Kategori arşivi: Mitoloji

Küfür, Çaresizliğini Sesli Haykırmaktır!

Görmüyor musun elim kolum bağlı hiçbir şey yapamıyorum, demektir küfür.

Neden Türk etimolojisinde, kadın alım-satımı ile ilgili cümleler olmadığını hiç düşündünüz mü? Ya da Doğanın cinsiyeti var mıdır?

Kurulan cümleleri hayal gücümüzle birleştirip, çeşitli anlamlar çıkarmak insana has bir özellik.

Olmayanı olmuş gibi hayal edip, kızıyoruz, sinirleniyoruz ve hatta hırslanıp, ciddiye alıp cevap vermeye çalışıyoruz. Değmez!

Oysa söz, sahibinin hayal gücü kadardır. Karşısındaki insanı yani seni bağlamaz, etkilemez, değiştirmez. Sen niye kızıyorsun ki küfür duyduğunda? Olmayanı oldurma gücü kime ait?

Çocukken ağzımızdan kötü söz çıktığı zaman, ağzımızın kirlendiğine inanırdık. Ağzımızı su ile yıkamamız öğretildi bize… Temiz çocuklardık. Kulaklarımız henüz bu kadar kirlenmemişti ve tabi dilimiz de…

Ayrıca cinsel eylemler tarafların birbirini mutlu etmesi için olan, zevk verici davranışlardır. Yaşamın devamı için kutsalda denebilir. Bu konunun nefret söylemleri ile nasıl bir ilişkisi olabilir? Kötülükten zevk alıyorsanız aşk ile yapılan eylemlerden de kötülük beklersiniz.

Adaletin olmadığı yerde ya küfür edersin ya da Tanrıdan medet umup dua, beddua gibi rahatlatıcı cümleler kurarsın. Çünkü çaresizsindir.

Küfürler, beddualar çözümsüzlüğün tutamağıdır.

İlk küfür nerede ne zaman kim tarafından icat edildi? Kim bu küfürleri ciddiye alıp karşı savunmaya geçti, çok merak ediyorum doğrusu. Doğana doğurana evrene canlıya cansıza saygısı olmayan kişinin ağzından çıkan sözleri ciddiye almak ve buna kızmak çokta sağlıklı  bir ruh hali değil sanırım.

Kötü konuşmaların diğerini sarstığını ya da cinsiyetçi konuşmaların insanı sinirlendirdiği toplumsal öğretilerimizin içerisine nasıl yerleşti?

Yabancı kaynaklar, küfrün bize Eski Yunan ve Antik Roma dönemlerinden kaldığını söylüyor. Mirasa bak!!!

Bu bilgi bana çok mantıklı geldi, zira Zeus gibi baş Tanrısı çapkın, işi gücü alavere dalavere olan bir Tanrının yarattığı toplumun, kadınını aşağılayıcı sözlerde bulunmasından doğal ne olabilir ki.

Sürekli eşini aldatmak için fırsatlar kollayan bir Tanrı topluma hangi konularda örnek olacak?

Mitolojiler toplumun aynası ise Tanrıların yansıması sayılabiliriz.

Türk inanışında Zeus’a karşılık gelen Ülgen iyilik eşitli ve saire derken, Zeus’un kimin eli kimin cebinde ilişkiler yaşıyor olması şaşırtıcı. Bana Tanrını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim!

Zeus, Erlik Han gibi bir kötülük Tanrısının yapacağı işleri yapıyor, desek Erlik Han ile ilgili kadın hikayeleri hiç duymadım, en fazla hastalıklı hayvanları kurban ederek onu mutlu edersiniz zira kendisi bundan hoşlanıyor ayrıca daha fazlası varsa da bu benim cehaletimden kaynaklıdır. Bilmiyorum.

Hem Zeus’un hem de Erlik Han’ın simgesinin boğa olması da manidar! Sanki biri diğerinin zıttı olmak için yaratılmış iki toplum.

Mevzu küfür olunca hep kadın üzerinden gidilmesinin sebebi muhtemeldir ki kadını değersiz görmekten kaynaklanır.

Türk tarihi ilgili baktığım birkaç yerde küfür içerikli bir kaynak bulamadım. (Var mı yok mu bilemiyorum!? Varsa lütfen yazımın altında paylaşın. Ben gerçekten bulamadım).

Tengri inancına göre bütün ruhlar eşittir! Ruhlar kadın erkek taş toprak hayvan ve saire diye ayrılmaz. Bütün varlıkların bir ruhu vardır ve hepsine saygı duyulur.

Eşitlik kültürünün olduğu bir ortamda insanların kendilerini diğer canlılardan farklı görmemesi, hayvanları aşağılık görmemesinden kaynaklı, küfür ve hakaret aracı olarak kullanacağını zannetmiyorum.

Aşağılık maymun, hayvandan bile aşağılık, öküz, ayı gibi günümüzde karşısındakini küçük gördüğünü simgeleyen bu cümleler, hayvanları kendi ile eşit gören Türk kültürü ile bağdaşmaz. Bunlar da olsa olsa başka toplumların ürünüdür.

Kadını kendi ile eşit gören bir toplumun küfür kültürüne bulaşması ne zaman ve nerede başladı?

Üstelik hem cinslerimi ağza alınmayacak küfürler ederken görmek, duymak beni ayrıca hayretler içinde bırakıyor. Anlam veremiyorum. Bu nasıl kendini bilmemezliktir.

Farkındasızlığının, farkında olmayana eril bakış açısına destek verdiği nasıl anlatılır?

Üstelik bunu ‘’güçlü kadın olma’’ maskesi altında yabancı filmlerde, dizilerde önümüze sunuyorlar. Üzücü…

Erkeğin kaburga kemiğinden yaratıldığı ve Tanrıdan sonra en zeki kendini gördüğü bir dünyada nasıl oluyor da kadınlar bu aşağılama kültürüne dahil olabiliyorlar?

Siz bari küfürleriniz de seçici olun… Küfretmeyin demiyorum, çaresiz olduğunuz noktada enerjinizi atacağınız bir yer bulmak istiyorsanız ya beddua edin ya da küfredin.

Tamam ama kadın bedenini ve zihnini hor görmeyi erkekte bile hoş karşılayamazken, her gün kadının öldürüldüğü bir coğrafyada buna kadınların da eşlik etmesi anlaşılamaz.

Hedefinizi doğru seçin!

Ayrıca kadının, bir erkeğin uzvundan yaratıldığına inanan erkek! Kendine ait olan bir parçayı küfürlerine dahil ediyorsa bu da kendine yapılmış bir hakaret sayılmaz mı? Dünya yuvarlak ve her şey dönüyor dolaşıyor sana dokunuyor.

O, sürtünme eyleminden yola çıkarak değişik cümleler kurdu. Topluma hitapların etkisine bakacak olursak, küfür taraftarları ve hakaretlerin ağırlığını kaldıramayan bizler ayrı ayrı yorumlarda bulunuyoruz. Her küfürde kaseti başa sarıyoruz. Tıkanasıca kulaklarım bunu da duydu, ağzı büzülesiceler, gün güneş yüzü görmeyesiceler…

Daha neler göreceğiz kim bilir…

İnsanın insanı aşağıladığı bir toplumda huzur nasıl yakalanabilir?

Mümkünse içeriği ”kadın” üzerinden ya da ”hayvanlar” üzerinden olmasın. Çok zor durumda kalırsanız, konuya babalarınızı dahil edin. Ağızlarınızı ve bilinç altınızı buna alıştırın…

Sonuçta hiç birimiz saf kan ırk değiliz. Atalarınızdan ister Yunan, ister Mısır, isterseniz de Türk kültürünü kendinize miras seçin. Bu sizin seçiminiz. Yalnız gelecek nesillere bir iyilik yapmak istiyorsanız. Onlara kendi tercihlerinizi dayatmayın.

Dilek

https://xn--gndemarivi-9db80j.com/turk-kadini/?amp=1

 

https://xn--gndemarivi-9db80j.com/arabzon/?amp=1

https://xn--gndemarivi-9db80j.com/malediktoloji-bilimin-hizmetinde-kufur/?amp=1

https://xn--gndemarivi-9db80j.com/hallac/?amp=1

Sular zemzem

Zemzem’in gizemi yoktur!

İslam’ı öğrenebileceğimiz yegane kitabımız Kur’an-ı Kerim, aklımızı kullanmamızı emrederken, bu dinin mensupları akıllarından başka her şeyi kullanmak ve kullandırtmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Yine uzun zamandır internet aleminde dolaşan ve hatta, adı şanı büyük Gazeteler, Tv’lerde geçen Zemzem suyunu aydınlatalım.

Zemzem’in manası nedir?

Zemzem, Arapça bir kelime olup “alçak sesle konuşmak” demektir. Aslında atların çıkardığı alçak sese de zemzem denir. Herhangi bir şeyi muhafaza etmek için de bu tabir kullanılmaktadır. (Lisanul Arab: 12/237)

Kur’an’da Zemzem geçer mi?

