Kategori arşivi: Biyografi

Nazım Hikmet (1)

(Daha önceki yıllarda Nazım Hikmet’le ilgili yapılan konuşmalardan biri.)

Merhaba kardeşlerim!

Yaşar Kemal der ki bazı insanlar mecbur insanlardır. İnsanlığa mecburdurlar… O mecbur insanlardan biridir Nazım… Tıpkı Pir Sultan gibi, Che Guvera gibi, Denizler gibi…

Nazım’ın ifadesiyle:

“Dostların arasındayız / Güneşin sofrasındayız”

Sizlerin huzurunda Nazım üzerine konuşmak zor. Kaldı ki onun, çileli cezaevi ve sürgün hayatını, bıraktığı külliyatı ve sosyalizm uğruna verdiği mücadeleyi benden daha iyi biliyorsunuz. Ustanın pek çok şiiri de eminim ki hafızalarınızdadır. Bu yüzden, Nazım’la yeniden tanışmak başlıklı konuşmam, onun üzerine kronolojik veya ansiklopedik bilgi vermek şeklinde olmayacak. Birkaç değininin dışında anlatmak istediğim hayat hikâyesi de değil…

Olabilirse, dilde yarattığı tufanla, Türk şiirinde geleneği alt üst eden ve yeniyi kuran çok katmanlı şiiriyle, arka çıkılmamış düşüncelere arka çıkan; bilinir olmayanı bilinir hale; görünür olmayanı görünür hale getiren ve öte gerçekleri uyandıran Nazım’ı, edebiyatımızda, bugün de sürdürmeye devam ettiğimiz demokrasi, özgürlük ve sosyalizm mücadelesinde nereye koyacağımız, onu pratiğimize nasıl katacağımız, nasıl anlayacağımız ve ne şekilde başucu yapacağımız hakkında bir düşünce paylaşımı olacak… Biliyorsunuz, her buluşma, yeni bir tanışmadır. Yine olabilirse Nazım’la bu konuşma aracılığıyla yeniden tanışacağız…

“Sevgilim / Bu ayak sesleri bu katliamda /Hürriyetimi, ekmeğimi ve seni kaybettiğim oldu / Fakat açlığın ve çığlıkların içinden / Güneşli elleriyle kapımızı çalacak olan / Gelecek günlere güvenimi kaybetmedim hiçbir zaman”
Dizeler onun. Konuşmam boyunca da yer vereceğim ustanın dizelerine…

Yükselen “alçak değerlerin” karşısında bizlere boyun eğmemeyi salık veren, popüler kültürün reyting yaptığı bir ortamda bizleri kararlı duruşa çağıran, şiirleriyle ve şiirinin içinde erittiği dünya görüşüyle bizleri umutlu ve iyimser kılan Nazım Türk Şiirinde koca bir dağ. Şiirimizi etkilemeye de devam ediyor. Aşkın, edebiyatın ve sanatın incelttiği bir dünya düşüyle tanışmamıza katkısını asla yadsıyamayacağımız Usta’yı özlemle anıyor, sizleri saygı ve sevgiyle selamlıyorum.

Nazım, hayatının 12 yılını hapislerde, 13 yılını sürgünde geçirdi. Çok uzun bir süre yadırganıp, yasaklandı ülkemizde. Oldukça zor koşullarda üretmesi bir yana, yaşamı boyunca ve yasaklı olduğu süre içinde tek bir eserinin kendi dilinde yayınlanmasına izin verilmedi. Yani hep uzak tutmaya çalıştılar onu bizlerden.

“Eserlerim 30-40 dile çevrilir / Türkiye’mde Türkçemle yasak…”

Nazım, daha iyi şartlarda ve kişisel olarak hiçbir sorununun olmayacağı bir hayat yaşayabilecekken, hayatı pahasına halkının yanında yer almış, kendisini ileri bir insanlığa ve gelecek güzel günlere adamış bir şairdir. Hasan beyin vurdurduğu Irgat Osman’ın ve kırkı çıkmadan tarlada çocuklayıp ölen Ayşe’nin kimsesidir o… En geniş anlamıyla Nazım insanlığın oğludur. Ve ileri bir insanlık için mücadele etmeye yazgılı bir hayattır onun hayatı.

Nazım daha işin başındadır. Gençtir, yakışıklıdır. Bildiğiniz gibi paşa torunudur da… İstediği takdirde elde edemeyeceği hiçbir şey yoktur. Para mı dersiniz, milletvekilliği mi dersiniz… Her şey nerdeyse elinin altında… O, parti üyesi bir şair olmayı seçmek ister. Derler ki; “Ama sağlığın bozulur, işkence görürsün”… Düşünür, “kabul” der. “Cezaevi, sürgün…” Yine “kabul” der. “Kör olursun” diye üstüne giderler… Azcık duraksar… Ve der ki: “Ben bu topraklardaki adaletsizlikleri bu gözlerimle gördüm, bu topraklar üstünde yaşayan insanlar için gördüğüm düşü de onların gözlerine bakarak anlatmak istiyorum.” Neyse, kör olmayı da kabul der.

Gördüğü bir rüyayı anlatır onlara Nazım! Rüya şu: Geniş bir avlu vardır. Avlunun etrafında avluyu gören ve avluyu açılan odalar vardır. O odaların birinde bir yatalak adam… Tanrı o adamı belli şeyler için yetenekli kılmıştır. Örneğin o geniş avludaki insanlar için iyi dilekler dilediğinde, bu dilekler kabul edilecek. Kötü bir dilek dilese de kabul edilecek… Ama iyi veya kötü dileklerden birini kendisi için dilediğinde bu yeteneği elinden alınmış olacak. Der ki, “O odalardan birinde yatan o yatalak adam benim işte.” TKP üyeliği böyle başlar Nazım’ın… Evet Nazım, hayatı pahasına insanlar için iyi şeyler dileyerek ve dilediği şeyler için mücadele ederek yaşamış bir büyük şairdir.

“insanlar için ölebileceksin / hem de yüzünü görmediğin insanlar için / hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken / en gerçek şeyin yaşamak olduğunu bildiğin halde….”

Eğer Nazım’ın şairliği üzerine konuşacaksak, öncelikle bir konuya açıklık getirmek gerek: Zaman zaman kamuoyunda Nazım’la Necip Fazıl’ın kıyaslaması yapılır. Bu oldukça saçma bir şey. Nazım’ın Türk ve dünya şiirinde ve kendi dönemi içindeki yeri belli… O, bir dünya şairi… Necip Fazıl’ın şairliğine de kimse bir şey söylemiyor. Üstelik bu kıyaslamanın Nazım’dan koparacağı hiçbir şey yok. Ancak Türkçenin, Ahmed Arif, Ahmet Uysal , Atilla İlhan, Cemal Süreyya, Ece Ayhan, Kemal Özer, Ruşen Hakkı diye bir başlayıp devam ettiğimde saymakta zorlanabileceğim pek çok şairinin görmezden gelinmesine ve o şairlere haksızlık yapılmasına yol açar ki bu da asla kabul edilir bir şey değil.

Bir şiirin öncelikle şiir olması gerekir. Tamam! Fakat bir şairin şiirlerinin toplamı daha güzel, daha yaşanası bir dünyayı çağrıştırmıyorsa, o şairin şiirlerinin toplamı, bir eksiler ya da eksikler toplamından başka bir şey değildir.

Bu anlamda Nazım, şiirimizde hem geçmişin bilgisi, hem şimdinin bilgisi, hem de gelecek bilgisidir. Dünyanın en büyük şairlerinden biri olduğu kabul edilen Pablo Neruda’ya, “Eğer dünyanın en büyük 10 şairinden bir antoloji yapacak olsanız Nazım’ı böyle bir antolojiye alır mısınız”, diye sorarlar… Nazım’ın şiirinin sağlam bir içeriğe, sağlam bir biçime ve derinlikli bir bilince oturduğunu bilen, Türkçenin olanaklarıyla dünyanın en güzel şiirlerini yazdığına inanan Pablo Neruda, hiç tereddütsüz: “Eğer bir antoloji yapacak olsam ve bu antoloji yalnızca bir kişilik olacaksa, böyle bir antolojiye yalnızca Nazım’ı alırım” diye karşılık verir.

Nazım söylediklerini şiiriyle söyledi. Onun dünya görüşünü, insana bakışını şiirlerinden öğrendik. Dolayısıyla şiirleri aynı zamanda onun siyasi kimliği ve dünya görüşüdür. O, düşlerinin ve yüreğinin dağlarından topladığı çiçekleri şiire dönüştürüp bizlere sundu. Bütün bir insanlığa… O böylece bu toprakların soyundan olmakla beraber bütün bir insanlığın şairi oldu. Yeryüzülü en iyi hemşerimiz oldu o bizim.

“Bulut mu olsam / gemi mi yoksa / Balık mı olsam / yosun mu yoksa / Ne o , ne o, ne o / Deniz olunmalı, oğlum / Bulutuyla, gemisiyle, balığıyla, yosunuyla.”

İyi ki Nazım sıcaklığıyla, şiir sıcaklığıyla bir aradayız… Teşekkürler Nazım! “Teşekkürler türkülerle yaktığın ateş için…” Karşılıklı iyimseriz. Bakın düşlerimizden kopmamışız. Aşka ve özgürlüğe dair, dilimizdeki sözcükler… Her şeye rağmen içimiz hala çiçekte… Dünyayı kasıp kavuran, kan gölüne çeviren, insanı insan olmaktan çıkaran, onu kendisine yabancılaştıran ve doğayı mahfeden sistemin karşısında itaatsizliğimiz sürüyor hâlâ… Ve sürecek de… Muhalif duruşumuzun içinde nasıl bir dünya istediğimiz var. Tartışıyoruz da bunu. Ve üstelik gelecek güneşli güzel günlere bugün Nazım’dan daha yakınız.

Eğer kitaba, edebiyata ve sanata yönelebilirse, silahların arkasına sığınmış cesaretinden ve sürmekte olan ilkel iletişimlerinden kurtulup barış ve aşk yüzlü bir dünya kurabilir insanlık. Yeryüzü her düşünceden, her kültürden ve her renkten bir çiçek tarlasına dönüşebilir. Nazım’ın âşık olduğu, özlemini çektiği, uğruna hapislerde ve sürgünlerde çürüdüğü dünya işte böyle bir dünyadır.

Böyle bir dünya mümkün! Ama böyle bir dünya istemek öncelikle bir bilinç işi… Bir birikim işi… Ve en çok da vicdan işi… Böyle bir dünya için ellimizi uzatsak, sanki dalda elma, koparıp alabiliriz, fakat şimdilik kollarımız yetişmiyor.

