Kategori arşivi: Psikoloji

Şehri Adem

Çoğu zaman “hayvanlık” deyip geçiyoruz. Oysa değil. Toplumun yapısını bilmediğimizden vardığımız yanlış sonuç sadece. Önce şunu bir okuyunuz: Kırık Cam Teorisi ( https://t.co/zRKCB2ZiIP )

İkincisi ise “Cehaletin Çevirilebildiği Oran” kavramı.

Kısaca:

İnsan, çevresinden etkilenir ve ekini (kültürü) oluşur. Bir toplulukta cahil yeterli oranı sağlarsa baskın (hakim) davranış döngüsü cahillerin olur ve düzen bozulur.

Bunu engellemek için, daha doğrusu düzeni, nizamı korumak için önlemler alır şehir. Polis, şehir demektir “polis memuru” ise şehir görevlisidir. Zira şehirde kuralsız yaşamanın sonu karmaşadır; sürdürülemez, yaşanmaz hale gelir. O yüzden polis memuru, zabıtası (zapt etmekle görevli). Mesela şehir dışında “polis” olmaz, jandarma (silahlı adamlar demektir) olur, zira şehrin dışı artık “şehir” değildir…

– 0 –

Toplum neden düzgün davranır? Kurallara uymayı sağlayan nedir?

Yakalanma Korkusu, toplumu hem şekillendiren, hem de koruyan algıdır.
Kişi, eğer yakalanacağını bilirse, cezaya uğrama oranı büyükse, o işi yapmaktan vazgeçer.

Yaptırım, şehrin zorunluluğudur.

İşte şimdi, şehirde neden polis memuru olur biliyoruz? Hatayı yakalamak içindir. Oysa çok iyi biliyoruz ki arabanızı yola bırakınca ceza ihtimali azdır.

Sigara izmaritini yere atarsanız en fazla kınayıcı bir bakışla karşılaşırsınız artık şehirlerimizde (ki o da çok enderdir). O yüzden yapabiliyoruz yanlışı. Rahatız çünkü biliyoruz ki başımıza bir şey gelmeyecek nasıl olsa. Bize ne başkalarından? Beklesinler, işleri ne?

Kötü tarafı şu: bir süre sonra doğruyu yaparken aptal gibi hissedebilirsiniz kendinizi. “Ben mi kurtaracağım bu cahilleri?” dersiniz. Ve yıkıma gider şehir hayatı. Kalabalıktan sıkılırsınız. “Şöyle bir sahil kasabasına gidelim.” dersiniz.

Rahatlık aradığınızı sanırsınız lakin eksikliğini çektiğiniz sadece düzendir, bilmezsiniz. O yüzdendir ki İstanbul’dan gelen huysuzlar İzmir gibi şehirleri anlayamazlar.

Her şehrin kendi zaman akışı vardır ve New York, İstanbul gibi şehirlerde hızlandırılmıştır zaman. Yavaşlık ise huzur sanılır çoğu zaman ve lakin huzur başkadır ve ağırdır ve bu yüzden ömrün sonuna denk gelir genelde.

Çünkü hak edilmiş olması gerekir. Bazı hırsları ve hız ya da devingenlik ihtiyacını aşmış olmayı şart koşar huzur…
Peki ne zaman yakalanacağız?

Şehirde koşuştururken de arada, bir ulu ağaçtan gelen kuş sesleri sizi çağırmadan, artık yeni korkulara sahip olmadan, on beş – yirmi yıl önceki kıymetlilerinizin boşluğunu fark etmeden huzuru çağırmayın.

“Huzur kovalanmaz, huzura kavuşulur.” zira…

Peki Medine ve medeni kelimelerinin bu kadar yakın çınlamasını tesadüf müdür? Ve de Medine kelimesinin anlamı nedir?

Yine dağıldık, toparlayalım 🙂

 

Hayatın üç yolu, deneme, edebiyat

Hayatın Üç Yolu

Üç şekilde yaşayabiliriz.

 

Dürtüsel, tepkisel, ussal.

 

Biraz önce yoldan geçerken iki kişi konuşuyordu, biri dedi ki: “Orada bir şeylerden heyecan duymam lazım.”

 

Söylediği aslında şuydu:

 

“Ben ölçüp biçerek aklımla karar alamıyorum ya da harekete geçsem bile devamlılık sağlayıp yeterince başarılı olamıyorum.”

 

Demek ki bu kişinin bir şeyleri başından sonuna kadar getirip, tamamlaması için etkilenmesi, kısacası duygu durumunu devreye sokması lazım.

 

Bu tür kişiler yüktür çünkü devamlı olarak ya da bir şeyleri başarabilmek ya da sonlandırabilmek için desteğe ihtiyaç duyarlar ve sizi yorarlar.

 

Kalp, bu kişiler için önemlidir, yüreklerinin götürdüğü yere giderler; hele kendi arabaları varsa mutlu bile olabilirler.

 

 

Dürtüsel yaşamak ise içinden geldiği gibi yaşamaktır.

 

Akıl, yani beynin ön kısmı, filtreleri yoktur, anlık yaşarlar diyebiliriz (ama anda yaşamazlar, fark odur). İstekleri önemlidir onlar için ve de talepleri. Genelde dolmuş haldedirler ama pek fark etmezler bunu, tıpkı istek-ihtiyaç arasındaki ayrımı fark edemedikleri gibi.

 

 

Tepkisel yaşamak ise bir şey yapmamak, başlatmamak; yaşamayı gelen uyaranlar ya da etkilere tepki-cevap vererek devam ettirmektir. Hayatlarında yönetim yoktur, olmaya ki birisine verilecek tepkileri olmasın, şikayet ederler.

 

 

Aklını kullanarak yaşamak ise dürtü ve tepkiyi yok etmek değil, kendini oluştururken bunları akılla dengelemeyi becerebilmiş kişi haline gelmektir.

 

 

Kişi yukarıdakilerden hangisi olursa olsun, pişman olur.

 

Lakin pişmanlık, etkin bir süreçtir. Olduğun yerde durarak ya da bekleyerek pişmanlık olmaz, sadece hayıflanmış olursun.

 

Pişmanlık çözüm için harekete geçmek, değişim için canının açılmasına onay vermektir.

 

Pişmanlık bir insanda hala umut olduğunu gösterir; yeter ki harekete geçilsin.

Mustafa A. T.

Hayat ve Olgunluk | Gündem Arşivi, Okuyan ve yazanlar için dağarcık (gundemarsivi.com)

Sigara ve Sevgi | Gündem Arşivi, Okuyan ve yazanlar için dağarcık (gundemarsivi.com)

Birgen – Değişik Bir İnsan Modeli

Birgen, genetik desenleme ile sağlanmış özel yeteneklere sahip bir kız çocuğuydu. Ancak bu yetenekleri ona, sosyalleşme konusunda büyük problemler yaşatıyordu. Henüz 11 yaşında olmasına rağmen, boyu 1 metre 75 santimetre olan Birgen, akademik anlamda çok başarılıydı. İstanbul Boğaziçi Üniversitesi’nde kimya, Oxford Üniversitesi’nde felsefe ve MIT’te insan genetiği konusunda en yüksek notlarla mezun olmuştu.

Ancak, tüm bu başarılarına rağmen Birgen’in hiç arkadaşı yoktu. Çocukluğu, oyun oynamak, paylaşmak ve günlük çocuk etkinliklerine katılmak yerine kitaplarla ve bilgisayarla geçmişti. Diğer çocuklarla iletişim kurmakta zorlanıyor, onların ilgi alanlarını anlamakta güçlük çekiyordu. Bu durum Birgen’in sosyal yalnızlık yaşamasına neden oluyordu.

Birgen, bu sorunu çözmek için yeni bir yol aramaya başladı. CRISPR-Cas9 adı verilen bir genetik düzenleme yöntemiyle zararsız bir virüsün genlerinde değişiklik yapmayı planladı. Amacı, bu virüsün Birgen’in özel gen desenlerini diğer insanların genlerine taşımasını sağlamaktı. Virüs, vücuda girdikten sonra erkeklerde spermlerde ve spermleri oluşturan hücrelerde, kız ve kadınlarda ise yumurta hücrelerinde RNA ve DNA yazılımını değiştiriyor ve aynı anda hücrelere yerleştirdiği yeni genlerin üstün olmasını sağlıyordu.

Birgen, bu fikri hayata geçirmek için yoğun bir şekilde çalışmaya başladı. Genetik laboratuvarlarında deneyler yaparak virüsün genetik değişiklikleri nasıl gerçekleştirebileceğini araştırdı. İnsanlar üzerinde deneyler yapmadan önce birçok test ve simülasyon gerçekleştirdi. Sonunda, virüsün istediği şekilde genetik değişiklikleri gerçekleştirebileceğini gördü.

Birgen, virüsün insanlara uygulanması için etik onay almak üzere Birleşik Milletler’in etik kurumuna başvurdu. Ancak bu konuda farklı görüşler vardı. Kimileri, Birgen’in sosyal yalnızlığını gidermesinin önemli olduğunu düşünerek projeyi destekledi. Diğerleri ise insan genlerinde yapılan böylesi müdahalelerin etik açıdan tartışmalı olduğunu ve uzun vadeli sonuçlarının bilinmediğini dile getirdi.

Bu konularda söz sahibi olan sanayi kuruluşları ise, tamamen farklı bir açıdan “kaygılıydı”. Zira söz konusu genetik değişimler bir virüs ile insanlara aktarıldığı zaman bu geniş kapsamlı süreçten bir kuruş bile kazanamayacaktı ve sanayi temsilcileri kaygılarını hiçbir zaman bu şekilde dile getiremeyecekti.

Ancak Birgen, sosyal yalnızlık konusundaki umutsuzluğunu ve içsel motivasyonunu kaybetmedi. Bu nedenle, projeyi gerçekleştirmek için daha fazla çaba sarf etmeye karar verdi. Yaptığı araştırmalar ve simülasyonlar sayesinde virüsün güvenli ve etkili bir şekilde çalışabileceğine dair kanıtlar elde etti. Ayrıca, projenin olası risklerini ve yan etkilerini minimize etmek için önlemler geliştirdi.

Birgen, bilim camiasındaki etik tartışmaları dikkate alarak projeyi daha şeffaf ve katılımcı bir sürece dönüştürmeye karar verdi. Öncelikle, insan genetik mühendisliği ve etik konularında uzmanlaşmış bir ekip oluşturdu. Bu ekip, projenin tüm yönlerini değerlendirmek ve potansiyel riskleri ortaya koymak için çeşitli uzmanlardan oluşuyordu.

Birgen ve ekibi, projeyi kamuoyuyla paylaşmak için bir bilgilendirme ve tartışma süreci başlattı. İnsanların fikirlerini, endişelerini ve önerilerini dinlemek için çeşitli platformlarda toplantılar ve seminerler düzenledi. Bilim insanları, etikçiler, hukukçular, psikologlar ve diğer ilgili uzmanlar projenin üzerinde tartıştı ve farklı perspektifleri değerlendirdi.

Bu süreç, projenin etik açıdan daha sağlam temellere oturmasını sağladı. Birgen, insan genlerindeki değişikliklerin uzun vadeli sonuçlarının bilinmediğini kabul ederek, projeyi daha kontrollü bir şekilde ilerletmeye karar verdi. İnsan denekler üzerinde yapılacak deneyler için katılımcıların gönüllü olmasını ve sürecin tamamen şeffaf bir şekilde yönetilmesini sağladı.

Sonunda, projenin etik ve bilimsel açıdan kabul edilebilir olduğuna dair konsensüs oluştu. Birgen ve ekibi, deneyleri gerçekleştirmek için gönüllü katılımcılarla bir araya geldi. İnsanların rızası alındı ve her aşamada sağlık ve güvenlik önlemleri titizlikle uygulandı.

Deneylerin sonuçları, Birgen’in öngördüğü gibi oldu. Virüs, genetik değişiklikleri insan bedenine yerleştirdi ve Birgen’in gen desenlerini diğer insanlara aktardı. Ancak, bu değişikliklerin sosyal yalnızlığı tamamen giderdiği söylenemezdi. Çünkü sosyal ilişkiler, sadece genetik faktörlere dayanmıyordu.

Birgen, deneylerin sonucunda insanların genetik yapılarında üstün yeteneklere sahip olmalarını sağlamış olsa da, sosyal ilişkilerin daha karmaşık bir yapıya sahip olduğunu fark etti. Genetik desenlemelerin, insanların duygusal ve sosyal bağlantılarını geliştirmek için yeterli olmadığını anladı.

