Kategori arşivi: Şiirimsi Deneme

Ayrılık Düğünü

Yaranı saklayacak başka yer bulmalısın. Gülüşlerinde söndürmelisin acını. Keskin bir bıçak gibi bak uzaklara. Çünkü uzaklara bakmak hep iyi geldi sana. Gitmediğin yerlerin, çıkmadığın adaların kokusunu sana ulaştıracak esintilere aralık bırakmayı unutma, pencereni açık tut. Hiçbir şey olmamış gibi kendine doğru yürümeni sürdürmene bak. Dik tut başını. Dünyayı parmağında oynatıyormuş gibi yap. Sessizliğe düğümlen istersen bir süreliğine. Birikmen gerekiyor çünkü. Birikmen kendine…

Ağaçlara, böceklere; taşa, toprağa; kuşlara ve çiçeklere şiir yazmak için, için içine sığmamalı bundan böyle de. Ağaçlar, böcekler, taş, toprak, kuşlar ve çiçekler her dildendir biliyorsun. Börtü böcek, kelebekler… Dinleri, ulusları yok onların… Irk ve sınıf ayrımı da yok aralarında. Çocukları onlardan ayırma(ma)lısın. Derinlik, incelik, şiir ve insan bilgisi işte burada.

İnsanı insana taşımak gerek. Aşka, şiire, özgürlüğe insanı… Bu iş hiç bitmesin. Senden sonra bile… Çünkü bu, insanı insan yapan maya. Oluşmak için bir ömür çok az. Bunu daha önce de konuşmuştuk seninle. Bu yüzden Aşk Bilgisi, Düş Bilgisi, Gelecek Bilgisi çalışmalısın zaman buldukça.

Sık sık başa dön. Kendini ve geleceği anımsa. Çocukluğuna yaklaşmaktan çekinme. Yabancısı olduğun kentler listesinden sor nerde olduğunu, nerelerde yaşadığını, neler yaşadığını…

Gökyüzünü ayakta karşıla ne zaman karşına çıkarsa. Ayı, yıldızları… Anımsa dağlara karşı seviştiğin günleri. Saçlarının rüzgâr olduğu günleri anımsa. Sakallarının mavi çıktığı günleri ve ayaklarına kapandığı günleri yağmurların…

Kendine diye çıktığın yolculukları bir düşün… Ne uzunmuş değil mi insanın kendinden kendine yolculuğu! Bitti bitecek ömür kadar işte. Ama böyle ayaz, böyle avaz kalmanın nedenini anladın sonunda. Böyle naçar, böyle sol başına… İyi ki kahramanların yok. Bağlandığın bir din, inanç, düşünce tam olarak… Bunu varsıllık say kendine.

İnsan yanlışlarının ve doğrularının toplamı kadar. Bildiklerini unuttukça artar bu toplam, azalır cahiller gibi cesur davrandıkça. İstersen tartıya çık. Ama gerekmez. Çünkü kanıtlayacağın hiçbir şey yok kimseye.

Senin ayrım noktan sendin. Hem herkesten biri oldun, hem herkesten farklı. Üstelik sen yollara yazgılıydın. Yolun kendisine… Bu yüzden birçok yalnızlık edindin. Yollarda inandın başkalarının yaşam hakkını savunmadan insan olunamayacağına. Kurdun / kuşun hakkını savunmadan insan olunamayacağına, yollarda… İşin olmadı yükselen alçak değerlerin hiçbiriyle.

“Karşılığında bir şey bekliyorsan, yaptığın hiçbir şey iyilik sayılmaz,” diye uyardın kendini. “Ancak ahlaksızlığa yaklaştırır,” diye… “Öyle olacaksa git namaz kıl, dua et, daha iyi,” diye de pekiştirdin bu dediklerini. Haklıydın! Haklısın! Zarar görmeyi göze almayanların kendisine bile yapacağı iyilik yok aslında. İnsan ve doğa sever olmak, adil, demokratik ve özgürlükçü bir gelecek istemek lafla olmaz. Böyle bir dünyayı kendin için istemeden başkalarına sunamazsın. Devrim olmazsan, devrim yapamazsın.