Nazım’ı böyle bir dünyaya inandığımız için anıyoruz. Böyle bir hayata âşık olduğumuz için… Düşlerimizden kopmadığımız için… Ve bir akarsu gibi iyimser olduğumuz için…

“Yaşamak ne güzel şey Taranta Babu / yaşamak ne güzel şey… / Anlayarak bir usta kitap gibi / bir sevda şarkısı gibi duyup / bir çocuk gibi şaşarak yaşamak… /
Yaşamak / birer birer / ve hep beraber / ipekli bir kumaş dokur gibi… / Hep bir ağızdan / sevinçli bir destan okur gibi yaşamak… / Yaşamak / ne acayip iştir ki / bu ne mene gidiştir ki Taranta Babu / bugün bu / bu inanılmayacak kadar güzel / bu anlatılmayacak kadar güzel şey / böyle zor / bu kadar dar / böyle kanlı / bu denli kepaze”

Nazım’ın adil, demokratik, yaşanası bir ülke ve ileri bir insanlık düşü bu gün de insanlığın ortak düşü olmaya devam ediyor. “Gündüzlerinde sömürülmeyen ve gecelerinde aç yatılmayan bir dünyayı” çağıran, onun için sokağa çıkan bir şiirdir Nazım’ın şiiri.

Şiirimizde; Karacaoğlan, Yunus, Pir Sultan ve Dadaloğlu damarına sağlam bir halka olarak eklenen Nazımbu toprakların ortak bilincinden damıttığı imgelerle, içine bırakıldığımız zamandan başka bir zamana gitme arzusudur. Ve bugün artık o, bizler için, içinde bulunduğumuz ruhsal yoksulluğumuzu giderecek bir ütopyadır.

“sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin / hürriyet sözcüğünün resmini… ama yalansızının”

Onun şiiri, felsefenin özünden doğan, onunla yoğrulan, verili gerçeği sorgulayan ve dünyayı bütünlüğü içinde kavrayıp dönüştürmeyi temel alan bir şiirdir. Gelecek güzel günlerin şiiridir. Böyle bir dünya için verilen kavganın şiiri…

Nazım’ı anlamaya çalışmak, sosyalizmin bir dönemini geri çağırmak değil kuşkusuz. Onu güncel konularımızın işbirlikçisi haline getirmek, kendi farklılıklarımızın hikâyelerine yardım ve yataklık ettirmek hiç değil.
Çoğumuzu politik kimliğimiz kadar etkileyen, propaganda ve ajitasyonumuzda, cezaevlerinde, direnişlerde, moral günlerimizde hep yanımızda olan Nazım, aynı zamanda dünyadaki bütün muhaliflerin de şairidir. Nazım, kısaca tek kişilik bir devrimdir. Yaşadığı 20. asırla övünen Nazım; cezaevlerinde, sürgünlerde, hayatının her alanında vicdandan bir kaledir adeta.

“ben içeri düştüğümden beri güneşin etrafında on kere döndü dünya / ona sorsanız: lafı edilmez, mikroskobik bir zaman / bana sorsanız, on senesi ömrümün / bir kurşun kalemim vardı ben içeri düştüğüm sene / bir haftada yaza yaza tükeniverdi / ona sorsanız, bütün bir hayat / bana sorsanız, adam sen de, bir iki hafta”

Bir şeyin altını çizmeden geçemeyeceğim: Bir dönemin sosyalizm kavrayışından ötürü Nazım’ın şiirinden estetik haz almak yerine çoğu kez ondan program ve propaganda malzemesi olarak yararlanıldı ne yazık ki… Ve adeta onun şiirleri birer ajitasyon ve propaganda metnine indirgendi. Bu özellikte olmadığı için Nazım’ın şiirinin doruğu sayılabilecek “Saman Sarısı” ve “Severmişim Meğer” gibi şiirleri ve yine bu özellikte olmayan Türkçenin diğer şairleri özel meraklıların dışında pek fazla ilgi görmedi. Yani biraz da Nazım’ı yanlış sevmiştik. O yüzden, bu ve bundan sonraki Nazım anmalarının geçmişimizle yüzleşmek için de bir vesile olması gerektiğini düşünüyorum. Yani şiiri devrimden sonraya bırakmayalım demeye getiriyorum.

“Üstümüze yazdıklarımın hepsi yalan / onlar olan değil olmasını istediklerimdi aramızda / onlar ulaşılmaz dallarında duran hasretimdi / onlar susuzluğumdu düşlerimin kuyusundan çekilmiş / ışığa çizdiğim resimlerdi onlar…”

Türkçenin, aşkın, barış için kavganın ve gelecek güzel günlerin büyük şairi yeryüzülü hemşerimiz Nazım, bizler için düş bilgisi ve gelecek bilgisi demektir aynı zamanda. Onun Kurtuluş Savaşı Destanı’nı doğru kavrayabilmek bile tek başına bu coğrafyada geçmişin ve şimdinin bilgisini edinmemize ve insanımızı doğru tanımamıza yardım eder. Yine onun Şeyh Bedrettin Destanı, şimdiye kadar pek de bilinmeyen bir tarihle yüzleştirir bizleri. Ve yine Aydın Ortaklar’da, Nazım’ın “yârın yanağından gayri” diye ifadelendirdiği, bir zamanlar birlikte üretilen, kardeşçe bölüşülen bir hayatın izlerine götürür bizi. Kuşkusuz oradan da mümkün bir hayata ve mümkün insan ilişkilerine, yani başka türlü bir dünya düşüne teyeller düşlerimizi. Salt bunlar bile geleceğe sağlam halkalar atmamız için kolaylıklar sağlar bizlere.

Başka bir şey daha söyleyeyim.

 Yazının Devamı İçin…  

Nazım Hikmet (2)

Nazım’ı kavradığımızda, dünyada ve ülkemizdeki gelir dengesizliklerinin, savaş politikalarının, açlığın, yoksulluğun nedenlerini kavramış olmayız yalnızca… Başkalarının acılarına seyirci kalanların kendi acılarıyla başa çıkamadığını fark etmenin dışında Kahramanmaraş, Sivas, Roboski, 6-7 Eylül olayları, Hrant Dink’in öldürülmesi, Soma Faciası, Suruç ve Ankara katliamlarını ve içinde bulunduğumuz şu anki ortamı ve buna benzer daha pek çok olayın nedenlerini kavramamız kolaylaşır. Gezi’de yitirdiğimiz gençler için “bu çocukların bir bildiği vardı” dememiz de kolaylaşır… Ve o çocukların Nazım’ın çığlığına eklenen “ben yanmasam / sen yanmasan / biz yanmasak / nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa” çığlıkları düşüverir duyarlıklarımıza…

Bu kadarla da değil; aşımıza, ekmeğimize göz koyanların ve hayatımızı cehenneme çevirenlerin de bir bildiğinin olduğunu anlar ve bu iki farklı durumu birbirinden kolaylıkla ayırt edebiliriz. Böylelikle sosyalizmin bir dönemine ait yanılgılarımızın ve yenilgilerimizin yarattığı ruhsal çöküntüden bir an önce kurtulur, barış için, özgürlük için ve ileri bir insanlık için daha büyük bir coşkuyla iş başı ve düş başı yapabiliriz… Biliriz ki esir düşmek de var hesapta… Ama bütün mesele teslim olmamakta… Yani yürekte… Biliriz ki; “Onlar ümidin düşmanıdır sevgilim / akarsuyun / meyve çağında ağacın / serpilip gelişen hayatın düşmanı…”

Nazım’a göre şiir bir kaçış alanı değil. Ona göre insanlığın istediği dünya var olmalıdır, yoksa yaratılmalıdır. O, buna inandı. Bizi de buna inandırmak istedi. Bu nedenle Nazım asla masum değildir.

İnsanlığın sorunlarına ve acılarına seyirci kalmayan, bizzat o sorunları ve acıları kendi sorunları ve acıları haline getiren, her dilde acı duyan, onları kendi şiir diline çeviren ve bunların çözümü için de mücadele veren Nazım, bu gün artık bizler için başka türlü bir dünya özlemidir. Öyle bir dünyanın imgesidir. Ve öyle bir dünyaya yolculuktur aynı zamanda.

Nazım’ı önemli kılan, onun kaynağını belli bir felsefeden alan, kökleri çok derinlerde, iri gövdeli, uzun dallı ve geniş yapraklı şiiri değil yalnızca… Onu önemli kılan; “yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür / ve bir orman gibi kardeşçesine” dizelerinde en geniş özetini bulan dünya görüşünü, şiirinin içinden söylemesi, böyle bir dünyayı görünür kılması ve görüntüye getirmesidir.

Nazım’ı ölümsüzleştiren; aşkın, edebiyatın ve sanatın incelttiği bir dünyada yaşamak arzusudur. Şiiriyle ve yaşamıyla bu konudaki ısrarıdır… Onu, onun şiirini ve onun dünya görüşünü anlamanın, “gitmekte ve gelmekte olanı” sezebilmenin eşiği tam da burasıdır.

“Güvercinler hep beraber / güneşi taşıyıp kırmızı ayaklarında / uçabilirler / durduramaz onları demir ve duvar / Güvercinlerin yumuşak kanatları var / ve kanatlar / şimdi burda, şimdi damın üzerinde / insanların kantları yok / insanların kanatları yüreklerinde”

Nazım’ın bıraktığı yerden dünyayı algılamak, insanın değişip dönüşmesini bu felsefenin ışığında yeniden ele almak, geliştirip güncelleştirmek, bütün muhaliflerin, bilinç ve vicdan sahibi insanların, demokratların, devrimcilerin ve tüm ilericilerin önünde önemli bir görev olarak durmaktadır.

“Topraktan, ateşten ve denizden / doğanların / en mükemmeli doğacak bizden.”

Öyleyse bugün Nazım’ı böyle bir görev için çağrı olarak yorumlayacağız. ”Bir şeyler yapmalı” çağrısı… Barışı sağlamanın çağrısı… Geleceğimizi birlikte kurma ve yaratma çağrısı… Baş başa ve düş düşe verme çağrısı… Çünkü gelecek beklenen bir şey değil; yapılan ve yaratılan bir şeydir.

“ellerinizden geçinen / ve ellerinizden başka her şey / herkes yalan söylüyorsa / elleriniz balçık gibi itaatli / elleriniz karanlık gibi kör / elleriniz çoban köpekleri gibi aptal olsun / elleriniz isyan etmesin diyedir / ve zaten bu kadar az misafir kaldığımız / bu ölümlü, bu yaşanası dünyada / bu bezirgân saltanatı bitmesin diyedir”

Nazım’ın şiirle dile getirdiği ileri bir insanlık düşü, barış içinde ve bir arada yaşama arzusu, bizlerden bugün bir anlama, algılama eşiği bekliyor ve onu hayata geçirecek bir irade istiyor.

Gericiliğe, yoksulluğa, yok saymaya itiraz etmek, ülkemizin bir ölüm çukuruna dönüşmesine karşı çıkmak ve hepimizden bir “biz” ve hepimizin kardeşçe yaşayacağı bir dünya yaratmak halkımızın yanında yer almak ve Nazım’ı anlamak da bugün böyle bir şey.

“Onlar ki toprakta karınca / suda balık / havada kuş kadar çokturlar / korkak, cesur, cahil, hâkim ve çocukturlar / ve kahreden, yaratan ki onlardır / destanımızda yalnız onların maceraları vardır…”

Kuşkusuz, Nazım koca bir okyanus… Ben bu konuşmayla, o okyanustan bir kova su çıkarmaya çalıştım sizler için. Ya da o koca bir çiçek tarlası… O çiçek tarlasından bir buketle çıktım karşınıza. Ne sayarsanız sayın… Ama gül niyetine sayın.