En’am 38 …Biz bu Kitap’ta, herhangi bir şeyi ne eksik bıraktık ne fazla yaptık….

Yüce kitabımız olan Kur’an-ı Kerim, hiçbir ayetinde “zemzem” diye bir sudan bahis etmez. Kur’an’da adı geçmediği ve tek bir ayette bahsi mevzu edilmediği halde bu kadar kutsanması cidden düşündürücüdür. Zaten bu tür kutsamalar İslam öncesinde ki cahiliye dönemine ait kırıntılardır. İslam dininin yegane kaynağı olan Kur’an bu konuda bize bir emir, tavsiye yahut en küçük nokta ile işaret dahi etmemektedir.
Dolayısı ile Zemzem suyu gizemi, sırrı diye tüm yazılanlar, aslında sonradan İslam dinine atfedilmiş uydurmalardır.

De ki: “Sizi ve kime ulaşırsa kendisiyle uyarmam için bana bu Kur’an vahyedildi.”
6-Enam Suresi 19

Zemzem’in kaynağı cennet mi?

Zemzem suyunun dünyada kaynağı bilinmez, kaynağı aslen cennetten gelmektedir diyerek; Zemzem gizemi, sırları ve saire gibi uydurmalarla insanları adeta kandırıyorlar. Tabir-i Caizse “Allah ile aldatıyorlar”! . Oysa bu suyun kaynağı da belli, nereden ne şekilde geldiği, hangi ana damarlardan beslendiği de bilinmektedir. Mekke’ye 100 km kadar uzaklıkta bulunan Taif kentindeki dağlardan gelen yağmur suları, toprak altında temizlenerek Zemzem kaynağına ulaşır. Bu bağlamda, herhangi bir sır yahut keramet yoktur. Türkiye’nin her köyünde, aşağı yukarı çeşme suları, yakın yahut uzak dağlardan gelir. Bu su kolay tükenmez ve gayet lezzetli olur. Bizim köyün suyu için de yaşlılar “en sağlıklı su” derlerdi. Zemzem cennetten değil, geolojik ve bilimsel verilerle basitçe açıklanabilinen bir sudur.

Cennetten kaynağı yok, yok bilinmeyen bir yerden geliyor gibi uydurmalarla, illa ki insanları keyifleri için kandırmıyorlar. Suudi kralları, bütün bunlardan büyük menfaat kazanıyor.
Hac turistliği devam ettikçe…

Zemzem farklı bir su mu?

İnternet aleminde, büyük gazetelerde ve medyalarda her yıl aşağı yukarı biri çıkar,
“Avrupa’da laboratuvarlarda yapılan araştırmaya göre Zemzem suyu diğer sulara göre çok daha az kükürt taşımaktadır.” diyerek, insanları aldatır. İnternet aleminin altını üstüne getirebilirsiniz, istediğiniz yere sorabilir, istediğiniz kaynakları karıştırabilirsiniz. Hiçbir Avrupa laboratuvarında böyle bir araştırma yoktur. Zaten böyle bir araştırma olsa, bunu söyleyenler kaynağını beraberinde verirlerdi. Yine aynı kişiler “bu su diğer sulara göre çok daha besleyici ve çok daha fazla mineral barındırmaktadır” diyerek, sanki ayrı bir özelliği varmış süsünü yaratmaya çalışmaktadırlar. Oysa Zemzem suyu ile herhangi bir araştırma bulunmadığından bunları bilmemiz mümkün değildir. Suudi krallığı izin verir mi hiç buna…? Buna birde WHO’yu alet ediyorlar ya… WHO raporlarına göre güya dünyanın en içilebilir ve sağlıklı sularından biri olduğu söyleniyormuş.
Dikkatinizi şuraya verin şimdi “Sağlıklı sularından biri”. Yani bizim köyün suyu da zemzem gibi sağlıklı, zemzemin özelliği bu açıdan WHO’ya göre yok.
Zaten dağlardan gelen sular genel olarak en sağlıklı sular olarak bilinir.

Mekke’ye bu kadar yakın mesafedeki Taif‘in görmezlikten gelinmesi, bütün bilimsel gerçeklerin gizlenerek hala “Zemzem’e” gizemler yüklenmesi ve zemzemin kaynağının bilinmediği iddia edilmesi, bilimsel bulgulara ve ilmi gerçeklere ters düşmektedir.

Sonuç: Zemzem içme, Zemzem kutsama ve Zemzeme gizem atfetmek İslam dini ile bağdaşmaz. Benim ALLAH’ım kuyudaki suya hapsedilmekten çok daha yücedir. Onun için herkes aklını başına toplasın, artık şu hurafe kirliliğinden kurtulsun!

Saygılarımla,

Mustafa Çelebi

Bronz Çağı: Evlatlar mı Köleler mi? Kadınların gizemi

Bronz Çağı: Evlatlar mı Köleler mi? Kadınların gizemi [1]

4.000 yıl önce de sosyal eşitsizlik vardı: Bilim insanları Bronz Çağı mezarlarını inceledikten sonra bunu keşfettiler. Bazılarının mücevher gibi hediyeleri vardı, diğerlerinde yoktu. İskeletler de analiz edildi.

Sosyal açıdan aşağı insanlarla tek çatı altında yaşayan zengin bir çekirdek aile: Bronz Çağı kadar erken ve dolayısıyla 4000 yıl önce, bir hane içinde nesiller boyu devam eden sosyal eşitsizlik vardı. Jena’daki Max Planck İnsanlık Tarihi Enstitüsü, Tübingen Üniversitesi ve Münih Ludwig Maximilians Üniversitesi’nden (LMU) araştırmacılar, 2019’un sonunda “Science” dergisinde bunu bildirdiler.

Augsburg’un güneyindeki Lech Vadisi’ndeki kazılar, mülkiyet ve statünün miras kaldığı, karmaşık bir sosyal yapıya sahip bir toplumun resmini çiziyor. Şimdiye kadar, bilim insanları sosyal olarak aşağı düzeydeki hane halkı üyelerinin tam rolü hakkında yalnızca tahminlerde bulunabiliyorlar.

Çalışma için, insan genetikçisi Alissa Mittnik ve arkeologlar Philipp Stockhammer ve Johannes Krause liderliğindeki ekip, Bavyera Lech Vadisi’ndeki Bronz Çağı mezarlıklarından kalıntıları analiz etti. Orta Avrupa için Bronz Çağı, M.Ö. 2200 ile 800 arasındaki dönemdir. Taş Devri’ni takip eden çağda insanlar, o dönemin toplumları, hareketlilikleri ve ekonomileri için geniş kapsamlı sonuçları olan bronz döküm becerisi kazandılar.

Bilim insanları, ilişkileri belirlemek için sadece mezar eşyalarını değil, 104 kişinin genetik verilerini de inceledi. Birleşik arkeolojik ve arkeojenetik bulgular, araştırmacılara o zamanın beraber yaşamına dair derin bir bakış açısı sağladı.

Bir hane içindeki hiyerarşiler

Yüksek mevkili ama yerli olmayan bir kadının mezarı, Haunstetten Kaynak: Stadtarchäologie Augsburg

“Zenginlik, biyolojik akrabalıkla ya da uzaktan atalarla ilişkiliydi. LMU’dan Stockhammer, çekirdek aile mülklerini ve statülerini devrediyor.” diyor. “Ama her çiftlikte, aynı zamanda fakir donanıma sahip yerel kökenli insanlar da bulduk.” Bu tür karmaşık bir arada yaşama yapıları, eski Roma ve klasik Yunanistan’dan bilinmektedir. Fakat Lechtal’deki insanlar 1500 yıldan daha önce yaşadı. “Aile yapılarındaki sosyal eşitsizlik tarihinin ne kadar geriye uzandığını bu mezarlar ilk kez gösteriyor.”

Tunç Çağı’nda hiyerarşik yapıların geliştiği yeni bir şey değil. Ancak arkeologlar için şaşırtıcı olan şey, bu hiyerarşilerin bir ev içinde ve nesiller boyunca var olmasıydı. Bilim insanları, mezar eşyalarından ölen kişinin sosyal statüsünü okuyabildiler. Lech Vadisi’ndeki daha yüksek sosyal düzeydeki erkekler için bunlar, öncelikle hançer, balta veya ok başı gibi silahlardı, yüksek sosyal düzeydeki kadınlarda ise zahmetli işlenmiş takılardı.

Bu tür (mezar) hediyeler, sadece yakın akraba aile üyelerine ve aileye 400 ila 600 kilometre uzaktan gelen kadınlara verildi. Daha önceki bir çalışmada araştırmacılar, Lechtal’deki kadınların çoğunun yurt dışından geldiğini ve bu nedenle muhtemelen bilgi aktarımında belirleyici bir rol oynadığını göstermişlerdi.