Neyse laf uzun. Fazla zaman da yok. Bir süre ovalarla yürümelisin bana kalırsa… Bir süre ırmaklarla… Dağların sazağına bırakmalısın yüreğini. Sessizliğine taşın toprağın… Kendini arar gibi kaybolmaya çıktığını söyle kurt / kuş, kim önüne çıkarsa. Hiçbir şeyi sokma sonrayla ve sonsuzla arana.

Her şeyin başlangıcı söz. Aşk ile, düş ile… Sözleri kaza kaza ilerle kendi sırrına. Yeni kendine ulaştığında orada dur. Çünkü artık duvar yok önünde.

Kendinden başkasına boyun eğmediğinden iyice emin ol! Emredeceğin ve itaat edeceğin kimse kalmayıncaya kadar yonttuğundan kendini… Bir çiçeğe yürür gibi yap bunları… Ama su ol önce. Bir günlük ömrün kalmış olsa bile onu sonsuzmuş gibi yaşa.

Yaralarından ne çok şiir aktığını biliyorum. Yaşanır bir dünyaya doğru çevirdiğini de her birinin yönünü. Kardeşliğine ve sonsuz senfonisine yeryüzünün… Bunu küçümseme. Bir sabah uyandığında çiçek açtığını görebilirsin yaranda. Acın, ağrın dinmiş olabilir. Tersi olursa olgunlukla karşıla. “Bana tanımlanmış hayat bu kadar,” diye anlayış göster. Yoksa incinir dünya. Her yere, her şeye gülümse. Her şeyi ve herkesi bir kez daha bağışla.

Giderken yüzünü öyle bir daldır ki sözcüklere, onların da içi içine sığmasın, yeni anlamlar arasın her biri kendine.

“Bunlar tamam,” diyorsan bir acı, bir acı daha soy kendine ve bütün zamanlarla paylaş.

Unutma sen benim kimimdin, kimimsin… Ne de olsa bu yaşa kadar yurt olduk birbirimize.

Başlangıçlar güzeldir. Bu yolculuk ayrılığa neden olacaksa dünya ile aranda, bir düğüne dönüşsün bence. Ayrılık düğünü… Nasıl da hoş geliyor kulağa.

Arkandan ne diyeceğimi merak ediyorsun belki: Onun başka bir havası vardı diyeceğim. Gidilmemiş yerlere benziyordu adımları. Saçları rüzgâr, göğüsleri çağla bir kıza aşık gibi yürüyüşü kalmış aklımda. Acılardan sevinçli şarkılar yapmak için şiire bulaştı. Kendini bir esintiye bırakarak gitti. Sözcüklerden başka kimsesi yoktu. Otlara, böceklere karıştı. Aklı fikri tohum gürültülerindeydi zaten. Hayatı ölümden korkmayacak kadar seviyordu. Yarın güzel olacaklar satardı düş fiyatına. Yüzünde aşk izi vardı.

Diyeceğim ki soğuk havalarda gülüşlerini düşürmeden yaşadı. Diyeceğim ki üstü başı yaşanası bir dünya kokuyordu. Gül hızında geçip gitti aramızdan. Diyeceğim ki sizleri ve dünyayı selamladı son kez.

Hayrettin Geçkin

#hayrettingeckin #gundemarsivi #edebiyat #ölüm #ömür #hayat #yaşam #sevgi #veda #ayrılık #doğasevgisi #engüzelsözler #insanınkendineolanyolculuğu #anılar #hoşçakal