“En güzel deniz / Henüz gidilmemiş olandır / En güzel çocuk / Henüz büyümedi / En güzel günlerimiz / Henüz yaşamadıklarımız. / Ve sana söylemek istediğim en güzel söz / Henüz söylememiş olduğum sözdür”

Konuşmamı Mülksüzler’in yazarı Ursula K. Le Guin’in bir sözüyle bitirmek istiyorum.

“Vermediğiniz şeyi alamazsınız, kendinizi vermeniz gerekir. Devrimi satın alamazsınız. Devrimi yapamazsınız. Devrim olabilirsiniz ancak…”

Güzel günler diliyorum sizlere. Kimse ölmesin / aşktan ölene kadar.

Hayrettin Geçkin

Saffet Arıkan

Atatürk’ün bir elin parmakları kadar az devrimci arkadaşlarından biri Saffet Arıkan’dır.

Saffet Arıkan bundan tam 76 yıl önce öldü.

Ölümünün 76. yılında andığımız devrimci Saffet Arıkan’ı ana başlıklarla tanıyalım.

1888 yılında Erzincan’da doğdu. 26.11.1947’de İstanbul’da öldü.
• 1910 yılında Harp Akademisi’nden kurmay yüzbaşı olarak çıktı.
Çanakkale savaşlarına katıldı. Tüm yaşamı boyunca Mustafa Kemal Atatürk’ün çok sevdiği, çok güvendiği kişilerden biri oldu.
Binbaşılığa yükselince staj için Almanya’ya gönderildi.
• 16 Mart 1920: İsmet Bey’le (İsmet İnönü) birlikte Anadolu’ya geçti. Bu önemli olayı aşağıda ayrıntılı olarak anlatacağım.
• Kurtuluş Savaşı sırasında ortaya çıkan çok sayıda isyanlardan biri olan Aznavur Ayaklanmasının bastırılmasında önemli görev yaptı.
• 1921 sonlarında Moskova Askeri Ataşeliğine atandı.
• 1923’de Kurmay Albayken ordudan ayrıldı. Mustafa Kemal Atatürk’ün isteğiyle Kocaeli’nden milletvekili seçilip Meclis’e girdi.
1947’ye değin; 2.,3,.4.,5.,6., ve 7. dönem milletvekilliği yaptı.
• 1925-1931 sürecinde, yani Atatürk Devrimlerinin bir birini takip ettiği dönemde, CHP Genel Sekreterliği görevini üstlendi.
• 1935-1938 sürecinde, Mustafa Kemal Atatürk’ün isteğiyle Milli Eğitim Bakanlığı yaptı. Bu dönemde, sonradan Köy Enstitülere dönüşecek olan Köy Öğretmen Okullarını kurdu. Milli Eğitimde “İlköğretim Seferberliğini” başlattı.
Bakanlığının daha 22. gününde İsmail Hakkı TONGUÇ’u İlköğretim Genel Müdürlüğüne getirip şu hedefi gösterdi: “Bozkıra çıkarma yapacağız! Karşımıza çıkacak her engeli aşacağız!”
• Atatürk’ün 10 Kasım 1938’de ölümünden hemen sonra, İsmet İnönü tarafından Milli Eğitim Bakanlığı’ndan alındı.
• 1940 Köy Enstitüleri Kanunu’nun çıkarılmasında öncülük etti.
• 1940-1941: Milli Savunma Bakanı görevine getirildi.
• 1942-1944: Berlin Büyükelçisi olarak görev yaptı.
• Saffet Arıkan’ın ölümünden hemen sonra, kardeşi Baha Arıkan şu açıklamayı yaptı: “Saffet Arıkan’ın tuttuğu notların üzerinde ‘ATA’NIN EMİRLERİ’ yazılıdır.”

Şimdi, bazı olayların ayrıntılarına girelim.

ANKARA’DAN MUSTAFA KEMAL ÇAĞIRIYOR

16 Mart 1920 günü İstanbul işgal edildi.

Birinci Dünya Savaşı galip devletlerinin askerleri, başta İngilizler olmak üzere İstanbul’a girdiler.

Büyük bir karakolu bastılar. Askerleri şehit ettiler…

Bundan sonra olanları İsmet İnönü hatıralarında şöyle anlatıyor:

“İstanbul’un işgalinden sonraki iki üç gün içinde, bir gün, Saffet Bey (Arıkan) evimize geldi. Sanırım Mart’ın 19’uncu günü oluyor. “Seni Ankara’dan Mustafa Kemal çağırıyor. Hazır mıyız?” dedi.

Ben o zaman Süleymaniye’de kayınvalidemin evinde oturuyordum…
Saffet Bey’in bize gelişi ikindiye doğru bir saate rastlar. O gün Saffet Bey’in geleceğini bilmiyordum. Böyle bir ziyaret beklemiyordum. Saffet Bey geldiği sırada, eşim Mevhibe Hanım’la beraber sokağa çıkmak üzere hazırlanmıştık. Saffet Bey’den haberi alınca, “Hazırım, hemen hareket edelim” dedim…

Saffet’le Haydarpaşa’ya geçtik, trene bindik, Maltepe’ye gittik.

Maltepe’de Piyade Atış Okulu vardı. Yenibahçeli Şükrü’nün idare ettiği bu merkez, İstanbul’dan Ankara’ya geçeceklerin işlerini kolaylaştırıyor ve onlara yardım ediyordu.

O geceyi atış okulunun subaylarından birinin evinde geçirdiğimizi hatırlıyorum. Bize okuldan iki er elbisesi getirdiler. Elimize bir vesika verdiler. Kıyafet değiştirdik… Sabaha karşı bir kafile halinde hareket ettik. Önümüzde zabitler vardı.

Biz Saffet Arıkan’la üzerimizde er elbiseleri olduğu halde kafiledeki başka erlerin arasında yürüyerek gidiyorduk. Odun kesmeye, hizmete giden askerler olarak gidiyorduk. Yolculuk böyle başladı…”

(Burada bir açıklama yapayım: Er elbiseleri giyerek yola koyulan İsmet İnönü gerçekte Kurmay Albay, Saffet Arıkan da Kurmay Binbaşı idi.)

“Yolda aldığımız bilgilere göre İzmit işgal altında idi. Biz İzmit’e ve büyük şehirlere, büyük merkezlere uğramaksızın köylerden gidecektik…

Daha İzmit’e gelmeden, hatırlayamadığım bir yerde bizim gibi Ankara yolculuğuna çıkmış bir kafileye rastladık. Büyücek bir kafileydi. Osmanlı Meclisi Reisi Celalettin Bey ve daha bazı milletvekilleri, Çerkez Ethem’in ağabeyi Reşit Bey bu kafiledeydiler. Bundan sonra yolculuğumuz beraber geçti.

Kafilemiz devamlı yol alıyor. Celalettin Arif Bey ve diğer yolcuların bir kısmı mebus oldukları için onlar itibarlı yolcular. Kimisi atta, kimisi arabalarda gidiyorlar.

Saffet’le ben yürüyoruz…

Bu seyahat yirmi gün sürmüştür.

Kafilemiz nihayet 9 Nisan’da Ankara’ya vardı.”

“ATATÜRK” SÖZCÜĞÜNÜ BULAN SAFFET ARIKAN

“Atatürk” sözcüğü ilk kez, Saffet Arıkan’ın 26.09.1934 günü İstanbul Radyosunda yaptığı konuşma metninde yer almıştır.

İşte bu olayın öyküsü:

Saffet Arıkan’ın kardeşi Baha Arıkan , Galatasaray Lisesi’ndeyken Edebiyat Tarihi öğretmeni İbrahim Necmi Dilmen bir gün kendisine şöyle der:

“Atatürk, soyadını, ağabeyinin bir nutkunda ilk defa kullandığı ‘Atatürk’ sözcüğünü beğenerek almıştır.”

Bahri Arıkan, bu konuyu ağabeyine sorar.

Saffet Arıkan şunları anlatır:

“Milli Eğitim Bakanı olmadan önce, 1934 yılı dil kongresinde, Dil İnceleme Derneği başkanlığına getirildim. Kongreden bir süre sonra, 26 Eylül günü, dil bayramıydı. Birinci Türk Dili Kurultayı açıldığı gün, İstanbul Radyosunda bir konuşma yaptım. Bu konuşmamın metni, ertesi gün Hakimiyeti Milliye gazetesinde yayınlandı:

‘Hanımlar, Beyler.
Bugün, büyük önderimiz Ata Türk’ün budunumuza armağan ettiği bayramlardan birini yaşıyoruz, dil bayramınız kutlu olsun yurttaşlar.’

İşte, ‘Atatürk’ sözcüğü. Mustafa Kemal’in bu soyadını almasından yaklaşık iki ay önce ilk kez, Saffet Arıkan’nın bu radyo konuşmasında geçmektedir.

Değerli Dostlar,

Devrimci Saffet Arıkan’ı ölümünün 76. yıl dönümünde sevgi, saygı ve özlemle anıyorum…

Yılmaz Dikbaş
27 Kasım 2023, Pazartesi
0532 233 31 52

Harun Karadeniz

Bizim, Harun Karadeniz adlı, eline hiç silah almamış devrimci bir gencimiz vardı.

• 1942’de Armutlu/Giresun’da doğdu.
1962’de İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) İnşaat Mühendisliği Fakültesi’ne girdi.
İTÜ Öğrenci Birliği Başkanı oldu.
Anti-emperyalist, anti-faşist eylemlerin öncülerinden biriydi.
Dönemin en büyük öğrenci yürüyüşü olan, kamuoyuna yansıyan “Özel Okullar Devletleştirilsin” eylemini örgütleyenlerden biriydi. 11 Kasım 1967’de Adapazarı’nda yapılan mitingde şunları söyledi:

“On bin üniversiteli derslere girmiyor, neden?
Yüz ellisi yollar düşmüş, neden?
Köylü çocuğunun okuduğu Köy Enstitülerini kapadılar, neden?
Dar gelirlilerin okuduğu askeri okulları, liseleri kapatıyorlar, neden?
Tekniker okurlarını kapadılar, neden?
Parasız yatılı öğrenci sayısını azalttılar, neden?
Şimdi de parası olanlar için özel okullar açıyorlar, neden?
Oysa her şeyi üreten, buğdayı biçen, fabrikayı, binayı, köprüyü yapan, sen!
Okuyamayan, yine sen!
Sen, niye okuyamadığını düşün!
Senin çocuğun da bu gidişle okuyamayacak!
Bu durumu düzeltebilecek tek kuvvet vardır, o da sizsiniz. Yani halktır!”

