiyse meraklanacağımız detaylar azdır; fakat Tarihi Dedikodular, günümüzde hiç bilmediğimiz insanlar yüzünden hala canımıza sebep olabiliyor.

”Dedikodu, diğer insanları ahlaki olarak değerlendirmek, insanların yaptıklarıyla ilgili doğru – yanlış, iyi – kötü gibi yargıda bulunmaktır.”
Julian Baggini

“Açma sırrını dostuna, o da söyler dostuna…” elbet, onun da ayrıca dostu vardır.

Günümüz teknoloji çağında, ses dinleme cihazları, ses kaydeden operatörler vs. Dedikodulardan korkan siyasetçiler de var, misal YouTube’a düşen 17 Aralık telefon görüşmesi ile kirliliği tastiklenen bir siyasetçi, günümüzde tüm kurumlara sahip ve yöneten olmasına rağmen, kendinin de dinlediği ve arşivleriyle, yandaşları ile arasının açılması ihtimalinde, karşılıklı sırlarını dökmediklerini çok gördük. Teknoloji çağa da farklı bir yenilik kattı. Her şey bir an ortaya da çıkabilir ya da her şey siyasi hedefler için örtüle de bilinir.

Dedikodu, umut da oldu, çözüm de. Bazı zamanlar merakı da arttırdı, bizleri de rahatlattı, fakat yine de üzerimizde sorunsal yönüyle ağırlık yaptı.

Bir ağız rahatlığıyla sizle dedikodu yapamadım, hem de böylesi bir yazı da! Neyse klavye ardında benden en fazla bu kadar…

Orhan Veli’den Levent Yüksel’e Dedikodu ile de sanat eseri sunayım:

Dedikodu

Kim söylemiş beni
Süheyla’ya vurulmuşum diye?
Kim görmüş, ama kim,
Eleni’yi öptüğümü,
Yüksek kaldırımda, güpe gündüz?
Melahat’i almışım da sonra
Alemdara gitmişim, öyle mi?
Onu sonra anlatırım, fakat
Kimin bacağını sıkmışım tramvayda?
Güya bir de Galataya dadanmışız;
Kafaları çekip çekip
Orada alıyormuşuz soluğu;
Geç bunları, anam babam, geç;
Geç bunları bir kalem;
Bilirim ben yaptığımı.
Ya o, Mualla’yı sandala atıp,
Ruhumda hicranını söyletme hikayesi?

Orhan Veli Kanık

Levent Yüksel’den bu şiirin şarkı yorumu:https://youtu.be/t-a6ARuBAhg

***

(Dedikodu üzerine yazdığım bu yazıda, Hayvanlardan Tanrılara Sapiens (insan türünün kısa bir tarihi) kitabından 4,5 sayfayı bu yazıyla aktarmanın faydalı olacağını düşündüm. Bilgi aktarımlarına derince detaya giremediğim için, sizlere bu aktarımın faydalı olacağını umuyorum. )

Bilgi Ağacı

150 bin yıl önce Doğu Afrika’ya yerleşen Homo sapiens’in sonradan dünyanın geri kalanına yayılıp, yaklaşık 70 bin yıl önce de diğer insan türlerini ortadan kaldırmaya başladığım gördük. Aradaki bin yıllar boyunca bu arkaik Sapiensler, aynen bizim gibi bir dış görünüşe ve gelişmiş bir beyne sahip olsalar da diğer insan türlerine karşı belirgin bir üstünlükleri yoktu. Ayrıca gelişmiş aletler yapmak gibi özel başarılar da gösterememişlerdi.
Aslında, Sapienslerle Neandertaller arasındaki bilinen ilk karşılaşmayı Neandertaller kazandı. 100 bin yıl önce bazı Sapiens grupları kuzeye, Doğu Akdeniz’e doğru göç ettiler. Burası Neandertal bölgesiydi ve Sapiensler buraya tam olarak yerleşemediler. Bunun sebebi, düşmanca davranan yerliler, uygun olmayan bir iklim veya Sapiens’in yabancısı olduğu yerel parazitler ve hastalıklar olabilir. Sebep her ne olursa olsun, sonuçta Sapiensler o bölgeden çekildiler ve Neandertaller Ortadoğu’nun efendileri olarak kaldılar. Bu başarısızlıklar sebebiyle, bilim insanları bu Sapienslerin beyinlerinin iç yapısının bizimkilerden farklı olduğunu öne sürerler. Bizim gibi görünüyorlardı, fakat bilişsel becerileri -öğrenme, hatırlama, iletişim kurma- bizden çok daha sınırlıydı. Bu eski Sapienslere, örneğin Türkçe öğretmek, İslamın temel öğretilerini anlatmak veya evrim teorisini açıklamak sonuçsuz çabalar olarak kalırdı. Aynı şekilde biz de onların dilini öğrenmekte ve düşünce biçimlerini anlamakta çok zorlanırdık. Bununla birlikte, Homo sapiens 70 bin yıl önceden başlayarak çok özel birtakım işler yapmaya başladı. Bu tarihte Sapiens kabileleri Afrika’dan ikinci kez çıktılar ve bu sefer Neandertalleri ve diğer türleri sadece Ortadoğu’dan değil, tüm yeryüzünden sildiler. Kayda değer kadar kısa sürede, Sapiens Avrupa ve Doğu Asya’ya ulaştı. Yaklaşık 45
bin yıl önceyse bir şekilde açık denizi geçerek o tarihe kadar insanlar tarafından ulaşılmamış olan Avustralya’ya vardılar. 70 bin yıldan 30 bin yıl öncesine kadar geçen sürede botlar, yağ lambaları, ok ve yaylar, iğneler (sıcak tutan elbiselerin dikimi için çok önemlidir) gibi aletlerin icadı gerçekleşti. Sanat olarak kabul edilebilecek ilk mücevherler ve dinlerin oluşumunu gösteren ilk buluntularla, ticaret ve toplumsal katmanlar da yine bu dönemde ortaya çıkmıştı.
Çoğu araştırmacı, bu daha önce örneği olmayan başarıların Sapienslerin bilişsel yeteneklerinde gerçekleşen bir gelişmeye dayandığına inanıyor. Neandertalleri yok eden, Avustralya’ya kadar yerleşen ve Stadel aslan adamını yapan insanların en az bizim kadar akıllı, yaratıcı ve duygusal olduğuna inanılıyor. Stadel mağarası sanatçılarıyla karşılaşsak, biz onların ve onlar da bizim dilimizi öğrenebilirdi. Onlara bildiğimiz her şeyi (Alice Harikalar Diyarında d&n kuantum fiziğinin gizemlerine) açıklayabilirdik ve onlar da bize kendi insanlarının dünyayı nasıl gördüğünü anlatabilirdi.