Yayın Yasağına Sığınmışlıklarda…

İhanetin, aczin, hatta iflasın
Yani, malumun ilanıdır ”YAYIN YASAĞI”
Kendi kanlarında boğulan güruhlar ve kandan beslenen bu hainler
Sözlerinin ve güçlerinin
Göbekten bağlı olduğu Sömürücü, Emperyal mihraklara geçmemişliğinde,
Öfke ve hınçlarını garip-guraba halka yöneltmişlikleriyle
İkiye bir, her olayda
Tövbekarlığını bozan yosma ve pu*t-pe*evenk misali
Meydana gelen her toplumsal vukuat ve katliamda
Dönüp dönüp yalan dolanla laf ebeliğine soyunmaktan
TAZİYE ve BAŞ SAĞLIĞI yayınlamaktan
Dahası,
Bir de YAYIN YASAĞI KOYMAKTAN öte gidemiyorlar ve gidemezler de asla
Çünkü
Çürümüş, karaktersiz düzenlerini, ne pahasına olsun sürdürüp
Despotluk ve hegomanya ile milletin kanını içip
Ülkenin helakına, halkın katline ferman çıkarmışlıklarıyla
Kendi istikballeri ve talükatlarını korumak adına
Kalleşler ve hainlerle, ihanette el ele vererek 
Ve sıkça yosmalar, pu*t-pe*evenkler gibi
”KANDIRILDIK” teranesiyle, timsah göz yaşlarına sığınarak
YAYIN YASAĞINDAN
Ve Halkı lal ve koyun yapmaktan medet umarak
Her ölümün ve facianın ardından, YAYIN YASAĞI aczine sarılıyorlar!…

İçleri-dışları fitne, fesat ve yalanla dolu bu iktidar
Güzelim vatanı, millete CEHENNEM kılıp,
Yetmemişçesine konu-komşu ülkelere de 
CANİCE CİNAYETLER İHRAÇ EDEREK
Suriyeyi, Irak’ı kana bulayarak
Emperyalistlerin kapı köpekliğinde, at koşturmaktadır…

Dün İstanbul, bugün Kayseri…
Yarınsa sıra nerede ve kimde belirsiz…

İspiyoncu hainler çetesi ve onun düdükçü başı,
Muhtarları ispiyoncu, halkı birbirine düşman ederken
Sadece ceplerini ve tahtlarını, koltuklarını düşünüp
Soysuzluğun, boz bulanıp sığlığında
Halkın kanına ekmek doğramayı iş ve yaşam
Hatta, yegane iktidar eylem biçimi, kılarak
YAYIN YASAĞI denen düzenbazlıklarda
Ülke ve insana hayatı zehir, ömrü ve günleri zindan ederek
Alçaklığın, düzenbazlığın marifetlerini sergilemekten geri durmayarak…

Günlerine gün, keyiflerine keyif
Servet ve konforlarına konfor eklemişlerdir…

Hesap sorulmasın diyerek,
Yavuz hırsız edasında,
Tövbekar yosmalıklarda, pu*tluk ve pe*evenkliklerde…
Zeytinyağının su üstüne çıkmışlığına soyunarak,
Ne menem iki yüzlülük ve utanmazlıkla
ARSIZLIĞIN DİK ALASINI SERGİLEYEREK…

SON FACİA VE KATLİAMA DA YAYIN YASAĞI KOYUP,
ASAYİŞ BERKEMAL diyebilecek kadar utanmazca ve hayasızca,
PİŞMİŞ KELLELER MİSALİ, SIRITARAK…
HALKA ÖL,
YURDA, BU CENNET VATAN TOPRAKLARINA,
BU CANIM GÜZEL ÜLKE’YE,
YAN, KOR ALEVLERDE KÜL VE DAHA DA BETER OL, DİYORLAR İHANET, GAFLET VE DALALETLE
HAİNLİĞİN MEZBERELİĞİNDE…

YAYIN YASAĞININ ARDINA SİNİP, GİZLENMİŞLİKLE…

YAYIN YASAĞINA SIĞINMAKTAN MEDET UMMUŞLUKLA!
YAYIN YASAĞINA SIĞINMAKTAN MEDET UMMUŞLUKLA!

Mualla SEZGÖR YASSIBAŞ
Friedrichshafen / Almanya
17/ 12 / 2016
Saat; 09_50

#gundemarsivi #muallasezgoryassibas #siir #yayinyasagi #siyaset #politika #medya #elestiri 

Mavi Gözlüm

Şimdi Mültecidir
Seyyah olmuş
Yorgun gönlüm.
Aylak aylak dolaşıyor
sokaklarında,
Bi görsen
Ellerim havada
Ardımda bıraktığım
Onca yollarını
arşınlıyorum,
Kasım aralıklarıdır
Dağılan saçlarım,
Eylüldür
Yalnızlığım
Mevsimsiz kar gibi
Yolculuklara çıkar gönlüm,
Güz kımıltısıdır
Dalgalanır üzerimde gördüğün.