1967-1968 ders yılında İTÜ’den İnşaat Yüksek Mühendisi olarak mezun oldu. O dönemin İTÜ Arı Yıllığı’na şunları yazdı:

“Öğrenciliği bitirip meslek hayatına atılacak olan biz mühendisler için iki yol vardır. Bu yollardan biri, kim için ve ne için üretim yaptığını düşünmeksizin bir ücret karşılığında üretim yapmak, yani robotlaşmak!
İkinci yol ise, kim için ve ne için çalıştığını bilerek, emekçi halkın yararına üretim yapma olanaklarını aramaktır. Bir başka deyişle, ikinci yol küçük bir azınlığın yararına robotlaşmak değil, büyük çoğunluğun, yani toplumun yararına çalışarak insanlaşmak yoludur!”

ABD’nin Altıncı Filosunu Protesto olaylarında etkin yer aldı ve bu eylemde yakın arkadaşı Vedat Demircioğlu’nu kaybetti.
• 12 Mart 1971 Darbesi sonrası TKP ve Dev-Genç davalarından yargılandı. Dev-Genç davasında tutukluyken hapishanede kansere yakalandı. Doktorların yurt dışında tedavi görmesi gerektiğini bildiren raporlara rağmen hapishanede tutulma sürdürüldü. Kanser ilerledi. Ailesinin yanına çıkmasına bile izin verilmedi. Şubat 1975’de sağ kolu, omuz başından kesildi. 15 Ağustos 1975 günü hapishanede kanserden öldü.
• Şu kitapları yazdı: “Olaylı Yıllar ve Gençlik”, “Eğitim Üretim İçindir”, “Devrimcinin Sözlüğü”, “Yaşamımdan Acı Dilimler”, “Kapitalsiz Kapitalistler”. Bunlardan en çok bilinen ve okunanı, “68 Kuşağı’nı” ve deneyimlerini anlattığı “Olaylı Yıllar ve Gençlik” olanıdır.

Değerli Dostlar,
Harun Karadeniz, çocuklarımızın nasıl eğitildiği konusuyla çok yakından ilgilendi. İlkokullarda okutulan Alfabe’yi inceledi; “Yat yat uyu” ile daha ilk kalem oynatışımızda uyutulmaya başlandığımızı vurguladı.
Yine Alfabe’den şöyle bir örnek verdi:
“Baba bana bal al.”, “Al Ali sana bal.” bugünün ekonomik yapısında;
“Hayır, Ali! Sana bal alamam. Çünkü onu alacak param yok!” olarak değişmesi gerektiğini anlattı.

Değerli Dostlar,
48 yıl önce Harun Karadeniz, babaların çocuklarına bal alamadığını yazmıştı!
Oysa 48 yıl sonra bugün, milyonlarca baba çocuklarına değil bal; peynir, zeytin, süt, yumurta alamıyor! Ekmek almada bile zorlanıyor!

Harun Karadeniz’i sevgi, saygı ve özlemle anıyorum…

 

Yılmaz Dikbaş

15 Eylül 2023
0532 233 31 52

Kısa Kısa ve Özlü

Direnç Gülü Enver Karagöz

Ayak sesleri
kısa adımlı
kendinden emin
sirensiz
düdüksüz
postalsız

bir ses
bir güneş penceremde
ya gülüşüm olsun
kapının aralığında
ya duruşun dolsun odama
sıcaklığınla
eylülsüz gel ne olur

Enver Karagöz

Eğer kitaba, edebiyata ve sanata yönelebilirse, silahların arkasına sığınmış cesaretinden ve sürmekte olan ilkel iletişimlerinden kurtulup, barış ve aşk yüzlü bir dünya kurabilir insanlık. Yeryüzü her düşünceden, her kültürden ve her renkten bir çiçek tarlasına dönüşebilir.

Bir kuşa kaptırdım kalbimin bir ucunu
Kuş uçtu gitti, ta uzaklara
Üstüne bomba yağan şehirlere
Tuhaf şey, kalbimin ben de kalan ucuyla
Bir gökkuşağı kuruldu aramızda
Ordaki çocuklarla

Enver Karagöz bu toprakların soyundandı. Geleceğin beklenen değil, yapılan ve yaratılan bir şey olduğunu bilen yeryüzülü en iyi hemşerilerimizden biriydi o. Tutarlı bir düşçüydü. Binip Kafdağı’ndan atına / yarın daha güzel olacaklar satardı /düş fiyatına… Dil, din, inanç farkı gözetmezdi… Mümkün bir hayata ve mümkün insan ilişkilerine âşık olarak yaşadı hep. Öyle bir mücadelenin içinde ve önünde oldu her daim. Kavgasını; sanatın, edebiyatın ve belli bir estetiğin içinden yürüttü.

Şilili öğretmen Victor Jara’nın; gitar çalıyor, söylediği parçalarla kitleleri devrimci saflara kazandırıyor diye kırılan parmaklarını, kesilen bileğini, stadyuma doldurup gözdağı vermek istedikleri insanlara sergileyen, bu yolla onlarda korku, panik ve yılgınlık yaratmak isteyen, onları başka türlü bir dünya inancından ve özleminden koparmayı amaçlayan mantık, ülkemizde de okuduğu şiirlerle yürek hoplatan, yaptığı konuşmalarla kitleleri havalandıran Öğretmen Şair Enver Karagöz’ü aynı amaçla ve benzer bir şekilde cezalandırdı. Onu bizden ve hayattan erken koparmak istediler. Artvin Öğretmen Okulu 12 Eylül’le birlikte yaman bir işkencehaneye dönüştürülmüştü. Enver Karagöz’ün sesini, baygın olduğu bir sırada boğazına kaynar su dökerek orada aldılar.

Benim büyüğümdü o… Kendimi bildim bileli, ana ayrı baba ayrı ağabeyim olarak hissettim onu hep. Öğretmenim olmadı ama hiçbir öğretmenim onun kadar da etkileyemedi beni. Aynı köylüydük. Artvin’in Şavşat ilçesinin Çoraklı köyü… Arada bir de olsa köyüme gitmek istediğimde, beni öğretmen, Enver ağabeyi ise sesinden eden o binanın önünden geçmek zorunda kalıyorum. Ama dönüp bakamıyorum bir türlü. Yüzüm avuçlarıma gömülüyor kendiliğinden.
Ondan bir şiir daha okumak istiyorum:

Bizi sesimizden vurdular
dilsiz kuşlar evreninde
adressiz bir mektuptuk
postacı kendisi yazdı adresimizi
bu yüzden
ne biz bir yerlere ulaştık
ne bir yerler bize (b)ulaştı

gel demek kolay
bir bağırtı nefes
bir çırpı kanat
kaç okyanus tükettim içimde
bu kaçıncı Kafdağı

Bizi düşlerimizden vurdular
masallarımız kanadı
üç elma düşmedi gökten
ağzımız küçüldü
bundandır çıkamadığımız kerevetine
dön demek kolay

Kimse var mı orda
sessizliğimizi duyacak biri
yorgun değiliz
uzun kalmayacağız
hatta
girmesek de olur içeriye
bir merhaba yeter
masal sürsün diye

Türkiye’nin neresinde olursa olsun, faşizme, ırkçılığa, gericiliğe karşı bir ses yükselmiş, bir yürek çarpmışsa ve bir isyan ateşi yanmışsa Enver ağabeyin en az bir iki öğrencisi ve onun etkilediği birkaç kişi orada olmuştur. Bu özelliği onun insanlığın oğlu olmasından geliyordu. Geleceğe sağlam halkalar atmaktı bütün derdi çünkü. O yüreğini ileri bir insanlığın laboratuarına dönüştürmüştü. Yaşadığı kadar da vicdandan bir kale olarak yaşadı.

Madem buradayım ve Enver ağabeyden söz ediyorum, onunla ilgili bir iki anıya yer vermeden edemem. Yaz tatiliydi. 13-14 yaşlarındaydım. Daha öğretmenliğinin ilk yıllarında düşünsel faaliyetlerinden ötürü açığa alınmıştı. Sonradan onun gibi düşünmeye başlayan bir öğretmen ağabeyin, “gitme beynini yıkar, seni allahsız kitapsız yapar, o azılı komünisttir, zehirler seni ” uyarısına aldırmadan kararlaştırdığımız bir gün onun köydeki evine konuk oldum. Beni evin dışında, büyük bir ciddiyetle karşılayarak odalardan birine aldı. Hal hatır sorma işi henüz bitmemişti ki birden kapı açıldı, annesi elinde yeni pişirdiği sıcak ekmek ve yöresel peynir bulunan bir tepsi ile içeri girdi. O sırada Enver ağabeyin yüzünde bir heyecan, bir tedirginlik hissettim. Annesi bizi baş başa bırakıp çıktıktan sonra ekmeği peynire bandırıp yemeye başladık. Söz sırası doğal olarak ondaydı: “Biliyor musun Hayrettin ben fakültede öğrenciyken babam ölmüş. Erzurum’dan köye yol parası hesabı yapıldığından babamın cenazesine çağrılmamışım. Bu yüzden olmalı ne zaman bu eve gelsem ve odanın kapısı aniden açılsa babamın içeri gireceğini sanırım” dedi. Biraz önceki heyecanını ve tedirginliğini böylelikle anlamış oldum. O bunları söylerken bu denli yumuşak, bu denli sıcak, sevgi dolu ve duyarlı birisinin kimseye kötülük edemeyeceğini, acımasız biri olamayacağını geçiriyordum kafamdan.

Konuşmamız devam ederken divanın üzerinde rastgele duran birkaç kitap ilişti gözüme. Kapital, Türkiye’nin Düzeni, Kurtuluş Savaşı Destanı ve kalın olmayan birkaç kitap daha… Onlardan birini ödünç olarak bana verip veremeyeceğini sordum. Roman, öykü veya şiir türünde kitaplar okuyup okumadığımı sordu. Pek değil dedim. “O zaman anlayamasın, senin için bu kitapları okumak şimdilik erken olur” dedi. Okur ezberlerim dediğimde ise “o, öğrenme olmaz, kitap okuyan kişi yazar kadar olmasa da okurken bir çabaya girecek, eleştirel yaklaşmayı bilecek, gerekirse okuma sırasında yazarın düşüncelerinden ayrılmayı göze alabilecek, bu da ister istemez bir anlama eşiği gerektirir” dedi. Zehirlendiğim an o an olmalı. Demek ki “beyninin yıkanması” için önce okur düzeyine geleceksin. Zor iş!

Kitap vermese de okumam gerektiği üstüne birkaç şey daha söylemeyi esirgemedi benden. Düş ve düşünce gücü olmayan insanlar verili olanlara kolayca teslim olur. Soru bile soramaz, basit olan şeyler onlara doğru gelir şeklinde birkaç şey daha… Demek ki bir alt yapı gerekiyormuş her şeyden önce. Anlayacağınız bu halimle beynimi yıkamaya tenezzül etmemişti. Şaka bir yana bugün bir kova okuyup bir damla yazan biriysem, bu özelliğim biraz da onun eseri.