Bilişsel Devrim, 70 ila 30 bin yıl önce ortaya çıkan yeni düşünce ve iletişim biçimleri anlamına gelir. Sebebi kesin olarak bilinmemekle birlikte, en çok kabul gören teoriye göre genetik mutasyonlar Sapiens’in beyin iç yapısını değiştirerek, daha önce mümkün olmayan şekillerde düşünmelerini ve tamamen yeni dillerle iletişim kurabilmelerini sağladı. Bilgi Ağacı mutasyonu adını verebileceğimiz bu mutasyon, neden Neandertal yerine Sapiens’in DN Asında gerçekleşti? Bilebildiğimiz kadarıyla bunun sebebi tamamen tesadüf, önemli olansa Bilgi Ağacı mutasyonunun sebeplerinden ziyade sonuçlarını anlamak. Yeni Sapiens dilini, tüm dünyayı fethetmesini sağlayacak kadar güçlü kılan özellik neydi?2
Üstelik bu ilk dil de değildi. Her hayvan türünün bir tür dili vardır. Örneğin karıncalar ve arılar gibi böceklerin bile karmaşık biçimde iletişim kurduğu bilinir, bu da genellikle gıdanın nerede bulunduğunu iletmek için kullanılır. Sapiens dili, ilk sesli dil de değildi; tüm maymun türleri dahil pek çok hayvanın sesli dilleri vardır. Örneğin yeşil maymunlar iletişim kurmak için pek çok farklı ses çıkarırlar. Zoologlar şu ana kadar “Dikkatli ol! Kartal geliyor!” anlamına gelen birini tanımlayabildi. Biraz daha farklı bir diğeri, “Dikkat et! Aslan!” anlamına geliyor. Araştırmacılar ilk çağrının kaydını bir grup maymuna dinlettiğinde, maymunlar yaptıkları işi bırakıp korkuyla yukarı baktılar. Aynı grup ikinci çağrı dinletildiğindeyse hemen bir ağaca tırmandı. Sapiensler yeşil maymunlardan çok daha çeşitli sesler çıkarabiliyordu, ama balinalar ve fillerin de aynı derecede etkileyici yetenekleri vardır. Bir papağan, Albert
Einstein’ın söylediği her şeyi söyleyebileceği gibi, aynı zamanda çalan telefon, sertçe kapanan kapı ve siren seslerini de taklit edebilir. Einstein’m bir papağana göre pek çok üstünlüğü vardı elbet, ama ses konusunda değil. Peki o hâlde dilimizi bu kadar özel kılan şey ne? Buna cevap olarak en yaygın kabul, dilimizin olağanüstü esnek olmasıdır. Sınırlı sayıda sesi ve işareti kombine ederek her biri farklı bir anlama sahip sonsuz sayıda cümle üretebiliriz. Bu sayede de etrafımızdaki dünya hakkında devasa miktarda bilgiyi algıyabilir, depolayabilir ve iletebiliriz. Bir yeşil maymun arkadaşlarına “Dikkat et! Aslan!” diye bir uyarı gönderebilirken, modem insan, arkadaşlarına sabah saatlerinde nehrin kıvrım yaptığı yerde bir bizon sürüsünü takip eden bir aslan gördüğünü söyleyebilir. Ayrıca olayın yerini tam olarak aktarabilirken, buraya giden farklı yollan bile anlatabilir. Haberi alan insan grubu, bu bilgiyle kafa kafaya verir ve nehre yaklaşıp aslanı kaçırarak bizonu avlama planı yapabilir.
İkinci bir teori, dilimizin dünyayla ilgili bilgi paylaşımıyla zaman içinde evrildiğini öne sürer, ve elbette en önemli bilgiler, aslan ve bizonlarla değil insanlarla ilgili olanlardır. Bu teoriye göre dilimiz dedikodu yapma
aracı olarak evrilmiştir ve Homo sapiens her şeyden önce sosyal bir hayvandır, sosyal işbirliği hayatta kalma ve üreme için kritik öneme sahiptir. Kadın ve erkek bireyler için aslanların ve bizonun yerini bilmek yeterli değildir, asıl önemli olan kabilede kimin kimden nefret ettiğini, kimin kiminle ilişkiye girdiğini, kimin dürüst ve kimin hilebaz olduğunu bilmektir.
Birkaç düzinelik bir grupta sürekli değişen ilişkileri takip edebilmek için edinilmesi ve depolanması gereken bilgi miktan inanılmazdır (50 kişilik grupta, 1.225 farklı birebir ilişki vardır, ve bundan çok daha fazla sayıda karmaşık kombinasyon da bulunur). Tüm maymunlar sosyal ilişkilerle yakından ilgilidir, ancak etkin bir biçimde dedikodu yapamazlar. Neandertaller ve arkaik Homo Sapierısler de muhtemelen birbirlerinin arkasından rahatça konuşamazdı. Dedikodu sıkça kötülenen ama aslında kalabalık gruplar hâlinde işbirliği yapabilmenin de temelini oluşturan bir beceridir. Modern Sapiens’in yaklaşık 70 bin yıl önce edindiği yeni dil becerisi, ona saatlerce dedikodu yapabilme şansı verdi; kime güvenilebileceğine dair bilgi, küçük grupların daha büyük gruplara dönüşmesine, dolayısıyla da Sapiens’in daha sıkı ve karmaşık işbirliği yöntemleri geliştirmesine yol açtı.3
Dedikodu teorisi ilk başta şaka gibi gelebilir ama pek çok çalışma bunu destekliyor. Bugün bile insanlar arasındaki iletişimin büyük bölümü, ister e-posta ister telefon konuşması veya gazete sütunları olsun, dedikodudan oluşur. Bu durum bize o kadar doğal gelir ki, sanki dilimiz özellikle bu amaç için evrimleşmiş gibidir. Yoksa siz tarih profesörlerinin öğlen yemeğinde Birinci Dünya Savaşı’nm sebeplerini tartıştığını veya nükleer fizikçilerin akademik konferansların kahve molasında zerreciklerden bahsettiklerini mi düşünüyorsunuz? Belki bazen öyledir. Ama genellikle, kocasının kendisini aldattığını yakalayan profesör, bölüm başkanıyla dekan arasındaki tartışma veya bir meslektaşlarının araştırma fonuyla kendisine lüks bir araba alması gibi konularda dedikodu yaparlar. Dedikodular genellikle yanlış davranışlar üzerine odaklanır. Günümüz basınının ilk örneği sayılabilecek söylenti, toplumu bilgilendirerek insanları hilebazlardan ve asalaklardan koruyan gazetecilik faaliyeti gibiydi.
* * *
Muhtemelen hem dedikodu hem de “nehrin kenarında aslan var” teorisi geçerlidir. Dilimizin gerçekten özgün olan tarafıysa, insanlar ve aslanlar hakkında bilgi paylaşımına olanak sağlamasından çok, var olmayan şeyler hakkındaki bilginin aktarılmasını sağlamaktır. Bildiğimiz kadarıyla sadece Sapiens hiç görmediği, dokunmadığı veya koklamadığı varlıklar hakkında konuşabiliyor.
Efsaneler, mitler, tanrılar ve dinler ilk kez Bilişsel Devrim sayesinde ortaya çıktı. Daha önce pek çok hayvan ve insan türü “Dikkat et! Bir aslan!” diye uyarı gönderebiliyordu, ama Bilişsel Devrim sayesinde, Homo sapiens “aslan kabilemizin koruyucu ruhudur” deme becerisini kazandı. Kurgular hakkında konuşabilme becerisi, Sapiens dilinin en özgün yanıdır.
Sadece Homo sapiens’in var olmayan şeyler hakkında konuşabildiği iddiası herkesçe kabul edilebilecek bir önerme. Bir maymunu, ölümden sonra gideceği maymun cennetindeki sınırsız muzla kandırarak elindeki muzu vermeye asla ikna edemezsiniz. Peki bu neden bu kadar önemli? Sonuçta kurgu tehlikeli biçimde yanlış yönlendirebilen veya dikkat dağıtan bir şey olabilir. Ormana melekler ve tek boynuzlular görmeye giden insanların hayatta kalma şansı kesinlikle ormana mantar ve geyik bulmaya gidenlerden daha az olacaktır. Ayrıca eğer zamanınızı var olmayan koruyucu ruhlara dua etmekle geçirirseniz, gıda toplamak, savaşmak ve üremek gibi şeyler için kullanılabilecek değerli vakti boşa harcamış olmaz mısınız?
Öte yandan kurgu, sadece bir şeyleri hayal edebilmemizi değil, bunu kolektif olarak yapmamızı sağladı. Bu sayede Incil’deki yaradılış hikayesi, Avustralya yerlilerinin Dreamtime mitleri ve modern devletlerin mil­liyetçi mitleri gibi ortak mitler yaratabiliyoruz. Bu mitler Sapiens’e büyük gruplar hâlinde esnek bir işbirliği yapabilme becerisi vermiştir. Karıncalar ve anlar da çok büyük gruplar hâlinde çalışabilirler, ancak bunu yalnızca çok katı bir biçimde ve sadece akrabalanyla yaparlar. Kurtlar ve şempanzeler, karıncalardan çok daha esnek biçimde işbirliği yaparlar,
ama onlar da sadece yakından tanıdıkları az sayıdaki üyeyle yapabilirler bunu. Sapiens ise sonsuz sayıda yabancıyla çok esnek bir şekilde işbirliği yapabilir. İşte bu yüzden Sapiens dünyayı yönetirken, kanncalar bizim
artıklarımızla beslenir ve şempanzeler de araştırma laboratuvarlannda ve hayvanat bahçelerinde kafes altındadır.

Yuhal Noah Harari

Ateşin Sahipleri

Bir gün akşam karanlığında kabileden birkaç kişi ateşin başında oturuyorduk.

Uzun ve yorucu bir gün geçirmiştik. Vadide ne bulabildiysek avlandık ve tanıdığımız bitkilere rastladığımız zaman onların yapraklarını, meyvelerini veya köklerini taşıyabildiğimiz kadar çok topladık. Hava kararmaya başladığında son konakladığımız mağaraya doğru yürüdük. Mağara ovanın sonunda olan dağın yamacındaydı. Oraya ulaşmak için uzun süre yukarıya doğru yürümemiz gerekiyordu, yol yorucuydu. Mağaranın içinde ve önünde ateşler yanıyordu. Çocuklar ve yaşlılar bizi bekliyorlardı. Avladıklarımızı ve topladıklarımızı mağarada yemeye başladık.

Yemekten sonra kabilenin büyük kısmı uykuya çekildi. Uyumayanlar dışarıdaki ateşin etrafında toplandı. Ben ve kabilemizin şamanı da ateşin başındaydık. Böyle anlarda uzun süre ateşe ve çevreye bakardık ve hem içimiz hem dışımız rahatlardı. Geceleri sohbetler olurdu ve kabilemizin şamanını dinlemeye geçerdik.

Gecenin karanlığında vadiye ve çevresindeki dağlara bakıyordum. Dağların yamaçlarında başka kabilelerin ateşleri çok küçük de olsa görünüyordu.

Şaman eli ile yukarıya işaret etti ve “Her şeyin başlangıcı orada, parlayan ateşlerde” dedi. “Bizler bütün günümüzü avlamakla ve toplamakla geçiriyoruz. Sonra ateşin etrafında toplanıyoruz, ısınmak ve kendimizi hayvanlara karşı koruyabilmek için. Ve aynı şimdi yaptığın gibi etrafımıza bakınıyoruz. Vadiye, karşı tepelere bakıyoruz ve oralarda küçük ateşler görüyoruz, aynı bizimkisi gibi. O zaman oralarda başka kabileler olduğunu görüyoruz ve biliyoruz. Şimdi bir de yukarıya bakın, orada da parlayan küçük ateşler var. Onların ne olduğunu biliyor musunuz?”

Kimse bu soruya cevap veremedi.

Bilge, şöyle devam etti:

“Onlar da insanların yaktığı ateşler. O kadar yükseklere nasıl çıktılar acaba? Çevremizde o kadar yüksek dağlar ve ağaçlar yok. Hepimiz birbirimizin omuzuna çıksak bile o kadar yükseğe erişemeyiz. Ne kadar güçlü kabile olmalı ki ta ayın çevresinde ateş yakabiliyorlar. Onların güçlerini kudretini hayal bile edemeyiz.

Aklınıza gelecek her şey orada, yukarıda başladı. Bu dağlar, vadiler, otlar, nehirler, hayvanlar, insanlar, yediğimiz, içtiğimiz ve yaşam mücadelemiz orada başladı.”

Ateşin etrafındakiler hayretler içinde kaldı, her bir ağızdan itirazlar ve şaşkınlık nidaları yükseldi.

“Olamaz!”

“İnanmıyorum.”

“Bunlar ne kadar güçlü ve kudretli insanlarmış, göklere kadar çıkabilmişler.”

“Bu yukarıdakiler insan olamaz”

Şaman “Susun, beni dinleyin!“ diyerek sesini yükseltti ve anlatmaya devam etti:

“Daha küçükken karşılaştığımız bir başka kabilenin bilgesi bunları bana anlattı. Gündüz gökte yanan büyük ateşi de onlar yakmış ve her gün ateşin devam etmesi için ağaç, otlar, kökler, kemik ve ne bulurlarsa atıyorlarmış. Kabilelerden kaçanları ve kaybolanları da o ateşin içine atıyorlarmış. Kabilelerin ateşi sönmesin diye arada bir buraya da ateş fırlatıyorlarmış. Burada olan herşeyi ve herkesi görüyor ve izliyorlarmış.”

Bunu dinleyenleri korku sardı. Hatta aramızdan birisi kollarını kaldırdı, ellerini havaya doğru açtı ve ağlamaya başladı. Yüksek sesle gökteki ateşlere konuştu: “Gökteki büyük ateşin sahipleri, ben bir gün kaybolursam beni büyük ateşe atmayın. Benden ne isterseniz yapmaya hazırım, burada gördüğüm her kabileye sizin sonsuz gücünüzü anlatır ve sizin isteklerinize aykırı davrananlara ceza veririm. Gittiğimiz yerlerde avladıklarımın ve topladıklarımın bir kısmını sizin görebileceğiniz yerlere bırakırım, ey büyük ateşin sahipleri…” dedi ve bir süre daha ağlamaya devam etti.

Bu geceden sonraki zamanda ay küçüldü, büyüdü, küçüldü, büyüdü ve küçüldü, büyüdü… Bu sürede gökteki ateşlere konuşan kişi herkesten fazla hayvan avladı, kök ve meyve topladı. Yolumuzda hep kabilenin önünde yürüdü. En büyük av hayvanlarına bile korkusuzca saldırdı. Hiç yaralanmadı.

Bunu gören diğer kabile toplumu teker teker onun yanında yürümeye, onunla ava çıkmaya başladılar. Onun gibi korkusuz ve iyi bir avcı olmak için ne yapmaları gerektiğini sordular. Onun cevabı hep aynı oldu: “Gökteki büyük ateşin sahiplerine hizmet edin.”

“Onların bizden hangi hizmeti istediğini nereden bileceğiz?” sorusuna da hep aynı cevabı verirdi:

“Ateşlerin sahipleri bana anlatırlar ve ben de size anlatırım.”

Bir tek ben, o adamın yanında yürümedim ve bir süre sonra kabileden ayrıldım.

Nice ay küçülmesinden sonra tekrar eski kabilemle karşılaştım ve kabile çok çok kalabalıklaşmıştı ve en önde yine o akşam gökteki ateşlere ağlayarak konuşan yürüyordu. Onun hemen yanında şaman vardı.