Sana yaslanıyor
Gözlerimin kızılı,
gece uzun
Sabahlara daha çok var
mavi gözlüm,
Belki de gün şaha kalkar
Belki de yolculuk ederiz
Kim bilir!
Göğün semahına
Uyan
Şimdi hazan vakti
Şimdi kuşluk vakti
Gelinlik çağda kızlar,
Düşün ha düşün
Hayalini kurduğun güne uyan.
İçi yanmıştı artık
kurumuş ağaç kovuklarının,
Sararmıştı yaprakları
Toprağa bulanırken!!
Tüm bu olup bitenler
Bi ceviz büyüklüğünde ki
Dolu taneleri gibi
Başıma çarptıkça
Uyandığım sabahların
Kızıllığı
Git gide griye boyanıyordu
Gün karanlık…

Ali Taşkale

#Aşk 

Ay Işığına Bakarak Sabahlamak

Ilgın ılgın esen bir yel.

Gökyüzünün lacivert karanlığında gömülü dolunayın kızılımsı ışığına bakarak balkondaki taburede sabahladın mı hiç?

Yalnızlığının içine giren, seni aşırı mutlu eden imgelerin oldu mu?

Sonsuzluğa bakan gözlerin, seni tedirgin eden sayrılıklarından dolayı ağladı mı hiç?

Sevgilin oldu mu?

Onunla karşılıklı oturup, saatlerce bakıştınız mı?

Sana ya da sen ona benim en çok neyimi beğeniyorsun, diye sorma olanağın oldu mu?

ecenin bilmem hangi saatinde onu uykusundan uyandırıp: “Haydi, gidiyoruz! “
O da sana, nereye sorusunu sormadan; hazırlanıp koluna girdi mi?

Avucunu avucuna yapıştırıp; basamakları koşa koşa indiniz mi?!..

Sen ona, o sana Türk Sanat Müziğinden şarkılar okudu mu?

Sen, hiç sevdiğin insan için şiir yazdın mı?

Diyelim ki yeteneksizsin, o zaman ona: Cemal Süreyya’dan, Attila İlhan’dan, Turgut Uyar’dan, Edip Cansever’den, Özdemir Asaf’tan, Karacaoğlan’dan, Nilgün Marmara’dan, Oktay Rıfat’tan, Murathan Mungan’dan şiirler okudun mu?

Argonun babası Neyzen Tevfik’ten, Hüseyin Rahmi Gürpınar dan, Salah Birsel’den, Hulki Aktunç’tan, Filiz Bingölçe’nin sözlüğünden anlağına yapışmış deyişleri, deyimleri sevgilinin kulağına fısıldadın mı?

Sen hiç gecenin bir vaktinde sevgilinle kumsalda seviştin mi?

Onun doğum gününde, tanıştığınız gün adına, evlilik yıldönümünüzde, sevgililer gününde, yeni yıla girerken olağanüstü sunumda bulundun mu?

Sen, sevgiline birkaç kitabı andaç olarak verdin mi hiç?

Ve o yapıtların ilk sayfasına: ”Bunu, özellikle senin için aldım AŞKIM.“ yazıp imzanı attın mı?

O senin saçlarını okşarken ya da sen onun boynunu öperken karşılıklı olarak gözlerinizin derinliğinde yittiniz mi hiç?

Yoksul bir ülkenin yurttaşı olduğunun bilincine vardığında; ülkeyi yöneten kişiliksiz erkin aslında ne denli cahil ve görgüsün olduğunu sevgilinle, dostlarınla paylaştığını anımsıyor musun?

Uzatmanın hiçbir anlamı yok; geçmişten usuna sızan ne varsa tümceye döktün mü hiç?…

Sonuç her zamanki gibi hüsran mı?

Artık içinde üzüntünün damlası olmasın istenciyle rakı kadehini yudumladın, yudumladın mı serinlemek için…

Ama…

Neyse sizin adınıza, son tümceleri yazayım da bu anlatı bitsin.

Aslında hiçte bitmesini istemiyorum…

Baştan başlamak istiyorum tüm imgelerin serimine:

Öylesine bir geceydi işte.