Böylece
yolcu etti beni bir kitap
başka bir kitaba
öyle öyle ulaştım
kendime, sana, dünyaya
yazardan aldım sözü
biraz da ben yürüdüm
yaklaştım güzelliğine
kendimin, senin, dünyanın…

Lise yıllarımda bir hayli etkisinde kaldığım Enver ağabeyin, şiir yolculuğuma katkısını da asla yadsıyamam. 16-17 yaşlarımdayken köydeki bir voleybol maçından sonra üç beş ağabeyle birlikte soğuk bir pınarın başına gidilmişti. Ben de yanlarına ilişmiştim. Jean Jaures’ten, Henrich Böll’den ve Asım Bezirci’den öylelikle haberdar olmuştum. Orada Enver ağabey, o gür, coşkulu ve sıcak sesiyle Nazım’dan, Pablo Neruda’dan ve daha birkaç şairden şiirler okumuştu. Daha doğrusu okumamış, adeta o şiirleri yaşamıştı.

“Diren!Ey kalbim
Diren!Hayasızlığa
Namussuzluğa
Diren! Kötüye
Çirkine, yanlışa
Diren! Yenilme”

Dizeleriyle başlayan ve

“Ne güzeldir yaşamak
Bir ırmak gibi coşkunca
Dağların üzerinde yürümek
Bulutlara değdirmek başımızı
Sıcak ak bir somun
Koltuğumuzun altında
Kırlara çıkmak
Karışmak insanların arasına
Milyonların arasına…”

Dizeleriyle devam eden o muhteşem kavga şiirinin sahibi, Dünyalı Şair Özkan Mert‘i ilk kez bu şiirle orada duymuş, heyecanımı hiçbir yerime sığdıramaz olmuştum. Yüreğimi “kuracağız her şeyi yeniden” şiarının içine daldırmamın tam da o günlere rastladığını rahatlıkla söyleyebilirim sizlere…

Onunla yaşanan anılar kuşkusuz her birimizde ayrı ayrı bir değerdir. Ama hepimizin anıları biraraya geldiğinde çok daha büyük bir toplam oluşmakta ve daha büyük bir değer ortaya çıkmaktadır. O, içine düşürülmek istendiğimiz karanlık, umutsuzluk ve geleceksizleştirme politikaları karşısında bizlerin önünde duran bir çoban ateşi ve bir gemici feneridir. İçimizde hiç sönmeyecek olan adil, eşitlikçi, özgürlükçü bir dünya arzusudur. Böyle bir dünyanın mümkün olduğuna dair inançtır. Böyle bir dünyayı yaratmak için baş başa, düş düşe verdiğimizde şiirin bize katacağı güçtür.

Hayatın amacı sanırım yalnızca mutlu olmaya indirgenemez. Yararlı ve şefkatli olmak; en önemlisi fark yaratmak; katkıda bulunmak, bir şeyi temsil etmek ve yaşamış olmakla bir değişim meydana getirmek olmalı hayatın amacı… İzin verirseniz, tam da bu tanıma uygun yaşamış Enver ağabey için yazdığım ve ona ithaf ettiğim bir şiirimi paylaşmak istiyorum şimdi de:

bir sözcük olsa
bir sözcük ki
ateşten ve sudan yorgun
düşmüş yollara bir başına

üşümüş belki
aç susuz yaralı
yüzü dağların rengi
teni toprak kokusunda

gelip bir delik bulsa kalbimde
dünyanın bütün acılarının dolduğu
ordan içeri girse
bir çiçek hızıyla yürüse
yürüse

yurdum ol diye bağırdığını duymamış olabilirim
benim suçum
avazı yırtılmışsa

gördüğüm düş
kutsal kitapların hiçbirinde yok
sözcük dilencisiyim aslında

bu yüzden diyorum
bir sözcük olsa
bir sözcük ki
ateşten ve sudan yorgun

tomurcuğa mı dönüşür
tohuma mı
hiç bilmem

aşk ve devrim olarak patlasa içimde
dağılsa yeryüzüne

Kocaeli’nde yaşadığım sırada uzunca bir dönem özel eğitim kurumlarının birinde yöneticilik yapmıştım. Kurumun kütüphanesinin duvarında şu iki söz öğrencilerimin hep dikkatini çekerdi. Bu sözler üzerinden hayatı da konuşurduk onlarla. Birincisi, Che Guvera’nın “gençler mantıklı olun imkânsızı isteyin” sözüydü. İkincisi ise; “Rüyamda bir kitap dile geldi. Bana şöyle diyordu. Ben okundukça kitap, sen okudukça insan olursun.” İkinci söz, bir aşk gerillası ve bir barış militanı olarak yaşamış, anılarımızda ise daima bir Direnç Gülü olarak yaşayacak olan Enver ağabeyin… Bu söz onun sizlere selamı olsun.

 

13.09.2015

Hayrettin Geçkin

 

Enver Karagöz | Gündem Arşivi, Okuyan ve yazanlar için dağarcık (gundemarsivi.com)

Kaçsam

Kondüktör Bayram ile Neslihan – Fehmi Salık

Roman üzerine yazmadan önce yazarı yani Fehmi Salık’ı tanıtmakta yarar var.

“Anamın beyanına göre 1939, nüfus cüzdanıma göre 1937 yılında Diyarbakır’ın Büyükkadı Köyünde doğmuşum. Ben, anamın beyanına inanıyorum.

İlkokulu köyümde, orta öğrenimimi, adı sonradan öğretmen okuluna dönüştürülen Dicle Köy Enstitüsü’nde, yükseköğrenimimi Bursa’da tamamladıktan sonra, Gaziantep Kız Ortaokulu’na Türkçe öğretmeni olarak atandım. Süreç içinde, yurdun değişik bölgelerinde, uzun yıllar, ortaokul ve liselerde öğretmenlik ve yöneticilik yaptım. Zamanında güçlü sayılan dergi ve gazetelerde şiirlerim, öykülerim ve yazılarım yayımlandı.

Meslek yaşamım süresince başıma gelmedik iş kalmadı. Yolum kesildi, saldırıya uğradım, evime baskınlar yapıldı, kitaplarıma el kondu. Altı ay içinde üç ayrı yere sürüldüm. Adı uyduruk, gerçekte var olmayan yerlere atamam yapıldı. Aylarca açıkta kaldım. Danıştay kararlarıyla görevime geri dönebildim ancak. 12 Eylül kasırgası, duyarlı her insan gibi benim de bedenimi salladı, soluğumu kesti, görevimin en verimli çağında ‘zorla emekli’ edildim.

1990 yılında ‘Yayımlanmamış Röportaj Dalı’nda, Yunus Nadi Birincilik Ödülü’nü aldım. Yazın alanının değişik dallarında 30’u aşkın ödülüm var. 2004-2018 tarihleri dâhil, (2015 yılı katılmadım.) Hacı Bektaş Veli Etkinlikleri için düzenlenen öykü ve şiir yarışmalarında, üst üste/kesintisiz, ödüller aldım.

Şimdilerde İzmir’de yaşamaya çalışıyorum…”

Yaşamı böylesine maceralı bir öğretmenin yazdıkları elbette tanıklıklar üzerine kurulu olmak durumunda. Nitekim daha önce okumuş olduğum “Lalo”, “Sevgi Yüklü Otobüs”, “On Binlerden On Bir Mum” ve “Kejo” tam da böyle yaşanmışlıklar ve tanıklıklar üzerine yazılmış romanlar. Fehmi Salık bu romanıyla da önce yakın çevresinde tanıdığı bir ailenin sonra da kendisinin anılarından yararlanarak ülkemizin özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinin yaklaşık 70 yıl öncesine götürüyor okurlarını.

Bu yazı elbette “Kondüktör Bayram ile Neslihan” üzerine kurulu olacak ancak Fehmi Salık üzerine yazmaya başladıysam “Lalo” ve “Kejo” romanlarından da söz etmek bir gereklilik diye düşünüyorum.

Her üç romanın da taşıdığı bir kaygı var. “Ülkemizin doğusunda yaşananlardan haberiniz var mı?” sorusuna yanıt aramaya ve kendi yaşanmışlıkları ölçeğinde yer vermeye çalışıyor yazar. Şu bir gerçek ki, en büyük derdi, kesinlikle edebi bir eser yaratma peşinde olmak değil. Tek amacı var, dikkat çekmek… Bir aydının, bir öğretmenin en büyük görevi de bu değil mi zaten? Fehmi Salık ilerlemiş yaşına karşın bu amacından hiç geri durmuyor, yavaşlamıyor. Hatta daha yükselen enerjisiyle sürekli bir şeyler yapmaya, eserler vermeye devam ediyor.

“Lalo” romanında adını değiştirerek de olsa kendi yaşamından alıntılarla, tanıklıklarıyla capcanlı bir yaşam sunuyor okuruna. Zaman zaman canımızı acıtsa da gerçekler karşısında çarpıldığımız anlar unutulmayacak bölümler içeriyor. Sonuçta ülkemizde bunlar da yaşanmış dedirtiyor insana. Üstelik romanın yayınlandığı tarihlerde Türk – Kürt sorunu en derin şeklinde yaşanmaktayken sorunların, yaşanmışlıkların üzerine bu denli yüreklice, cesaretle gitmek büyük bir cesaret ve kendine güven göstergesi.

“Kejo” romanında ise gelenekler, kadın erkek ayrımcılığı ön plana alınmış. Yetiştiği, ait olduğu ortama karşı durmaya çalışan Kejo’nun yaşamı çevresinde yine bölgenin sorunları ön plana çıkarılıyor. İstenirse yapılabilecekler, cesaret gösterilmeyip istenmez, boyun eğilirse yapılamayacak olanlar net bir biçimde ortaya konuyor.

Gelelim “Kondüktör Bayram ile Neslihan”a…

Bu roman bir ölçüde dönem romanı da sayılabilir. Bilinen klasik dönem romanların dışında kişilikler olay örgüsünden daha ön plana çıkarılmış. İnsanları tanıyoruz, ilişkileri anlamaya çalışıyoruz.

Bayram’ın doğumuyla başlıyor her şey. Bayram’ın ailesiyle birlikte okula gitmenin ne denli zor olduğunu da görüyoruz, çocuğunu okutmak isteyen bir ailenin ne denli fedakâr olabileceğini de… Evladı okusun diye başka bir şehirde çok yakını olan asker arkadaşı bile olsa başka insanların yanına gönderebildiğini görünce içinde bulunduğumuz yılların koşullarında okuyan çocukların ve ailelerinin üç beş sokak öteye okula giderken şikâyetçi olmalarını görmek oldukça ilginç.

Bayram okuyor, kendini geliştiriyor. Elbette bölge ve zaman koşullarının gidebileceği yere değin… Sonunda ulaşabildiği nokta trenlerde kondüktör olmak… Ama bu Bayram için ideale yakın bir nokta ve çok mutlu oluyor. Onun tanıklıkları bizi de zenginleştiriyor.