Daha sonra kabileye bir daha rastlamadım. Kim bilir nerelerdeler ve ne yapıyorlar şimdi?

Sizin haberiniz var mı? Ne oldu acaba sonra bu kabilenin hali?

Nizamettin Karadaş

 

Carl Schmitt’in “partizan teorisi” üzerine bir değerlendirme

İnsan yaşamı öz farkındalığını inşa etmek üzere tasarlanmıştır. Üyesi olduğu topluluklar içinde bu farkındalığını canı pahasına savunabilme dürtüsü içerisindedir. Ancak çoğu zaman sağduyulu olmanın verdiği kazanımları görmezlikten gelmeyerek, kendi farkındalığıyla çatışan düşüncelere eşlik edebilmektedir. Bu durum bireysel çıkarlar ile toplumsal çıkarların karşı karşıya kaldığı bir doğayı önümüze sermektedir. İnsanlık tarihimiz boyunca bu doğayı deneyimleyerek, her defasında yeni yaşam modelleri inşa etmeyi başarabildik. Devlet teorileri bu yaşam modellerinin sistemleşmiş görünümleridir. Çoğu toplumsal uzlaşının imkanları ve yönetilmesi üzerine kuruludur. Peki nasıl oluyor da toplumsal uzlaşı bütün farklılıklara rağmen mümkün olabiliyor?

Toplumsal uzlaşının, bireysel farklılıklara rağmen temin edilebilmesi ortak bir doğanın varlığından dolayıdır. Devletin inşa edilmesi bu ortak doğanın bir talebi olarak belirmektedir. Bütün canlı türleri için birinci öncelik olarak beliren güvenlik ihtiyacı, bu ortak doğanın en belirgin yönünü temsil etmektedir. Buna rağmen her zaman uzlaşı içerisinde kalmak mümkün değildir. Bu noktada beliren karşıt görüşler, belli bir direniş imkanının oluşmasına zemin hazırlar. Tam olarak bu noktada Carl Schmitt’in “partizan teorisi” adlı eserini bu bağlamda okuyor ve bu bağlamda okunmasının meseleyi somutlaştırabilmesi anlamında ciddi olanaklar sağlayacağını düşünüyorum. Çünkü Carl Schmitt gerçek anlamda ayakları yere basan ve gerçekliğin izini her zaman tarihsel somut örneklerden hareketle süren bir düşünürdür. Bu yönünü Partizan teorisi adlı eserine baktığımızda rahatlıkla anlayabiliyoruz.  Kendisi yukarıda değinmiş olduğum bir çatışma durumunun belirlenimlerini partizan teorisi ile göstermeye çalışmıştır. Onun bu eserinin altına “siyasal kavramı üzerine bir arasöz” demesinin düşüncesi burada yatmaktadır. Dost-düşman ayrımı üzerinden siyasal kuramını inşa eden Carl Schmitt, çatışmanın doğasını fazlasıyla iyi okuyabilmiş bir düşünürdür. Bu çatışmanın bir siyasal düzenin varlığını koruyabilmesi adına bile olsa temel bir öneme sahip olduğunu bizlere göstermiştir.

Bunun üzerine konuşan birisinin doğal olarak devletlerin düşman sahalarını analiz etmesi ve düşman olarak beliren yapıları incelemesi gerekirdi. Bu bağlamda “partizan teorisi” bu belirlenimlerin en moderni olarak durmaktadır. Çünkü Carl Schmitt’in de ifade ettiği üzere, düşman sadece planlı bir kurgunun ürünü olarak belirmemektedir, o aynı zamanda beklenmedik bir anda belirebilen bir anlamda taşımaktadır. Partizan teorisi adlı eserine İspanya’da Napoleon karşıtı oluşan bir ayaklanma olan “dos de mayo” ayaklanması, bu düşman türüne karşılık gelebilecek bir tarzdır. Bu bağlamda “partizan” kavramını gündemimize getiren Carl Schmitt, siyasal kavramının üzerine  not düşercesine “partizanlığı” işlemektedir. Ancak onun “partizan teorisi” gelişi güzel bir refleks değildir. İlk belirlenimlerini 1808 yılında İspanya’da gören Carl Schmitt için partizan teorisinin belli bir yaşam modeline karşılık geldiğini belirtir. Bu modelin tarihsel arka planının izini süren Carl Schmitt, zamanla dünyanın her yerine yayılan ve ciddi kazanımlar elde edebilen bir model olduğunu bizlere gösterir. Rusya ve Çin örnekleri en belirgin  örnekleridir. Yakın tarihimizde gerçekleşen Küba devrimi yine Carl Schmitt tarafından verilen örnekler arasındadır. Bu kadar önemli yerlerde bu şekilde karşılık bulan bir yaşam modelinin özellikleri doğal olarak inceleme konusu yapılmalıydı. İşte Carl Schmitt tam olarak bunu yapmakta ve partizanlığın niteliklerini göstermeye çalışmaktadır. Carl Schmitt’e göre partizanlık dört temel nitelik ile belirlenimleri olan bir modeldir. Bunlar; düzensizlik, hareketlilik, yoğun siyasi angajman ve toprağa bağlılıktır. Bu dört ilke ile partizanlığın var olma koşullarından olmazsa olmazlarına karşılık gelmektedir. İlk ikisi askeri savaş stratejisi çerçevesinde, diğer ikisi verilen mücadelelerin anlamlı kılınması üzerine oturtulur. Carl Schmitt partizanı korsanlıkla özdeşleştirenler düşüncelere de karşı çıkarak, partizanlığın korsanlar gibi salt ticari bir kaygı güderek yürütülen bir mücadele türü olmadığını belirtir. Burada Carl Schmitt partizanlığın hak etmesi gerektiği bir anlamının olması gerektiğinden bahsetmektedir aslında. Çünkü ona göre partizan “düşmanın onu yasadan, statüden ve onurdan mahrum bırakacağını bilir ve kabul eder.” İşte tam olarak bu nokta da partizanlık bir onur mücadelesine dönüşür ve başka meziyetlere doğru evrilir.

Bu meziyet zamanla uluslararası hukukta tanınmaya başlayan bir statü kazanımına kadar gitmektedir. Artık yok hükmünde olmayan partizanlık, düzenli askerlerin görmüş olduğu muamelelerin aynısını görmeye başlamıştır. Uluslararası hukukta yapılan bu tarz düzenlemelerin ikinci dünya savaşının izlenimleri ciddi anlamda belirleyici olmuştur. Bu süreçte toprak bütünlüğü için devletten bağımsız bir şekilde yapılanmaların fazla olması ve çoğunun ciddi anlamda başarılar elde etmiş olması, bu yaşam modelinin önemini uluslararası düzende de göstermiştir.

Kaynakça:

Carl Schmitt “PARTİZAN TEORİSİ” /Nika Yayınevi

 

Not: Youtube içeriklerim için “ZİHİN İŞÇİSİ” kanalımı buradan ziyaret edebilirsiniz

 

 

Küreselleşme, Postmodernizm ve Eğitim İlişkisi

İnsan doğası toplumsal yaşamın haritasını taşır. Her canlı türü gibi varlığını sürdürme gayreti içerisinde olan insan, diğer canlı türlerinden farklı olarak, aklın ayrıcalıklı doğasından faydalanır. Toplumsal haritanın kaynağını oluşturan bu akılsal yapı, özellikle toplumsal yaşam için gerekli olan teknik gelişmelerin merkezinde yer almıştır. İnsanlık tarihi boyunca inşa edilmiş sosyal düzenler incelendiğinde, ortak noktalarının teknik gelişmelerin ardından yaşanan daha pratik yaşam tarzları olduğu rahatlıkla görülebilir. Örneğin tarım devriminin ardından gelişen sulama tekniklerinin ortaya çıkmasıyla beraber, ürünlerin depolanması kültürü gelişmiş ve sonuç olarak temel ihtiyaçlar noktasında rahatlık elde etmeyi başaran yığınlar, yaşamın daha farklı alanlarına kafa yormayı başararak, yeni yaşam tarzları geliştirme imkanı bulmuşlardır. Bunun gibi sayısız örneklerle dolu olan insanlık tarihimiz sürekli olarak gelişim göstermiş ve bugün gelinen noktada yaşanan bu gelişmeleri, dönüşümleri izah edebilmek adına bazı kavramlar ortaya atılmıştır. Hiç şüphesiz ki bu kavramların başında küreselleşme ve postmodernizm gibi kavramlar bulunmaktadır.

Küreselleşme ve postmodernizm kavramları teknik birtakım gelişmeleri ifade etmek üzere kullanılmakla beraber, bu teknik gelişmelerin insan yaşamı üzerinde yarattığı etkileri de değerlendirebilmesi bakımından önemli kavramlardır. Özellikle eğitim sistemleri üzerinde de gözle görülür bir dönüşüme neden olan bu kavramsallaşma süreci, yeni eğitim yaklaşımlarının geliştirilmesine ve bu doğrultuda yönlendirilmeler yapılmasına neden olmuştur. Küreselleşme  ve postmodernizmin eğitim ile olan ilişkisini irdelemeden önce küreselleşme  ve postmodernizm kavramlarının ne anlama geldiğini açıklamakta fayda var.

KÜRESELLEŞME

Küreselleşme kavramı son yıllarda kullanımı gittikçe artan bir kavram haline gelmiştir. Bunda dünyanın teknik anlamda hızla dönüşmesinin büyük bir payı vardır. Küre ve dünya anlamına gelen İngilizce “globe” kelimesinden türeyen “globalization” (küreselleşme) tüm küreye veya dünyaya ait, küresel veya dünyasal çapta anlamına gelmektedir. Bu anlamıyla küreselleşmenin tarihini sadece belli bir noktadan hareketle izah etmenin güç olduğunu söyleyebiliriz.  Bu güçlükle doğru orantılı olarak küreselleşmenin tam olarak ne zaman başladığı konusunda farklı görüş ayrılıkları olduğu görülmekle beraber, tüm görüşlerin ortak noktasını ekonomik süreçlerle ilgili olgular oluşturmaktadır. Dolayısıyla Küreselleşme; toplumsal, ekonomik ilişkilerin, ulusal devletin tanımlanan sınırlarının dışına çıkarak dünya genişlemesi, ülkeler ve toplulukları birbirine bağlayan bağların sıkılaşması ve böylece giderek artan ölçüde bir bütünleşme sürecini ifade etmek üzere kullanılmıştır.