İçimde inanılmaz bir ayrılık yarası büyütüyordum onun bunu hak etmediğini bile bile…

YouTube‘dan Zekai Tunca’nın Hicaz şarkısı “Gözyaşımda Saklısın Ağlayamam Ben“
çalıyordu.

Önümdeki mermer sehpanın üzerinde yarısı içilmiş 100’lük Yeni Rakı Uzun Demleme şişesi, yanında da henüz yudumlanmamış kristal kadeh duruyordu.

Dolunay asılıydı havada!

Bedenimde Boğazın serin suları…

Şimdi buradan kalkıp Yeşim’in Bebek’teki evine kadar yürümek var da…

Ben, bu anımsama anlatımdan kurtulmak için İstinye’deki bu evden taşınmalıydım…

Olgunlaştıkça geçer dedikleri şey mutluluk bence.

Kenarından tutunmakta var yaşamda önümüze çıkanlara .

Hani , derler ya , sen sevgiyi kumar gördüysen ben hayatına oynarım!

Selanik
Anıl Güven

#Cemal Süreyya #Attila İlhan #Turgut Uyar #EdipCansever #ÖzdemirAsaf #Karacaoğlan #NilgünMarmara #Oktay Rıfat #MurathanMungan #AnılGüven #GündemArşivi #Edabiyat 

Dinle Yüreğinin Senfonisini

Dışarıda, gece 
İçimde, ruhum
Sinemde, yüreğim üşüyünce 
Yüreğimin sesini, senfonisi dinliyorum

İliklerim den kopup gelen o, çağlayanın taşışını yaşıyorum, an be an!…

El-ayak, çekilince
Evli, evine 
Yolcu, yoluna 
Köylü, köyüne gidince 
Herkes dağılıp ta 
Yalnızlığın derinliğine

Küf kokan, nemli dehlizlerine daldığımda;

Dışarıda gece, içimde ruhum, sinemde yüreğim, param parça olur.

Yeniden, her keresinde un-ufak olmacasına
Gümüşi bir gecede, ay ağlar, yapraklarda su donar
Buz gibi gecede ağlarım, göz yaşlarım donakalır, kirpik uçlarımda!…

İçimdeki çocuk, inim inim inler 
Karanlığın kuytularına gömüldüğümde 
Mahzun çocukluğum dillenir, o en gizemli sözcüklerle dillendirir, kendini
Dinlerim içimdeki çocuğun, ruhumun, yüreğimin ve kainatın sesini

Gecenin, seslerin, hayatın, sessizliğin ve göz yaşlarının, rüzgarların sesini!…

Tam da şu anda.

Eski yıl, bir koca yıl boyu tükettiği 
Sararmaya yüz tutan takvim yapraklarının bitimiyle
İliklerine dek üşümüşlüğüyle 
Alıp ta başını, gitmelere hazırlanırken 
Yeni yılsa, kararsız, ürkek ve hatta biraz da korkarak,
Henüz hayatlara girememiş, dünyaları kucaklayamamışken

Ben ve yeni yıl, kala kaldık, arasatta!

Araftalığın iç ürperten, ruh acıtan belirsizliğiyle,
Eskisinin vedasının, yenisinin heyecanına karışmışlığında,
Yeni yılda, bencileyin öksüz, yitik ve mahzun,

Ömrüme yazılmış, değişmeyen yazım bu benim!

Ömrümün öyküsü gizli, her harfinde ve her satırında,
Dünümden ve benden izlerle bezeli,

Ömrümün ve boynumun gerdanlığıdır, ilelebet taşıyacağım, onu!

Ömrümde, ömrü olacak olanların öyküleriyle ilmek ilmek dokunmuşluğumda,

Ömrüm gizlidir, ömrüm, her halkasında

Ve, siluetim, gölgem hatta yaşam ışığım olup
Benimle o, son nefese
Ölüme aralanan o malum kapıdan süzülmecesine, beni terk etmeyecek
Buna olan o, sarsılmaz inancımla
Seviyorum, ben

Bendeki beni, yalnızlığımı!

Ondandır, yalnızlığımda dinlerim 
Yalnızlığın o, efsanevi senfonisini
Bir başımalığın mahzunluğunda
Tarifsiz sarhoşluğunda, sürülüp-savrulmuşluğumla

Dinlediğimde içimde çoğalan o, sesi!