Birgen, sosyal yalnızlıkla mücadele etmek için yeni bir yaklaşım geliştirmeye karar verdi. İnsanların sosyal becerilerini ve empati yeteneklerini güçlendirebilecek bir program tasarlamaya odaklandı. Bu program, genetik faktörlerin ötesinde, duygusal zeka, iletişim becerileri ve empati gibi sosyal yetenekleri desteklemeyi amaçlıyordu.

Birgen, sosyal psikologlar, pedagoglar ve diğer uzmanlarla işbirliği yaparak bu programı geliştirdi. Program, çeşitli etkinlikler, oyunlar ve egzersizlerden oluşuyordu. Katılımcılar, duygusal ifadeyi anlama, başkalarının duygularını tanıma, empati kurma ve etkili iletişim becerileri gibi konularda eğitim alıyorlardı.

Birgen, programı denemek için bir grup gönüllü çocuk ve genç yetişkinle bir araya geldi. Katılımcılar, haftalık toplantılar ve atölye çalışmaları aracılığıyla programın bir parçası oldular. Birbirleriyle etkileşimde bulunma, duygusal deneyimleri paylaşma ve ortak ilgi alanları etrafında bağlantı kurma fırsatı buldular.

Programın etkileri zamanla ortaya çıkmaya başladı. Katılımcılar, sosyal becerilerini güçlendirerek daha sağlıklı ve destekleyici ilişkiler kurmaya başladılar. Birbirlerinin duygusal ihtiyaçlarını daha iyi anlamaya ve karşılamaya yönelik bir farkındalık geliştirdiler. Empati yetenekleri arttıkça, birbirlerinin zorluklarına daha fazla destek olabiliyorlardı.

Birgen, programın başarısı ve katılımcıların yaşadığı olumlu değişimler üzerine araştırmalar yaptı ve bulgularını paylaştı. Sosyal yalnızlıkla mücadele etmek için genetik faktörlerin yanı sıra sosyal becerilerin ve empati yeteneklerinin de önemli olduğunu vurguladı. Bu bilgiler, toplumun genelinde sosyal ilişkileri güçlendirmek için kullanıldı.

Birgen, kendisi de programın bir parçası olarak sosyal yalnızlığından kurtuldu. Etkinlikler ve atölye çalışmaları sayesinde yeni arkadaşlar edindi, ilgi alanlarına ortak olan insanlarla bağlantı kurdu ve sosyal becerilerini geliştirdi. Artık yalnızlık hissi yerini, anlayış ve destek dolu ilişkilere bırakmıştı.

Birgen’in hikayesi, insan ilişkilerinin sadece genetik faktörlere dayanmadığını ve sosyal becerilerin önemini vurguluyordu. Genetik desenlemeler, belirli yetenekleri artırabilirken, insanların sosyal bağlantılarını kurmak ve sürdürmek için çeşitli becerileri geliştirmeleri gerekiyordu.

Birgen, projeyi gerçekleştirirken öğrendikleri ve deneyimleri üzerine bir kitap yazdı. Bu kitap, genetik desenleme, sosyal yalnızlık ve insan ilişkileri konularında birçok insanın farkındalık kazanmasına yardımcı oldu. Birgen, öğrendiklerini başkalarıyla paylaşarak toplumda daha fazla sosyal bağlantı ve empati gelişmesine katkıda bulundu.

Sonuç olarak,

Birgen’in öyküsü bize insan ilişkilerinin sadece genetik faktörlere dayanmadığını hatırlatıyor. Sosyal yalnızlıkla mücadele etmek için genetik değişikliklerin yanı sıra sosyal becerilerin ve empati yeteneklerinin de önemli olduğunu gösteriyor. Birgen’in çabaları, toplumda daha sağlıklı ve destekleyici ilişkilerin gelişmesine katkıda bulunmuş ve insanların sosyal bağlantılarını güçlendirmelerine yardımcı olmuştur.

Nizamettin Karadaş

Ateşin Sahipleri | Gündem Arşivi, Okuyan ve yazanlar için dağarcık (gundemarsivi.com)

Bir Android ile Sohbet | Gündem Arşivi, Okuyan ve yazanlar için dağarcık (gundemarsivi.com)

Bedenin sinyalleri: Beden dili – Jestler ne anlatıyor | Gündem Arşivi, Okuyan ve yazanlar için dağarcık (gundemarsivi.com)

Hüdaverdi Almaz’ın yaşadığı çok sakin bir gün | Gündem Arşivi, Okuyan ve yazanlar için dağarcık (gundemarsivi.com)

 

 

 

Acı Pornografisi

Pornografi dediğimiz zaman bizim aklımıza ilkin cinsellik geliyor. Cinsel pornografi akla geliyor. Halbuki pornografi dediğimiz zaman anlamamız gereken şey, bir şeyin çıplaklaştırılması, açık seçik hala getirilmesi ve görsel olarak çıplak hale getirilmesidir.

Dolayısıyla bu bağlamda acının da pornografisi olur, işkencenin de pornografisi olur, şiddetin de pornografisi olur, gücün de pornografisi olur.

Ve bu kullanılan pornografik içerikler; acının, gücün, şiddetin dediğimiz pornografi türevleri cinsel pornografiden çok daha yaygındır.

Çünkü bunlar serbesttir, yasak değildir, medyada açık seçiktir ve kamuya açıktır bunlar. Dolayısıyla daha yaygın alıcısı olan ve daha fazla satıcısı olan bir sektördür, acı ve şiddet pornografisi.

Acı pornografisi nedir? Acıyı yaşamamıza engel olan veya acıyı acıyla bastırmaya yönelik bir manipülasyon olup, yas ile mesafe koyan ve bizi olağana davet eden bir şimdiye hapsetme stratejisidir. Temel motivasyonu toplumun acısını deşarj etmeye yönelik bir terapi provokasyonudur.

Acının pornografisi nasıl oluşur ve hangi işlevlere sahiptir?

Acı pornografisinin iki temel işlevi vardır: Birincisi kendiliğinden ortaya çıkan acıyı nesneleştirerek dışsal bir duyguya dönüştürmek. İkincisi öfkeyi kimliksizleştirerek anonime dönüştürmektir. Şimdi örneklerle buna temas edeceğim.

Acı pornografisini şöyle güncel bir örnekle açıklamaya gayret edeceğim. Acı ve pornografisini biz en son depremde Survivor’da gördük.

Aslında tam olarak acının içerisinde olmayan, odağında olmayan, merkezinde olmayan o acıya dışsal olan insanlar; sanki o acıyı hissediyormuşcasına ve derinden yaşıyormuşcasına bize bir çıktı verdiler. Örneğin ağladılar, dövündüler, dizlerine vurdular, kriz geçirdiler vs. tepkiler verdiler.

Bu bizde şu hissi uyandırır: Acı görsel olarak karşımızda beliriyor ve bunlar acı çekiyorlar. Acıyı görürüz onlarda. Acıyı bedenleşmiş olarak, ete kemiğe bürünmüş olarak izleriz televizyonda. Bu acıdır deriz. Bu revizyonda toplumların ortak acılarında acının nesneleştirilmesi, açık seçik hale getirilmesi, çıplak hale getirilmesi ve televizyon vasıtasıyla bize sunulur.

Peki bunun işlevi nedir?

Acı pornografisi propagandasını medyada izledikten sonra şöyle olur: bunu da hemen yapamazlar yani acı pornografisi biraz daha olay soğumaya yakınlaşınca yapılır. Çünkü bu utanç verici olduğu için, hemen değil sonra yapılır. İlk önce kullanılan enstrümanlar mucize metafiziği, öfkenin yönlendirilmesi gibi tepkiler verilir.

Daha sonra şöyle olur: Bu acıyı acının temsilini, acının bedenleşmesini, nesneleşmesini, pornografikleştirilmesini gören kişi kendi acısına yabanlaşır, dışsallaşır ve acıdan kurtulurmaşcasına acı ona artık dışsal bir öge olarak durur. Yani acı içeriden dışarıya çıkarılır ve dışsal bir durum olarak, o sürmeye devam eder.

Nitekim o acı içsel olmaktan çıkmıştır, nesnel hale gelmiştir ve kimliksizleşmiştir. Yani bu durumda işte acı bendeyken, acı başka birindeyken, acı ondayken bizim acımızdır, kimliklidir. Fakat bu dışsallaştırma hareketiyle bu acı kimliksiz hale gelir. Benim, senin, onun, depremzedenin, çocukları ölmüş ebeveynin, yetim kalmış çocukların acısı olmaktan çıkar, kimliksiz hale gelir.

Bu algı operasyonundan sonra toplum için bu acı dışarıya atılır, kimliksizleşir ve bu toplumun acısı olarak sembolik hale bürünür. Tek tek bireylerde olmaz ve artık toplumun acısı olarak karşımıza çıkar. İşte bu da acının pornografisi kullanılma gerekçeleridir.

Survivor’dan örnek verdim. Çünkü Survivor’daki yarışmacılar esasında yaşanan dramın nasıl bir şey olduğunu tahayyül edemiyorlar. Yani nasıl bir şey acaba, nasıl panik oldular, nasıl öldüler… Görmediler ama sanki o acının göbeğindeymiş gibi bize çıktı sundular. Ağlamalar, krizler, dövünmeler.. Bu yüzden doğru bir örnek olarak görmekteyim.

Acının pornografisi yetmezmiş gibi bir de şiddetin pornografisi tezahür etmez mi?…

Yargıyı yok sayan kaotik yığınlar, yağmacı olarak nitelendiren kişilere yargısız infaz yaparak, depremdeki yası bastırmaya yönelik şiddet pornografisi içeriklerini sergilediler. Ve bu “terapi videosu” mahiyetinde sosyal medyada paylaşıldı. Oysa kolektif travmatik olaylarda acı ve şiddet güzellemelerinin, görüntülerinin hiçbir faydası yoktur.

Yağmacılara yargısız infaz adı altında hukuk devletini hiçe sayan düzen bozucuların üstüne üstelik işkence dolu o videoları esasında pornografidir. İşkence veya şiddet pornografisidir.

Çünkü, acıya ve şiddete güzellemeler adı altında propaganda yapmak, yası bastırmaya ve acıyı şiddetle bastırmanın adı değil midir?

Bu acıyı güzelleyen ve şiddeti yücelten paylaşımları yaymaktansa hala bölgedeki insanlar için neler yapabiliriz diye düşünmek gerekmez mi?

Deprem bölgesinde arama kurtarma çalışmaları sürerken, ölümleri romantikleştirmesine ne denilmeli?

Enkaza balonlar asıp “balon olup uçtular.” diye  edebiyat yapmak, enkazda kalan çocuğu bisküvi kreması şeklinde illüstrasyon çizmeler…

Doğal afetlerde özelikle bastırılan ahlaksızlık gün yüzüne çıkar. Bu da ahlak krizine yok açıyor. Postmodern dönemle beraber, teknolojinin hızla gelişmesi, sosyal medya etiği konusunu beraberinde getirmiştir. Küreselleşen dünyada her kavramın içini boşaltan ve onu değersizleştiren bir bulantı çağında yaşıyoruz. Birçok etik değer unutulmakla beraber; mahremiyet, müstehcenlik, keder, travma, trajedi gibi kavramların içi, yaygın bir pornografik acı kültürü lehine sunuluyor.

Medyanın doğal afetlerde, ekonomik krizlerde veya magazin programlarıyla yaşanan aile facialarında kullanmaya bayıldığı bir “oyuncağı” var: Acı ve şiddet pornografisi.

Sözde toplumsal meselelere duyarlılık sergilenmesi beklenirken, esasında kişilerin mahremiyetlerini hiçe sayan, söz konusu insanları da, onların yakın çevrelerini de bir kez daha travmatize eden, “ideolojik bir aygıt” işlevi gören bir dijital medya dili tercih ediliyor.

Örneğin muhabirlerin acı pornografisi yapması, şok halindeki insanları zorla ağlatmaya çalışması da nedir öyle?

Çocuğunu yeni kaybetmiş birine “büyüyünce ne olmak istiyordu, hayalleri neydi? “ tarzındaki sorular acıyı arttırmaktan başka ne işe yarıyor?

Dediğim gibi insanların acıları üzerinden reyting devşiren televizyon dedektifliği, bir başka deyişle “acı pornografisi” cinsel pornografiden daha fazla alıcısı bol bir sektördür.

Filozoflar ne diyor?

Defalarca tekrar edilerek tüketilen, acının kimliksiz hale gelmesiyle beraber, artık tüm toplum tarafından acı sembolik halde belirir ve duyarsızlaşma yaşanır. Medya eliyle oluşturulan bir acı kampanyası artık yaşamın içinde gerçekliğini yitirerek, yok sayılıyor. Bunu acı pornografisinin işlevleri olarak nitelendirmiştik ve şimdi bakınız Baudrillard ne diyor:

“Birey televizyonda Sudan iç savaşını, herhangi bir tuvalet kâğıdı reklamıyla aynı duyarsızlıkla izlemektedir. Televizyonu kapattıktan sonra Sudan’daki iç savaş devam etse bile onun için bitmiştir. İşte bireyin yaşadığı bu evren simülasyon evrenidir. Her şey görüntülerden ibarettir ve cansızdır.”