Küreselleşme kavramının özellikle ekonomik süreçler bağlamında değerlendiriliyor olması, doğal olarak bizleri 16.yy’dan itibaren süregelen denizaşırı ticaret sistemlerine dek götürmektedir. Söz konusu ticaret sistemlerinin zaman içerisinde çeşitlenmesiyle beraber küreselleşme süreci hız kazanmış ve özellikle iletişim teknolojilerinin gelişmesiyle de zirveye ulaşmıştır. Temel gücünü ekonomik ilişkilerden alan küreselleşme olgusu, doğal olarak toplumsal yaşamın merkezinde bulunur bir hale gelmiştir. Bu durumun ulaştığı en iyi seviyeyi iletişim kuramcısı ve filozof Marshall Mcluhan’ın ifade ettiği şekilde “Global Village (Küresel Köy)” kavramı ile izah edebiliriz. Mcluhan, teknolojideki gelişmelerin insan iletişimini nasıl etkilediği konusunda çalışmalar yapıp dünyanın global bir köye dönüşeceğini 60’lı yıllarda ortaya atmıştır. Kitle iletişim araçlarının gelişmesiyle dünyanın küçük bir küreye dönüşeceğinden ve bu değişimle insanların birbirleriyle kolaylıkla iletişim kurabileceğinden bahsetmiştir. Bu durumda, herhangi bir insan dünyanın neresinde olursa olsun istediği kişiyle istediği zaman rahatlıkla iletişim kurabilecek, gündemdeki konulardan haberdar olacak ve aynı konuyu düşünüp ortak fikirlere varacaktır.

Mcluhan’ın küresel köy kavramı içerisindeki “küresel” ifadesinin gücünü ekonomik süreçlerden  aldığı gerçeği ile “köy” ifadesinin sağlamış olduğu kolay ulaşılabilirlik özelliğinin birleşmesi, sosyal, siyasal ve kültürel alanlarda da önemli değişimlere yol açmıştır. Yaşanan değişimler her türlü farklılığın kendini ifade etmesi bakımından da bazı imkanlara yol açmıştır. Dolayısıyla birçok farklı görüş kendini bu küreselleşme içerisinde ifade edebilmekte ve onu kendisine uygun bir şekilde yorumlayabilmektedir. Küreselleşmenin farklılıkları kabulüne dayanan yapısı onu uzun süre yaşatabilecek bir özelliği gibi gözükmektedir.

POSTMODERNİZM

Postmodernizm terimi, “sonra” anlamındaki İngilizce post ön ekiyle “çağdaş, asrî” anlamındaki yine İngilizce modern kelimesinin birleşimiyle oluşturulmuş bir kelimedir. Türkçe karşılığı, “modernizm sonrası” ya da daha yaygın kullanımıyla “modernizm ötesi” olarak da düşünülebilir. Ancak Postmodernizm kavramı da tıpkı küreselleşme kavramı tanımlanması zor olan bir kavramdır. Edebiyat, mimarlık, resim, müzik, dans, moda, psikoanaliz, teoloji, tarih, felsefe gibi farklı alanlarda kullanılan postmodernizm kavramı, yayılmacı bir karakter taşıdığı için virüs tabiriyle de bahsedilmektedir. Tanımlanmasında yaşanılan zorluğun kaynağı da buradan gelmektedir. Birçok disiplinin kendi uğraş alanları içerisinde postmodern kavramına yer vermeleri ve bu çalışmaların kendilerine özgü bakış açıları taşıyor olması, postmodernizmin görece bir hal almasına neden olmuştur. Bu durumların yanında Toynbee tarafından 1947 yılında batı medeniyetinin yeni bir devresini tarif etmek amacıyla ortaya atılmış olan postmodern terimi, günümüzde iki ayrı yönelime girişmiştir. Bazıları, “Postmodernizm” kavramının kültürel açıdan yeni biçimsel özelliklere, yeni bir toplumsal yaşam tipine ve yeni bir ekonomik düzene işaret ettiği için, modern dönemden oldukça farklı olarak yeni bir dönemi simgeleyen bir “dönemleştirme” (periodization) niteliği olduğunu savunmaktadırlar. Diğer bazıları ise, Postmodernizmin batı politik ve kültürel yaşamında keskin bir kırılmayı değil, fakat modern dünya içine hapsedilmiş diğer kuramsal yönelimlerle çatışan bir biçimde, olgu ve olayları açıklamada / yorumlamada değişik bir söylem tarzını ve kuramsal yönelimi temsil ettiğini belirtmektedirler.

Özellikle 19.yüzyıldan itibaren bilimsel anlamda yaşanan gelişmeler, dünya algımızın bambaşka bir hal almasına neden olmuş ve sanat başta olmak üzere birçok disiplinini etkilemiştir. Bu bakımdan postmodern düşüncenin, tıpkı rönesans döneminde yaşanan gelişmelerin ardından ortaya çıkan modernlik düşüncesinin; yakın tarihimizin benzer bir seyri olarak görmek mümkündür. Ancak buna karşın postmodernizm terimi ile modernlik terimi farklı değerlendirilmek durumundadır. Çünkü dünya görüşü açısından benimsenmiş olan paradigmalar çağlar içerisinde çeşitlenmiş ve dönüşmüştür.  Örneğin Rönesans döneminde yaşanan akıl devrimi ve bireyin kendi iradesinin olduğunu fark etmesi; başa bir deyişle insanın kendisini yeniden keşfedebilmesi, dönemin skolastik düşüncesine karşılık inşa edilmiş çok modern bir bakış açısını oluşturmuştur. Buna karşın özellikle sanayi sonrası bir çağda bireysel ve toplumsal beklentilerin, sosyal yaşamın her alanında çeşitlenmesi ve yaşanan bilimsel ve teknik gelişmelerin ardından yaşam pratiklerinin hızla dönüşmesi, sadece insanın yeniden keşfini değil onun ulaşabileceği daha iyi hayatların nasıl mümkün olabileceğini gündeme getirerek modern ötesi bir süreci başlatmıştır.

KÜRESELLEŞME, POSTMODERNİZM VE EĞİTİM İLİŞKİSİ

      İnsan topluluklarının yönetilmesi çağlar boyunca güncelliğini korumuştur. Bu güncelliğin özünde, kontrollü, güvenlikli ve başarılı bir yaşam kaygısı yatmaktadır. İnsanın sosyal canlı olma gerçeği, bu kaygının giderilmesi için bazı alanlara önem vermeyi gerektirmiştir. Şüphesiz bu alanların da başını “eğitim” çekmektedir. İnsanların kuşaklar arası kültürel aktarımını ve geleceğe yönelik istikbalini teminat altına alabilmenin yegane yolu olan eğitim, taşımış olduğu türlü inceliklerle yoluna soluksuz bir şekilde devam etmektedir. Ayrıca bireylerin içinde yaşamış oldukları çevreyi idrak edebilmeleri, sosyal mobilizasyonlarını sürdürebilmeleri ve temel yaşam kaynaklarına ulaşabilmeleri adına büyük önem arz eden eğitim, küreselleşme ve postmodernizm gibi kavramlarla yakından ilişkili bir hal almak zorunda kalmıştır.

Bunun öncelikli sebebi insan doğasının ampirik veri işleme kabiliyeti olduğunu söyleyebiliriz. Duyuların içinde bulunulan koşulların bütünlüğünü temin edebilmesi ve bu koşullara uygun olarak sonuçlar çıkarabilmesi temel bilgi işleme tarzımızı oluşturur. Uygarlığın gelişmesiyle beraber bu özelliğimizin inceliklerini daha sistemli analiz edebilmiş ve sonucunda temel ihtiyaçlarımız başta olmak üzere, yaşam pratiklerimizin tamamı için kullanabilmişizdir. Aristoteles’in ünlü eseri metafizik kitabının girişinde belirtmiş olduğu üzere “insan doğası gereği bilmek ister” söylemi, verili olan bilgi işleme becerimizin taleplerine karşılık gelen bir söylem olarak belirtmektedir. Dolayısıyla doğamızın bir parçası olarak beliren bilimsel bakış açısı, bin yıllardır bilişsel süreçlerimizi şekillendirmekte ve özellikle merak duygumuzu gidermektedir. Bu bakımdan küreselleşme ve postmodernizmin kaynağını böyle bir doğanın varlığı ile ilişkilendirebilmek mümkündür. Toplumsal yaşamın temel ihtiyaçlarının giderilebilmesine karşılık gelen gerekli bilgi ve becerilerin eğitim aracılığıyla çağlar boyunca kuşaklara aktarılabilmesi, günümüz imkanlarıyla zirveye ulaşmış ve özellikle bilim ve teknolojinin gelişmesiyle olağanüstü bir hal almıştır.

Küreselleşmenin iktisadi kökenleri ile postmodernizmin inşa ettiği yeni dünya algısı eğitim sistemleri üzerinde belirleyici bir özellik taşımıştır. Eğitimin bir meta haline gelmesi, yani bilginin salt ekonomik kazanç odaklı bir şekilde işlenmeye başlanması küreselleşmenin, bilgi edinme sürecinde olabilecek en farklı bakış açılarının yakalanmasını teşvik eden ve sanat başta olmak üzere diğer eğitim türlerinin hepsinde sınırların zorlanması gerektiği algısının yerleşmesi postmodernizmin etkisiyle gelişmiş konulardır. Bu bakımdan eğitimin toplumsal yaşamda karşılık bulabileceği alternatif yönelimleri ortaya çıkmıştır. Özel okulların ve üniversitelerin açılması gibi. Çünkü diğer yandan küreselleşme ve postmodernizmin muhattap aldığı her olgu hızlı bir yaşam tarzını dayatmaktadır. Devletlerin bu hıza ayak uydurabilmesinin ve gerektiğinde dahil olabilmesinin imkanı olarak diğer birçok alanda olduğu gibi eğitim konusunda da özelleşmenin önünü açmak zorunda kalmıştır. Dolayısıyla küreselleşme, postmodernizm ve eğitim ilişkisi birbirinden güç alan konular haline gelmiştir.

 

Kaynaklar:

Eser, Esen. ”Küreselleşme Süreci ve Eğitime Etkisi”. Muş Alparslan Üni̇versi̇tesi̇ Sosyal Bi̇li̇mler Dergisi 2/2 (Aralık 2014)

ANONİM,Küreselleşme,UlusDevletYönetişim”,http://www.geocities.com/uretkeno grenciler,Mart 2004

Soykan, Ömer Naci. “Türkiye’den Felsefe Manzaraları”. Yapı-Kredi Yayınları, İstanbul, 1993

Özdemir, İzzet. “POSTMODERN DÜŞÜNCENİN TÜRKİYE’DE EĞİTİM SİSTEMİNE YANSIMALARI”.Milli Eğitim Dergisi 204/güz(2014)

Not: Youtube içeriklerim için “ZİHİN İŞÇİSİ” kanalımı buradan ziyaret edebilirsiniz

 

 

 

Kararlar: Özgür iradenin zorlukları

Eylemlerimizde gerçekten ne kadar özgürüz ve onlardan ne kadar sorumluyuz? Filozoflar zor bir soruya yanıtlar arıyor.

Son zamanlarda sabahları yataktan geç kalkdınız mı? Elinizden gelmedi mi yoksa yeterince çabalamadınız mı? Ve dün gece televizyonun önünde yediğiniz cips torbası – gerçekten karşı koyamadınız mı? Veya en son aldığınız pantolonu veya oy verdiğiniz partiyi ele alalım: Başka türlü karar verebilir miydiniz? Gerçekten özgür kararlar mıydı, yoksa koşullardan ve yaşam yolunuz tarafından önceden çizilmiş miydi?