Mevcut araştırma bu teşhise uyuyor. Genetik analizler, dört ila beş nesli kapsayan ve sadece erkek soyları içeren soy ağaçları oluşturmayı mümkün kıldı. Arkeologlar için bu, kız çocukların yetişkinliğe ulaştıklarında çiftliği terk etmek zorunda kaldıkları anlamına geliyor. Oğulların anneleri ise sadece oraya taşınan kadınlardı.

Kleinaitingen’deki erken Bronz Çağı mezar–lığından hançerler ve kadın başlıklarının parçaları da dâhil olmak üzere seçilmiş mezar eşyaları.
Kaynak: K. Massy

Arkeogenetik, burada bize geçmişe tamamen yeni bir bakış sağlıyor. Jena’daki Max Planck İnsan Tarihi Enstitüsü Direktörü Johannes Krause, yakın zamana kadar geçmişte evlilik kurallarını, sosyal yapıyı ve eşitsizliği inceleyebileceğimizi düşünmemiştik.

Bilim insanları, ilgili çekirdek ailenin zengin bir şekilde gömülü üyelerinin yanında, hane nüfusuna dâhil fakir ve yerli olan, ama akraba olmayan gömülü üyeler de buldular. Boston’daki Harvard Tıp Fakültesi’nden Alissa Mittnik, “Ne yazık ki, bu kişilerin hizmetçi mi veya belki bir tür köle mi olduklarını söyleyemeyiz.” diyor. Çiftliklerin nesillerce erkek füru hatları üzerinden miras bırakıldığı ve bu sistemin 700 yılı aşkın süredir istikrarlı olduğu kesindir. “Lechtal, bireysel hanelerdeki sosyal eşitsizlik tarihinin gerçekte ne kadar eskiye gittiğini gösteriyor.”

Bu makale ilk kez 13 Ekim 2019’da ve daha sonra 12.04.2021 de WELT gazetesinde yayınlandı ve Türkçeye çevrildi.

*****

Tarihçiler, kadınların hem grup olarak hem de bireyler olarak geleneksel tarih yazımında nadiren yer aldığını belirtirler. Bu açıdan bakıldığında, yukarıdaki araştırmaların neticesinde, bilim insanları kadınların sosyal konumuna yönelik açıklamalarda bulunması olağanüstü olarak nitelendirilebilir.

Kadın Tarihi, Tarih biliminin ve toplumsal cinsiyet araştırmalarının bir alt alanıdır ve kadınların tarihteki etkinliklerini araştırmayı amaçlamaktadır. İngilizce “history” kelimesine benzetilerek bu yeni bilim dalına aynı zamanda “herstory” olarak da adlandırılır (erkek “o” anlamına gelen “his”  zamiri, yerini dişi “her” “o” ile yerini değişir.  Ancak history kelimesindeki, “his” hecesinin “his” zamiri ile bir etimolojik bağlantısı yoktur). Kadınlar tarihi üzerine araştırmalar feminizmin motiflerinden de kaynaklanabilir.

Kadın Tarihi araştırmaları ve Bilimi ABD de 1970’lerde güçlenen İkinci Kadın Hareketi’nin uzantısı olarak, üniversitelerde ilk enstitülerin kurulması ile başlamıştır. Almanya’da 1986 da ilk Tarihi Kadın Araştırmaları Kürsüsü Bonn Üniversitesinde ve İsviçre’de 1993de açılmıştır. [2]

Anaerkillık teorilerinin[3] tarihi, 18. ve 19. yüzyılların Hukuk Tarihi ve etnolojik yazıları ile başlar. Anaerkil teorilerin konusu,

  • anaerkil doğrusallığı veya annelik takibi; Sosyal özelliklerin ve mülklerin yalnızca annelerden kızlara, kadın soyu aracılığıyla aktarılması ve miras alınması anlamına gelir. Akrabalık ilişkilerinin, sosyal konumların, makamların, prestijin, ayrıcalıkların ve mülkiyetin bir nesilden diğerine aktarılması, kadının soyu hattında gerçekleşir. Babanın soyu ve erkek çocuklar bütün haklardan muaf tutulur.[4]
  • anaerkil yerleşim;
    Matrilocality (Latince mater “anne”, lokus “yer”: anneyle ikamet) etnososyolojide bir çiftin evlendikten sonra iki eşten birisinin annesinin ikamet ettiği yerde evlerini kurduğu bir konut takip düzenini (ikamet kuralı) tanımlar. Erken sosyal antropoloji, bunun kadının annesinin yanında yaşamak anlamına geldiğini var sayıyordu.[5]
  • anaerkil hiyerarşilerin oluşması ve ataerkil toplumların ortaya çıkması ve yayılması ile bunların tarihsel ve güncel özellikleridir. Esas olarak tarih, arkeoloji, etnoloji ve sosyolojiden araştırma alanları yer almaktadır. Fikirlerin ve araştırmaların tarihi boyunca, anaerkillik fikirleri  Marksizm, Nasyonal Sosyalizm, kozmik gibi çok çeşitli ideolojilerin yanı sıra feminizm, Yaşam Reformu Hareketi ve New Age gibi farklı sosyal akımlarda formüle edildi ve geliştirildi.

Çeşitli kültürlerde bir anaerkillik döneminin var olduğu fikri birçok anaerkillik teorisinin parçasıdır. Bunu çoğu erken araştırmacı, kadınların toplum yönetimine katılımı veya onların öncelikli sosyal egemenliği olarak anladı. Açıklama olarak “Büyük Tanrıça” fikri de sıklıkla tercih edildi. Yani erken tarih kültürlerinde kadın tanrıların var olması veya bir ana tanrıçanın diğer tanrıların annesi olarak kabul edilmesi, anaerkillik düzenine işaret olarak yorumlanmıştır.

“İlk çağlardan bu yana, kadın, toplumun yapılanmasında dolaylı ya da dolaysız biçimlerde rol oynamıştır. Kimi zaman tapınılan, kimi zaman korkulan, kimi zamanda önemi küçümsenmeye çalışılan kadını anlamak, dünyayı ve yaşanılanları farklı bir açıdan görebilmemizi ve gelişip zenginleşmemizi sağlayacaktır.

Üreme ve çoğalma kaygısı ile ilgili olarak, ‘Ana Tanrıça’ inancı yaygınlaşmıştır. Kadının doğurganlığı ön plana çıkmış, avcılıkla birlikte, doğumdaki rolü henüz bilinmeyen erkek ikinci plana itilmiştir. Birleşme ve doğum gibi durumları anlatan figürlerde erkek hep, yardımcı rolde gösterilmiştir. Bugüne dek, döneme ait, başlı başına tek bir figür olarak erkek heykeline rastlanmamıştır. Üreme ve çoğalma, tanrısal bir yaratı olarak değerlendirilmiş ve ‘erkeği doğuran kadın’ mantığı yaygın hale gelmiştir.

Yaşam, doğum, ölüm temalarının tümü kadınla ilişkilendirilmiştir.

Yemenli fotoğraf sanatçısı Boushra Almutawakel’in “Kadının Yok Oluşu” adlı fotoğraf çalışması…

Kadının doğurganlığı, sütünün gelmesi, ayın hareketlerine uygun biçimde adet görmesi, erkek için daima gizemli ve ilgi çekici olmuştur. Bu nedenle törenlerde, tüm katılımcılar, kadını sembolize eden aksesuarlar takmış ve giysiler giymişlerdir.

Kadın, daima yaşamı sağlayan bir kapı olarak nitelendirilmiştir. Ölüme ve dolayısıyla da yeniden doğuşa, kadın aracılığıyla geçileceğine inanılmıştır. Kadın aynı zamanda, günlük yaşamda da önemli bir yere sahip olmuştur. Erkeklerin çıktıkları avların, kadınların dualarıyla bereketli sonuçlanacağına inanılmıştır. ”[6]

“Birbirlerinden farklı olduklarını keşfeden kadın ve erkek, bir süre sonra birbirlerinin üzerinde egemenlik kurmaya çalışan iki farklı kutup haline gelmişlerdir. Cinsiyetler arasında yaşanan bu mücadele, kimi zaman erkeklerin kimi zaman da kadınların lehine sonuçlanmıştır. Fiziksel olarak daha güçlü olan erkek, kadını hegemonyası altına almış ve ona acı çektirmeye başlamıştır. Tek tanrılı dinlerin ortaya çıkısı ile bu durum kadını hapsetmeye kadar gitmiştir. Çünkü kadınlar, erkeklerin günahlarının bir sembolü haline gelmiştir. Erkekler, kadınları diğer erkeklerden koruma kaygısı taşırlarken, kadınları kapattıkları cehennemin büyüklüğünü fark edememişlerdir.”[7]

*****

“Erkekler …kadınları kapattıkları cehennemin büyüklüğünü fark edememişlerdir.”

Sayın Sedef Kapanoğlu’nu Yüksek Lisans Tezinden alıntıladığım bu cümleye, şahsi deneyimlerimden yola çıkarak düşüncelerimi eklemek isterim.