Hep, hüzünle gülen yüzler
Gülerken ağlayan, yaşlı gözler görürüm
Sesler çoğalır, kulaklarımda 
Müziğin içe işleyen tınısını, dünyanın sesini, yelin esişini
Sessizliğin sesini nakşederim ruhuma
Seslerin kılavuzluğunda

Düşlerimin, efsanelerimin, umutlarımın, hayallerimin ev sahipliğinde ve mihmandarlığında!

Dahası, yılların, yalnızlığın, acıların
Küf kokularının ruhumu, allak-bullak etmecesine, beni talanında
Bizzat yaşayarak tanıdım, anladım, keşfederek öğrendim ki

” – Bir zincir, en zayıf halkası kadar kuvvetlidir!… ”

Şimdi yeni yıla adım atmaya ramak kalmışlığında 
Ya da henüz, yenice adım atmışlığında
Dünyaya yeni ve ilk kez göz açmış bebe duruluğu ve saflığıyla
Masumiyetin en arınmış haliyle
Sen de keşfet, dinle yüreğini, içindeki o, sesi 
Ruhunun derinden, derine dillenişini

Öğren, ömür öykünü!

Hayatın sendeki, senin hayattaki izlerini
Yüreğini dinler, kendini keşfedersen, öğrenip görürsün ki 
Yüreğine, ömrüne ve aklına en kalın harflerle yazılıp
Altının, neon ışıklarıyla
Ya da, ebem kuşağı renklerinin albenisiyle çizilmişliğinde
Ömür boyu silinip-çıkmamacasına nakşolur hayatına

İşte o an anlarsın, öğrenirsin asla ama asla unutmamacasına!

Dinle yüreğinin senfonisini ve öğren

Bil ki

” – Bir zincir, en zayıf halkası kadar kuvvetlidir!… ”

Mualla SEZGÖR YASSIBAŞ

Friedrichshafen / Almanya

31/12/2016

Saat;21_25

Ömrün, Bayraktır Senin!…

Yatmış’san insan karnında, kursağından haram lokma geçmemişse…

Vicdan aynanla yüzleşmen de utanıp, yüzünün kızaracağı halin yoksa…

İnsanlığından ve kendinden utanacağı hale düşmediysen…

Birinin yarasına, derdine, belasına kendin yaşamışcasına üzülüyor’san…

Özcesi, insan oğlu insan olarak yüreğin serin, ruhun huzurluysa…

Hala, egoya, güce, muktedire tapınanlara biata hayır diyorsan…

Umuda ve aydınlığa dönüyorsan yüzünü…

Ülkenin ufku karartılırken,

Karşı durarak, onurla, inançla direnip,

Hürriyetin, aydınlığın kavgasını vermeyi sürdürüyorsan.

Bir ölüp bin direnerek, insanlığın destanına onurla yeni sayfalar…

Yüreğin ve onurun halkasına kıvanç ve ışıltıyla yeni halkalar ekliyorsan…

Bil, inan ve unutma ki,

Sen dünün o destansı halk kahramanlarının ve onur önderlerinin neslisin…

Kıvançla, dünü yarına taşıyan bayraktar ve yiğitlik şahikası nefersin…

Sen, gayya kuyusu karanlıklarda yutulan ömürlere, bedenlere umut…

Yaralı yüreklere merhem ve şifa…

Tüyü bitmedik yetime umut,

Karanlığın bağrına saplanan en nurlu onur hançerisin…

Sen bitmeyen insanlık kavgası destanının…

Ömürler de , ömür olup yaşayan efsanevi kahramanısın…

Tarihi kardelen aklığında yazan…

Zamanın, çağların ve insanlığın bağrında açan umut çiçeğisin…

İçin ak, alnın ve yüzün pak, ömrün aydınlığa bayraktır senin…

Ömrün, aydınlığa bayraktır senin!…

Mualla SEZGÖR YASSIBAŞ

Friedrichshafen / Almanya

14/12/2016

Saat:14_22

Hislerim

Kaç sabah
uyandım sana
Hesap etmedim,
Eskimiş yaralarımdan
biliyorum,
Çizgilerini sayıyorum
Göz kapaklarımın altındaki
Çapaklarımdan!!!
Kim bilir
ne kadarından
haberin var?
payına düşenden!!!