“Tren su alıyor. Kondüktör de aşağı inmiş, Ergani yazıyor istasyonun adı. Âmâ bir adam kaval çalıyor yolculara, adamın koluna yapışmış bir kız çocuğu, trenin boyunca yürütüyor adamı, yolcular, pencerelerden para atıyor çocuğun elindeki bir kutuya, ya da torbaya…”

Yeni insanlarla tanışıyor, çevresi genişliyor…

Zaman geçiyor yazarın deyişiyle, “Şapkalı, resmi giysili, koltuğunun altında her zaman çantası olan, uzun boylu, kara yağız bir delikanlı” olan Bayram, “Zeytin yeşili bir çift göz, upuzun, dimdik bir beden, kucak dolusu sapsarı bir saç, karıncayı andıran ipince bir bel” diye tanımlanan Neslihan’a vuruluyor. Gel zaman, git zaman, kolay olmuyor elbette ama sonuçta evleniyorlar. Neslihan güzelliğinin ötesinde yürekli, çalışkan, idealleri olan bir kadın. Ve sonuçta bütün hayallerine kavuşuyor.

Bir konuyu daha vurgulamak önemli, bu romanda da bölgede yaşanan kültür birlikteliği çok çarpıcı bir şekilde vurgulanmış. Türk, Kürt, Ermeni ya da Sünni, Alevi, Hıristiyan diye bir ayrım yok. Her şey birlikte yaşanıyor, iç içe, dostça, kardeşçe. Hayal mi dersiniz? Bütün bu yazılanlar gerçeklerden yola çıkarak yazıldığına göre bence değil…

Romanın son bölümlerinde yazar giriyor devreye. Önce Bayram’la Neslihan’ın memleketlisi olarak sonra da kendi yaşadıklarıyla… Böylece Fehmi Salık’ı da daha yakından tanımış oluyoruz.

Daha çok şey yazılabilir ama bu bir Fehmi Salık ve romanları için kısacık bir özet. Kalanı okuyacak olanlara…

Eline emeğine sağlık Fehmi Salık ağabeyim. Kalemin hiç durmasın, hızın hiç kesilmesin…

Bu arada, son iki romanın kapak tablosu için değerli dost Mustafa Ali Kasap’a teşekkürlerimle…

 

M.Osman Akbaşak

Gökdelen – Tahsin Yücel

 

Cumhuriyet’in İmamı Ağababa

Kemal Özer’in Genç Şairler Üzerindeki Etkisi

Kemal Özer’in Genç Şairler Üzerindeki Etkisi konulu kaleme aldığım kısa konuşma metniyle yeninden merhaba demek istiyorum sizlere…

Yunus, Karacaoğlan, Dadaloğlu, Pir Sultan, Nâzım Hikmet şiir zincirine en sağlam ve en geniş halka olarak eklenen Modern Türk Şiirinin önemli temsilcilerinden Kemal Özer hakkında şiirseverlerin karşısında konuşmak, değerli şair ve yazarlarla söz bölüşmek büyük onur, büyük sevinç benim için.

Kendisine “Niçin şiir yazıyorsunuz?” şeklinde yöneltilen bir soruyu;

“Kimsenin arka çıkmadığı bir eylemi, kimsenin elinden tutmadığı bir emeği, kimsenin tanımak istemediği bir hakkı, kimsenin üstünde durmadığı bir ayrıntıyı, kimsenin yanına uğramadığı bir güzelliği, kimsenin değer vermediği bir yaşantıyı bile sahipsiz, dilsiz, tanıksız, tarihsiz bırakmamak için..” şeklinde yanıtlayan Kemal Özer işçi sınıfının, ezilenlerin, yok sayılanların, ötekileştirilenlerin sesi, soluğu, sözü bir ozan… Demokrasi, özgürlük ve sosyalizm mücadelesi veren halkların olduğu kadar; doğanın, kurdun, kuşun, börtü böceğin de kuşkusuz… Bir yaşam savunucusu…

Kendisini 12. ölüm yıl dönümünde saygıyla, sevgiyle ve özlemle anıyorum.

Karakola düşüren şiir

Kemal Özer; bizim hane halkının gurbetteki bir yakını, özlemini çektiği bir ağabeyi, zaman zaman ziyaretine gelen, gelirken de şiir getiren bir büyüğü, bir kimsesiydi.

Başarabilirsem onun genç şairler üzerindeki etkisini sınırlı da olsa kendi tanıklıklarım üstünden anlatmaya çalışacağım.

Liseli yıllarımda ilk önce Nâzım Hikmet, Ahmed Arif, Hasan Hüseyin şiirleriyle tanışmıştım… Protest bir yan oluşmuştu bende, haksızlıklara karşı çıkıyordum. Başka türlü bir dünyanın mümkün olduğu düşüncesi söktü sökecekti kafamda.

Bir gün tesadüfen bulunduğum bir yerde bir şiir okudum, başım döndü, allak bullak oldum… O şiiri hemencecik bir kağıda geçirip okulun kültür ve edebiyat kolunda görevli olmamdan aldığım güçle, apar topar getirip okulun panosuna astım ve derse girdim… Çok geçmedi, dersin tam ortasında nöbetçi öğrenci sınıfa girdi. Dersimizde bulunan edebiyat öğretmenimize adımı söyleyerek derhal okul yöneticisinin odasına gitmem gerektiğini bildirdi. Yönetici beni odasında, ayakta ve soğuk bir gülümsemeyle karşıladı. Panoya astığım şiir masasının üzerinde buruşuk vaziyette duruyordu. Şiirin; yöneticimizi de beni etkilediği gibi etkilediğini düşündüm saf saf. “Panoya sen mi astın bunu” sorusu karşısında büyük bir övünçle evet dediğimi, ardından bir o yanağıma, bir bu yanağıma üst üste inen o keskin şamarları asla unutamam. Kendimi toparlar gibi olduğumda “bu şiiri kim yazmış” sorusu karşısında ne diyeceğimi de bilemedim… Şiirin kime ait olduğunu belirtmemiştim. Şiirin altına şairinin adını yazmak gerektiği gibi bir bilince de sahip değildim. Bu yüzden ben yazmadım diyebildim ezik ve çaresiz bir sesle. Cuma günüydü o gün… Okula yakın bir karakolda geçirdim hafta sonunu.

Pazartesi günü edebiyat öğretmenim beni bir köşeye çekerek şiirin kime ait olduğunu bilip bilmediğimi sordu. Kemal Özer’e ait olduğunu böylelikle öğrendim o şiirin… Kemal Özer’in birkaç ay önce (1973) çıkan ve edebiyat çevrelerinde büyük yankılar uyandıran Kavganın Yüreği adlı şiir kitabından da edebiyat öğretmenim sayesinde haberim oldu.

Kemal Özer’le 1990’lı yıllarda tanışmamıza, yakın sohbetler yapmamıza, zaman zaman da evimize gelip gitmesine rağmen hiç söz etmedim bu olaydan. Ta ki 2007’de kendisinin yönetimindeki İnsancıl Şiir Atölyesinde şiir severlerin karşısında konuk edene kadar beni. Çok sayıda şair ve şiirsever önünde itiraf ettim bu yaşanmışlığı.

Birlikte yürüyen, birlikte üreten tutum

Kemal Özer’in önce şiirini, daha sonra da kendisini tanımanın bende önemli değişmelere, hatta kırılmalara yol açtığını söyleyebilirim. Karşı olmanın bir sonuç olması gerektiğini öğrendim her şeyden önce. Sonra da bir şey olmak gerektiğini… Diyeceğim şu ki şiir yazan ve 7-8 de şiir kitabı bulunan biri olarak o benim düşünsel olarak yatay büyümemde çok etkili olmuş biridir. Bu yüzdendir ki konuşmacı olduğum yerlerde kendimden söz etmem gereken durumlar olduğunda, “ben bir kova okuyan, bir damla yazan” biriyim diyerek Kemal Özer’i de anımsamış olurum her defasında.

Kemal Özer’i hem yöneticisi olduğum özel bir kurumda, hem de Kocaeli Üniversitesi’nin bir biriminde şiir dersleri verdiğim yıllarda; şiire, öyküye, daha doğrusu okuyup yazmaya meraklı öğrencilerimle birkaç kez buluşturma şansı yakaladım. Derslerime konuk ettim kendisini… Öğrencilerimin şiirlerinden bir seçki yapmak ve Kocaeli Büyükşehir Belediyesi ile işbirliğine girerek kente yönelik bir şiir sergisi oluşturmak için katkı aldım… Onu, gerek derslerime konuk ettiğim öğrencilerimle kurduğu ilişkide, gerek şiirlerini okuyup değerlendirdiği öğrencilerimle geliştirdiği sohbetler sırasında gözlemledim. Bu olup bitenlere tanık oldukça öğretmenliğe yeniden başladığımı size nasıl, nasıl anlatabilirim ki! Onun genç insanlar karşısında daima gülen yüzü, adeta karşısındakiyle birlikte yürüyen, birlikte üreten tutumu başlı başına büyüleyici idi her şeyden önce. Büyüklenmeyen duruşu, bilge ama bir o kadar da mütevazı ve kararlı kişiliği karlı bir dağ gibi hep karşımda.…

Mimari estetikte Kemal Özer etkisi

Öğrencilerimden biri hayata atıldıktan sonra beni evinde konuk etmişti. Doğal olarak evine gittiğimde kitaplığının olup olmadığını merak etmiştim. Bir de ne göreyim, zengin kitaplığının içinde Kemal Özer’in Yordam Yayınlarından çıkarak kitaplaşan, benim de birkaç yerde adımın geçtiği, bir sosyalistin el kitabı sayılması gereken, bir şiir ve bir yaşam okulu özelliği taşıyan öz yaşam öykülerinden oluşan iki cilt halindeki kitap benden önce onun kitaplığında… Kemal Özer Şiiri ve İnsan Kemal Özer sohbetimizin konusu olmuştu o gün öğrencimle. Mimar olan öğrencimin şu itirafı da önemli: “Kemal Özer’in şiirleri bana mimaride estetiği keşfetmeme çok yardımcı oldu… Benim mimarlığımın içinde Kemal Özer’e rastlamak mümkün. Kitapla ve yazıp okumayla ilişkimin nasıl geliştiğini de zaten siz biliyorsunuz.” Öğrencimin bu ifadesi beni hem çok sevindirmiş, hem de Kemal Özer okumalarıma bu açıdan yeni bir boyut kazandırmıştı.

Onun genç insanlar karşısında daima gülen yüzü, adeta karşısındakiyle birlikte yürüyen, birlikte üreten tutumu başlı başına büyüleyici idi her şeyden önce.

Genç şair ve yazarlarla da ilişkilerinin tanığıyım bir şekilde Kemal Özer’in… Onlar hakkındaki değerlendirmelerini de biliyorum az çok. Ve sohbetlerini onlarla… Her şeyden önce büyüleyici bir ilişki kurardı Kemal Özer karşısındaki ile; insanları aklının ve yeteneklerinin sınırlarına doğru yolcu etmeyi çok ama çok severdi. Hünerliydi bu konuda. Çok sayıda genç şairle yazıştığından da haberdarım.

Görünürde olmayanı görünür, bilinir olmayanı bilinir hale getiren, arka çıkılması gereken düşüncelere arka çıkan şiir izleği; derin şiir bilgisi, dil derinliği ve birikimiyle Kemal Özer aynı zamanda insanı esinleyendi. Kavganın Yüreği, Sen de Katılmalısın Yaşamı Savunmaya, Sınırlamıyor Beni Sevda, Sevdalı Bulaşma, Oğulları Öldürülen Analar, Yaralı Semah, Onların Sesiyle Bir Kez Daha gibi kitap adları bile bu dediklerimi destekler niteliktedir.