Erkekler kadınlara karşı işledikleri zulmün gayet iyi farkındalar.

Ancak asırlardır ve bugüne kadar süregelen, kültürümüzde ve kültürlerde erkeğin sosyal rolüne atfedilen çarpık ve saplantılı davranış modelinden artık erkekler sıyrılamaz hale geldiler. Sorgulayanlar, içinde bulundukları sosyal düzeni (aile, köy, şehir) terk etmek pahasına ancak bu kafa yapısından kurtulabiliyorlar. Ben kendi kurduğum ailem içindeki davranışımdan dolayı, babam ve erkek arkadaşlar tarafından çok aşağılayıcı ve alaycı tenkit ve azarlar işittim.

Eğer bu rol anlayışı ve onun beraberinde gelen sosyal baskı, aile içi ve kurumsal eğitimde, en erken yaşlarda değiştirilmezse, bu ebedi bir döngü olarak devam edecektir. Bu hem erkek hem de kız çocukları için geçerlidir.

Ömür boyu, bana huzur veren annem her zaman şöyle derdi ve halen diyor: “Seni mutlu edeceğine inandığın ne varsa yaşa. Senin mutluluğun benim mutluluğumdur. Bir şeyler ters giderse ben her zaman yanındayım.”

Annem bu söylediklerini de büyük bir titizlikle yerine getirdi. Bana kendi hatalarımı yapma hakkı tanıdı. Bundan daha büyük sevgi ifadesine rastlamadım.

Anneme minnettarım.

Aziz Annemin ve bütün annelerin anneler gününü en içten dileklerle kutlarım.

 

Nizamettin Karadaş

Kaynaklar:

[1] Bronzezeit: Töchter oder Sklavinnen? Das Mysterium um die Frauen; Alice Lanzke, “Welt” gazetesi, 12.04.2021, Türkçeye çeviri Nizamettin Karadaş;
Kinship-based social inequality in Bronze Age Europe”; Science 08 Nov 2019: Vol. 366, Issue 6466, pp. 731-734; DOI: 10.1126/science.aax6219

[2] Frauengeschichte, Wikipedia

[3] Geschichte der Matriarchatstheorien; Wikipedia

[4] Matrilinearität, Wikipedia

[5] Matrilokalität, Wikipedia

[6] Çin’de Kadın İmgesi; S. 8, 9; Sedef Kapanoğlu

[7] Çin’de Kadın İmgesi; S. 5, 6; Sedef Kapanoğlu

Adalet kişisel bir sorun mudur, yoksa toplumsal mı? (1)

Adalet, adı belirlendiğinden beri çözülememiş ikilemler içerir.

Justitia, adalet tanrıçasıdır. Görselde olduğu gibi bir elinde terazi diğerinde kılıç vardır ve gözleri bantla kapatılmıştır.

Justitia Antik Roma mitolojisinde eşitleyici adaleti temsil ederken ve bu nedenle temsil ve doğada Aequitas (=eşitlik) ile yakından ilişkili olsa da, Augustus döneminden beri Roma yorumunda adalet, Yunan mitolojik tiplemeleri olan Dike ve Themis ile karıştırılmıştır.

Mitolojiye göre Themis (terazi sembolü), geleneksel, ilahi düzen yoluyla var olan adaleti temsil ederken, Dike (kılıç sembolü) ise cezalandırıcı, intikam alma adaletini somutlaştırır.

Bu ikinci atıf (Dike), Hristiyan Orta Çağlarında ve sanat ve edebiyatta Justitia’nın cezai adalet veya hukuk sistemi anlamına evrilerek modern zamanı da etkilemiştir.

Gelelim adalet teriminin içindeki çelişkilere. Bunları Justitia’nın sembolleri ile açıklayabiliriz:

 Gözü bağlı Justitia:

Olumlu yorum: Kişinin soyuna, makamına, varlığına ve sosyal konumuna bakmaksızın herkese aynı adalet uygulanmalı.
Olumsuz yorum: Gerçeklere karşı kör olmak, gerçeği görmeden veya gerçeğe aykırı adalet sağlamak anlamına gelebilir. Bu olumsuzluk olumlu yorumdaki erdemin kaçınılmaz bir parçasıdır.

Justitia nın elindeki Terazi:

Sadece maddi ölçülebilen, para, mal, ürün, arazi gibi değerlerin ihlali ya iade veya tazmin edilebilir. Adalet terazisi dengeyi bulabilir.
Manevi değerler, yani her türlü özgürlükler adaletin keşfedildiği çağlardan bugüne kadar toplum sınıflarına göre belirleniyor. Kanunlar bu hakların eşitliğini kesin ifade etse bile uygulaması eşit olamıyor. Bu hakların ihlalinde maddi tazmin öngörüyor, ancak gerçek tazmin mümkün değil. Hayat, sağlık, itibar ve özgürlük geri verilemiyor. Fail varlıksız ise tazmin hiç çare olamıyor. Kör eden göz bağı teraziyi etkiliyor.
Çare kolay: Cezalandıran adalet.

Justitia’nın elindeki kılıç sembolü

Bugün bilindiği ve kanıtlandığı gibi cezalar ne suçtan caydırıyor ne de onu önlüyor. Suç sayısı azalmıyor. Kılıç failin gövdesini kesiyor ama suçun önünü kesemiyor. Çoğu zaman cezalar hiç uygulanmıyor veya sadece hafifletilmiş uygulanıyor, çünkü cezanın infazı ve icrası çok pahalı. Almanya’da bir cezaevi mahkûmunun günlük masrafı 250 EURO.
Netice: Justitia’nın kör kalması daha ucuz.

Cevap İlkay Hanım: Terazi ve Kılıç şahsi sorun, körlük toplumsal sorun.

Yazımın sonundaki Twitter zincirimde telgraf tarzında belirttiğim adalet/hukuk düzeninin içinde çözülememiş ve hatta hukuken resmileştirilmiş, yani kabul edilmiş çelişkiler, göz yumulmuş eşitsizlikler var. Bu gerçek ve anlayış Roma Hukuk Düzeni üzerine kurulmuş bütün adalet sistemleri için geçerlidir. Yani Avrupa ve Amerika’daki tüm Hristiyan devletler için geçerlidir. Roma İmparatorluğunun merkezinde gelişen ve büyüyen Hristiyanlık Roma Hukukunun değer tablosunu belirlemiştir. Yahudi, Hristiyan ve İslami hukuk düzenleri benzer değer tablolar üzerine kurulmuş olsa bile, tarih ilerledikçe farkları büyümüştür.

Üç Aylar

Uzayda Geçen Rüyalarım (2)

Gurvan Sar – Üç Aylar

Bugünkü rüyamda büyük bir Uzay gemisinin kaptanıydım. Görevimiz keşif. Yeni yıldızlar, gezegenler uygarlıklar ve galaksiler. Uzay gezilerimizde uygulamamız gereken temel komutlar: Eğer uzayda yeni uygarlıklarla karşılaşırsak, onların iç düzenlerine karışmamız yasak. Uygar toplumlar; henüz uzay çağına gelmemiş ise iletişim kurmak yasak, sadece gözetlemek izinli. Uzay çağına ulaşmış toplumlarla ise, iletişim ve tanışmamız şart.

Evrenin gözlenebilir sınırındaki Üç Aylar gezegenine gittik. Bu gezegeni ve onun güneşini Moğolların, Jüpiter’in arkasında sabit bir yörüngeye yerleştirdikleri devasa bir uzay teleskopu ilk olarak görüntüledi. Yıldızlar Birliği (YB) antlaşmasında yeni gezegenin ismini belirleme hakkı onu keşfeden ulusa verilmesini öngörüyor. Moğolların gezgene verdiği isim “Gurvan sar” = Üç Aylar YB de kayıt edilip resmiyet kazandı.

Üç AylarYB üyelerinin görüntülerden son altmış senede çıkardıkları bilgilere göre Üç Aylar’ın jeolojik yapısı, ısısı ve atmosferindeki gaz karışımı Dünyanınkine eşit. Güneşine olan mesafesi de yaşama elverişli. Gezegenin ismini belirleyen özelliği ise, yörüngesinde üç tane ay olmasıdır. Bu ayların iki tanesi Gurvan Sar’ı dikey yörüngede ve diğeri de yatay yörüngede ve farklı hızlarla çevreliyor. Her onbeş dünya-senesinde bir, bu üç ay aynı eksen üzerinde buluşuyor ve ardı ardına sıralanıyorlar. Bu sıralamadan dolayı gezegen olağanüstü büyük yerçekimi etkisinde kalarak güneşinden uzaklaşıyor. Ayların bu buluşması sona erince tekrar güneşinin yer çekimi ile güneşine yaklaşıyor.