Her anımda
Mırıldanarak
Söylediğim
ezgilerle
Sesleniyorum sana.
Hep
Telaşlıyım
Uzaklarda ki sana,
Göğüm
Masmavi,
Bi güvercin
kanat çırpıyor
Tâ göğsümün
orta yerinde,
Ahh yine
Düşlerimde
geziyorsun biliyorum,
Bi daha görmeye
Mecâlim kalmadı!!!

Ali Taşkala

Farzet Ki

Yıl yorgunu, zaman vurgunu
Yitik bir ömrün kahramanıydı , adam….

Yılların kirini-pasını yuttuğunu ele veren

Yağlı karaya dönmüşlüğün de renkleri yitik, kırık dökük

Parke bozuntusu zeminde, iğreti duran

Kirli ve astarsız bir mitilin ona yatak-yorganlık yapmaya çalışmışlığıyla,
Ekşimik, sidik kokulu odada yaşamaya tutsaklığında,

Terk edilmenin kahrını ve acısını demleyerek
Genç ömründen beri , yıllardır kendini vurduğu şarap galonunu
Hışımla dikerek, tepesine
Adeta, şişede ne var-ne yoksa somurmacasına 
Son bir gayretle…

Dişsiz ağzının, akerdeyona dönmüşlüğünü farketmemecesine
Derince çekti içine, şişeden…

Şarap yerine, kekremsi bir hava dolarken ağzının içine
Öfkesini kustu adam…

Ağzı köpürmecesine, sövüp saymalarının
Öksürük sesine karışmışlığında,

Boğulurcasına öksürürken
Kararıp kararıp geçti kendinden…

Mora çalan yüz rengini daha çarpıcıklıkla ortaya çıkartan
Alnından boşanıp
Fersiz gözlerine dolan ter tuzuyla, acıyınca gözleri
Çizgi dolu göz kapaklarının ardında yiterken göz bebekleri
Adeta, onları oyup çıkarmacasına, gözlerine gitti eli…

Kirli ellerden kurtulmanın iç rahatlığını tadan…
Adamın hayat yoldaşlığına soyunan…

Kahverengiliğinde içindeki şarabın rengini yutan..
Boşalmışlığında bile hala şarap kokan, boş galon…

Sessiz bir yuvarlanmayla mitilde sallandı ve sonra..

Çivit moruna dönen parke bozuntusu zeminde halsizce hırlanarak durdu…

Bir şişeye, bir odanın boşluğuna bakarken adam
Elleri
Ağlamakla, ıslanmak arası gel-gitlere teslim olan gözlerindeydi hala, adamın…

Nerede ömrünün ve dünyasının kirişi kırılıp,
Hüsran enkazı altında kala kalmıştı.?

Bu düştü, zaten bulanıklıklar da yiten zihnine bir an.
Bir genç gülümsemesi peydahlanıverdi gözlerinin önünde, o an
Göz yaşlarının ıslaklığında…

Yağmura tutulan bir gülüşle süzüyordu sanki adamı.

Bu bakışlar çoğaldıkça adamın nefesi kuruyup,
Nutku tutuldu, sanki bir an…

”-Ne zaman kayboldun sen?”
Kendi kendine mırıldanmalar da..
Asılı kaldı odanın boşluğunda , bu soru,birden bire…

İrkilti ile sarsılırken adam,
Gülüşlerden bir el, elde bir mendil uzandı adama
Gözlerinden çekti ve uzattı ellerini…
Havada asılıp kalışına aldırmadan, bitap düşen adam
Birden bir fısıltı yankılandı…
Hem odada 
Hem de su yüzü görmemiş,
Kirli kertenkele derisine dönen kulaklarında adamın…

”-Farz et ki, sen değilsin ömrümün celladı”…

Bir başkasına, çok anlam ifade etmeyecek bu sözler.