Bunlar irade özgürlüğüyle ilgili sorular. Normalde kararlarımızı çok fazla endişe duymadan kendimize ve başkalarına bağlarız. Çünkü özgür olup olmamamız arasında büyük bir fark var. Bir yandan, insanlara eylemleri için ahlaki ve yasal mesuliyet yüklemek için bu tür atıfları kullanırız. Kendi özgür iradesiyle bir şey yapan herkes bundan sorumludur ve ondan hesap sorulabilir, fikir böyle. Birinin özgür iradesini teyit etmek, ona mesuliyet yükleme ve uymadığı veya ihlal ettiğinde onu suçlama veya cezalandırma izni veriyor. Tersine, irade özgürlüğünün olmaması, mesuliyetten muaf tutuyor. Alman Ceza Kanunu’nun 20. maddesine göre, bir hukuka aykırılığı işlerken “eylemdeki yanlışlığı göremeyen veya bu anlayışa göre hareket edemeyen” kimse suçlu değildir.

Kişilerin onuru huzuru ve değeri

Öte yandan, özgürlük yüklemeleri kişiye özel bir değer ve saygınlık kazandırır. Bir kişi gönüllü olarak bir eylemde bulunmaya karar verirse, bu seçime öncelikle onun özgün, özerk iradesinin bir ifadesi olarak saygı duyulmalıdır. Bireyin irade özgürlüğü, karşılığında kendisine belirli hakların verilmesini uygun kılar – özellikle de kendi değerlerine ve ideallerine göre kendini gerçekleştirme hakkı (başkalarının hakları ihlal edilmediği sürece). Öte yandan, bağımsız muhtariyete sahip olmayanlar bu haklardan mahrum bırakılır. O reşit sayılmaz ve kararlarına aynı şekilde saygı göstermeyiz veya gerktiği yerde – beyan ettiği iradesine rağmen – hassas bir şekilde müdahale ederiz.

Özgür iradenin sahip olduğu karmaşık işlevler göz önüne alındığında, onun unsurları aslında ne olduğu sorusu ortaya çıkıyor. Hangi kriterlere göre insanlara hür irade atfediyoruz veya reddediyoruz? Bu varsaydığımız gibi, ahlaki görev ve hakların edinimini içeren, bir özgürlük var mı? Yoksa bu sadece yararcılık gereği mi?

Felsefe tarihinde hür irade, sorumluluk ve haysiyet arasındaki ilişki hakkında pek çok tartışma olmuştur. Antik Yunan filozofu Plato (yaklaşık MÖ 428–348) irade özgürlüğünü, düşünce ve eylemlerimizin ekilenim veya ihtiraslardan değil, yalnızca akıl tarafından yönlendirildiği bir tür ruhsal ahenk olarak gördü. Ahlaki görevler veya haklar, onun değerlendirmesinde hiçbir rol oynamadı; Platon için özgür irade fikri, her şeyden önce başarılı, mutlu bir yaşam idealini temsil ediyordu.

Platon’un öğrencisi Aristoteles (MÖ 384–322) özgür irade ile ahlakı ilk kez ilişkilendirdi. Platon’dan farklı olarak, insanın kötülüğü isteme yeteneğine de odaklandı. Çünkü eylem bizim gücümüzde ise, eylemsizlik de bizdedir. “Fakat iyilik ve kötülük yapmak ve yapmamak bizim elimizde ise […], o zaman ahlaklı ve ahlaksız olmamızın da bizde olması mantıklıdır.” Dolayısıyla bu filozof “gönüllü ve gönülsüz kavramını tartışmaktan kaçınamadı «.

Orta Çağ’dan modern zamanlara kadar, özgür irade genelde bu açıdan müzakere edildi. Sözde “teodise münakaşası” ‘ndaki hipotezler (bkz. “Kısaca açıklama”), Tanrı’yı ​​dünyevi kötülüklerden dolayı her türlü suçlamalardan arındırmaya ve insanları imanlı ve erdemli davranmaya teşvik etmeye hizmet etti.

Kısa açıklamalar

Determinizm
Tüm fiziksel ve zihinsel olayların tamamen nedensel koşullu olması fikri. İstikrarlı bir şekilde uygulanırsa, bir dizi teorik soruna yol açar: mesela, o zaman dünyada yeni bir nedensel ilişkinin ortaya çıkması imkansız olabileceği gibi.

Enstrumentalizm
Özgürlük kavramını gerçeğin bir tanımı olarak değil, bir amaç uğruna – örneğin insanları eylemlerinden sorumlu tutmak için – yüklemeler olarak görüyor.

Teodis
(Yunanca: theos = Tanrı ve dike = adaletten) Tanrı’nın aynı anda hem her şeyi bildiği, hem her şeye gücü yettiği hem de her şeye kadir olduğu zaman, dünyadaki kötülüğün nedenini sorunsalı.

Özgürlük anlayışımıza bireysel onur fikrini ilk ekleyen Immanuel Kant (1724-1804) idi. O da irade özgürlüğü ile insanın sorumluluğunu gerekçelendirdi. Ahlaki görevlerin tek amacı, bireyin özerkliğini korumak ve bunun icra edilmesini sağlamak olmalıydı. Kant’a göre irade özgürlüğü “yaşamın en yüksek derecesi” ve “dünyanın içsel değeri” dir.

Fakat özgür iradeyi belirleyen özellikler nelerdir? Felsefe tarihi boyunca süre gelen bir fikir şudur: Kimin iradesi hür ise, istekleri ve eylemi üzerinde kontrol sahibidir. Özgür aktörlere atfettiğimiz şey budur – ve özgür olmadığını, reşit olmadığını düşündüklerimizde reddediyoruz: öreneğin çocuklarda, akıl hastalarında, sarhoşlarda, bağımlılarda ve hipnoz veya beyin yıkama kurbanlarında. Fakat özgürler hangi anlamda istek ve eylem kontrolüne sahibiler (ve özgür olmayanlar değil)?

Belirsizlik tuzağı

Yaygın bir anlayışa göre, özgür olanın gücünde bir seçim olanağı var. Kendi iradem sayesinde, gerçekten ne istersem ve ne yaparsam yaparım, her an başka bir şey de isteyebilir ve yapabilirim. Burada söz konusu olan dış özgürlük, yani istediğiniz gibi davranmak (fiziken bağlı veya felçli bir kişide eksik olan) değil, daha çok içsel özgürlüktür, yani dilediğiniz gibi isteyebilmek içsel (zihinsel) özgürlükle ilgilidir. Bu, uyuşturucu bağımlısında tam olarak eksik olan şeydir, örneğin: Uyuşturucu alıp almama konusunda bir istek seçeneği yoktur ve bu nedenle onu elde etmekten kendini alamaz. Ama “farklı (başka) olanı isteyebilmek” ne anlama geliyor? Bazıları için, seçim anında kelimenin tam anlamıyla çeşitli seçeneklerin açık olduğu söylenir – karar zaten durumsal koşullar veya önceki gelişmeler tarafından belirlenmemiştir.

Böyle bir irade özgürlüğü, iki nedenden dolayı sorunlu olan gerçek bir belirlenmezciliği (indeterminizm) gerektirir: Birincisi, kararlarımızın hiç bu kadar belirsiz olup olmayacağı bilinmezdir. İlk başta bize açıklanamaz görünen istekler ve dürtüler bile, geçmişe bakıldığında mantıklı görünmektedir: örneğin sabit eğilimlerin ve kişilik özelliklerinin bir ifadesi olarak, açıklanabilir. İkincisi, belirlenmemiş bir irade tamamen tesadüfi olacaktır. Bunun ahlaki sorumluluk ve özerklik gerkesinimi ile nasıl uyum sağlayacağı tamamen belirsiz kalacaktır. İstemli kararlarım tesadüften dikte edilmiş olsaydı, bir determinist aktörden farkım olmazdı ve en az onun kadar güçsüz ve dışardan yönetilimiş olurdum.

Bu nedenle, İngiliz filozof Thomas Hobbes (1588-1679) gibi bazı düşünürler, “farklı yapabilme” şartını daha gevşek yorumlamayı önerdiler. Birinin başka bir karar verebilme olasılığı, isteseydi farklı bir karar verebilirdi anlamına gelir. Benzer şekilde, İngiliz filozof George Edward Moore (1873–1958) “yapabilirdim” ifadesini, “kararımı vermiş olsaydım yapardım” ifadesinin “kısa versiyonu” olarak kullanabileceğimize inanıyordu.

Bu, indeterminizm çetin sorusunu atlıyor, çünkü kendisinin, gerçekte neyin mümkün olduğu hakkında herhangi bir iddiası bulunmadığından, ancak bazı şeyler farklı olsaydı durumun ne olacağını yalnızca varsayımsal olarak tanımladığı için. Bunun sezgisel özgür irade fikrimizi yakalayıp yakalamadığı şüphelidir. Çünkü bu salt varsayımsal anlamda, bağımlı istemese uyuşturucu almazdı. Buna göre bağımlı da özgür kabul edilmesi gerekirdi. Ancak onun sorunu, uyuşturucu alma isteğini değiştirememesidir – işte bu yüzden onu özgür olmayan olarak görüyoruz.

Şimdi şu sorulabilir: Bağımlı olduğu için başka türlü isteyemeyen bir bağımlıyı, kendisi olduğu için başka türlü isteyemeyen bir bağımlıdan ayıran nedir? Burada bir ikilem ortaya çıkar: Ya başka türlü yapabilme koşulu o kadar zayıftır ki, bağımlılar, obsesif-kompulsif nevrotikler ve psikotikler bile bunu yerine getirir; ya da o kadar güçlüdür ki muhtemelen hiç kimse onu yerine getiremez. Her ikisi de özgürlük, sorumluluk ve haysiyet atfetme uygulaması için kabul edilemez.

Farklı olabilme koşulu, özgür irade kavramımız için gereksiz olabilir mi? İngiliz filozof John Locke (1632-1704) bu yönde kanıt sundu. “Gönüllü mahkûm” düşünce deneyinde, farkında olmadan bir odaya kilitlenmiş bir insan hayal etti. Orayı sevdiği için dışarı çıkma fikri aklına gelmiyor. İstese de odadan çıkamazdı; buna rağmen gönüllü olarak orada olduğunu söyleyebiliriz.

Kesin olmak gerekirse, bu durum seçim değil, yalnızca eylem özgürlüğü ile ilgili. Amerikalı filozof Harry Frankfurt bu nedenle Locke’un senaryosunu daha da keskinleştirdi. Çok zeki bir beyin cerrahının, bir kişinin beynine, iradesiyle kararlarını istediği gibi kontrol edebileceği elektrotları gizlice yerleştirdiğini varsayalım – mesela, kişi belirli bir partiye oy versin diye. Artık kişi cerrahın müdahalesine gerek kalmadan söz konusu partiye oy vermeye karar verir. Bu durumda kişi, farklı bir karar verememesine rağmen, görünüşe göre gönüllü bir karar vermiştir.