Bronz ÇağıGörev gereği, bu gezegeni ve çevresini haritalamak üzere, bize verilen koordinatlara gittik. Önce çevresini haritaladık. Aradan 8 gün geçmesine rağmen uzun ve kısa menzilli taramalarımızda gezegeni bulamadık. Bir gün benim vekilim ve boşandığım eşim Valera mekik görevine liderlik ederken, aniden ortaya çıkan bir gezegene acil iniş yapmaya mecbur kaldı. İşte bu gezegen bizim aradığımız Üç Aylar’dı. Mekiğin kamera görüntülerinden; indiği yere yakın, kasaba büyüklüğünde bir yerleşim alanı olduğunu gördük ve timi uyardık. Yerdeki timin daha sonra verdiği raporda orada insan toplumu olduğunu ve Dünyanın Bronz Çağı seviyesinde bir kültürde yaşadıklarını öğrendik.

Beş kişilik tim, gemiden dönüş için uygun meteorolojik bildirim beklerken, çevreyi keşfetmeye başladılar. Ormanlık araziden sonra bir tarım arazisine ulaştılar ve yakında ahşap evler gördüler. Her ne kadar o evlerden uzak ve gizli kalmaya çalışsalar da karşılarına ağaçların arasından aniden iki küçük çocuk çıktı. 8 – 10 yaşlarında olan çocukların üzerinde elle dokunmuş ilkel kumaşlardan kıyafetler vardı.

O anda olanları Valera raporunda şu şekilde anlatıyor:

“Bizim tim ve çocuklar da birbirini fark edince dona kaldılar. Çocukların gözleri bir yüzümüze bir de üniformalarımıza baktıktan sonra çocuklar hızla uzaklaşarak koşmaya başladı. Erkek çocuk hemen kaçıp giderken, küçük olan kız çocuğu yere düştü ve kaşının üstü kanamaya başladı. Hemen kızın yanına gittim ve ayağa kaldırdım. Kızın canı çok acımıştı. Elini alnına attı ve kanı gördü. Kaçmak istedi. Belimde takılı olan tıbbi tedavi aparatı ile alnındaki kanı temizledim, kanamayı durdurdum ve yarayı iz bırakmadan kapattım. Kızın acısı 15 saniye içinde geçti, çok şaşırdı ve uzunca minnet dolu gözleri ile gözlerime baktı. Beni baştan aşağı yavaşça gözden geçirdi. “Senin adın ne, yaramı nasıl o kadar çabuk iyileştirdin? Sizi göklerden inerken gördüm.” dedi. Adım Valera dedim ve kız hemen koşarak uzaklaştı. Tim arkadaşlarım da ilerlemişlerdi. Koşarak onlara yetiştim. Beraber bir bahçede asılı çamaşırlar arasında, halkın arasına karışmak için, üstümüze uygun elbise aradık. O anda evden bahçeye çıkan bir kadınla göz göze geldim ve biz birkaç kıyafet çalarak hızlı bir şekilde koşarak oradan uzaklaştık. Daha sonra kasabaya indik, insanları ve sosyal hayatlarını biraz inceledik.

Kaptanın emri üzerine pazar yerinin çevresinde 5 evin çatısına gizli kamera ve mikrofonlar yerleştirdik. Mekiğimizdeki arızaları giderdik ve dönüş için uygun hava şartlarını bekledik. Üç Aylar’da toplam on gün kaldıktan sonra gemiye döndük.”

Ertesi sabah köprüde Valera’nın raporunu dinledikten sonra çok sinirlendim. Daha uzay çağına çıkmamış bir toplumla temasa geçerek YB yasalarını ihlal ettiği için onun dosyasına bir ikaz ve ihtar bildirisi yazdım. Tam o anda köprünün dev penceresinde görünen gezegen sessiz sedasız kayboldu.

Bütün tarayıcılarımızı kullansak da Üç Aylar’ı bulamadık. Ancak, bazı ışın kalıntılarından gezegenin muhtemelen hangi istikamete gittiğini tespit edebildik. Acilen gemideki astrofizik ve sosyoloji uzmanlarımızla toplantı düzenledim. Uzmanlar Üç Aylar’ın atmosfer verilerinde gezegeni gizleyecek bir özellik olmadığını ve sosyologlar da yerel toplumun henüz herhangi bir kamuflaj teknolojisi üretecek kadar gelişmediğini belirttiler.

Solucan DeliğiAstrofizikçilerin sunabildiği tek açıklama bulunduğumuz konumla, yani evrenin sınırlarında olduğumuzla alakalıydı. Onlara göre buranın “yakınında” komşu bir paralel evrene giden solucan deliği olması ve gezegen bir pandül gibi iki evren arasında salınması muhtemeldi. Bu şekilde hem gezegenin aniden karşımıza çıkması hem de aynı şekilde kaybolması açıklanabiliyordu. Üç Aylar’ın ilk görünüşünden yok oluşuna kadar tam 11 gün geçtiğini hesaba alarak, gezegenin 11 gün sonra tekrar karşımıza çıkma ihtimali üzerinde fikir birliği sağlandı. Bilim insanlarının tahminlerine göre gezegen, solucan deliğinden geçerken bir zaman sıkışmasına maruz kalacak ve gerçekten 11 gün sonra geri dönerse; gezegende 700 sene geçmiş olacaktı. Yani, Üç Aylar da yaşayan toplum bizdeki Orta Çağın başlangıcına varmış olacaklardı.

Bu bilgileri teyit etmek üzere ben, orada 11 gün beklemeye karar verdim.

Günler çabuk geçti. Hepimiz çok heyecanlıydık. Nihayet o gün geldi ve Üç Aylar tekrar karşımıza çıktı. Küçük kızla temasta bulunduğu için Valera’yı da yanıma alarak, toplam beş kişilik bir tim ile gezegene indik. Bu sefer uygun kıyafetleri gemide giyinerek hazırlıklı gittik ve kimse fark etmeden 11 gün önce gördüğümüz kasabaya gittik. Sosyologların tahminleri doğrulandı, yerel toplum orta çağ seviyesine evrilmiş. Kasaba büyümüş, 150 bin nüfuslu bir şehir olmuş.

TapınakŞehire girerken gördüklerimiz bütün timi ansızın dondurdu. Binaların giriş kapılarının üstünde aynı resim asılıydı. Valera’nın parlak mavi üniformalı portresi. Yanımızdan geçen insanların boynundaki kolyelerde veya göğüslerinde, bizim üniformalarımıza taktığımız iletişim cihazına benzer rozetler takılı idi. İnsanların kıyafetlerindeki ana renk parlak maviydi. Şehir merkezine giderken gördüğümüz tapınakların çok daha büyüğü merkez meydanında vardı. Devasa tapınağın 20 metre uzunluğunda renkli camlarında gökten inen ve küçük bir kızın yarasını iyileştiren Valera motifleri işlenmişti.

Valera’nın üzerine kurulmuş, bütün gezegeni kaplayan inanılmaz bir din kültürü oluştuğunu anlamaya başladık. İnsanlarla ettiğimiz birkaç sohbetten öğrendiğimize göre, 700 sene evvel yaşanan bir olaydan sonra başlamış bu dini inanç. O zaman Valera ve beraberinde dört meleği göklerden inmiş, küçük bir kızın anlındaki yarayı sihirli bir alet ile hemen yok etmiş. Bir kadının bahçesinden de Valera melekleri kıyafetler almışlar. Mağdur kadın ve ailesi binlerce insana o kıyafetlerden dikmiş, çünkü bu giyim Tanrı Valera ’dan tercih edildiği için kutsal sayılmış. Zamanla yerel töreler ve ibadet şekilleri ortaya çıkmış, mezhepler ve tarikatlar oluşmuş. Bazı mezheplerde insanlar hatta Valera’nın “iniş” tarihinden önce üç ay oruç tutmaya başlamış. Kutsal kıyafetler artık günlük giyilmese de oruç vaktinde, tapınaklarda ve evdeki ibadetlerde giyiliyormuş.

Merkez meydandaki Ulu Tapınak’ta aynı zamanda, en yüksek Valera dini lideri bayan hazretleri XIV. Pauline Valera’nın ikamet ettiğini öğrendik. Büyük bir bağış karşılığında aynı akşam onun huzuruna kabul edildik.

Görüşmede Valera yüzünü bir kapüşonla gizlerken, diğer tim arkadaşlarının ardında durdu ve ben Pauline hazretlerine uzun bir süre Valera’nın bizim gibi bir insan olduğunu, Tanrı olmadığını anlatmama rağmen onu ikna edemedim. Dini lider sinirlendi ve gitmemizi istedi. O anda Valera, üzerindeki elbiseyi çıkarıp üniformasıyla öne fırladı. Valera’yı gören Pauline hazretleri zerre kadar tereddüt etmeden yere çöktü, secde etti ve kalktı. Valera belinde takılı çakıyı çıkarıp kendi elini kesti ve hemen ardından tedavi cihazı ile kanayan elini saniyeler içinde onardı. Pauline’nin ilk tepkisi “Bunu bende de yapabilir misiniz?” sorusu oldu. Valera aynı şekilde dini liderin de elini kesti ve onardı.