Can evinden vurmaya yetti, adamı…

Hıçkırıklara boğularak söyleniyordu…

Bir yandan süzülen gözyaşları, yanaklarından aşağı düşüp
Kirli mitili ıslatıyor;
Öte yandan, avazı çıktığınca zırlıyordu iyiden iyiye , şimdi adam…
Gören ama bilmeyenlerin ne anlam yükleyeceğini kestiremeyeceği bu manzarada
Kokular saçan, kirden rengi yiten yorgan eskisini çekerek başına
Bir daha gerçeklerden, acıdan ve kendinden kaçmalara çalışarak
Bir arı kümesinin çıkardığı sesi anımsatan bir vozultuyla söylenerek
Biteviye ağlıyor, ağlıyordu adam…

”-Keşke kırılsaydı elleri , kötürüm olsalardı da senin meftine sebep olmasalardı..! ”

”-Sen bir kere ölüp kurtuldun..
Ben , her gün , her an defalarca ölüp ölüp diriliyor
Kahr-ı gazablıklarda yitiyorum…
Sen toprağa , ben alkole gömüldüm, be dal boylum.
Ne, ben ölüp kurtuldum..
Ne sen, ne sevgin, ne de evlat acısı çıktı yüreğimden.”

Elleri son bir kez sallanırken odanın boşluğunda
Zehir yemiş it misali zangır zangır titremelere kesilen vücuduyla
Yumuldu, kaybolup gitti ömrünün
Acı dolu anıların, kahırlarının
Bedbahtlığının
Ve, velhasıl yağlı-kara kir kokularıyla bezeli mitilin altında adam
Gülüş yitti..

Sümsüğü düştü adamın
Ve oda, yine karanlığa gömüldü…

Evlat katili olmanın acısıyla kahrolan bir insan eskisi ömrün bedbahtlığına
Tanık ve mekan olan kirli yorgan eskisi…

Utanca kesti, aldırmadan
İçler acısı eski-püskü haline
Dışarıdaki aydınlık sıcak güne tezatlıklarda…

Yitik bir ömre yoldaş olmanın tanıklığında akıp giderken zaman
Sessizlikle aralandı kapı, bir an..
Kapıda bir el peydahlandı…

Bir galon şarap, bir ekmek ve biraz peynir salındı kapı eşiğinden içeri
Kirli zeminli odaya, az-buçuk aralığında kapının..
Geldiği gibi sessizce yiten elle beraber
Yitti, odadaki ışıkta…
Elle beraber…
Süzülen ışıkta kaybolunca…
Karalara kesti yine..
Bir hazin öyküye..
Acılara belenen yıllara..
Ve 
Yitik ömrün kahramanı bir adama mekan olan
Kir ve kahır yuvası bu metruk oda…
Kir ve kahır yuvası bu metruk oda…

Mualla SEZGÖR YASSIBAŞ

Sonra

aklıma düşüyorsun
sonra
bi resmine
uzanıyorum
gözlerine dalıyor
gözlerim
duvarda asılı resmine,
sarılıyorum,
ardından
bi şarkı dinliyorum
kulağıma çınlanan,
sonra
bi daha bi daha
içinde sen olan
bazı şeyleri
yeniden seviyorum
en başından …

bi kapı aralıyorum
kendime,
sığınıyorum duvarlarına,
sonra kuşlar
uçuşuyor saçaklarında,
sonra
aklımda geçirdiğim sen,
içimden geçen sözlerin,
senli saatlerim!!
iyi ki;
hala nefes alıyor
yüreğimi maviliklerine
kaptıran yanım …

a.taşkala✍🏻

Çocuk

Bu göz göze
gelişlerimizin

Bi anlamı olmalı
çocuk,

Bu kaçıncı bakış
çocuk,

Bu Kaçıncı kaçışı
gözlerinin bendeki,

Bu kaçıncı devir
gözdaşlık ediyorsun,

Çok zamandır
tanıdık geliyorsun,

Tıpkı

Çocukluğumun
göz pınarlarındaki

Göz yaşları gibiydi

Yağıyorlarken üzerime çocuk,

Sen

Ben

Damlalar…

Herkes
kimsesiz,

Her şey
çaresiz

Ve

Hepimiz
gün doğumlarına gebeyiz!…

aLi taşkala✍🏻
#Tunceli 06.11.2023