İşte biz de savaş gibi yıkıcı diğer tüm afetlerin getirdiği acının, şiddetin ve işkencenin pornografisiyle toplumsal trajedileri aynı simülasyon içerisinde izliyoruz.

Aristotales ise antik Yunan’da amfi tiyatrolarda sergilenen tragedyaların geniş kitleler tarafından neden bu kadar rağbet gördüğünü açıklamaya çalışırken katarsis kavramını icat eder.

Katarsis, toplumun yaşadığı yıkımı izledikçe kişi onun acısının içinde kaybolur ve daha sonra yıkımda özdeşleştiği acının dışında olduğunu görerek, kendi iç dünyasındaki kaygılardan kurtulup arınmak istediği için ‘duygu boşalmasına’ riayet eder. Bunu acı imgesini satan, yağmacılara uygulanan işkenceyi gösteren medyada katarsis yaşadık diyebiliriz.

Platon’a da değinmek gerekirse; Platon komedi izlerken gülen seyirciyi soytarıyla aynı seviyede düşünür ve tragedya izlerken ağlayan izleyiciyi ise utanmadan gözyaşı dökmekle itham eder. Çünkü gösteri sırasında verilen tepkilerin günlük hayatın içindeyken verilmediğini, dolayısıyla gösterilerin gereksiz ve zararlı olduğunu söyler.

Acı mastürbasyonu yayan medyatik faşizme karşın tüketmek alışkanlığımızı ideal hale getirmediğimiz sürece, Platon’un tragedya izlerken ağlayan izleyiciyi, utanmadan gözyaşı dökmekle itham etmesine katılmamak mümkün mü?

Patojen Toplum: Korku ve Kaygı üzerine

Transhümanizm çağı: Üst İnsan mı oluyoruz?

EGO’nun Sosyal Medya İzdüşümlerine

Dış güçler ya da dışarıdan düşmanlar yoktur; aklımız ne söylerse ve neyi algımızda seçicilik yaratırsa bilmeliyiz ki düşman algısını bize düşman olarak tanımlayan egomuzun ta kendisidir. Düşman mı arıyoruz; algımızı sorgulayıp, kendi cehaletimizi yenmeliyiz ve asıl en büyük düşmanı yani egomuzu görebilmeliyiz. Eğer egomuzu görmeye başlarsak, asıl kendimizin düşman yarattığına tanık olacağız. Hitler örneği ile durumu biraz daha örnekleyerek açayım (size kendimden bahsedecek değilim ya; hem en zor gördüğümüz egomuzu/egomu sizlere tarif etmeme asla egom müsade etmez hem de onu ezersem ne kalır geriye henüz keşfetmedim).
Egosunu hiç görmüyor, oysa onda öylesi bir özgüven hilesi yaratıyor ki hiç farkında değil! Bana göre egosundan daha kötü bir düşmanı yok onun, fakat onu hiç görmüyor! Resmen egosu onun yerini almış oturuyor koltukta. Kendi içinde olanı aramıyor, görmüyor ve maalesef farkındalığını sağlayacak bilgiye de sahip değil. Egosu arzularını ona fikirleri gibi hissettiriyor. Biz de o olduğunu sanıyoruz. 
Egosunu korumak için itibardan tasarruf olmaz sözünü kulaklarımıza kazıdı ve bilhassa egosunu korumaya ihtiyaç duyduğu zamanlarda sınır tanımaz bir suçlu olmaya devam ediyor. Yalan söyledi, hırsızlık yaptı, milyonların hayatına zarar verdi ve hileleri ise son bulmuyor. Özetle, onun ego sınırını korumak için yapmayacağı hiçbir kötülük yok.
Kendisini mahkum eden şeyin egosu olduğunu hiçbir zaman görmüyor. Mahkumiyet ile ego ilişkisini anlatsak bile anlamaz ve bunu kendinde göremez, çünkü onun aklının ötesindeki bir şeyi kabul etmeyecek ve ona ötesindeki bir şey gibi görünecektir.
Egonun gerçeği yorumlamakta kapasitesi çok geniştir ve her zaman egonun kendisi en değerlidir. Hayali düşmanları ve hatalarının hayali sorumlulularını seçer. Bu eylemi ise, ego içinde bir tehdit iken aynı zamanda yaratılışında da var olan şeydir. Egonun yansıması ise, bize düşman olarak yansıyan yansımadır.
Onun için herkes birer düşmandır ve o herkes için sadist bir tehdittir. Tek adam olarak elindeki bu güç ve içindeki bu düşmanı egosu için yapmayacağı hiçbir şey yoktur.
Hitler’in egosu ardından narsizmi ve faşizmi beraberinde getirmişti; azdan çok anlayacağınızı bilerek örneklendirme anlatımımı tamamlıyorum ha yetmedi derseniz de Hitler’in sosyal medya hesaplarına bakınız. Ulaşacağınız sonuç şu olacak; kendisini sosyal medya hesaplarında çok güzel pazarlamış, tüm sorumlu olduğu olaylarda hatalarını kabul etmeyip başkalarını hedef gösterererek suçlamıştır. Dev aynasında lüksünü yaşamaya ve haklı olmaya devam ediyor. Halkına hakaretler ederek, kendini Tanrı görüp bizlere kendisini Tanrı gibi yansıtıyor ve hileleri ile üstteki yerinde oturmaya devam ediyor. Kendisine ve bize yaptığını şeytan yapamaz, yani demek istiyorum ki kafamızda şeytanın yeri hiç olmadı fakat egomuz hep vardı. 
Sosyal medya ve ego ilişkisi üzerine bir araştırma sonucunu iletiyorum.

“Elliot Panek ve öncülüğünde yapılan araştırmada narsisizmin günlük Facebook ve Twitter kullanımıyla ilişkili olup olmadığı incelendi. Bu amaçla Twitter ve Facebook hesapları ve güncellemelerine bakıldı. İncelenen genç grubunun ortalama yaşı 19 iken, yetişkin grubunun yaş ortalaması 35′ti.Sonuçlar şu şekilde: Narsisistlerin Facebook’u ve Twitter’ı narsistik olmayanlara oranla daha fazla kullandığı, statülerini daha fazla güncellediği ve daha fazla tweet attığı ortaya çıktı. Gençlerin Twitter’ı başkalarına üstünlük sağlamak için, Facebook’u ise dikkat çekmek ve olumlu tepkiler almak için kullandıkları görüldü. Buna karşın yetişkinlerin ise Twitter yerine Facebook’u üstünlük sağlama motivasyonuyla kullanmayı tercih ettiği gözlendi.

Araştırmacılar, narisisistlerin sosyal medyayı ego tatmini ve izlenim yönetimi için kullanabildiğine dikkat çekiyor. Ancak araştırmacılar aynı zamanda narsisizmin mi sosyal medya kullanımını artırdığının yoksa sosyal medya kullanımının mı narsisizmi teşvik ettiğinin tam olarak açık olmadığını da belirtiyor.

(Kaynak: Panek, E T., Yioryo s Nardis, P., & Konrath, S. (2013). Mirror or Megaphone?: How relationships between narcissism and social networking site use differ on Facebook and Twitter. Computers in Human Behavior, 2013; 29 (5), DOI: 10.1016/j.chb.2013.04.012)

Kafamızın yapısındaki evrimsel süreçten ya da kafamız küçüldükçe egomuzun büyümesinden sizlere bahsetmedim zaten biliyorsunuzdur. Hatta Sigmund Freud’un id, ego ve super-ego üçlemesinden de bahsetmedim. Özetle tanımlarla kafanızı şişirmek istemedim, umarım bu yazımı beğenirsiniz, saygılar.
Not: Sayın Ali Kurt’un üç yazısını yeniden gündeme getirmek için bu denemeyi yazdım, onun yazdıklarından konu başlığını bağımsız işlemeye çalıştım.Çok beğeneceğinizi düşündüğüm bu üç yazıyı da bu yazımda sizler için paylaşıyorum. Keyifli okumalar diyerek kalemi bırakıyorum.
Kemalist İlkay

*****

“EGO”NUN SOSYAL MEDYA İZDÜŞÜMÜ (1)

“Yazdığımı sakın kopyalamayın! Paylaşın, RT yapın, Kalp yapın, Tık yapın… Lütfen yapın! Hemen yapın! Herkes bunu duysun… Canlarım benim, beni göklere çıkarın! Kimsenin bilmediği cümlelerle yazdım ben! Ben ender bulunan biriyim!”

Ego’nun yüz yıl önceki tarifini ben de yaparım, Freud gelsin de bu dönemde yapsın aynı tarifi de, görelim!…

Evet hepimiz Twitkolik, Facekolik olduk! Olmayanlar da kendini dışlanmış olarak görüyor. Sanal dünya içinde herkes birden çok kişilik yaşıyor. Çok insanın bir tane gerçek hesabı var; buradan ağır insan edasıyla paylaşım yapıyor, bir de sahte hesabı var ki of of! Bu sahte hesabın insanlığa faydası tartışılamaz ama insana faydasını ciddi ciddi araştırmak lazım!…

Yıllar önce, anlı şanlı bir işadamına muhabir soruyor:
“Efendim, onlarca şirketiniz var, bu seviyeye nasıl geldiniz?”
İşadamı kasılarak cevap veriyor:
“Ben Mahmutpaşa’da tezgâhtarlık yaparak bu işe başladım, şükürler olsun şimdi bu kadar şirketin sahibiyim, anlatabiliyor muyum? Bu iş o kadar kolay değil, dişimden tırnağımdan artırarak…”
Muhabir susuyor.

Şu an bu olay olsa ve aynı işadamı bu demeci sosyal medyadan verse, sahte hesap açan o korkusuzlar ne der:
“Aklınca büyük başarı elde ettiğini söylüyorsun! Oysa, bir tezgâhtarın hırsızlık, yolsuzluk, şiddet, çalma, çırpma, ihale, düzenbazlık yapmadan bu seviyeye gelmesi çok zor ağa! Sen kıt aklınla bunları yapamazsın…”derdi.

İşte sahte hesabın bir faydası!.. Muhabirin söyleyemediğini şak diye ünlü işadamının yüzüne yüzüne söyleyiveriyor.

Peki, neden sahte resim kullanılır?

Birine özenme, biri gibi olma, birinin yaşadığı ile kendine ortak yan bulma, biri gibi seçkin olma…

Ünlü bilim insanların, yazarların resimleri görünüş sayfasına konunca, o kişi hakkında izleyici de buna benzer düşünüyor; elbette Aziz Nesin resmi kullanan Aziz Nesin değil! Ama onun hayal ettiği dünyanın temsilcisi olduğunu ima ediyor.

Peki, bu kişi Aziz Nesin’in yaşadığı hayatı yaşamaya cesaret edebilir mi? Bence edemez ve hatta etmez! Çünkü, görünüş sayfasına Sokrates resmi koyan baldıran zehrini mi içer? Veya, Kibele resmi koyan, Kibele’nin güzelliğini mi, herkesle yatmasını mı kendine uygular? Atatürk resmi kullan Atatürk’e ne kadar yakın? Hz. Ali resmi kullanan topluca öldürülmeyi mi istiyor?

Veya, görünüş sayfasına Hitler resmi koyup da son derece demokratik düşünceli paylaşımlar yapan kişi nasıl bir dünyanın içinde?

Gerçek hesabı ile yazılamayanı sahte hesapta yazanın çoklu kişiliği vardır. Bastırılmış, ötelenmiş, belki de susturulmuş olan insan, dışa vuramadığı ve kendince dert ettiği bu duygularını sahte görünüş sayfasında şak diye yazıyor; rahatlıyor ve belki de baskı uygulayandan öç alıyor.

Bu durumu en çok din ve örtünme konusunda görüyoruz. Türbanlı olanın bir de türbansız hesabı var. Dindar olanın bir de dinsizliği anlatan hesabı var. Hatta aile baskısıyla sağcı olanın bir de solcu paylaşım yapan hesabı var… Cinsiyet tercihiyle ikinci hesabı açan da çok fazla…

Bütün bunlar; insanın, iç dünyasındaki gerçek haliyle bu toplumda yaşamasının ne kadar zor olduğu bize gösteriyor.

“Ego”nun Sosyal Medya İzdüşümü (1) – Gündem Arşivi (gundemarsivi.com)

“EGO”NUN SOSYAL MEDYA İZDÜŞÜMÜ (2)

Önceki yazıdan devam ediyorum. Giriş aşamasındaki düşüncelerimi önceki yazıyı okuyan bilir.