Bu gösteriden çok etkilenmiş olan Pauline hazretleri Valera’ya bakarak bir açıklama yaptı:

“Ben 700 senelik geleneğimize uyarak sizin Tanrı olduğunuza inandım. Şimdi artık inanmıyorum. Ama bu bizim toplumumuz için hiçbir şeyi değiştirmeyecektir. Ben gezegenimizdeki 150 milyon insanın dini lideri olarak büyük bir sorumluluk üstlendim. Bu kadar insanın 700 senelik inancını ve kültürünü kafalarından silemem.

Hem siz olmasaydınız sevgili Valera, bir başka Tanrı kesinlikle bizim karşımıza çıkacaktı.

Şimdi artık burayı ve gezegeni derhal terk edin!! Bir daha da buraya uğramayın!!”

Ben bu rüyamdan uyandım, tüylerim diken diken olmuştu. Televizyon ve oda ışığı açık uyuya kalmışım. Televizyonda Tanrılar ve Peygamberler isimli bir belgesel bitiyordu.

Rüyamı düşünürken gün içinde bilinç altında kalan anılarım aklıma geldi. Uyumadan evvel bütün günümü, 2 yaşında olan ikiz yeğenlerimle ve 4 yaşındaki yeğenimle geçirdim. Hava güzeldi, beraber çocuk parkına gittik. Parkta büyük bir kere yere düştü ve alnından kan akmaya başladı. Hafif bir çizikti, hemen temizledim ve çantamda bulduğum bir yara bandıyla kapattım. Öğlen uykusundan sonra havuza gittik, hem eğlendik hem yorulduk. İkizler üzerimde dağlara tırmanır gibi benden hiç ayrılmadılar. Büyük ise, kedi gibi etrafımda dolandı bol bol hareket etti.

Akşam yemeğinden sonra ablam, çocukları almaya geldiğinde küçükler uyuyordu, büyük de kafasını kucağıma dayamış, benim sesli okuduğum kitabı dinliyordu. Yeğenler gittikten sonra televizyonu açtım, haberleri izleyecektim.

Sonrası malum. Rüyamı sizlere ilettim. Yazımı tamamlamadan size bir sorumu iletmek istiyorum.

Siz Tanrı olabilseydiniz, yarattığınız varlıklara karşı nasıl davranırdınız?

Nizamettin Karadaş

Kadın Tanrı Doğurdu (7)

Anu, cennetin ve göklerin Tanrısı olarak, bulutlardan oluşmuş bir masada en leziz yiyecek ve içecekleriyle sıradaki davetlilerini bekliyordu. Melekler, sırtlarında Türkan Saylan ve Sappho’yu getirip ve çok naifçe masadaki yerlerine oturmalarına yardım edip uzaklaşırlar.

Anu: Kutlu bir akşam olacak, hoşgeldiniz sevgili khatunlar. Öncelikle dilmundaki (cennetteki) güzel zamanlarınızdan fedakarlık ederek, davetimi geri çevirmediğiniz için sizlere çok teşekkür ediyorum.

Saylan: Carpe diem yaşayacağımız herhangi bir an olacağını zannetmesemde, bu ince davetinize teşekkürler. Merhaba An! Ben sizin diğer isminiz olan An ile hitap edeceğim, sebebi açık ve ortada; carpe diem, cennetlik An 🙂 !

Sapho: Esenlik dolu akşamlar olsun diyeceğim de hangi Tanrı kabul eder gerçekleştirir dileğimi bilemiyorum, belki bu masada da Tanrılar müdehaleden uzak kalacak. Hoş buldum demek adetten, bimukabele… 🙂

Hafif bir tebessüm oluştu.

Anu: Sizleri davet etme sebebim, kaderlerinizde her türlü zorluğa rağmen kendi çağlarınızda hayatınızı insanlara adarken, yaşamınızı ya da en sevdiklerinizle yaşayacaklarınızı feda ettiniz. Sayenizde, dilmunda nüfus arttı. Okuttuğunuz her kız ve o kızların yetiştirdikleriyle medeni olma yolunda tarihin kararsız çizgilerine yön verdiniz. Ahlaksız ve suçlu nüfusun çoğalmasına da engel oldunuz. Tebrikler.

Her ikinizde bulunduğunuz zaman dilimlerinde günahkar insanların/şeytanların hedefi oldunuz. Her şeye rağmen yılmadan yolunuza devam ettiniz. Çocuklarınıza daha güzel yarın bırakmak için elinizden gelenin en iyisini yaptınız.

Gittiğiniz yolda çok fedakar adımlar atarak, hiç tutulmayacak minik ellerin elinden tuttunuz. Köle tüccarlarının ellerinden minik kızları kurtararak güzel bir hayat yaşamalarına sebep oldunuz. Dilmuna öğrencileriniz ve sizler buraya geldikten sonra bile, açtığınız ufukta okumaya devam eden kızların sizlere minnetini izlemekse, adıma çok mutlu eden bir seyir.

Sappho: Yaşarken neden bu tebriği almadık? Öncelikle kendi adıma şunları iletmeliyim. Tarihte ilk ilkokulu açarak, tarihin akışını değiştirdiğimin bilincindeydim. Başarılarım, köle tüccarlarını ve kadın düşmanlarını karşımda topladı. İftiralarıyla beni sürmeden önceki ailemle ve okuttuğum kızlarla olan anılarım birer cennet hatırası olarak kaldı. Peki ödülüm öldükten sonra, yüce divanınızdaki bu şatafatlı sofrada teşekkür mü yani?!.

Saylan: Ben, Sappho zamanlarından şanslı bir zaman çizgisinde yer aldım. Biz kadınların özgürlüğünü kazandıran Atatürk’ümüz cehalete karşın aydınlık sunmuştu. 1938’den sonra coğrafyamızda, karanlık her geçen gün artıyordu. Tek istediğim Mustafa Kemal Atatürk’ümüzün kızı olarak, onun izinden en iyi şekilde yürümekti. O doğuda 8 yaşlarından itibaren başlık parasıyla satılan kızların evlendirilmek için yaşlı, ağa ya da şeyhlerin önünü kesmeyi eğitimle mümkün bulmuştum. Kızlarımız yaşamadan ölmemeliydi.

Hiç elleri tutulmayacak çocuklara yardım ulaşmasına vesile oldum, onların elinden tutup karanlıklardan aydınlığa çıkmalarına sebep oldum. Bu anlatımlarımın sizin için ne kadarı ifade ediyor, çok büyük cennet Tanrısı An! Hadi diyelim ki hasarlı yaratıklar yarattınız, köle tüccarları gibi acımasız; peki neden o çocukların gözyaşlarını silmek veya hasarlı yaratıklarınıza neden engelleyici durumda bulunmadınız?

Anu: Lütufkar ruhlar, açıkçası söylemlerinizde fazlasıyla haklısınız; hoşgörü sunuyorum. Biz Tanrı ve Tanrıçalar insanlara müdehale edemiyoruz. Hepimizin yaşayanlar için müdehale sınırı var, çünkü daha kendimizden ruh üflemeden, dünyadaki canlılar için projeyi hazırladığımız vakit, bir anlaşma yapmıştık. Bu anlaşmaya göre canlılara müdehale etmeyecektik. Anlaşmaya uymayan ise, intihar edilmek üzere zorlanacaktı. Bu şu demek sevgili konuklar, bizler yalnız intihar edersek geri dönemiyoruz, yoksa elbette ölümsüzüz.

Anlaşmayı çoğunluğumuzun kabul etme sebebi, işgüzarlığın önünü kesmekti. Ne kadar çok inanılırsak o kadar büyük Tanrıyız. İçimizden herhangi bir Tanrı insanlara müdehale etseydi, tepkiyle ve daha iyisini yapmak için bir başka Tanrı veya Tanrılar karşılarına çıkacaktı. Bu durumda, yarattıklarımızın hem seçimlerini bilmeyecek, hem de seçimlerinin sonuçlarını bizler de yaşamayacaktık.

İlettiğim sebeplerden, sizleri kötülüklerden esirgeyemeyen tüm Tanrı ve Tanrıçalar adına çok özür diliyorum; onlar ve adıma da sizlere minnetimi iletiyorum.

Sappho, hüzünlü bir edayla konuşmasına başladı.

Sappho: Dilmunda, Türkan gibi benden çok sonra yaşamış olan aynı coğrafyadaki insanlar ile sohbetlerimden çıkarımım; hiç taşları toplayamamış olduğum gerçeği ile yüzleştirdi. Bir coğrafik bölge nasıl asırlar sonra aynı sınırlarda, benzer sorunları yaşar diye düşündükçe, dilmunda insanlığa ve sizlere umutsuzluk cehennemi yaşadım.

Anu: Biz Tanrılara yazdığın şiirlerin dahilinde, söylediğin şarkılarınla; dünyadaki şöhretin burada da devam ediyor. Sen hep ışık oldun, düşmanların senin unutturulman için ne çok şey yaptı ve bak hala hayranların, seni zaman çizgisinden silmek isteyenlere inat unutmuyorlar seni.