Kendisini sürekli güncelleyen düş, düşünce bilgisi ve yaşam bilgisi

“Ustaların, ardıllarımızın ne yazdığını bilmeden, halkın sorunlarını kuşanmadan, onların özlemleriyle şiirini yoğurmadan, aydın bir duruşa ve mücadele kararlılığına sahip olunmadan ozan da olunmaz” diyen Kemal Özer benim için kendisini sürekli güncelleyen düş bilgisi, düşünce bilgisi, yaşam bilgisi, şiir bilgisi öğretmeni demektir. Bu çok insan için de bu böyledir.

Onu tanıyan ve onunla ilişkiye giren biri büyük insanların öyle kendiliğinden ortaya çıkmadıklarını, bir takım olayların içinden süzüldüklerini, başlarından çeşitli maceraların geçtiğini; büyük kırılmalar, parçalanmalar yaşadıklarını; böyle kişilerin kendilerini lif lif sökerek yeniden kurduklarını, adeta derin bir kazı sonucu ortaya çıktıklarını, bu arada hümanist ve anarşist bir yapıya sahip olduklarını, ancak böylelikle oluşabildiklerini sezebilir.

Belki bitirirken onun bir şiirini okumam gerekir, ama öyle yapmayacağım… Ona yazdığım ve kitaplarımın birinde yer alan şiirim de var… Ama onu da okumayacağım. İzin verirseniz sözlerimi bu kısa konuşmaya da uygun düşecek şekilde kendimden kısa bir şiir okuyarak bitireceğim.

O dağların

Yankıları kalmış yalnızca

Çocukluk giysilerimin ceplerinde

 

Çoban ateşlerine verdiğim ayaz geceler

Kırağı renkler çiçek ölülerinden biriktirdiğim

 

Bir mendilde gözyaşlarını göndermişti annem

İlk gözaltıydı

Bir şiir yüzünden

Yatılı okul panosunda

 

O dağların

Yankıları kalmış yalnızca

Gençlik giysilerimin ceplerinde

 

Bir de

Dünyaya nereden gideceğimize dair sorular

Yıkanmış mektuplarda.

Hayrettin Geçkin

Ahlaklı Olmak | Gündem Arşivi, Okuyan ve yazanlar için dağarcık (gundemarsivi.com)

Kitaplar Arasında | Gündem Arşivi, Okuyan ve yazanlar için dağarcık (gundemarsivi.com)

Bilmekler | Gündem Arşivi, Okuyan ve yazanlar için dağarcık (gundemarsivi.com)

Yaşar Bozkurt’un Biyografisi ve Resim Çalışmaları

Sayın Yaşar Bozkurt’un kendisini çizdiği portresi.

1959 yılında Gaziantep’te yoksul bir ailenin en küçük çocuğu olarak dünyaya geldi. Resim yapmaya ilkokul yıllarında başladı. Ortaokulda ve sonrasında Gaziantep Rüştü Uzel Endüstri Meslek Lisesi’ndeyken de resim yapmaya devam etti. Burada Teknik Resim dersi dolayısıyla perspektif konusunda bilgilendi.

İlk kişisel resim sergisini bir kamu kuruluşunda çalışırken 1994 yılında Gaziantep Kültür Müdürlüğü Sanat Galerisi’nde açtı. İlk resim sergisinde (toplumdan gördüğü resimlerine yoğun ilgiden sonra) akademik olarak bilgi edinmeye çalıştı ve ressam olmaya karar verdi.

Bir resim sergisinden…

İkinci kişisel resim sergisini Güzel Sanatlar Derneği Lokali’nde 1996 yılında açtı. Üçüncü kişisel sergisini de yine Güzel Sanatlar Derneği Sanat Galerisi’nde 1997 yılında açtı. 1998 yılında Öğretmenevi’nde, 2002’de Riva Menkul Kıymetler Borsası sponsorluğunda, 2005’te (Sakatlar Derneği yararına) Gaziantep Büyükşehir Sanat Galerisi’nde kişisel sergiler açmaya devam etti. Bir süre teknik olarak beslenmek amacıyla ara verdikten sonra tekrar 2011 yılında Aydın’ın Kuşadası ilçesinde yeniden resim sergisi açmıştır. Son olarak 2016’da Gaziantep Tahir Bey Konağı’nda bir sergi daha açmıştır.

Resim sergisini ziyarete birçok ressam gelirdi.

Tüm bunların yanı sıra birçok karma resim sergisine de katılmıştır. Resim dışında heykel ve maket çalışmaları yapmayı da sevmektedir. Çok tarz araştırması yaparken spatula tarzında bir dönem çalıştı.

Sürrealist ve empresyonist çalışmaları da vardır.

Şu anda Hatay’ın Arsuz ilçesinin Konacık köyünde münzevi bir yaşam sürmeyi amaçlayarak kendini tamamen resim çalışmalarına vermiştir.

Sayın Yaşar Bozkurt’un Bazı Çalışmaları:

 

Sessiz Çığlık – 70×70

Parkta – 50×50

Renkli Bahar – 55×100

Kardeşler Pozu – 35×50

Atatürk – 50×70

Salvador Dali – 40×60

Fırtınada Gemi – 70×100

Karanlık – 50×70

Tesettür – 35×50

Ağ İçinde – 50×50

Döngü – 50×50

Gizli Islaklık – 50×70

Yalnız Ağaç – 50×60

Bisiklette Seyir – 40×60

Cehennem Yolu – 45×60

Yağmurlu Sokak – 50×60

Sevgi Yürüyüşü – 50×50

Tren Yolu – 50×70

Gece ve Kadın 50×70

Çığlık – 35×50

Bar 50×50

İskele 70×100

Sis ve Yağmur 50×70

Yalnız Çocuk – 80×80

Sessiz – 80×80

Karanlıkta Fırtına – 50×70

Kar ve Karanlık – 80×120

Geri Dönüş – 80×80

Yeniden Mutluluk – 50×70

Kumsalda – 50×70

Dönemeç – 80×80

Karlı Bir Akşam – 80×120

Yorgun – 80×120

Gecede Kar – 50×50

Garda Sağanak – 40×60

Karda Zorlu Yürüyüş – 50×70

Karlı Yol – 50×70

Eski Konak – 35×50

Gece Konuğu – 50×70

Fener Yolu – 35×50

Gecenin Bekçisi 35×50

Kayalıklardaki Fener 35×50

Sisli Sokak – 35×50

Terkediş – 35×120

Sessiz Sokak – 40×60

Beyaz Ev – 45×60

Eski Sokak – 50×70

Karanlık Yolda – 50×70

Köyden İniş – 50×70

Nostaljik Sokak – 50×70

 

Adolf Hitler

Bir resim sergisinden…

Resim Sergilerinin Açılışlarını (o sergi dönemlerindeki büyükşehir belediye başkanı veya vali gibi) Şehrin Önde Gelenleri Yaptı. İki Resim Sergi Açılışından:

Yaşar Bozkurt‘a iletişim için yasarbozkurt277@gmail.com adresinden ya da +905317175213 nolu telefon numarasından ulaşabilirsiniz.

Not: Ressamın bazı resimlerinin fotoğraflarından fotoğraf çekilerek bu biyografiye aktarıldığından bu resimlerin fotoğrafları net görünmediği halde siz okurlarımıza iletmeden edemedim. Biyografiyi hazırlamamda yardımı olan Sayın Yaşar Bozkurt’un kızı Sayın Cansu Bozkurt’a nezdinizde çok teşekkür ederim.

Sayın Yaşar Bozkurt’a sanatında başarılar diliyorum, onu hayranlıkla yıllardır takip ediyorum. Biyografik çalışmamı beğenmesi ümidiyle, siz okurların nezdinde; kendisine en yüce hürmetlerimi iletiyorum.

 

Gökdelen – Tahsin Yücel

Bugün bir distopya romanıyla karşınızdayım. 2016 yılında yitirdiğimiz Tahsin Yücel’in bir romanı…

Öncelikle yazarımız üzerine kısa bir bilgi vermeliyim.

1933 Elbistan, Kahramanmaraş doğumlu Tahsin Yücel, 1960’da da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirmiş. Sonrasında, 1969’da doktorluk, 1972’de doçentlik, 1978’de de profesörlük unvanlarını almış. 2000 yılında da emekli olmuş. Sekiz öykü kitabı, yedi romanı, bir masal, iki anlatı, dokuz deneme-eleştiri, dokuz inceleme, bir derleme, on iki edebiyat incelemesi ve çok sayıda çeviri kitabı var.

Sonra “Distopya” üzerine de biraz ayrıntı paylaşayım:

“Kelime olarak ilk defa John Stuart Mill tarafından kullanılan Distopya, gelecekte olabilecek olumsuz toplumları tanımlamak için kullanılır. Ütopik toplum anlayışının antitezi olarak kullanılan distopya, otoriter ve baskıcı bir sistem olarak ifade edilir. Olumsuz bir geleceği, kötü bir hayatı ifade etmek için kullanılan bu kelime Yunanca kökenlidir. Distopik toplumlar özellikle konusu gelecek zamanlarda geçen hikâyelerde yer alır. Bunlardan en ünlü olanları George Orwell’ın ‘Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’ ve Aldous Huxley’in ‘Cesur Yeni Dünya’ adlı romanlarıdır. Distopik toplumlar edebiyatın birçok alt türünde görülmektedir ve genellikle toplumdaki politik, ekonomik, teknolojik ve dini problemlere dikkat çekmek için kullanılır.”

Sıra geldi romanımıza…

Roman 2073 yılında İstanbul’da geçiyor, önceleri aydınlık başlıyor her şey. Sadece aykırı görünenler var. Kentin her yanını gökdelenler sarmış… Elbette günümüzde de var gökdelenler, üstelik rahatsızlık yaratacak boyutta. Ama romandakiler farklı, hepsi 550 metre yükseklikte, aynı boyutta, biçimde. Sadece renkleri farklı ve numaralı… Aslında gökdelenler bir metafor, onlara yüklenen anlamın altında yatan çok fazla anlatılmak istenen şey var. Örneğin, teknoloji ve gelişmişlik uğruna giderek doğal yaşam, tarihi doku, insanı insan yapan duygular adım adım yok edilmiş. Mikrop ürettiği gerekçesiyle ağaç, yeşil ve doğa özel olarak “imha edilmiş”. İnsan değersizleşmeye başlamış, her şey makine olmuş.

Ve doğal olarak insanlar ikiye bölünmüş: Yukarıdakiler ve aşağıdakiler…

Yukarıdakiler bir yerden bir yere giderken 550 metre yükseklikteki çatılarından mekiklerine (özel mini uçak) binip istedikleri yere dakikalar içinde, örneğin en azından hâlâ bazı konularda başkent kalabilmiş, Ankara’ya 30 dakikada gidebiliyorlar. Aşağıdakiler ise klasik binek araçlarıyla ve elbette bin bir tehlike altında, onca gelişmişliğe karşın uzun sayılabilecek sürelerde ulaşım sağlayabiliyorlar.