Sosyal medya önem derecesi yönünden gerçek medyanın önüne geçmiş durumdadır. İnsanların çok büyük kısmı ilk bilgi/leri sosyal medyadan almaktadır. Böyle olunca da alınan bilginin doğru, gerçek veya samimi, iyi veya kötü amaçlı (Trol denilen sinsi düşünceli) veya organize bir tuzak içerip içermediğini çok noktadan teyit etmek gerekmektedir.

Burada bilginin kaynağı mı önemli, bilgiyi veren mi önemli; diye iki seçenek karşımıza çıkıyor.

Hemen herkes okumuş olmalı:

“Otobüste oturuyorum. Yanımdaki teyze sürekli ağlayan oğluna kızıyor ve beni göstererek oğluna diyor ki: “Bak bu abi gibi ol, o hiç ağlıyor mu?” Ah teyze! Gündüz gülüyorum ama sen bir de beni gece görsen!”

Bu paylaşımın olayını gerçekten yaşayan kişi 10 beğeni almışsa, bunu kopyalayan ve sahte görüntü olan 20, bunu kopyalayan ve fenomen (Görüngü) olan 100, çok ünlü olan ve yine kopyalayan 1000 ve hiç ünsüz olup da kopyalayan 0 (sıfır) beğeni alıyor.

Neden?

Yapılan bir araştırmada insanlarımızın, tanıdığını, yakını koruma dürtüsü, o yakınının eyleminin yanlış olduğunun önüne geçtiğini göstermektedir. Bu korumacılık ve beğeni, tüm halkımızı genelleştirmektedir. Bu tür kopyacılık, aslında hırsızlık, defalarca tekrar edince işin sonucu eğlenceye varmaktadır. Sonra? Sonra halk bunu rutinleştirerek dalga geçmektedir. Oysa, bu kocaman bir hırsızlıktır ve bundan sonrasında, bu tür eylemler insanın beynine hırsızlığı genelleştirip, olağan hale getirecektir.

Fikre, düşünceye saygı duymayanın, halkı sevmesi kocaman bir yalandan ibarettir.

Şimdi gelelim bu olayın kişilerinin ruhsal durumlarına:

Bu fikir neden çalındı?

1) Çalan kişi genelde yetersizdir, bu durumun ortaya çıkmasını istemediği için çalmaktadır.

2) Çalan kişinin beğeni veren takipçileri, kendisi ne yapsa da beğenecek kadar seviyesiz ve ahlaktan anlamayan kesimdir.

3) Çalınmış fikre beğeni verenlerin ahlaki durumları da yozlaşmış olduğundan, bu durumu kanıksamışlardır.

4) Çalma birlikteliğidir; beğeni verenler de başkalarının benzer fikirlerini çalmayı hep yapmaktadırlar ve bu durumdan dolayı aralarında “Çalma Birlikteliği” oluşmuştur.

5) Bilinçli olarak ve kendi kitlesindeki ezikliği örtbas etmek için bunu yapmakta ve baskın, çok aktif olma gibi eylemlerle, fikrin asıl sahibinin elinden bu unvanı almak istemektedir.

6) Ne yaparsa yapsın muhakkak bir beğeni alacağını düşünen kişinin kitlesinin genel durumu hakkında basit düşüncesi vardır.

7) Hepsinden önemlisi fikir çalan kişi, bu paylaşıma beğeni verenlerin bilginin doğruluğunu hiçbir vakit araştırmayacak kadar beyinlerini kiralamış olduğunu düşünmektedir.

8) Körlerin olduğu yerde tek gözü olan kral olurmuş, düşüncesini içselleştirmiştir.

9) Kendisini hiçbir vakit sorgulamayacak kadar ukala yapıdadır.

10) Cahildir, cahil olduğunu kabul etmez ama kendi kitlesinin cahil olduğunu gayet iyi bilir, onların cahilliğini peşinen kabul eder.

Kısacası,

Gerçek veya sahte, var olmanın dayanılmaz baskısı cahil ve bilgisi ama ünlü olmak isteyen kişileri sanal dünyada pisliğe batırmaktadır.

“Ego”nun Sosyal Medya İzdüşümü (2) – Gündem Arşivi (gundemarsivi.com)

”EGO”NUN SOSYAL MEDYA İZDÜŞÜMÜ (3)

İlk iki seriyi okuyanlar o yazılarda kendilerine ait bir şeyler buldular. Çünkü, onların iç dünyasını anlattım. Bu seride ise “karşı”yı anlatacağım. Hemen hemen herkesin başı bu “Karşı” ile dertte. Neden böyle?

Ticari Kaygısı Olanlar

Takip ettiğim bir hesap örneğim olsun; mesela bu hesap Cumhuriyet Gazetesi olsun. Zaten, takip ediyorum. Cumhuriyet’in dünyasını bildiğim için takip ediyorum. Cumhuriyet saçma bir haber yapsa, bunu paylaşsa, onu takip ettiğim için anında ana sayfama düşer ve anında tepki gösteririm. Baktım ki, Cumhuriyet saçma haberin yanı sıra tehlikeli de işlere bulaşıyor, takibi bırakırım. Oysa, Cumhuriyet benim gibi insanların takibi sonucu etkileşimden para kazanıyordu. Benim Cumhuriyet’i takip etmeyi bırakmam ona para ve imaj kaybettirecektir. Benim yerime başka mecradan başka bir düşünce sisteminden insanları takipçi olarak kazanabilir, ama benim dünyama tekrar dönemez. Döndüğünde bende büyük kuşkular oluşur, bu defa döndüğü kitle de ona tepki gösterir, gazete dibe vurur. En bariz örneği; içeriği yavaş yavaş değişen Hürriyet’te görülmektedir. İki tarafa da yaranamadı, bunca ekonomik kıskaçtaki Cumhuriyet bile ondan fazla satıyor oldu.

Sorumluluk Kaygısı Olanlar

Üç arkadaş bir köyde dolaşıyorsunuz. Biriniz muhtar olmaya karar verdiniz, diğer ikiniz de bu fikri destekledi. Muhtar olmadan önce kardeş gibiyken, muhtar olduktan sonra mesafeler açılacak. Çünkü, muhtar olanın bir başka yerle sorumluluk ilişkisi ve eylem zorunluluğu ortaya çıkacak; bunu kabullenemeyen eski arkadaşları tepki gösterecek ve dostluk bitecek. İşte, bazı hesapların takipçi terk etmesi veya farklılaşması bundandır.

Prestij Kaygısı Olanlar

En çok bu hesap sorun çıkarmaktadır. Düşünün, bir hesap sizi engellemiş! Nasıl olur, bu ne gerzeklik, ben sana ne yaptım? Bunun gibi çok sayıda cümleler sizden karşıya fırlar. Oysa, o kişi sizi neden takibe alır, neden engeller, neden takipten düşeni hiç düşünmediniz.  Bazı insanlar profiline “RT yapmam o yazıyı beğendiğim anlamına gelmez”, yazıyor. Be salak kardeşim, insan sevmediği şeyi paylaşarak kendi arkadaşlarına ve takip eden takipçilerine neden zorla okutur? Çünkü, sen RT yapınca tüm arkadaşların o yazıyı görmek zorunda kalıyor. Sen beğeniyorsan, bunu tüm takipçilerin de faydalansın, beğensin, okusun, görsün demek istemişsin, bunun başka anlamı yok. Sen dengesiz paylaşımda bulununca seni takip edenler anında takibi bırakır. Demek ki, bir eylemin hesap verilir olması gerekmektedir.

Çekingen Olanlar

Birini takip edince, o birinin de seni takip etmesi, aksi takdirde onu takip etmeyi bırakacağını düşünen dostlar! Herkesin takip etmek isteyeceği bir düşün yapısı vardır. Bana zorla Acun’un üçüncü kumasının çıplak poposunu gösteren o haberleri okutamazsınız! Sen onlardan hoşlanıyor ve paylaşıyor,  beni de takip ediyorsan, ben seni takip etmem! Bunu anlaman lazım! Ben, takip ettiğim insanların yazdıklarının özgün, farklı, iyi ve aynı zamanda seviyeli olmasını isterim. Bu şekilde olmayanlar beni takip etse bile ben onları takip etmek istemem. Sizler de aynen böyle yaparsınız.

Biraz ciddi yazdım, normalde bu kadar ciddi yazmak bana zül, ama bu kısımda sosyal medyadaki rahatsız olduğum, kendisini dev olarak gören fakat küçük bir aynada boy abdesti manzarası ifşa eden değersiz insanların ders alacağını düşündüğüm için ciddi yazdım.

Sonuç

Siz, sizi takip için gelenin profiline bakın, yazdıklarına bakın, RT’lerine kesinlikle bakın, özgün fikirleri varsa onlara da bakın, dünyanız aynen örtüşmese bile size farklı bir düşün penceresi açtıracak paylaşımları varsa eğer onu sorunsuz takip edin, değilse takip etmeyin. Zaten, çok geçmeden o kişi de siz takip etmediniz, diye sizi takip etmeyi bırakacaktır.

En zararlı hesapları şunlar:

Atatürk, Devrimcilik ve Laiklik aleyhine paylaşımda bulunanlar.
Ülke aleyhine paylaşım yapanlar.
Şiddet, terör, ahlaksız paylaşımda bulunanlar.
Eleştiriye tahammül edemeyenler.
Hiç özgün fikir beyan etmeyenler.
Takibe takip yazanlar.
En doğru bilginin size ulaşması dileğimle…

”EGO”nun Sosyal Medya İzdüşümü (3) – Gündem Arşivi (gundemarsivi.com)

Ali Kurt – Gündem Arşivi (gundemarsivi.com)

 

 

Ünzile

Babam ile annem kavga ettiklerinde ben hep ortalarında dururdum.

Arada dururum, orta yolu bulurum anlamında değil, bir çocuğun boynu nasıl sağa veya sola bükülür ya onun gibi ortada durur izin vermezdim.

Neyime güvenirdim bilmiyorum.

Hep o zamanlar, “Büyüyünce güçlü olacağım ve güçlü olunca babamın karşısına geçeceğim ve bu kavgaya izin vermeyeceğim!” derdim.

İyi de ben zaten karşısında, annemin de yanındaydım.


Peki ya güçlü kimdi?

Pekala Büyüdüm.
Şimdi kavga falan da etmiyorlar.
Tekrar küçük olayım bir.
O zaman mesele güçlü olmak değilmiş bence.

Çünkü annem de bizim için duruyordu olanlar karşında.
Yani bir gücün arkasında değil; kendi çocuklarının önünde duruyordu.
Annem bizi koruyordu; babam ise kendisini.
Annem çekip gidemiyordu; babam ise kapıyı gösteriyordu.
Annem bizi korurken; babam ise hepimizi korkutuyordu.

Peki güç, korkutabilmek miydi?

Tabi benim değineceğim güç burada, fakir edebiyatı kokabilir.
Yani benim bahsettiğim Güç:
“Elinde her şey olduğun da istediğine her şeyi yapabilirsin’ciler!” için farklı gelebilir.
O zaman bu mecazın içinden ara ara gerçeğin içine geçelim.
Babam için yumruk ne kadar güçlü ise annem içinde biz o kadar önem arz ediyorduk.

O zaman bu annemin güçsüz olduğu anlamına mı geliyordu?

Hayır! Bir bıçak ile gece yarısı bütün güç söndürülemez miydi?

O zaman bıçak çok güçlü olmaz mıydı?

Hani diyorlar ya silah çıktı mertlik bozuldu.

İyi de bileğin gücü, eşit olmayan birine kalkması da silahın kullandığı orantısız güç ile aynı değil mi?

Peki bunun neresi mertlik?

Babam belki fiziksel olarak bize şiddet uygulamıyordu ama psikolojik olarak her gün dayak yemek (sürekli sürekli) ölüp yaşamak ile aynıdır.

Annem gözyaşı döktüğün de ben orda :“büyükler de ağlıyor…” derdim.

Ben büyüklerin ağlamasını o yaşımda (gerçek olarak) görmek zorunda mıydım?

Babamın kullandığı güç, güç değildi;

Annemin de bir şey yapamaması güçsüzlük!

Belki çaresizdi.

Birinin çaresizliği, başka birinin gücü ile kıyas edilemez bence.

O çaresizliğin içinde güçlü duranın asıl gücü:

“Dramı, evladı ve çocuklarının doğum sancıları vb” göz ardı edilemez.

Mesela, babam ringe çıksa kendi cüssesinde birine bunu yapabilir miydi?

Evet, burada güçten bahsederim biraz.

Misal, Gong! dese ve başlasa.

Sağ-Sol, yese, iki darbe ve sonra oturup köşede acıdan ağlasa.