Locke ve Frankfurt’un düşünce deneylerindeki insanların özgür olduğuna neden inanıyoruz? Kendi kararlarını verdikleri için; çünkü bu onların seçimiydi. Ama bu ne anlama geliyor? Yüzeysel bir anlamda, bir kişinin arzuları ve kararları, ebeveynleri, arkadaşları, propagandacıları veya beyin cerrahları tarafından onlara aşılansa bile, her zaman kendisine aittir. Bazı filozoflar, irade eylemlerinin daha dar bir anlamda kendilerine ait olması için, onları tek başına üretmiş olması, yani nihai telif sahibi olması gerektiğini öne sürerler. Amerikalı filozof Roderick Chisholm (1916–1999) bunu şu şekilde ifade etti: “Gerçekten harekete geçersek, her birimiz hareketsiz bir şekilde ilk hareket ettiriciyiz. Yaptıklarımızı yaparak belirli olayların olmasına neden oluyoruz ve kendimizden başka hiçbir şey ve hiç kimse bu olayların olmasına neden olmamıza neden olmuyor.”

Böyle bir nihai yazarlık düşüncesi de oldukça sorunludur. Çünkü aynı zamanda var olup olmadığını bilmediğimiz bir belirlenimsizliği de varsayar. Aynı zamanda tutarsız görünüyor: birinin arzularının nihai yaratıcısı olması için, sadece bu arzulara neden olması değil, aynı zamanda kendi biyografisi ve kişiliği de dâhil olmak üzere bağlı oldukları tüm koşullara neden olması gerekir. Bu, birçok kişiye imkânsız görünen radikal bir kendi kendini yaratma anlamına gelir. Buna göre, filolog ve filozof Friedrich Nietzsche (1844–1900), bunu Baron von Münchhausen’in kendini bataklıktan kendi saçlarını çekerek çıkarma girişimine benzetti.

Kendinizi kendi dileklerinizle tanımlamak

Harry Frankfurt bir alternatif önerdi: Buna göre kişinin arzu ve iradeleri, kendisiyle özdeşleştirildiği ölçüde kendisine aittir. Bunun için birinci ve ikinci düzey dilekler arasında bir ayrım yaptı. İlk aşamada, birisi bazı şeyleri yapmak veya yapmamak isteyebilir. İkinci düzeyde, kişi yine bazı birinci düzey arzulara sahip olmayı isteyebilir veya bunlara sahip olmamayı isteyebilir. Birinci aşamanın istekleri, ikinci aşamanın isteklerine tekabül ediyorsa, yani kişi istediğini istiyorsa, bir kimlik verilir. Kişi bir anlamda arzularını doğrular ve kendi istekleri olarak kabul eder.

Aslında Frankfurt’un modeli, özellikle özgür olmadığımızı hissettiğimiz anlarda, öznel özgürlük duygumuzu oldukça iyi yakalıyor: Örneğin uyuşturucu bağımlısı, eğilimini genellikle bir zorlama olarak deneyimler. Temelde uyuşturucu kullanmak istemiyor, sadece arzusu daha güçlü. Bu nedenle, birinci ve ikinci düzey istekleri uyumlu değildir.

Kendisinde kök salmış ideolojiyi kendi görüşü olarak gören, beyinleri aşılanmış biri kadar hürriyetsiz miyiz?

Peki ya takıntısını bu şekilde deneyimlemeyen takıntılıya ne demeli? Kendini özgür hissettiği için özgür mü sayılmalı? Peki ya bizler, farkında olmadan eğitimciler, reklam stratejistleri ya da popülistler tarafından, çoğu zaman kurnazca manipüle edilenler? Kendisinde kök salmış ideolojiyi kendi görüşü, kişisel kontrolün tamamen kaybolmasını, kendi özerkliği olarak algılayan, telkin edilmiş bir kişi kadar hürriyetsiz miyiz? Yine, hem sezgilerimize hem de pratik ihtiyaçlarımıza hakkını veren tutarlı bir özgürlük kavramı tanımlanamıyor gibi görünüyor.

Belki de özgür irade kavramına yönelik çeşitli talepler bir arada pekiyi gitmiyor. Farklı olma veya belirli arzuları edinme anlamındaki özgürlük, insanların kötülüğü isteme yetisini sağlıyor. Bu nedenle onları görevlendirip sorumlu tutuyoruz. Ancak böyle bir özgürlük nasıl iyi bir şey olabilir – onurlu ve korunmaya değer gördüğümüz bir şey?

Kant’ta bile bu gerginliklere yol açtı: O, kişinin istediğini yapabilme konusundaki kayıtsız özgürlüğünü “olabilecek en korkunç şey” olarak değerlendirdi. Bu nedenle, aleni bir şekilde irade özgürlüğünü ahlaki normlara boyun eğme yeteneğine dönüştürdü. Böylece “özgür irade ve ahlaki yasalara göre bir irade aynıdır”. Bu, gerçekten özgür olan kişinin her zaman iyi olanı istediğini ve yaptığını garanti eder. Bu şekilde ele alırsanız, ahlaksız kişi artık özgür olmaz ve (sorumluluğu özgürlüğe bağladığınız sürece) eylemlerinden sorumlu tutulmaz.

Özgürlük, sorumluluk ve haysiyet fikirlerimizi uzlaştırmak şaşırtıcı derecede zordur. Yani ayrı düşünülmeleri gerekmez mi? Başa dönelim: Platon için özgür irade, duygulanımların ve arzuların etkisinden bağımsız akıldan başka bir şey değildi. Birine sorumluluk veya itibar vermenin bir şartı olarak görmedi. Ona göre ahlaki görev ve haklar, yalnızca bireyin mutlu bir yaşam sürmesini ve toplumun refah içinde bir arada yaşamasını sağlamasıyla meşrulaştırıldı. Bir kimse, övgü ve kınama, ödül ve ceza, teşvik ve caydırıcılık yoluyla onu kabul edilebilir davranışa ve ruhsal kurtuluşa getirebildiği ölçüde sorumlu ve layıktı.

Sezgiye aksi sonuçlar

David Hume (1711-1776), John Stuart Mill (1806-1873) ve Moritz Schlick (1882-1936) gibi sonraki düşünürler, özgür irade sorununu çözmek için benzer şekilde araçsal yaklaşımlar geliştirdiler. Ancak onların yorumlarının da sezgilere aykırı sonuçları vardır. Örneğin, cezalar, popüler görüşe göre, eylemlerinden suçlanamayacak, yani reşit olmayanlar veya güdüsel, tutkun suçluları gibi cezayı hak etmeyen kişiler için etkili olabilir.

Aynı zamanda, insanları özerk bireyler olabilme amacında eğitmek için onlara haklar ve görevler verilmesinin çelişkili bir yanı var. Birinin kendinden sorumlu bir kişi olabilmesi için, önceden belli bir dereceye kadar çevresi tarafından bu şekilde görülmesi ve muamele görmesi gerekir. Ancak bu yaklaşımın kendisi de her zaman toplumsal özerklik anlayışından, yani dışardan şekillendirilmiştir. Bunun ironisi, büyük özgürlük teorisyeni ve pedagog Jean-Jacques Rousseau (1712-1778) tarafından erken zamanda fark edilmişti: “[Öğrencinizi] her zaman onun usta olduğuna inandırın, ama gerçek usta kendiniz olun” diye yazmıştı. “Özgürlük görüntüsünün verdiğinden daha mükemmel bir teslimiyet yoktur.”

Özgür irade fikrini kavramak zordur ve öyle kalacaktır. Ve bunun giderilmesi zordur. Özgürlüğün varlığı sorusu sadece biz insanların ne tür bir varlık olduğumuza dair teorik bir soru olmadığını, aynı zamanda pratik-etik bir soru olduğunu düşündürür: Biz insanlar ne tür bir varlık olmak istiyoruz? Bunun cevabını muhtemelen kolay bulamayacağız; kendimiz vermemiz gerekiyor. Ve belki de en büyük özgürlüğümüz ve sorumluluğumuz budur.

Nizamettin Karadaş

 

Kitap Tavsiyesi

Bieri, P.: Das Handwerk der Freiheit. Hanser, (“Özgürlük sanatı) 2001

Özgür irademizin nedenlerinin izlerini aramak için hala okumaya değer.

Kaynaklar:

Frankfurt, H.: Freiheit und Selbstbestimmung. Akademie, 2001

Kant, I.: Grundlegung zur Metaphysik der Sitten. Meiner, 1999

Keil, G.: Willensfreiheit. De Gruyter, 2007

Locke, J.: Versuch über den menschlichen Verstand. Meiner, 2000

O’Connor, T., Franklin, C.: Free will. In: E. N. Zalta (Hg.): The Stanford Encyclopedia of Philosophy (2020 Edition). https://plato.stanford.edu/archives/fall2020/entries/freewill

https://www.spektrum.de/news/entscheidungen-die-krux-an-der-willensfreiheit/1865476

Özgür Aşk – Almanların bakış açısı

Özgür aşk (İng. free love), 1870’lerde Amerika Birleşik Devletleri’nde ortaya çıkan bir hareketin talebidir ve kadınların ekonomik geçimlerini sağlamak amacı ile aşksız – evlilik şeklinde veya fahişe olarak – bir cinsel ilişkiye girme zaruretinden kurtarmak amacı ile Victoria Woodhull ve daha sonra Emma Goldman gibi feministlerin katılımı ile verilen bir mücadeledir.

1960’ların başında doğum kontrol hapının piyasaya çıkması ve kadın hareketinin ikinci dalgası, batı dünyasındaki birçok ülkeye ulaşmasından sonra, bu fikir yeni bir ilgi gördü. Aynı zamanda, 1968 hareketi “özgür aşk”ı genellikle evlilik öncesi ve evlilik dışı cinsel aktivitenin toplumsal kabul edilmesini talep eden bir slogana dönüştürdü. Ortaya çıkan sosyal çalkantılar, Cinsel Devrim olarak bilinir.

Özgür aşk’ın pek çok taraftarı, 1932 gibi erken bir tarihte, insanlığın nevrotik sefaletinden cinsel bastırmanın sorumlu olduğunu savunan Wilhelm Reich’i, alıntıladı.

1968 hareketi anlamında özgür aşk

Özgür aşk, geleneksel sosyal normlara itaat etmeden aşkı ve cinselliği yaşayan insanların bir tutumunu tanımlar, çünkü onları kısıtlama olarak algılar veya entelektüel olarak böyle tanımlar.

Bu, cinsel muhtariyet fikrine göre ilişkilerin münhasır ve ilgili kişiler tarafından birlik içinde tanımlanmasını ve başka herhangi bir ön şarta tabi olmamasını içerir. Bu da cinsel kimliğin ve katılımcı sayısının bir rol oynamadığı, her bir bireysel ilişkinin süresi ve türünün belirlenmediği ve ilişkinin herhangi bir noktasında değiştirilebileceği anlamına gelir.

Evlilik gibi geleneksel yaşam tasarımları, sahiplenici, tamamen ekonomik gerekçeli ve özgür olmadığı için eleştiriliyor. Tarihi açıdan, başlangıçta daha özgür cinsellikten günümüzde daha özgür aşka doğru bir gelişme olmuştur.

Kavram

Özgür aşk kavramı, 1960’larda Wilhelm Reich’ın destekçileri ve komünal hareketin temsilcileri tarafından giderek daha fazla kabul gördü.

Aşk, doğası gereği özgürlükle bağlantılı bir fenomen olarak anlaşıldığından, “özgür” terimi bir gereksiz ifade olduğundan, özgür aşkın temsilcilerinden genellikle sadece “aşk” denir.