Yukarıdakilerin dünyadaki, daha doğrusu İstanbul’daki gelişmelerden hiç haberi yok, onlar kendi yaşamları içindeler. Gelişmeleri bilenler, duyanlar aşağıdakiler. Çünkü haberler aşağıdan yayılıyor. Romanda ilginç olan 2023 yılında güncelliği tartışılan gazetelerin 2073 yılında yukarıda en önemli haberleşme kaynağı olması. Belki de romanın yazıldığı 2006 yılında yazar henüz yazılı basından ümidini yitirmemişti.

Romanın asıl konusu ise her şeyin özelleştirildiği Türkiye’de devletin elinde kalan tek yapının, yargının özelleştirilmemiş olması… İşte burada kahramanımız ortaya çıkıyor. Bir zamanların, gençlik yıllarında bir polisin belinden silahını alıp kendisine doğrultacak denli gözü kara devrimcisi, Dostoyevski hayranı, İstanbul’un en ünlü avukatlık bürosunun sahibi avukat Can Tezcan… En önemli müşterisi de daha önce söz ettiğimiz gökdelenleri yapan Temel Diker.

Can Tezcan günümüzden hiç de farklı olmayan bir şekilde nedensiz olarak iki yıldır tutuklu olan devrimci bir arkadaşını normal savunmayla kurtaramayınca hukuk sisteminden ümidini kesiyor ve aklına müthiş bir fikir geliyor. Devletin elinde son kalan kurum hukuk özelleşmeden adaletin sağlanması mümkün olmayacak. Elbette bu düşünce önce mesleğini daha önce bırakmış olan eşine ve yakın birçok arkadaşına aykırı geliyor. Öyle ya… Devrimci geçmişi olan, her olayı Marx’la çözümlemeye çalışan bir avukat ve hukukun özelleştirilmesi… Aslında bu düşüncesinin haksızlıklarla dolu yargıya tepkili olmasından kaynaklandığı vurgulanıyor satır aralarında.

Önce kendini ikna ediyor Can Tezcan, sonra yakın çevresini, ardından basından dostlarını. Arkası çorap söküğü gibi geliyor. Geliyor da Ankara’da bir hükumet var, o ne düşünüyor, hâlâ devrimci kalan arkadaşları nasıl karşılıyor? Ve daha da önemlisi özelleştirilen yargı nereye gidiyor. Bundan sonrasını okuyucuya bırakalım…

Yazar aydınlık görünen yukarısı, karanlık aşağısı ve genelde yok olmasına ramak kalmış bir İstanbul ve hukuk sistemi derken insanın içine ümit serpen birkaç ışık da gösteriyor. Can Tezcan’ın çok yakın arkadaşı olan ve her şeye karşın ve inadına sonuna kadar devrimci ve isyancı olarak kalabilen Rıza Koç gibi insanların varlığı gelecekten ümidi kesmememiz için bize güven veriyor.

Kısa bir ipucu vermeden yazımı tamamlamak istemiyorum.

Bir de “Yılkı İnsanları” var… Okuyun, göreceksiniz…

M. Osman Akbaşak

Bana Bir Resmini Yolla – Hidayet Karakuş | Gündem Arşivi, Okuyan ve yazanlar için dağarcık (gundemarsivi.com)

Dalgalı Denizin Köpükleri – Sefa Taşkın | Gündem Arşivi, Okuyan ve yazanlar için dağarcık (gundemarsivi.com)

Sibernetik Kesişmeler – İlhan Soytürk | Gündem Arşivi, Okuyan ve yazanlar için dağarcık (gundemarsivi.com)

Numan Kurtulmuş’u Tanıyor Musunuz?

AKP hükümetinde Başbakan Yardımcısı olan Numan Kurtulmuş, 24 Haziran 2016 Cuma günü İstanbul’da katıldığı bir toplantıda şunları söylemişti:

“Eskiden merkezde cami vardı. Ancak Osmanlı’dan sonra, Türkiye’de maalesef bir zulüm tarihi oldu. Bunun adını açık koymak lazım. Öyle oldu ki, camilerimiz ahır oldu, yıkıldı, tahrip oldu. Camilerde namaz kıldıracak adam olmadı. Doğru dürüst cemaat yok, imam yok. Çok şükür o zamana göre değişim oldu.”

Hiç sakınmadan yalan söyleyen Numan Kurtulmuş’u kısaca tanıyalım.

15 Eylül 1959’da Ordu’nun Ünye ilçesinde doğdu. Tıpkı Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan gibi Gürcü kökenlidir.
Tıpkı Recep Tayyip Erdoğan gibi, İstanbul İmam Hatip Lisesi mezunudur.
İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’ni bitirdikten sonra toplam dört sene ABD’de lisansüstü öğrenim görmüştür.
Nakşibendi tarikatındandır. “Hocaların Hocası” unvanlı Nakşibendî Gümüşhanevi Tekkesi’nin şeyhi Sabahattin Zaim’den dersler almıştır.

1998–2000 sürecinde Fazilet Parti’sinde üye, 2001–2010 sürecinde Saadet Partisi’nde önce üye sonra genel başkan olarak görev yapmış, 2010 yılında HAS Parti’yi kurup genel başkanı olmuştur.
2012 yılında AKP’ye katılmıştır.

HAS Parti Genel Başkanı iken Numan Kurtulmuş, AKP’yi ve Recep Tayyip Erdoğan’ı sert biçimde eleştirmiştir.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Davos’ta söylediği “One Minute” sözünü diline dolayarak şu eleştirilerde bulunmuştur:

“Biz, ‘One Minute’ demeyiz! Biz Türkçe ‘Durun Bir Dakika’ deriz!”
“Amerika’nın Ortadoğu’ya binlerce sorti yapan uçaklarına Durun Bir Dakika, deriz!”
“NATO’nun sırtımızda gâvur leşi olduğunu söyleriz!”
“Türkiye’ye yıllardır Avrupa Birliği’nin (AB) Terbiye Salonunda ellerine ödev veren, bunları hemen yerine getirin diye emreden AB komiserlerine Durun Bir Dakika, deriz!”
“Bu sözlerimizde duracağımıza namusumuz üzerine söz veririz!”
“Eğer verdiğimiz sözleri yapamazsak, bir saniye bile siyasetin içinde kalmayız!”

Değerli Dostlar,

Numan Kurtulmuş, AKP’ye katıldıktan sonra verdiği bu sözleri unutup gitmiştir.

Değerli Dostlar,

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “2023 Hedefleri” ni ele alan Numan Kurtulmuş şu öngörülerde bulunuyordu:

“2023’de tüm kahvehanelerin genç işsiz üniversitelilerle dolu olduğunu göreceğiz!”
“2023’de her üniversite öğrencisinin, başında on polisle imtihanlara girdiğine şahit olacaksınız!”
“2023’de Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın çocukluk arkadaşı, askerlik arkadaşı, mahalle arkadaşı ve şoförlerinden başka hiç kimsenin milletvekili olamadığını göreceksiniz!”
“2023’de her 2 kişiden 1’inin işsiz olduğunu göreceksiniz!”
“2023’de Türkiye’de kredi kart borcu nedeniyle icra gelmeyen bir ev kalmadığını göreceğiz!”
“2023’de zenginlerin yaşadığı sitelerin etrafında dilenen yoksullara polisin biber gazıyla müdahale ettiğini göreceğiz!”
“2023’de Alış Veriş Merkezleri (AVM) önünde bakkalların, kasapların, terzilerin dilencilik yaptığına şahit olacağız!”
“2023’de yağmur sularının bile parayla satıldığını göreceğiz!”

Değerli Dostlar,

AKP’ye katıldıktan sonra Numan Kurtulmuş, Recep Tayyip Erdoğan’ın 2023 Hedefleri’ne karşı tek bir söz söyledi mi?
Hayır!
Yukarıdaki tüm sözlerini yuttu. Buna dilimizde “Tükürdüğünü Yaladı” denilir!

AKP’ye katılmadan önce, Recep Tayyip Erdoğan’ın ve ailesinin parasal varlığını ve tek adamlığını hedef alarak şunları söylüyordu:

“Harun gibi gelip, Karun gibi olmayacağız!”
“Firavunlaşmayacağız!”
“Şefliğe, lider ve adamlarına karşıyız!”

Peki, Numan Kurtulmuş AKP’ye katıldıktan sonra Harunlar, Karunlar, Firavunlar nereye gitti?
Numan Kurtulmuş artık dönmüştü! O da artık Karunlarla, Firavunlarla birlikteydi!

Değerli Dostlar,

Onurlu ve şerefli bir kişiye yapılabilecek en ağır suçlama, o kişiye YALANCI olduğunu söylemektir.
İşte, ben burada açıkça ve net olarak söylüyorum:
Osmanlı’yı palavralarla yücelten, Cumhuriyet dönemine iftiralar atan Başbakan Yardımcılığı da yapmış ve şimdi Türkiye Büyük Millet Mecsi Başkanlığı’na seçilen Numan Kurtulmuş sadece bir dönek değil, sadece tükürdüğünü yalayan sıradan bir siyasetçi değil, tarikatçı bir YALANCIDIR!

Değerli Dostlar,

7 Haziran 2023 günü Türkiye Büyük Millet Mecisi’nde (TBMM) yapılan üçüncü tur oylamada, AKP-MHP adayı Numan Kurtulmuş 321 oy alarak TBMM’nin otuzuncu başkanı oldu.
Oylamalara başlamada önce Numan Kurtulmuş, CHP Meclis Grup Başkanı Özgür Özel’den CHP’nin kendisine oy vermesini istedi.

Özgür Özel, şöyle yanıt verdi:

“Biz bugün kendi adayımızı çıkaracağız. Ancak, eğer siz başkanlık yapacağınız önümüzdeki süreçte tarafsız bir yönetim gösterirseniz, iki yıl sonra yapılacak seçimde size karşı aday göstermeyiz.”

Özgür Özel’e buradan şöyle sesleniyorum:

“Geç bunları anam babam geç! Geç bunlaı bir kalem! Sen ne zaman öğreneceksin, kırk yıllık şeriatçının asla tarafsız olamayacağını?”

Değerli Dostlar,

İşin özü şudur:
CHP yönetcileri, sözde Atatürçüler, dincilerden hep korktular, şeriatçıların önünde pıstılar, sindiler, uysallaştılar!
Dincilerden, şeriatçılardan korkanlar Türkiye’yi düzlüğe çıkarabilir mi?

Yılmaz Dikbaş
08 Haziran 2023, Perşembe
0532 233 31 52

Merinos Fabrikası’nın Temelinin Atıldığı Gece… | Gündem Arşivi, Okuyan ve yazanlar için dağarcık (gundemarsivi.com)

Diktatör Nasıl Olunur? (1) | Gündem Arşivi, Okuyan ve yazanlar için dağarcık (gundemarsivi.com)

Diktatör Nasıl Olunur? (2) | Gündem Arşivi, Okuyan ve yazanlar için dağarcık (gundemarsivi.com)