Sonra tribünlerde ona: “kapı orda, yürü dese!”

İşte bu yenilgi olurdu, onun için belki.

Belki kendince biraz üzücü de.

Sporda bunun karşılığı önümüzdeki maçlara bakacağız olur.

Çünkü bu bir oyun.

Peki Annem?

Annem bir oyun muydu?

Oyuncak mı? Kum torbası mı!

Hayır! Bence bir gerçekti.

Kendi doğmamış fakat kendini doğurmuş bir gerçek.

Annemin aldığı bir doğum sancısı en acı darbeden de daha güçlüdür.

Onun, o doğuma dayanma gücü, bana daha bir güçlü olduğu anlamına gelirdi ve hala da gelir.

Bana göre gücün tanımı değişti ama o küçük çocuk hiç değişmedi.

Hep inandı.

Babamın kötülüğü ile yıllarca ıslandım belki ama annemin sevgisi ile hep iyiliğe filizlendim.

Zor tabi, burada: “Aaa, çok iyiyim hiç etkilenmedim!” demek hiç gerçekçi olmaz.

Bana göre her insan bir şekilde gerçeği ile yüzleşince, gücün tanımını da değiştirir.

Biri anne; biri evlat; biri mal; biri kadın; biri para; biri arkadaş ve en önemlisi biri kendini, yani kime, neye hangi duyguların aracılığı ile inandıysa ve bu ihaneti yaşadıysa: bir şekilde yeniliveriyor o noktada.

İşte güçlü olmak yenilmemek değildir.

İşte, kaybettiklerini gücü ile alamadığı o noktada gerçeği ile yüzleşiyor insan.

İnsanın kendine yenilmemesi misali, annem babama hiç yenilmedi!

(…)

Babam her kavgada gücünü kaybetti.

(…)

İshak Merdo

Neden?

Selvi Boylum Al Yazmalım…

Patojen Toplum: Korku ve Kaygı üzerine

İlk ayrılığın doğumun kendisiyle başladığını ve doğumla beraber söz banyosunun içine doğan bebeğin, doğumun bebek için aynı zamanda ilk travma hali olduğunu öne süren Freud’tan biliyoruz ki kaygı, tüm kaygıların ana kaynağı ve örneğidir. Peki, nedir bu kaygı? Korkuyla ilişkisi ne? Bu duyguların getirdiği patojen toplum halini nasıl oluştuğunu gözler önüne sürelim… Öncelikle bu iki duygunun tanımına bakarak arasındaki farkı irdelememiz elzem bir tutum olacaktır.

Genellikle birbirinin yerine kullanılan ve aynı anlamı çağrıştıran kavramlar olsa da bu iki kavram birbirinden farklıdır.

Korku kelimesi, dilimizde oldukça kullanılan kelimelerden birisidir. TDK’ye göre korku kelimesinin anlamı şu şekildedir:

-Bir tehlike veya tehlike düşüncesi karşısında duyulan kaygı, üzüntü

-Kötülük gelme ihtimali, tehlike, muhatara

-Gerçek veya beklenen bir tehlike ile yoğun bir acı karşısında uyanan ve coşku, beniz sararması, ağız kuruması, solunum ve kalp atışı hızlanması vb. Belirtileri olan veya daha karmaşık fizyolojik değişmelerle kendini gösteren duygu.

Kaygı kelimesi ise, dilimizde oldukça kullanılan kelimelerden birisidir. TDK’ye göre kaygı kelimesinin anlamı şu şekildedir:

-Üzüntü, endişe duyulan düşünce, gam(I), tasa

-Genellikle kötü bir şey olacakmış düşüncesiyle ortaya çıkan ve sebebi bilinmeyen gerginlik duygusu.

Bu iki duygunun tanımından çıkaracağımız şudur ki: Kaygı tanımında geçtiği gibi “bilinmeyen gerginlik duygusu” bize kaygıyla korkunun arasındaki ince çizgiyi verecektir. Evet, kaygı bilinmeyen yani nesnesi belirsiz bir duygudur. Korkunun nesnesi ise bellidir, kaygıda nesne belirsizdir. Çünkü korku duygusu yönelimseldir ve bu yönelim dış dünyada bir unsurla ilintili olarak, bir ya da birçok nesneye yönelik bir bağ taşımaktadır.

İbn-i Sina bir deney yapar. İki kuzuyu kafese koyar.

Kuzular; aynı yaşta, aynı kiloda ve aynı cinstedir. Yem olarak da iki kuzuya aynı oranda aynı yemden verilir. Kısaca tüm şartlar eşittir.

Ancak yan kafeste bir kurt vardır ve kurdu sadece kuzulardan bir tanesi görebilmektedir. Aylar sonra kurdu gören kuzu zayıf çelimsiz duruma düşerek hastalanıp ölür.

Kurt, kuzuya bir şey yapmamasına rağmen kuzu, yaşadığı stres ve korkudan dolayı ölmüş. Kurdu görmeyen diğer kuzu ise oldukça huzurlu, mutlu ve sağlıklı şekilde gelişimini sürdürmüş.

Bu deneyde İbn-i Sina, zihinsel etkinin sağlık ve bünye üzerindeki olumlu-olumsuz etkisini gözlemlemiştir ve korkunun kontrol edilmezse ne denli ürpertici olduğunu apaçık öne sürmüştür.

Kaygıya dönecek olursak; kaygı, “belirsiz ya da potansiyel olarak görülen tehlikeli uyarana” karşı verilen yanıt iken korku ise daha çok “somut bir tehlikeye” verilen yanıttır. Örneğin ayılardan kaygılanmayız, korkarız. Bilgi sınavlarından korkmayız, kaygılanırız. Kaygı dış dünyadan ayrı olarak soyut bağlamda zihni içeriden gelen bir darbeyle karşı karşıya kalır, ama tam olarak çerçeveleyip adını koymaz, koymak da istemez, hem bilir hem bilmez. Bu yüzden kaygının kontrolü de zordur.

Örneğin; “Yılan saldırısından korkulur” çünkü yılan karşınızdadır ve doğal bir dürtü olarak korkabilirsiniz. Bu normal karşılanmaktadır, lakin kaygının ise nesnesi belirsiz olduğundan yılan nesnesi karşınızda olmadığında yani sizin için henüz tehdit unsurları yokken bile “ya önüme yılan çıkarsa?” diye sahte bir tehdit yaratıp kaçınırsınız. Yılan saldırırsa gerçekten kaçarız. Kaygı nesnesine ise kaçınma davranışı gösterilir, mesela yolunu değiştirmek gibi…

Korkunun ve kaygının (iki duygunun) etki zamanı bile farklıdır. Şöyle ki; korku, tehlike karşısında kaynağı belli olan olayın ‘’şimdi, şu anki’’ kısmına verilen doğal ve de anlık tepkilerdir. Kaygı ise, kaynağı belirsiz olayın gelecekte oluşabilecek ‘’beklenen’’ kısmına verilen bir tepkidir. Korku kısa sürelidir. Şu ana odaklandığı için o anda gerçekleşir ve biter. Kaygı ise uzun sürelidir. Gelecekte olabilecek olası olaylara endişe duyulduğu için uzun sürmektedir.

Kaygı doğumla başlar ve ölümle biter. Hayat sahasına düşen insanın, ömrü boyunca yaşadığı bu varoluşsal kaygı bir bakıma varlığın kendi muhtemel yokluğunun farkında olması halidir. Kaygı varolmamaya dair varoluşsal farkındalıktır ve yokluk da varolmanın bir parçasıdır. Çünkü yokluk varsa varlık da vardır. Varolmak, içinde varolmamayı da barındırır. Korkunun bir nesnesi vardır; kaygının ise yoktur demiştik. Bu çerçevede kaygı, bilinmeyenin korkusudur ve nesne ortaya çıktığında korkuya dönüşecektir. Ancak, yokluğun özü hiçbir zaman bilinemeyeceği ve nesnesi ortaya çıkmayacağı için duyulan şey sadece kaygı olacaktır. Yani varoluşsal kaygı yok edilemez, çünkü varoluşun kendisiyle ilgilidir. Varoluşsal kaygının ontolojik bir niteliğinden ve (bu ontolojik sebepler yok edilemeyeceği için) varoluşsal kaygı yok edilemez, ancak varolma cesaretine dahil edilebilir.

Gelgelim yeniden kurmacılık ilkesini benimsediğimiz eğitim camiasında kaygı ve korkunun ne denli işlediğine.

“Oku ve cahil kalma, adam ol” gibi şiddet içeren nasihatler içinde okula düşen öğrencinin ilk olarak başaramama korku ve kaygısı başlamıştır. Korku bu durumda ne olabilir? İyi bir bölümü kazanamazsam hayatım ne olacak sorusu bir korkudur, nesnesi az çok bellidir. Bu korkunun çalışma sürecinde elbette avantajları olabilir. Çünkü korkuyla kendinizi güdülediğinizi düşünürsünüz, fakat bu sağlıklı bir özverim değildir.

Aile içinde ebeveynlerin kardeşler arasında sık sık abiniz zekidir, kardeşiniz çalışkandır, ortanca senden bir halt olmaz diyorsa ve aile bunlarla birlikte hele ki dar gelirliyse neler olabilir? Bu durumda hayat standartlarıyla ilgili cümlelerin ardına, gelecek kaygısı ailenin gelir durumuyla orantılı olarak hortlayacak ve bu yüzden aile içinde rekabetle de yüzleşilmesi vicdan azabı da yaratacak bir çatışma saklanır.

Sınav kötü gitmeye başladığı anda öğrencinin içindeki bu ebeveyn kardeşlerini, hayat hikayesini, ümitlerini ve hayal kırıklıklarını kafanın arkasından fısıldamaya başlar. Fakat gözden düşmek, yüzleşmesi bedel istediğinden, korku alanından kaygı alanına geçer ve öylelikle zihni ve bedensel tepkileri kontrol etmek zorlaşır.

Bir aile fotoğrafı çekebildiğinizi düşünün. Çok kısa bir süre sorun üzerine konuşunca bile ailedekilerin tutumu, öğrencinin o tutum karşısındaki tavrı ortaya çıkar. Sınav kaygısının röntgenini çektin bile. Bu ne kadar ortadaysa tedavisi o kadar zor olur. Sınav gibi yarıştırıldığımız bu hayatta, herkesin ulaşamadığı lüks tüketim ürünlerine sahip olduğunda geçici bir statü elde edersin. Ötekinin bakışı, takdiri, arzusu senin üzerindedir. Mesela aynı parayı kazansa da bir taksi şoförüyle ile bir akademisyenin statüsü bir olur mu? Toplumsal statü sembollerinin ötekinin gözünden kendine bakmak ve sevilme ihtiyacıyla ilgisi aşikardır. Çünkü onaylanma ihtiyacını taşımaktalar.

İnsan da bazen bu kadar haz seven bir canlı, bu özelliği kapitalist tüketim toplumda tezahür ediyor, üst model bir araba almak, üç çizgili ayakkabı giymek, Boğaziçi’nde okumak… Say sayabildiğin kadar, ötekinin gözünde kendini izlemek, bütün bir kozmetik sektörü bunu pompalamaz mı?

Burada doz farkları olsa da, bazen yitirilmiş olan kendine dair bir kabulken, bazen yitirilmiş olan düpedüz kendiliğin kendisidir. Travmatize olan bir çocukta ilişkisel olan kendiliğin paramparça olmasından daha doğal ne olabilir? Bu insan ömrü boyunca bir takım statü sembollerinin peşini kovalayacaktır. Burada hiyerarşik bir panaptikon doğmuş olur. Fakir, okumuş, doğulu, kadın, elit, vs…

Bunları alt veya üst sınıflar olarak tanımlar, kafasındaki bu sınıflamaya göre karşısındaki insanla sevgili olup olmamaya karar verir mesela. Bu sınıf sisteminde birine göre yukarda olduğunu farz ediyorsa, başkasından da aşağıda görür kendini. Sınıflar arasında inse de çıksa da hep aynı sistemde adeta ölüp ölüp dirilir.

Aile içinde başlayan yarıştırma ve hele ki kapitalist rejimde insanların birbiriyle yarıştırılması meşru bir fırsat eşitliğiyken bu yarıştırma hali toplumun kaygı seviyesini yükselecektir. Böylelikle kaygı toplumu oluşturulmuş olacaktır. Yarışma yerine dayanışma toplumunda elbette ki kaygı halinin daha az ve huzurun daha fazla olacağını söylemek yanlış bir çıkarım olmaz.