Sapho: Sizler, sanatçı olarak belki ruhuma bir değer katmamış olabilirsiniz. O acılarımdan, sizlere isyan kelimelerimden oluşan şiirlerimi yazdığım vakitlerde, sizleri yok da saymıştım. Buraya gelme sebebim, siz Tanrı ve Tanrıçaların sunduğu dünyadaki yaşam standartları için yaptığınız açıklamada Anu, neden müdehale etmediğiniz sebepleri duymak istemiştim.

Duyduklarım karşısında siz Tanrı ve Tanrıçaların kararına saygı duymadığım gibi kınıyor ve sizlere isyan ediyorum. Çünkü, dünya gezegeni son buluncaya dek; çok az insan çok zengin olmak için, çok insan ve çok canlı ezilecek. Bu duruma ben insanlar için kader diyemiyorum, bu duruma tanımım; sizlerin temelini hazırladığınız katliamlar olarak buluyorum. Anu, ben binlerce asır sonra tekrar yaşayacağım, peki ya siz karar verenler inançlar zayıfladıkça nasıl yaşayacak, bence bu konuda yüksek şurayı uyandırın bakalım, nelere ulaşacaksınız merak ediyorum.

Anu: Bir çoğumuzun gücü azaldı. Bakmayın bizler de yorgun düştük. Yenilik yapmamız gerektiği zaman birleşip yol almayı biliriz ki o vakitse, birkaç bin asır sonrasında gelecektir. Durumları bizler binlerce asırdır görüyorduk. Saylan, düşünüyor ve sözlerini hazırlıyor gibisin?

Saylan: Fani dünyada hep merak ettiğim konuya değindiniz. İnananlarınız kadar güçlü olduğunuzu ilettiniz siz Tanrı ve Tanrıçaların. Hesapladığınız formülden çıkan sonuç, yeryüzünde çoğunuzun unutulduğu ve tapılmadığı zamanlardasınız. Yeni Tanrı ve Tanrıçaların karşısında kaybettiniz, misal olarak bir örnek vereyim, şu an dünyada bir muktedire ilah yenildi. İlahtan çok ona tapıyorlar. O da gücünü kullandıkça, insanlar daha az zor kullansın diye daha çok tapıyorlar. O oy kazanırsa kaos bitecek sanıyorlar, ona dualar edilirken diğer yandan; ona inananlar ya da inanmayanlar, bir şekilde popülerite kazandırtıyorlar. Yani demek istiyorum ki yarattığınız yeni Tanrılar, siz Tanrıların yalnız acımasızlık örneklerinin izinden yürüyorlar.

Tüm yeniler de siz eskilerin izinden güç kazanma peşinde yürüyorlar. Sonuç nereye varacak bilmiyorum ama, bir bilim insanı olarak iletmeliyim ki siz Tanrı ve Tanrıçalar, biz iyi niyetli insanlar kadar sevilmiyor olacaksınız. Asırlar geçse de cüzzamlı insanlar için verdiğim çabam unutulmazken, sizler yalnızca isyanlarda anımsanacak ve küfür destanlarında ya da lanetlerde yer alıyor olacaksınız. Zamana bıraktığınız planlar da ortada, yarattığınız bu dilmunda belki yıkılır, belki de her şey koca bir sıfıra varır.

Anu: Siz insanlar yarattıklarımızdan dolayı, bizlerinde hata yapmış olabileceği ihtimaline dahi katlanamıyorsunuz. Neden suretimize benzer yarattık siz insanları, bizim suretimize benziyorsanız, suretinizden suretimizi tahmin edebilir, bizleri de çok yargılamayabilirdiniz. Dilmuna gelirsek Sappho, ben yalnızca dilmunu ve gökleri yarattım. İnsanlar gündüz mavi gökyüzünü sevdikleri gibi, onlara uyurken de yıldızları bahşettim, hatta yıldızların lütufum olduğunu anlasınlar diye, yağmurlu havalarda onları özlettim. Benim ilk anlaşmada rolüm, dilmun ve göklerdeydi. Elbette bazı görevlerde başka Tanrılarla da yer aldım, fakat asla bulunduğunuz atmosferdeki olayların etkilerinden sorumlu değilim. İyi niyetli ve doğru yaşayan siz insanlara mükafatı vermeyi ben istemiştim.

Ben bir Tanrı olarak, ölümsüz yaşamıma devam etmek istiyorum. Diğer Tanrı ve Tanrıçaların karşısına çıkmadıysam, bilin ki gücüm yetmeyeceğinden.

Sappho: Sözlerinizden sonra, diğerlerinden sizi bir adım önde buldum tebrik ederim. Ben ve Saylan gibi insanlara cennetle borcunuzu ödemeniz mümkün değil. Hesaplaşmamız mümkün değil! Bakın, ne ben ne de Saylan bir yudum bir şey içmedik ve bir kırıntı dahi ağzımıza koymadık, hem de sunduğunuz bu güzel şatafatlı sofradan. Affetmek sizleri ne mümkün?!. Siz günah çıkardınız ben cevabımı ilettim, diyeceklerim bu kadar çok bile konuştum!

Saylan: An’ların toplamı sınırınız olan dilmunda mı sanıyorsunuz? Hayır değil. Burayı bile gerektiği gibi hazırlayamamışsınız. Bakın size asıl cenneti anlatayım. 

İyileştirdiğim hastanın mutluluğunun yüzüne baktığımda yaşadım cenetimi! Okuyarak ilerleyen her kızımda, sunduğu yarınları görünce yaşadım cennetimi. Kocamın yüzünde ya da oğullarıma sarılırken yaşadım cennetimi. Burada cennet falan palavra! Asıl cennet güzel yaşamakta. Sizin cennet anlayışınız bu sofra ve dinginlik. Benim cennet anlayışımı anlamanız da mümkün değil ki sunduklarınız ortada, üstelik yaşadıklarımı da yaşamadınız ki anlayasınız ve sunasınız cennet…

Sappho gibi sizin halinize bir nebze hak versem de affediniz, çok da taktir edemedim. Şunları söylemeden edemiyorum, siz Tanrı ve Tanrıçalar, bizlerin karşısında ezildiniz ve ezileceksiniz. Benim yolumu seçen aydınlanmacılar, dünyaya güzelliklere öncü olarak, sizleri hiç var olmamış sayacak nesilleri yetiştirecek. Kurbanlarınız azaldıkça, yarattığınız ırklar mesut yaşayacak.

Eylemlerimizde gizli samimiyetimiz, eylemlerinizde gizliydi kaderlerimiz. 

Hem bana, hem Sappho’ya ya da birçok dünyanın daha yaşanılır olmasına sebep olan insanların olmasına sebep olmamalıydı. Öyle bir düzen kurmalıydınız ki bu dünyada bizim gibiler hayatlarından fedakarlık ederek yaşamamalıydı. Hiç hak etmediğim iftiralara uğradım, aynı Sappho gibi. 

Değişmez tek şey doğrudur, ben dilmunu pek kendime göre bulmasam da işittiğim kadarıyla, bana kötülük ayakları yapanların bazıları cehennemlerine ulaşmışlar.

Cennetim umduğum gibi değil, fakat birileri için cehennem gerektiği kadar cezada doğru onanmaların yeri olması umuduyla.

Dedi ve Anu’ya baktılar, Anu sözlerini bulamıyor gibiydi. Biraz dilmun hakkında biraz da dinler hakkında sohbet edip ayrıldılar. Tekrar dilmundaki haneleri için Anu melekleri çağırdı. Sappho ve Saylan, Atatürk’ün dilmundaki malikesine varmak için karar kıldılar, yolculukları boyunca Anu ile sohbetlerini tartıştılar, hoş bir ima bırakmıştı. Yolculuk tamamlanınca melekleri gönderdiler.

Dilmundaki en büyük malikane Atatürk’e aitti, Anu ve diğer Tanrılardan daha çok dua almasından hak etmiş olmalıydı. Girişteki bahçede Zübeyde Hanım’la birlikte oturan Ali Rıza Bey’e Sappho, büyüttüğü oğul ve kızı için anılar anlatmasını rica etti.

Bir ülkenin kaderini tam bağımsızlıkla kutsayan asil ruh, ne eylediyse güzel eyledi. Çocuk esirgeme kurumları, Kızılay ve devlet parasız yatılı okullar gibi en büyük kurumları, çocukların güzel yarınlarında yaşamaları için, en iyi zemini hazırlayan dünyadaki en iyi kalpli liderdi biri. Bir diğeri abisi gibi evlatlık edindiği çocukları okuttu ve miraslar bıraktı. 

Tanık olduğum anılardan işittiklerimde, eğitimin ilk aileden geldiğini tecrübe ettim. Ben de cennette artık biraz gezeyim.