Bu görüşün popüler bir temsilcisi psikolog Peter Lauster’dır. O aşkı psikolojik bir fenomen, yani anda deneyimlenen (kalıcı bir durumu temsil etmeyen) ve zorlanamaz,  baskı altında olağanüstü zor ortaya çıkan algı olarak anlıyor. Lauster, evlilik gibi kurumları modası geçmiş yapılar olarak anlıyor. Genelde süregelen görüngüler – klasik ilişkiler – eşlerin koşulsuz açıklığını ve yargısız algısını engelliyormuş.

Tarih

Bunun öncesinde bir tarihi gelişme vardı; antik çağdan beri ve özellikle 19. yüzyılın ortasından itibaren evliliği bir kurum olarak eleştiren ve devlet müdahalesi olmaksızın aşk ilişkilerini savunan sosyalist hareket.

Erken sosyalist Charles Fourier (1772-1837), insanların birlikte yaşaması ve çalışması gereken, diğer şeylerin yanı sıra, özgür sevgi tarafından motive edilen ve bir arada tutulan toplulukları (Phalanstères) önerdi. Hatta, toplulukların ötesinde, Fourier’in anladığı anlamda özgür aşk, aynı zamanda herhangi bir partnerlik türü için koşulsuz tercih demektir ve böylece ikili ilişkileri ve benzerini de içerir.

Özgür aşk kavramı, çeşitli bölgesel biçimlerde 1917 Rus Devrimi sırasında; Sovyetler Birliği’nde devlet politikasında ilk kez uygulandı. Rus devrimci ve daha sonra diplomat Alexandra Kollontai, yeni sosyal ve aile düzeninin önemli bir propagandacısı oldu; evlilik yasasının gevşetilmesini ve annelik korumasını iyileştirilmesini genç Sovyetler Birliği’ne kabul ettirdi. Kürtaj hakkı için başarılı savaştı ve halk mutfaklarını ve toplu çocuk yetiştirmeyi önerdi.

Teorik olarak Wilhelm Reich, zorunlu cinsel ahlak dediği şeyin analizi ve cinsel devrim üzerine yazılarıyla, cinselliğin özgürce kullanılmasını savunan Herbert Marcuse gibi, özgür aşk fikrine katkıda bulundu ve – bununla bağlantılı olarak – çekirdek ailenin dağılması taraftarıydı.

Hasat zamanında tarlada sevişmeyin. Tehlikelidir!

Marcuse ve Reich, cinsel devrimi ve kendisini “aşk kuşağı” olarak da adlandıran ve “make love not war” (sevişin savaş yapmayın) sloganıyla yerleşik toplumsal normlara karşı çıkan hippi hareketini önemli ölçüde etkilemiştir. Bu özgür aşk talepleri, evlilik öncesi cinsellik, yaban (kanunsuz) evlilikler, eşcinsellik vb. gibi konuların giderek tabusuzlaştığı toplumsal gerçeğin eş zamanlı liberalleşmesiyle karşılaştı. Doğum kontrol hapının yaygınlaşması ve “Flower-Power” (“çiçek gücü”) gibi hareketler toplumda birçok özgür aşk fikirlerinin yerleşmesine katkıda bulunmuştur.

Özgür aşkı yayan komünlere örnekler: Kommune I, AAO (Muehl-Kommune), ZEGG, Tamera.

Sınırlandırma

Açık ilişki; özgür cinselliği içerir, ancak duygusal anlamda özgür aşkı içermez.

Buna karşılık, günümüzdeki poliamori (çok sevgililik; poligami’nin evlilik dışı versiyonu) hareketi, bir tür alt kültürdür ve katılan herkes arasında iletişim ve rızanın önemini vurgular.

İlişki anarşisi burada daha da ileri gider ve birlikteliklerle ilgili olağan normları temelde reddeder, ancak özgür aşktan farklı olarak; uzun süreli ilişkileri ve cinsellik içermeyen ilişkileri de dahil eder.

*****

Değerli okurlar,

yukarıda tercüme ettiğim yazı Wikipedia’nın Almanca bölümünde, Alman üyeler tarafından yazılmış bir kavram belirlemesi ve tarih özetidir. Bu sosyal gelişmeler birçok batı ülkesinde paralel ve eş zamanlı ortaya çıkmış olsa da, anlatılanlar sadece Almanların bakış açısını temsil eder. Aynı konu diğer ülkelerde farklı yaşanmış ve yorumlanmıştır.

Bunu sizlere sunma ihtiyacını sitemizde yayınlanan cinsellikle ilgili iki yazıdan sonra hissettim ve konuya farklı yaklaşımların varlığını göstermek istedim. Bu yazıyı paylaşmamı, anlatılanların sempatizanı veya muhalifliği anlamında yorumlamamanızı rica ederim.

 

 

 

Hassas bir konu olduğunun farkındalığı ile bazı detayları da vermek isterim:

Yazılanlar her ne kadar Alman bakış açısını temsil etse de, olanlar tüm Alman toplumundan hoşgörü ile kaşılanmadı. Orada da muhafazakarlar çoğunlukta ve itiraz, isyan ve kınamalar söz konusu dönemlerde bütün toplumu çalkaladı. Ancak o zamandan bugüne geçen 50 küsür senelik süre içinde özgür aşk hareketinin anlayışı toplumda temel kültür envanteri olmayı başardı. Bugünkü toplumsal anlayış, kişinin cinsel özerkliğini saygı ile kabul ediyor. Bununla beraber aşk ve cinsellik mahremiyetini tamamen kaybetmedi. Türk toplumundaki mevcut anlayışa nispeten Almanların mahremiyet anlayışı çok daha küçük bir alanı kapsıyor. Yani nudist plajlarında güneşlenmek, sokakta, parkta öpüşmek, hemcinslerin el ele gezmesi gibi görüntüler Almanya’da kimseyi sinirlendirmez, “yanlış” veya “farklı yaşam tarzı” hanesine yazılır ve herkes dilediği gibi yaşar. Ama buna rağmen, konuya yönelik yaklaşım, özellikle Katolik Kilisesinin görüşlerinden dolayı, toplumda çelişkili yaşanıyor.

Bu durumlarla barış sağlamak Türkiye, Orta Doğu, Asya ve Afrika ülkelerinden gelen işçi ve mültecileri çok zorluyor. Onlar uzun süreli kültür şokundan muzdaripler. Tepkileri de ona göre aşırı oluyor. Kız çocuklarını yüzme derslerine göndermeyenler, ortaokuldan itibaren iki senede bir düzenlenen 1 haftalık sınıf gezilerine göndermeyenler, çocuklarının Alman çocukları ile arkadaşlığını yasaklayanlar, Alman gelin veya damat kabul etmeyenler; bunlar aşırı tepkilerin birkaç örneği. Sergilenen aşırı tepkilerin diğer belirtisi ise, bu insanlar sözde kendi değerlerini korumak amacı ile kendi din ve kültür değerlerine daha sıkı sarılarak, fikir ve uygulamada fanatikleşmesidir; veya tam tersine kendi kültüründen kopmasıdır.

Cinsel muhtariyete daha geniş yer veren diğer yazıyı da sizlerle yakında paylaşacağım.

Nizamettin Karadaş

Kaynak: https://de.wikipedia.org/wiki/Freie_Liebe – Almanca

İnsanların Geometri Anlayışı

Geometri anlayışı doğuştan gelir[1]

2009’da Brezilya’daki Dünya Sosyal Forumu’nda Munduruku kabilesinin bir üyesi. Araştırmacılar, orman kabilesinin yardımıyla, insanların eğitim almadan bile geometriyi anladıklarını gösterdi. dpa

Araştırma: Yetişkin Yerli Amazonlular, ABD’ndeki çocuklar kadar temel şekilleri tanıyabiliyor

Doğuştan bir geometri duygusu var mı yoksa okulda noktaları, çizgileri, daireleri ve kareleri anlamayı okulda öğrenmek zorunda mıyız? Psikolog ve antropologlardan oluşan bir ekip, şimdi “Science” adlı uzman dergisinde bu soruyu yanıtlıyor: Geometrik şekiller ve kavramlarla ilgili temel bilgiler, en başından beri insan zihnine demirlenmiştir. Bu, College de France ve Paris Üniversitesi’nden Stanislas Dehaene ve Pierre Pica’nın Brezilya ormanlarına yaptıkları bir geziden sonra vardıkları sonuçtur.

Orada antropolog Pica, Munduruku kabilesini ziyaret etti ve onlardan bir geometri testine katılmalarını istedi. Yerli halk, izole köylerde dağınık bir şekilde yaşıyor. Bizim anladığımız anlamda bir okul eğitimi bilmiyorlar. Cetvel veya harita gibi herhangi bir resimli temsili veya yardımcı aracı neredeyse hiç kullanmazlar. Munduruku dilinde bile geometrik kavramlar için özel kelimeler yoktur.

Pica, katılımcı Munduruku’ya – altı yaş ve üstü 14 çocuk ve 30 yetişkin – her biri altı resimden oluşan toplam 45 set gösterdi. Bunlar basit geometrik şekiller gösteriyordu – kenarları farklı uzunluklarda olan dikdörtgenler, paralel ve paralel olmayan çizgiler veya noktalı daireler. Katılımcılardan, diğer beşiyle tam olarak eşleşmediği için “tuhaf” buldukları altı resimden birini seçmeleri istendi. Bu, örneğin, diğer beş dairenin aksine, noktası tam olarak ortada olmayan daireydi. Genel olarak, tüm katılımcıların üçte ikisi “uygun olmayan” resmi doğru belirlediler.

Harvard Üniversitesi’nden Elizabeth Spelke, aynı testleri Amerika Birleşik Devletleri’ndeki 26 çocuk ve 28 yetişkin ile yaptı. Şaşırtıcı bir sonuçla: Çocuklar neredeyse Munduruku’lar ile aynı performansı sergilediler. Yetişkin ABD denekleri genel olarak daha yüksek bir isabet oranı elde etti. Ancak bunu yaparken Munduruku’lara sorun çıkaran aynı setler onların da başlarını ağrıttı. Dehaene, “Bu, okul eğitimi olmadan bile iyi bir geometrik sezgiye sahip olabileceğimizi gösteriyor” diyor.

Bunu normal karşılayamayız: Geçen yıl, bilim insanları Pirahã’nın Amazon kabilesi hakkında “Science” da bildirdiler. Oradaki insanların ikiden büyük sayılar için kelimeleri yok ve aslında daha büyük sayı kümeleri hakkında hiçbir fikirleri olmadığı ortaya çıktı.

Dehaene ve meslektaşlarının bildirdiğine göre, eğitimsiz Munduruku ve Amerikalı çocuklarla yapılan bu geometri testleri, kültür veya yetiştirilme tarzı ne olursa olsun her insanın temel bir geometri anlayışına sahip olduğunu gösterdi. Diğer araştırmacılar tedirgin. Güney Amerika’daki yerli insanlarla da çalışan Londra King’s College’dan davranışsal genetikçi Rosalind Arden, Dehaene’nin testlerinin geometriyi anlamaktan çok rasyonel düşünme yeteneğiyle ilgili olduğunu söylüyor. Munduruku’lar sadece “sözel olmayan basit bir zekâ testini” geçti, diyor.