Bu benimsetilen iyi nesneler simülasyonunda, bütünlük tesis edilmediğinden ve insan zihni parça parça gördüğü şeyler arasında çatışma yaşadığından dolayı içindeki bu sembolik iktidarsızlığı statülerle bastırır. Bastırılan ise topluma semptom olarak geri dönecektir. Zira toplumsal yozlaşma, kaos veya çöküş dediğimiz olayların kökeni de bu değil midir? Zira insan anne karnında bütünlükten kopmuş, yarık başlamış ve insan bu parçalanma durumuyla kaygısını ömür boyu taşımaktadır. Ve bir takım nesnelerle yarığı kapatmaya çalışır. İnsan varoluşsal kaygılarla perişan haldedir.

İnsan ve dış uyaranlar karşısında yaşadığı bu nevroz haliyle yenileme dürtüsüyle üzeri kaplanır. Ya da köhneleşmiş bir halde bulur kendini. Konuşmayı öğrenen çocuğun ağlamayı bıraktığı; ağlamak, sembolik dünyaya bırakır kendini. Varoluş kaygısının bir nesnesi yoktur, nesnesi diğer her nesnenin inkârıdır. Ağlamayı inkar eden insan avuntularla statü örer kişilik mabedine. Ortada olmayan şeyin kaygısı bu şekilde davranış değişikliğine yol açar ve aşırı tekrarlanırsa patoloji doğar.

Mesela yalnızken eve kargo isteyememek gibi. Patojen toplum böyle oluşur.

Serdar Akman

Hz. Muhammed’in Akıl Sağlığı

Bir insana “akıl hastası” tanısı koymak için onda, bir ruh sağlığı ve hastalıkları uzmanı refakatinde, bir dizi psikiyatrik bozukluğun belirtilerinin bir arada gözlenmiş olması gerekir. Bu kurala elbette Hz. Muhammed de dâhildir.
Bir insana akıl hastası tanısı koymak için: Anormal davranışlar göstermesi, çevresiyle sağlıklı iletişim kuramaması, aşırı kaygı ve yersiz korkuları nedeniyle iş veriminin düşük olması, gerçeklik duygusunu yitirmiş olması ve kişilik bozukluğu gibi belirtilerin o insanda bir veya birkaçının gözlenmesi gerekir.
Bu belirtilerin bir insanda olup olmadığı sonucuna da, yine bir psikiyatri kliniğinde, uzmanlar nezaretinde, hasta üzerinde yapacağımız araştırmalardan elde edilecek bulgular sonuncunda varabiliriz.
Elbette on dört asır önce yaşamış Hz. Muhammed için sözü edilen araştırmaları yapma şansına sahip değiliz. Fakat ortada kendini “Tanrı’nın elçisi” sanan bir vaka var.
Bulunduğumuz an itibariyle diğerlerini gözlemleme şansımız olmadığından biz daha çok Hz. Muhammed’in gerçeklik duygusunu yitirip yitirmediği üzerinden teşhis koymaya çalışacağız.
Bu konuda ilk bakacağımız yer; Siyer-i Nebi denen ve içerisinde Hz. Muhammed’in yaşadığı dönemdeki ruh hali ve bu ruh halini şekillendiren çevresel koşulları bir arada bulabileceğimiz tarih kitapları olacaktır.
Ayrıca Kuran’dan da Hz. Muhammed’in ruh hali ile ilgili belli birtakım donelere ulaşmak mümkün.
Şimdi dilerseniz hep birlikte Hz. Muhammed’in çocukluğuna geri dönelim…

Hz. Muhammed, 20 Nisan 571 yılında Mekke’de Amine ve Abdullah çiftinin son çocuğu olarak dünyaya gelir. Doğumuna iki ay kala babasını, 6 yaşına geldiğinde de annesini yitirir. Artık hem yetim hem de öksüz bir çocuktur Hz. Muhammed.
İçine kapanık bir çocuk olan Hz. Muhammed, çocukluk yıllarını amcası Ebu Talib’in yanında geçirir.
Derken yıllar yılları kovalar, sessiz ve sakin geçen çocukluk yıllarını geride bırakan Hz. Muhammed, ergenlik çağına geldiğinde akranlarından ziyade olgun bayanlara ilgi duymaya başlar. Yaşadığı bu cinsel sapmada öksüz büyümesinin payı büyüktür, erken yaşta kaybettiği annesinin eksikliğinin yol açtığı travma ruhunda onarılmaz yaralar açmıştır çünkü.
Çocukluğunda yaşayamadığı anne sevgisinin eksikliğini ona ancak olgun bir karşı cins verebilirdi. 25 yaşına geldiğinde aradığı özellikte bir kadınla tanışma fırsatını yakalar Hz. Muhammed. Bu kadın; kendisinden 15 yaş büyük olan, 40 yaşındaki, zengin ve tüccar bir ailenin kızı olan Hz. Hatice’den başkası değildir.
Hatice, Şam’a ticaret kervanları gönderiyordu. Hz. Muhammed, Hz. Hatice’nin ticaret kervanında kendisine iş bulur. Bu iş ilişkisi, zamanla yerini duygusal bir ilişkiye bırakır.
Derken Hz. Hatice’yle Hz. Muhammed sade bir düğünle evlenirler. Ardından Hz. Muhammed, kocası olması hasebiyle, Hz. Hatice’nin işlerini de devralacaktır.
Hz. Muhammed artık toplumda sosyal statüsü olan bir bireydir. O ezik, içine kapanık Hz. Muhammed gider yerine bambaşka biri gelir. Sınıf atlayarak ekonomik alt yapısını değiştiren Hz. Muhammed için artık sıra, kültür üst yapısını değiştirmeye gelmiştir.
Ticaret kervanları sayesinde dünyaya açılır, çeşitli dinlere mensup insanlarla temaslarda bulunur. O tarihlerde Hz. Muhammed’in de mensubu olduğu Kureyş kabilesi henüz puta tapmaktadır. Doğal olarak yeni tanıştığı Hıristiyan ve Yahudi kültürleri Hz. Muhammed’in kafasını karıştırır. Zihnini toplamak için sık sık Hira mağarasına gider orada derin tefekkürlere dalar.
Hira mağarasına gidip gelmeler sıklaşınca, karısı Hz. Hatice durumdan endişe etmeye başlar.
Hz. Hatice’nin endişesi boşuna değildir. Hastalık virüsü artık Hz. Muhammed’in tüm bedenini sarmıştır. Hastalığı ilerler ve gittiği mağarada halisünasyonlar görmeye başlar. Gördüğü bu sanrılar zamanla azalmaz, aksine şiddetini daha da artırır.
Ve nihayet 610 yılında 40 yaşındayken peygamberliğini ilan eder Hz. Muhammed.
Kırk yaşındaki Hz. Muhammed, artık “Tanrı’nın elçisi” olduğuna inanmaktadır. Görevi, Tanrı’nın kendisine Cebrail adlı melek vasıtasıyla gönderdiği vahiy denilen “mutlak, değişmez ve genel geçer bilgileri” insanlara ulaştırmaktır.
Başlarda, insanların söylediklerine hemen inanacaklarına ve kendisine tabi olacaklarına inancı tamdır Hz. Muhammed’in, fakat çok geçmeden yanıldığını anlayacaktır.
İslam tarihçilerinin “cahiliye dönemi insanları” diye küçümsedikleri insanlar, şimdiki Müslümanların yaptıkları gibi hemen inanmak yerine, Hz. Muhammed’in söylediklerini mantık süzgecinden geçirip sorgulamaya başlarlar.
Sorulardan çok bunalan Hz. Muhammed, inkârcıları(!) şöyle tehdit eder:

“Sizden öncekiler, ancak peygamberlerine çok soru sormaları ve onlara muhalefet etmeleri yüzünden helak oldular.” (Muhammed)

Her devrimci gibi Hz. Muhammed’i de zor günler beklemektedir artık. 620 yılında önce, kendisine iman etmediği halde daha çok hamasi duygularla en büyük desteği veren amcası Ebu Talib’i; ardından da kendisine ilk iman edenlerden olan, yirmi beş yıl evli kaldığı başta Fatıma olmak üzere altı çocuğunun annesi sevgili eşi Hz. Hatice’yi kaybeder.
Bir yıl sonra (621 yılında) ise, bütün bu acıların ve yenilmişlik duygularının üzerine yaşadığı “miraç” olayıyla teselli bulur.
Miraçta; bir gece Cebrail, Hz. Muhammed’i Burak isimli fantastik bir ata bindirerek önce Mekke’deki Mescid-i Haram’dan Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya oradan da yedi kat göğün üstündeki Tanrı’ya götürür.
Bu yolculukta Hz. Muhammed’e sidretül münteha (son sedir/göğün son katı)’ya kadar eşlik eden Cebrail, daha fazla ileri gidemeyeceğini, söyler. Ardından Hz. Muhammed yolculuğu tek başına ve yaya olarak sürdürür ve göğün yedi kat üstündeki Tanrı’yla yüz yüze görüşmeler yapar.
Buradaki asıl amacımız miraç olayını uzun uzadıya anlatıp tebliğ yapmak değil elbette, hikâyenin diğer detaylarını okuyucuya bırakıp biz miraçla ilgili ilginç bulduğumuz ve asıl konumuza da ışık tutabilecek olan bazı olaylardan söz edelim.
Tanrı, miraçta Hz. Muhammed’e (ve elbette onun ümmetine) 50 vakit namaz-50 rekat değil- hediye eder. Hz. Muhammed, bu hediyeyi ümmetine bir an evvel yetiştirmenin telaşıyla dönüş yolundayken deneyimli bir peygamber olan Musa ile karşılaşır. Ona yanındaki hediyeden söz eder. Musa da, “50 vakit ümmetine ağır gelir, git Tanrı’yla konuş, azaltsın” der. Hz. Muhammed de dönüp tekrar Tanrı’yla sıkı bir pazarlığa oturur ve böylece namaz beş vakte düşürülür.
Bu sıkı pazarlığın ve Tanrı’nın içine düşürüldüğü durumun yorumunu okuyuculara bırakarak geçiyoruz bir başka detaya…
Hz. Muhammed miraç dönüşü taraftarlarına anılarını anlatmaktadır:

“Miraçta bana cennet ve cehennem gösterildi. Gördüm ki, cehennem ahalisinin çoğunluğu kadınlar ve fakirlerdi.” (Hz. Muhammed)

Bu hadis “uydurma” bunun bir de “sahih” olanı var. Onda “fakirlerdi” ibaresinin yerinde, “zenginlerdi” yazıyor. “Bir hadis hangi ölçüye göre sahih (doğru), hangi ölçüye göre yalan olur?” bunun herkesçe kabul edilen genel geçer bir cevabı olmadığına göre ben şahsen akla ve mantığa daha yatkın olan birincisinin sahih olduğuna inanıyorum.

“Miraçta bana cennet ve cehennem gösterildi. Gördüm ki, cehennem ahalisinin çoğunluğu kadınlar ve fakirlerdi.” (Muhammed)

Demek ki, kadınlar ve fakirler bu dünyada yaşadıkları ayrımcılığın ve yoksulluğun mükâfatını öteki dünyada cehennemde yanarak alacaklar. İslam’ın adalet(!) anlayışı bu olsa gerek.
Diğer bir taraftan bu hadis bize bir sosyolojik gerçeği, İslam’ın yaratacağı mağdur kesimleri de haber veriyor aslında farkında olmadan: kadınlar ve fakirler.
Zaman geçtikçe muhaliflerin baskısı artar. Artan bu baskılara daha fazla dayanamayan Hz. Muhammed, 622 yılında taraftarlarıyla/sahabelerle beraber Mekke’den Medine’ye hicret (göç) eder.
Muhacirlerle Medine’nin yerli halkı Ensar kısa sürede kaynaşır. Müslümanlar kendilerine Medine’de bir getto kurarlar.
Fakat Hz. Muhammed’in Medine’de yakaladığı huzur, “Müslümanların Mekke’deki mallarının Müşriklerce yağmalanıp, Şam’da satıldığı” haberi üzerine kısa sürede bozulur.
O da, buna misilleme olarak adamlarına, Şam’dan dönen Mekkelilere ait ticaret kervanının önünü kesme, talimatı verir.
Bu olay üzerine 624 yılında Müslümanlarla Mekkeliler arasında ilk sıcak temas yaşanır: Bedir Savaşı. Bu savaş Müslümanların kesin zaferiyle sonuçlanır.
Hiç beklemedikleri bu yenilgiye çok içerleyen Mekkeliler, savaş hazırlığı yapıp 625 yılında tekrar Medine üzerine yürürler. Uhud Savaşı denen bu savaşı Müslümanlar kaybederler. Çağrı filminden hatırlanacağı üzere bu savaşta Hz. Muhammed’in amcası Hazreti Hamza da şehit düşenler arasındadır.
Hz. Muhammed, bu savaşın faturasını Yahudilere keser. Yahudiler Medine dışına sürülür.
Sürgündeki Yahudilerin Mekkelileri kışkırtması sonucunda 627 yılında Müslümanlarla Mekkeliler arasında bu sefer de Hendek savaşı yaşanır. Bu savaşın galibi yoktur, fakat Müslümanların son savunma savaşları olmuştur, diyebiliriz.
628 yılında Hz. Muhammed Kâbe’yi ziyaret etmek ister, fakat Mekkeliler buna müsaade etmezler. Karşılıklı görüşmeler neticesinde Mekkelilerle Müslümanlar arasında “seneye Müslümanların Kâbe’yi ziyaret etmelerini” de içeren Hudeybiye anlaşması yapılır.
Bu anlaşmayla arkasını sağlama alan Muhammed, 629 yılında Mekkelileri kışkırtarak Uhud savaşının çıkmasına sebep olan Yahudilerin yaşadığı Hayber’i işgal eder ve buradaki Yahudileri haraca bağlar.
Böylece içerde güvenliği sağlayan Hz. Muhammed, Bizans’a savaş açar. 629 yılında yaşanan Mute savaşında Müslümanlar, Bizans’a herhangi bir üstünlük sağlayamazlar. Ancak sonuçları İslam dünyasında uzun süre tartışılan ve savaştaki askerlerin cinsel ihtiyaçlarını gidermek için kısa süreli kıyılan nikâh anlamına gelen Muta nikâhı da yine bu savaşta gündeme gelir.
630 yılında Hz. Muhammed, Hudeybiye anlaşmasına uymadıklarını ileri sürdüğü Mekkelileri on bin kişilik bir kuvvetle kuşatır. Ciddi bir direnişle karşılaşmadan Mekke’yi ele geçirir.
Ardından, Mekke’den kaçan Müşrikleri yanına alan Taiflilerle Müslümanlar arasında Huneyn Savaşı yapılır ve Taif kalesi kuşatılır (630).
Bir ay süren kuşatmadan netice alamayan Hz. Muhammed Medine’ye geri döner. Bizans üzerine düzenlenen Tebük Seferi Hz. Muhammed’in son seferi olur (631).
Medine’ye dönen Hz. Muhammed, 632 yılında Mekke’ye hacca gider. Burada “veda hutbesi”ni okur. Daha sonra 8 Haziran 632 yılında 63 yaşında vefat eder.
Hz. Muhammed’in bu çalkantılı ve destansı yaşamının içerisinde kadınların hep özel bir yeri olmuştur. Ancak bir kadın vardır ki, o hepsinden farklıdır: Hazreti Hatice. Hz. Muhammed, Hz. Hatice’ye korkuyla karışık saygı duymakta ve onda, annesinin eksik kalan sevgisini bulmaktaydı.
Hazreti Hatice öldükten sonra Hz. Muhammed’in karşı cinse olan ilgisinde bir kırılma görülür. Hazreti Hatice gibi kendisinden yaşça büyük bir kadınla birlikte olmak, zaman içinde Hz. Muhammed’i farklı arayışlara itmiştir.
Yeni arayışlarından en ilginci altı yaşındaki Hazreti Ayşe ile olan evliliğidir. 620 yılında 50 yaşındaki Hz. Muhammed, 6 yaşındaki, Ebu Bekir’in kızı Hazreti Ayşe’yle evlenir. Evlenir ama cinsel birliktelik için kızın dokuz yaşına girmesini beklemesi gerekecektir.
Olgun-sübyan derken Hz. Muhammed, onları korumak ya da dini yaymak gibi kendince haklı gerekçelerle, yaşamı boyunca toplam 11 bayanla birlikte olur.
Hatice’nin vefatından sonra kendisi on kadınla birlikte olur ama çifte standart uygulayarak kendisinin ölümünden sonra eşlerinin başkalarıyla evlilik yapmasına ise müsaade etmez.

“Peygamber, müminlere kendi canlarından daha yakındır. Eşleri, onların analarıdır. Akraba olanlar, Allah’ın Kitabına göre, (mirasçılık bakımından) birbirlerine diğer müminlerden ve muhacirlerden daha yakındırlar; ancak, dostlarınıza uygun bir vasiyet yapmanız müstesnadır. Bunlar Kitap’ta yazılı bulunmaktadır.” (Ahzab Suresi, Ayet: 6)

Hz. Muhammed’in yaptığı bu evliliklerden biri ise çok enteresandır, en saf Müslümanın bile kafasında şüphe uyandıracak cinsten.
Bir vakit Hz. Muhammed, evlatlığı Zeyd bin Harise’nin karısı Zeynep’e ilgi duyar ve fakat Hz. Muhammed, bu ilgisini bir türlü açığa vuramaz. ‘Kâinatı yüzü suyu hürmetine yarattığı’ Tanrı’sı, elbette Hz Muhammed’in bu ilgisine kayıtsız kalmaz, onun arzusuna uygun ayetini gönderir.

“(Resulüm!) Hani Allah’ın nimet verdiği, senin de kendisine iyilik ettiğin kimseye: “Eşini yanında tut, Allah’tan kork!” diyordun. Allah’ın açığa vuracağı şeyi, insanlardan çekinerek içinde gizliyordun. Oysa asıl korkmana layık olan Allah’tır. Zeyd, o kadından ilişiğini kesince biz onu sana nikâhladık ki evlatlıkları, karılarıyla ilişiklerini kestiklerinde (o kadınlarla evlenmek isterlerse) müminlere bir güçlük olmasın. Allah’ın emri yerine getirilmiştir.” (Ahzab suresi, Ayet: 37)

Hz. Muhammed Allah’ın emrini tereddütsüz yerine getirir, evlatlığının karısı Zeynep’le evlenir. Evlenmesine evlenir ama çok geçmeden de çevreden tepkiler gelmekte gecikmez. “Bırakın peygamberi sıradan bir baba, evlatlık da olsa, oğlunun karısına göz koyar mı?” gibisinden tepkiler gelmeye dursun bu haklı tepkileri bertaraf etme görevi yine ve her zaman olduğu gibi Tanrı’ya düşer:

“Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat o, Allah’ın Resulü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.” (Ahzab Suresi, Ayet: 40)

Tamam, Hz. Muhammed hiçbirimizin babası değildi de peki, karıları nasıl anamız oluyordu?

“Peygamber, müminlere kendi canlarından daha yakındır. Eşleri, onların analarıdır…” (Ahzab Suresi, Ayet: 6)

Cinsellik içeren konularda Hz. Muhammed teoriyle asla yetinmez mutlaka ayetlerin pratik uygulamasını da ümmetine gösterir(!).
Biz asıl konumuza geri dönelim. Hz. Muhammed, 63 yıllık aslında kısa denilebilecek yaşam serüveninde bazen sağlık belirtileri gösterip yaşadığı şeylerin vahiy mi, yoksa halisünasyon mu olduğu konusunda çelişkiye düşer.

“Hayır, bu sadece karışık bir rüyadan ibarettir.” (Enbiya suresi, Ayet: 5)

“Sana indirdiğimizden kuşkun varsa, senden önce kitap okuyanlara sor. And olsun ki, sana gerçek Rabbinden geldi. Sakın kuşkulananlardan olma. Sakın Tanrı’nın ayetlerini yalanlayanlardan olma. Yoksa hüsrana uğrayanlardan olursun.” (Yunus Suresi, Ayet: 94-95)

İşte tam da bu noktada Hz. Muhammed, bir konuşmasında, Cebrail’in kendisine Dıhye el Kelbi isimli bir adamın kılığında geldiğini, söyleyerek şüphelerimizi iyice artırmaktadır: Gerçeklik algısını yitiren biri pekâla halisünasyonla gerçeği birbirine karıştırabilir.
Dahası kimi tefsir kitapları, “bazı ayetleri Cebrail değil de şeytan indirdi” diyerek bizim iddiamızı daha da güçlendirmektedir:
“Mekke’de zulüm gören Müslümanlardan bir kısmının Habeşistan’a göç ettikleri esnada geride, Mekke’de kalan Muhammed, Mekkeli müşriklerle görüşerek onlarla uzlaşmanın yollarını arar. Görüşme esnasında Necm suresi iner. “Gördün mü Lat ve Uzza’yı ve üçüncüsü Menat’ı” (Ayet: 19-20) ayetlerinden sonra şöyle devam eder konuşmasına/vahye Muhammed:
“Bunlar yüce kuğu kuşlarıdır (Tanrıçalardır) ve elbette şefaatleri umulur.”
Bunu duyan Mekkeli müşrikler, Muhammed tezlerinden vaz geçti, geri bize döndü, sanarak arkasından secdeye kapanırlar. Ve bu olay duyulur duyulmaz Müslümanların bir kısmı Habeşistan’dan geri döner.
Bunun üzerine Cebrail araya girer ve aşağıdaki ayeti indirerek Muhammedi uyarır.

“Senden önce gönderdiğimiz elçi ve peygamberler, bir şey arzuladıklarında (vahiy beklediklerinde) şeytan onların arzularına da bir şeyler karıştırmıştı. Tanrı, Şeytanın (vahye) karıştırdığı sözleri ya unutturur ya da ortadan kaldırır.” (Tarık suresi, Ayet: 13-14)”

İslami literatürde “Garanik hadisesi” olarak geçen ve Şeytan’ın Hz Muhammed’e vahiy indirmesini anlatan bu olay, pek çok tefsir kitabında üç aşağı beş yukarı yukarıdaki haliyle geçmektedir.
İşin ilginci bu olayı kitaplarında yobazlar işleyince sorun olmuyor, ama Hintli yazar Salman Rüşdi gibi bir aydın “Şeytan Ayetleri” kitabında işlediği zaman sorun oluyor.
İran İslam Cumhuriyeti kurucu dini lideri Ayetullah Humeyni, Salman Rüşdi hakkında idam fermanı çıkararak, İslam dünyasında düşünceye tahammülsüzlüğün bir başka örneğini sergileyebiliyordu.
1 Şubat 1979’da, 14 yıldır sürgünde olduğu Fransa’dan dönen Ayetullah Humeyni’nin önderliğinde bir halk hareketiyle devrilen Şah Rıza Pehlevi’nin ardından İran’da kurulan İran İslam Cumhuriyeti, çok geçmeden gerçek yüzünü gösterecek ve Ali Şeriati gibi kendi güzide evlatlarını da yiyecektir. Elbette konumuz, rotası ortaçağ olan İran İslam Devrimi değil, o devrimin de manevi babası sayılan Hz. Muhammed ve onun akıl sağlığı.
Hz. Muhammed’e dair eldeki verileri incelediğimizde, iç içe geçmiş şizofreni ve paranoyadan söz edilebilir kanımca.
Çünkü gördüğü “Cebrail” sanrıları tipik bir şizofreni belirtisi olabileceği gibi keza kendini “Tanrı’nın elçisi” ilan etmesi de bir tür paranoya belirtisini andırıyor.

“Peygamberlik iddiası bir akıl hastalığıdır. Bir kişinin ‘cebrailden kendisine vahiy geldiğini’ iddia etmesi ise, bu hastalığın belirtisi olan bir tür halisünasyondur.”

(İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kerem Doksat) Bkz. 20 Nisan 2002 tarihinde atv’de yayınlanan Hulki Cevizoğlu’nun hazırlayıp sunduğu tartışma programı Ceviz Kabuğu

Akıl Hastalıkları

İşin özü şu: Tanrısal/ilahi kavramlar, tam olarak Tanrı tarafından kavranır. İnsanların Tanrı’nın kendilerine bahşettiği aklı kullanarak; Tanrı’dan, peygamberlerden, kutsal kitaplardan, öteki dünyadan, meleklerden, şeytandan, cinlerden ve doğaüstü güçlerden şüphe etmeleri son derece normaldir. Bilim adamı olmanın da bir gereği olan “şüphe içgüdüsü”nü ölçü alarak Tanrı, insanları cehenneme atmaz, hele hele de ebedi cehenneme hiç atmaz.
Bizim Hz. Muhammed’in şahsı ile ilgili bir sorunumuz yok. O, yaşadığı rahatsızlığın etkisiyle gördüğü sanrıları gerçek olarak algılayan ve bu algının doğal sonucu olarak da kendisini Tanrı’nın elçisi sanan ve bunu, görev bilinciyle, insanlarla paylaşan biri.
Biz sadece Hz. Muhammed’in peygamberliğine değil Hz. Muhammed’in şahsında diğer tüm peygamberlere, hatta “peygamberlik” makamına karşıyız.
Dini inanç gibi çok hassas konuları “ben peygamberim” diyen bir insanın güvenilirliğine indirgeyemeyiz. Üstelik, “Ben Tanrı’nın elçisiyim, size Tanrı’dan mesaj getirdim!” diyen bir insanın söylediklerinin doğruluğundan nasıl yüzde yüz emin olabiliriz?
Nasıl ki, akıl hastaları yaptıklarından sorumlu değilse insanın peygamberi de kendi aklından başkası değildir.
Tabi ki dini konuların ilmi ve felsefik açılardan tartışılmasına karşı değiliz. Herkes kendi bakış açısından içinde yaşadığı evreni, sonsuzluğu ve öteki dünyayı tartışabilir; bu kavramlar hakkında düşündüğünü söyleyebilir.
Eğer mutlaka Hz. Muhammed’in peygamberliğine inanacaksak, o zaman tutarlı davranıp Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi “peygamberler” koğuşunda yatan diğer güzide peygamber adayı kardeşlerimizin de iddialarını en azından ciddiye almalıyız.