 



Geometri anlayışımız benzersiz olabilir[2]

İnsanlar düzenli şekilleri daha iyi tanımlıyor, maymunlar bunu yapamıyor

Biz insanlar içgüdüsel olarak geometrik şekilleri hoş ve güzel olarak algılarız – ama neden? © Agustinc/ Getty images

Düz çizgi duygusu: Biz insanlar, geometrik şekillerin soyut düzeni için benzersiz bir düzenlilik duygusuna sahip olabiliriz. İnsanların nesneler ne kadar geometrik olursa, uyumsuz kalıpları o kadar iyi fark ettiklerini bir deney gösteriyor. Bu geometri etkisi, nadiren dik açıları gören ilkel toplum üyelerinde bile görüldü. Babunlarda ise, bize yakın akraba primat olmalarına rağmen, bu etki hiç yoktu.

 Modern uygarlığımızda düzenli, geometrik şekillerle çevriliyiz: binalarımız, teknik cihazlarımız veya günlük kullanım eşyalarımız genellikle dik açılara, paralel kenarlara veya dairesel yüzeylere sahiptir. Bu formları düzenli, hoş ve güzel olarak algılıyoruz ve içgüdüsel olarak nesneleri bu soyut geometrik modellere göre şekillendirme eğilimindeyiz.

Paris Saclay Üniversitesi’nden Mathias Sablé-Meyer ve meslektaşları, “Arkeolojik bulgular, düzenli geometrik şekillere olan bu sevginin insanlığın kendisi kadar eski olduğunu gösteriyor” diyor. “Öklid geometrisinin ana özellikleri insana çekici geliyor.”

Ayrıcalık Testi

İnsan deneklerin test gösterimleri ve performans örnekleri. © Sablé-Meyer et al. /PNAS

Ama neden? Bu ayrıcalık yalnızca atalarımızın kültürel gelişiminin bir sonucu mu, yoksa bunların arkasında nörobiyolojik bir etki mi var? Ve geometri anlayışının atalarımız için ne gibi avantajları olabilirdi? Bu soruyu yanıtlamak için Sablé-Meyer ve ekibi, farklı kültürlerden insanların geometri algısını teste tabi tuttu ve bunu diğer primatlarla – babunla – karşılaştırdı.

Araştırmacılar, çalışmaları için “aykırı değer” testini kullandılar: tüm insan ve hayvan deneklerine ekranda rastgele dağıtılmış altı kare sunuldu – beş tanesi birbirine karşı bükülmüş olsalar bile aynıydı. Altıncı şekil bir geometrik özellikte farklılık gösteriyordu – örneğin, kare yerine bir dikdörtgen veya “kaymış” köşeli bir dikdörtgendi. Bu aykırı değerin mümkün olduğunca çabuk tanınması ve ekrana tıklanması gerekiyordu.

Fransa’dan 605 yetişkin ve 1.184 çocuk ile Namibya’daki Himba yerli halkının 22 üyesi denek olarak görev yaptı. Onlar geometrik, yapay şekillerin oldukça nadir olduğu bir ortamda yaşıyor. Karşılaştırma grubu olarak 26 Babun aynı görev için eğitildi ve test edildi.

Geometri nörolojik bir “rasyonalizasyon” mu?

Önemli olan ise ekibin testler sırasında geometrik şekillerin simetrisini ve karmaşıklığını çeşitlendirdi. Zira daha önceki çalışmalar, beynimizin daha az tarif gerektiren belirleyici özellikleri olan şekilleri daha iyi tanıdığını ve hatırladığını ileri sürüyordu. Sadece eşit dik açılardan ve kenarlardan oluşan bir kare, buna göre daha az simetrik bir dörtgenden nörolojik açıdan daha ekonomikti. Yani düzenli ve simetrik bir yapı, beyni karmaşık düzenli bir yapıdan daha az meşgul ediyordu.

Bir hipoteze göre, atalarımız geometrik şekiller için bir tercih geliştirmiş olabilirler, çünkü onları tanımak ve ayırt etmek “çarpık” şekillerden daha kolaydı. Ancak bu, bu basit geometri anlayışının ne zaman ortaya çıktığı ve diğer primatların henüz sahip olup olmadığı sorusunu gündeme getiriyor.

Net geometri etkisi tanınabiliyor…

Sonuç: Geometrinin etkisi, tüm insan test deneklerinde açıkça fark edildi: Şekiller ekranda ne kadar düzenli ve simetrik olursa, katılımcılar sapan şekli o kadar hızlı ve daha güvenilir bir şekilde fark etti. Araştırmacılar, “Referans şekiller veya sapma biçimleri son derece düzenliyse, altı kare arasında bir aykırı değer bulmak daha kolay” diyor. Bu etki çocuklarda bile var ve ilkel toplumlarda da kanıtlanabiliyor.

Sablé-Meyer ve meslektaşları, “Bu, tüm insanlarda bulunan ve resmi eğitim, dil, bilgi ve çevreden bağımsız olarak var olan evrensel bir geometri anlayışı olduğunu gösteriyor” diye açıklıyor. Geometrik, yapay nesnelerle donatılmış bir dünyada yaşamaya başladıktan sonra bir geometri anlayışına sahip olduğumuz teorisini bu araştırma çürütüyor.

…ama sadece biz insanlarda

Ancak: Bu geometri duygusu, insan olmayan primatlarda belirgin görünmüyor. Babunlar temelde aykırı değer testini geçmeyi öğrenseler de, isabet oranları, şekillerin ne kadar düzenli veya karmaşık olduğuna bakılmaksızın, tesadüfün sadece biraz üzerindeydi. Araştırma ekibi, “Geometrik düzenliliğin test başarısı üzerindeki herhangi bir etkisini gözlemleyemedik” dedi.

Sable-Meyer ve meslektaşlarına göre bu, geometrideki düzenleri algılama ve bunlardan nörolojik olarak yararlanma yeteneğinin tamamen insani bir yetenek olduğunu gösterebilir. Bilim insanları, “Bu, insanların dil anlayışından veya zihin teorisinden çok daha temel olan bilişsel mekanizmalarda diğer primatlardan farklı olduğu yönündeki heyecan verici olasılığı uyandırıyor” diyor.

Geometrik bir şeklin düzenliliğinin fark yarattığı ve bu nedenle geometriyi takdir eden tek tür olabiliriz. Bunu doğrulamak için, insan olmayan diğer primatlar üzerinde de başka çalışmalara ihtiyaç vardır. (Proceedings of the National Academy of Sciences, 2021; doi: 10.1073/pnas.2023123118)

 

Nizamettin Karadaş

Kaynaklar:

[1] Bu yazı Ranty İslam’ın Welt gazetesinin bilim bölümünde 20.01.2006 “Verständnis für Geometrie ist angeboren” başlıklı makalesinin Türkçe çevirisidir.

[2] Bu yazı Nadja Podbregar’ın scinexx.de bilim sitesinde 14.05.2021 de “Ist unser Sinn für Geometrie angeboren? başlığı altında yayınlanmış makalesinin Türkçe çevirisidir.

Dekolonizasyon: Newton zan altında

Doğa bilimleri de, İngiliz üniversitelerindeki yaygın dekolonizasyon akımından korunmuyor. Sheffield Üniversitesi kısa süre önce biyoloji profesörleri ve öğrenciler için “bilimimizin beyazlığını ve Avrupamerkezciliğini yansıtarak”, “ırksal adaletsizliğe” karşı koymayı amaçlayan bir el kitabı yayınladı. El kitabı, 11 “sorunlu” bilim insanının altını çiziyor ve onların şüpheli görüşlerinin araştırmalarını nasıl etkilediğini açıklıyor.

Örneğin Charles Darwin’in, doğal seçilim teorisinin, beyazların üstünlüğü konusundaki görüşünü haklı çıkardığına inandığı söylenir. Darwin’in rakibi Alfred Russell Wallace da kara listeye alındı, çünkü gözlemlerini “sömürge ortamında” yapmış ve Hollanda yönetimindeki, şu anda Endonezya olan bölgede etnik hiyerarşiler kurmuş. Taksonominin kurucusu olarak kabul edilen İsveçli Carl von Linné sınıflandırma sistemini, insan ırklarını azalan düzende sıralamak için kullanmakla suçlanıyor.

Sanki önceden doğa bilimleri tarihine eleştirel değerlendirmeler gayet normal değilmiş gibi; Von Linné nin çalışmaları, moleküler biyolog James Watson, genetikçi JBS Haldane, matematikçi Karl Pearson, biyolog Thomas Henry Huxley ve “sorunlu” olarak algılanan diğer araştırmacıların çalışmaları, sadece gereken ikazla öğretilmeliymiş. Aynı üniversitenin mühendislik fakültesinde Isaac Newton, “uzun süredir devam eden bilinçli veya bilinçsiz önyargılarına” meydan okumak amacıyla sömürgecilikten muhtemelen faydalanmış olarak gösteriliyor. Öğrencilere “kurucu baba” ve “dahi” gibi terimleri kullanmaktan kaçınmaları öneriliyor.

Ölçü Birimleri ve Emperyalizm

Daha az Avrupa merkezli bir müfredat oluşturmak için çaba gösterilen Oxford’da da, Matematik, Fizik ve Yaşam Bilimleri Fakültesi, imparatorluk fikriyle derinden bağlantılı olduğu için emperyal ölçüm sistemini dekolonize etmeyi düşünüyor. Bir “kültürel yer değişimi” vaat ediliyor. Öğrenciler, bilimsel ilerlemenin eski anlatılarını değerlendirmeyi ve değiştirmeyi öğrenmelilermiş. Bu zaten eleştirel düşüncenin temel bir ilkesidir; bunu etik bir jargonla tekrar etmeye gerek yoktur. Özellikle de Britanya egemenliği altındaki bölgeler için standartlaştırılmış on dokuzuncu yüzyıl ölçü birimleri Britanya emperyalistleri tarafından değil,  büyük oranda Anglo-Sakson veya Romalılar tarafından icat edilmiştir.

Yeni kriterlere göre, ister antik Roma isterse Napolyon tarafından getirilen metrik sistem olsun, hemen hemen tüm ölçü birimleri emperyalisttir. İmparatorluğun kalbi olarak anılan Londra’daki Trafalgar Meydanı’nda, 1876’da imparatorluk uzunluk ölçülerinin kaydedildiği duvar ve zemine bronz plaketler yerleştirilmiştir. Yakında onlara da bir “uyarı” verilebilir.

*****

Yazar bilgiyi aktarırken konuya muhalif bir tavır almış. Ömrümün son 15 senesinde o kadar çok okul ve akademik bilgimi revize etmeye mecbur kaldım ki, artık her türlü bilgiye şüphe ile yaklaşıyorum.

Bu akademik dekolonizasyon akımını onaylıyorum. Zira şu alttaki bildiriye göre, bu konu Kasım 2020 de siyasi bir boyuta ulaşmış.

 


Nizamettin Karadaş

Not: Bu yazı Gina Thomas’ın 20.05.2021 de FAZ – Frankfurter Allgemeine Zeitung’da yayınlananNewton unter Verdacht başlıklı makalesinin Türkçe çevirisidir.