Osman Akyol

Atatürk’ten Liderlik İlkeleri (3)

“Bulanık suda balık avlamak…”

Kısaca karışıklıktan yararlanıp menfaatini kollamak olarak açıklanabilir.

Farkında mısınız ülkenin içinde bulunduğu durum tam da bu. Her alanda karışıklık, kavram kargaşası hakim. Ayrıca ötekileştirilmiş, değersizleştirilmiş insanlar, çok temel konularda bile farklı düşünen, üstelik düşündüğünün doğru olduğunu ve karşısındaki insanın kabul etmesine yönelik baskıya ve şiddete varan eyleme geçen davranışlar, fiziki müdahaleler. Otobüste tekmelenen şort giyimli kadını bu bağlamda görmeliyiz.

Hoşgörüsüz, tahammülsüz bir toplum.

Bulanıklığı yaratanlar ve bu durumdan yararlanıp menfaatlerini kollayanlar, aynı amaca hizmet eden yerli iş birlikçiler kimler? İşte sorulması gereken soru bu.

Aynı merkezler, Osmanlı’nın çöküşe geçtiği yıllarda da sular bulandırılıp kendi menfaatlerini sürekli öne çıkarıp iş birlikçileri ile bir dönem sürdürdüler, borç batağına soktular, imtiyazlar elde ettiler, toprakları paylaştılar, Osmanlı’yı parçaladılar. Böyle bir dönemde adeta sabah güneşi gibi Atatürk doğdu. İçinde bulunduğumuz şartlardan ülkemizin lehine sonuçlar çıkarabilmek beklemekle olmaz. Atatürk’ün kaleme aldığı, hayata geçirdiği öğretileri öğrenmek ve akılla bilimle değerlendirip günümüze uyarlayarak yerine getirmekle mümkündür.

Bu bağlamda önemsediğim Atatürk’ün liderlik ilkelerinden bazılarını paylaşmaya devam ediyorum…

Yaptığı İşe İnanma: Hayatta zor ve mümkün olmayan iş yoktur, yeter ki siz buna inanın. Heyecansız bir enerji büyük bir eser yaratamaz. İnanmadığınız bir işi yapmayın, yaptığınız işe bütün enerjinizi verin.

Kamuoyu oluşturma Yeteneği: Yaptığınız işlerdeki başarınız, işinizdeki başarı kadar, çevrenizin bu başarıyı algılamasına bağlıdır. Çevrenizi yaptığınız işlere ikna eder, inandırırsanız işlerin daha kolay başarılmasını sağlarsınız.

Çabuk Karar Verebilme Yeteneği: İçinde bulunduğunuz durumu çabuk kavrayın, zamanı gelir gelmez çabuk karar verin ve kararınızı enerji ile uygulayın. Çabuk düşünün, çabuk ve kesin karar verin, çabuk hareket edin. İçinde bulunduğunuz durum acil bir karar gerektiriyorsa, elinizdeki bilgilerin eksikliğine ve yanlışlığına bakmadan, en doğru kararı vermeye çalışın.

Karar Verme Yeteneği: Karar vermek için sağlam esaslar ve rakamlara dayanın. İnce hesaplardan ve uzun yargılamadan sonra karar verin. Büyük kararlarda “geç kalmamak” kadar “erken davranmamak” da önemlidir. Daima karar vermek için tam vaktini seçin.

Konuşma ve Yazma Yeteneği: Düşüncelerinizi karşınızdakinin en güzel anlayabileceği şekilde ifade edin. Düşüncelerinizi yazıya dökmeyi bir alışkanlık haline getirin. Söz sanatının kalıplarına başvurmayın.

Liyakat aşığı Olma: Çalışanları hislerine göre değil, yapmaya muktedir oldukları işlere göre değerlendirin. Çalışanları size davranışlarına göre değil, yaptıkları işlerdeki başarılarına göre değerlendirin. Herkesi tüm artı ve eksileriyle birlikte görün.

Mükemmeliyetçi Olma: Gözünüzden büyük, küçük hiçbir şey kaçmasın. İşlerin derinliğine girin. En küçük ayrıntıların bile üzerinde özenle durun, ama hiçbir zaman ayrıntılara saplanıp kalmayın. Önemsiz sayılabilecek olayları bile irdeleyin ve bunlardan ders alın. Önemsiz sayılan dikkatsizlikler, insanları umursamazlığa alıştırır.

Müsamahalı Olma: Şahsen kızdığınız konularda bile karşınızdakini sonuna kadar tahammülle dinleyin ve fikrini açıkça söylemesine izin verin. Hissi davranıp, gereksiz bir sürtüşmeye girdiğinizde, sonradan olayı serin kanlılıkla değerlendirip, gerekli düzeltmeleri yapmaktan kaçınmayın.

Müteşebbis Olma: Mücadeleden zevk alın. Hayatta başarı, mücadelede başarı demektir. İnsanların içine sokularak nabız yoklayın, havayı koklayın. İşten anlayan bir veya birkaç kişiyi yanınıza alarak birlikte çalışın.

Mütevazı Olma: Gösterişe önem vermeyin. Tevazudan, tabiilikten ve samimilikten ayrılmayın. Başarılı insanları, çevrelerindeki “kraldan çok kralcı insanlar” mütevaziliklerinden ayrılarak, gerçeklerden koparmaya çalışırlar.

Öğrenme Azmine Sahip Olma: Ele aldığınız konuyu, konuşma ve danışmalarla iyice gözden geçirin. Herkesi sonuna kadar söylemekte serbest bırakın. Kendi fikirlerinizle tümüyle ters düşen fikirleri dinlemesini bilin.

Öncü Olma: Bir işte yanınızdakileri motive etmenin en etkili yolu, o işte sizin öncü olmanızdır. Sizin bizzat yaptığınız şeyleri, çalışanlarınız inanarak yaparlar. İlk defa yapılacak veya cesaret gerektiren işlerde ilk adımı daima siz atın.

Örgütleme Yeteneği: Teşkilat içinde herkesin yeteneğinden gerektiği gibi istifade edin. İyi idare edilen bir iş, başarı ile işleyişine, herhangi bir yöneticinin veya çalışanların geçici ya da sürekli yokluğunda da devam edebilmelidir.

Serdar Yılmaz

Not: Yazı serimin tamamını okumak için aşağıdaki başlıkları tıklamanız yeterli olacak.

Atatürk’ten Liderlik İlkeleri (1)
Atatürk’ten Liderlik İlkeleri (2)
Atatürk’ten Liderlik İlkeleri (4)

Atatürk’ten Liderlik İlkeleri (2)

Atatürk’ü bir bütün olarak anlamak, devrimci, stratejik ve üretken, bilgiye dayalı dünya görüşünü kavrayabilmek eserlerini okumakla, hayatını yakından bilmekle mümkün olabilir.

Yıkılan, dağılan, biten bir imparatorluktan yepyeni çağdaş, modern bir devlet kurmak, kolay değildi elbet. Bir mucize gerçekleştirdi, bu başarıyı öğrendikçe, sindirdikçe O’na olan hayranlığım sevgim, saygım, minnet ve şükran duygularım artıyor.

“Büyük olmak için hiç kimseye dalkavukluk etmeyeceksin, hiç kimseyi aldatmayacaksın, memleket için gerçek ülkü ne ise onu görecek, o hedefe yürüyeceksin. Herkes sana karşı çıkacaktır, herkes seni yolundan çevirmeye çalışacaktır, fakat sen buna dayanıklı olacaksın, önüne sonu gelmeyen engeller çıkacaktır. Kendini büyük değil; küçük, zayıf, kimsesiz ve araçsız kabul edecek, kimseden yardım gelmeyeceğine inanmış olarak bu engelleri aşacaksın. Bundan sonra da sana “BÜYÜKSÜN” derlerse bunu söyleyenlere güleceksin!..”

Bu kadar öz güvenli bir lider…

“Biz Türkler, bütün tarihimiz boyunca hürriyet ve istiklâle timsal olmuş bir milletiz. Ne kadar zengin ve müreffeh olursa olsun, istiklâlden mahrum bir millet, medenî insanlık karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye lâyık sayılamaz.” diyerek yüzyıllarca geçerli olacak bir vizyon sunuyor…

Atatürk’ün liderlik ilkelerinden bazıları:

Gerçekçi Olma: Hadiselerden ürkmeyin, meydana gelen hadiselerden gerçekleri çıkararak derhal tedbirlerinizi alıp, istifadeye çalışın. Gerçekçi olun, ölçülü davranın, aşırılıktan kaçının, dikkatsiz adımlar atmayın.

Göreve Talip Olma: Kendinize güvenin, hangi işin aksak tarafını görürseniz “ben yaparım” diye ileri atılın. Bir göreve talip olan, genellikle hazırlıksız birine göre, o göreve sahip olma ve başarı şansını arttırır.

Güvenilir Olma: Sözlerinizde ve yaptıklarınızda tutarlı olun. Söylediklerinizi yaptıklarınızla destekleyin. Yapamayacağınız şeyleri asla telaffuz etmeyin. Söylediğiniz şeyleri de muhakkak yerine getirin.

Kendine Güvenme: Yapmamak, “yapamam” demek, “benliğimden, varlığımdan vazgeçtim, beceriksizliği ve yeteneksizliği kabul ettim” demektir. Kendinize güvenirseniz, bilgi ve yeteneğiniz dahilindeki her şeyi yapabilirsiniz.

Hazırlıklı Olma: Hiçbir şeyi oluruna veya tesadüfe bırakmayın. Olacakları çok önceden görüp, gerekli tedbirleri alın. Görüşeceğiniz kişilerin özelliklerini, alışkanlıklarını daha önceden araştırın.

Hedefe Yönelik Kararlı Olma: Hedefi gözden kaçırdığınız anda, engelleri görmeye başlarsınız. Bir kere karar verdikten sonra o şey kesinlikle olmalıdır. Hiçbir engel sizi yıldırmasın.

Hesap Adamı Olma: Kafanız bin bir fikirle, içiniz bin bir ihtirasla kaynasa da, hiçbir zaman aklınızın yolundan şaşmayın. En minik vakaları bile gözden kaçırmayacak kadar her şeyi hesaba katın.

İkna Etme Yeteneği: Kandırmadan ikna edin. Fakat fikirlerinizi başkalarına kabul ettirirken, onlara da kendi isteklerini elde etmiş oldukları izlenimini verin. Karşınızdakilere kendi fikirlerinizi kabul ettirmek için sabır ve tahammül gösterin; ancak böylelikle çevrenizi kendi düşüncelerinize sürükleyebilirsiniz.

İnisiyatif Kullanma: Hayatın her safhasında önceden düşünülemeyecek durumlar çıkabilir. Böyle durumlarda vakit kaybetmeden kararlar alıp, bunları uygulayıp, durumu istenilen yönde geliştirmek gerekir. Provokatif yöneticiler, problemleri büyümeden teşhis eder, bunları fırsat olarak değerlendirir, inisiyatiflerini kullanır ve bunları çözer.

İnsan Sarrafı Olma: Yöneticinin malzemesi insandır. İnsan karakterini ve davranışlarını çok iyi tanıyın. Küçük can alıcı bir örnekle, bir yöneticiyi diğerlerine tanıtmasını bilin. Kişilerin özellikle stres altındaki davranışlarını inceleyin.

İnsana Değer Verme: İnsan sevgisine sahip olmayan bir yönetici başarılı olamaz. Hangi konumda olursa olsunlar, herkese insanca muamele edin. Şirketleri, teşkilatları yaratan insandır. Yeni bir teşkilat kurarken, işin mali yönünden de önemli olan, doğru insanları bulabilmektir.

Serdar Yılmaz

Not: Yazı serimin tamamını okumak için aşağıdaki başlıkları tıklamanız yeterli olacak.

Atatürk’ten Liderlik İlkeleri (1)
Atatürk’ten Liderlik İlkeleri (3)
Atatürk’ten Liderlik İlkeleri (4)