Elçi Hüma

***

Bu yazı bir kurgu yazısıdır. Bu kurgumla öncelikle eğitimde fedakarlık eden büyüklerimizi sevgi ve şefkatle anıyorum. Tüm öğretmen ve annelerimizin kadınlar gününü en içten duygularımla kutluyorum, çünkü en değerli emeği sizler veriyorsunuz.

Kadın, evlat büyütür; evlat, kadına minnet duyar!

***

Yazımla vedalaşmadan size bir soru sorayım, cevaplarınızı bekliyor olacağım:

Dünya düzeninde bazı canlıların yaşamı bazı canlıları avlamayla mümkün, misal kuzu kaplana yem oldu, hiç düşündünüz mü neden dünyada hiç adalet olmadı? Ya da neden denge böyle kuruldu? Fikirlerinizi merak ettim.

 

 

yazıyı sesli okumak isteyenler için:

 

 

 

İçimizdeki Şeytanla Savaşmak

İnsanlığın var oluşundan bu yana ve tartışılan gizem olan şeytanın insanın, iyi ya da kötü olmasındaki rolünü inceleyeceğiz bu yazıda. Şeytanın ortaya çıkışı/yaratılışıyla ilgili pek çok efsane ve anlatı var kuşkusuz. Her din kendince tasvir etmiş ve yorumlamış şeytanı. Binlerce tanrının cirit attığı dünya da “ilahi” gerçek Tanrıyı bulanlar ya da bulduğunu iddia eden dinler de şeytanı inkar etmemişler, varlığını kabul etmişlerdir.

Peki neydi bu şeytan, gerçekten var mıydı. Yaratılmış mıydı. Yoksa insanın içinde nefsinin ve isteklerinin içinde yaşattığı bilinçaltı bir dürtü müydü. Ben tespitlerimi anlatacağım kararı siz vereceksiniz.

Önce, şeytanın genel geçer kabul gören tanımı bir okuyalım;

Şeytan: Din kitaplarında isyancı meleklerin, kötü ruhların başı olarak nitelenen, insanları aldatarak doğru yoldan çıkarmaya, onlara Tanrı’yı unutturmaya çalışan varlık.

Mecazi: insanın içinde bulunan kötü düşünce, kötü niyet.

“Şeytan diyor ki şu adama bir oyun et.”

……

Şeytanı anlatmaktaki amacımız insanın içindeki iyiliği ve kötülüğü nasıl şekillendirip kullanmasıyla ilgili. Dinler şeytanı kabul eder peki ya ateizm, yani Allaha ve dine inanmayanlar şeytanı kabul eder mi. Aslında konuyu dağıtmamak gerekir ama; ateistler her tür dini ve yaratılış türevini kabul etmediğine göre şeytanı da kabul etmezler. Çünkü şeytan insanın içindeki iradesizliğidir.

Dinleri çok analiz etmeye yerimiz yok. Tanrıların ortaya çıkması, insanın kendisinin farkına varıp, neyim, nereden nasıl geldim gibi sorularını cevaplayamamasından ve doğanın gücü karşısında çaresiz kalmasından sonra olması gibi açıklanabilir. Bu Diyalektik ve Tarihsel Materyalizm de genişçe anlatılır (toplum evreleri).

Modern çağlar geldikçe artan insan nüfusuyla birlikte, yaşam alanları, materyallerinin kullanımı ve paylaşımı konusunda güçlerin savaşı baskılanmış insan topluluklarını da ortaya çıkardı. Güçsüz, korkutulmuş, sindirilmiş yani; baskılanmış insanlar güce daha çabuk biat eden/boyun eğen bir forma dönüşüyorlar. Bu form ve oluşum üzerinden kendi Tanrılıklarını ilan eden insanlar olduğu gibi basit mucizevi yaşam biçimleri ve bilgileri sergileyen insanları da insanlar yaşayan tanrı insan olarak kabul etmişlerdir. Tıpkı Budistlerin Nepal de yaşayan Hinduların 3 yaşından 13 yaşına kadar Tanrı olarak görevlendirdikleri Kumari gibi. Kumari Hindu Tanrıçası Paleju’nun temsilcisi durumundadır. Onay ve kutsama yetkisi vardır. Devlet yöneticileri bile gelir ondan onay alır. Bu nasıl olur diye sormayın. Google efendi bu konuda belgesellerle dolu. Bunun örnekleri diğer dinlerde de çoktur. Biz konumuza şeytana dönersek, şeytanla ilintili dünyanın en büyük kitabı Şeytan İncili de denen Kodez Bigastır. Şimdi size onun öyküsünü çok kısa olarak aktaracağım yorumu siz yapacaksınız.

Şeytanın İncili Codex Gigas, dünyanın en büyük tarihi kitabı olarak biliniyor. Ağırlığı 75 kg olan kitabı iki yetiştin ancak kaldırabiliyor. Kitabın ciltlenmesi için yaklaşık 160 eşek derisi kullanılmış. Bir metreye yarım metre ebatlarında, 640 sayfadan ve dış kapakları işlemeli ahşap levhalardan oluşan kitabın elyazmasının Latince, adı da buna uygun Codex Gigas, yani Devasa Kitap. Ancak asıl şaşırtıcı olan kitabın boyutu değil, içeriği. Kitabın içinde tam sayfa ve renkli olarak çizilen şeytan figürü, diğer sayfalarının da lanetli olduğu inancına neden olmuş.

Öte yandan kitabın nasıl yazıldığı hala bilinmiyor. Ancak hakkında tarihçileri de şaşırtan bir efsane var. Efsaneye göre Orta Çağ’da yaşayan bir keşiş, manastır yeminlerini bozduğu gerekçesiyle ölüme mahkum edilmişti. Keşiş, bu cezadan kurtulmak için insanlığa dair bildiği tüm detayları bir kitap haline getirmeye söz verdi. Verdiği sözü yetiştiremeyeceğini anlayan;

keşiş şeytanla işbirliği yapmaya ve ruhunu ona satmak karşılığında yardım istemeye karar verdi. Bu efsane ve kitapta bulunan şeytan çizimi onu ‘Şeytanın İncili’ haline getirdi ve lanetli olduğuna inanıldı. Kitabı bir insanın yazması yaklaşık olarak 20 sene sürecektir.

Hinduların Du Sehra diye bir festivalleri vardır. Bu festivalde; iyiliğin kötülüğü yenmesi tasvir edilir, anlatılır ve bu kutlanır. Şeytan da hep kötülük olarak ele alınmıştır. İçimizdeki nefsi kontrolsüzlük olarak da tanımlayabileceğimiz şeytan bir çok suçun da günah keçisidir. Hakimin karşısına çıkan suçluların çoğu on avukatın veremeyeceği savunmada şeytanın avukatlığıyla cezada indirim bile alırlar. “Şeytana uydum hakim bey” dedi mi iş biter dava da 36 yıl ceza alacak kişi 5 veya 10 yılla yırtar 2 sene yatar çıkar. Şeytanın kendisinin böyle kullanıldığından haberi yoktur tabii.

Şeytan hep kötülüğün sembolü de iyi olmanın sembolü nedir peki. İnsan nasıl iyi olur. İyi insan olmak nedir. İyi insan olmak bana göre sevmeyi bilmekten geçiyor. Her şeyi ve herkesi aynı oranda sevemeyiz kuşkusuz. Fakat sevmek için de bir kültür ve birikim gerektirir. Genetiği ayrı bir konu iyiliğin tabii.

Sevebilmek için amaçlandırma çok önemli. Birini sevebilmek için onu amaçlandırırız. Sevemiyorsak yeniden amaçlandırmayı deneriz buna şans vermek diyoruz. Eğer sevmeyi biliyorsanız bir başkasını da olaylar ve insanlar karşısında yeniden amaçlandırabilirsiniz.

İnsan şeytana neden uyar. İradesizliğinden, dirençsizliğinden ve zaafkarlığından tabii ki. Çünkü şeytan iradeyi sınar. Kıracağına da aklı keserse, o yanlışın oluşması için nefsi galeyana getirecek olaylara doğru çeker zihni…

Allah insanı yaratırken nefesini saymış vermiş, ancak nefsini sayısız vermiş diye benim naçiz bir sözüm vardır. İnsan nefsinin kontrolü ve kullanımı ile sevap ve günah sahibi olur. Bunları dikkat ederseniz dini ritüellerle yazıyorum. O ayrı bir konu.

Şimdi bir test yapalım. Odak testi. Neyi amaçlarsanız onu yaşarsınız. Birini her tarafı kırmızı bir odaya alalım. Bu kişiye 1 saat boyunca kırmızının ona neler çağrıştırdığını ve hayatındaki bütün kırmızıları düşünmesini söyleyelim. Oda da ses ve hareket sıfır. Kişinin elbiseleri dahil her şey kırmızı. Bunu diğer renkler içinde yapabiliriz. Siyah odada kişiye siyahla ilgili beynindeki her şeyi düşünmesini söyleyeceğiz. Bu konu ve test çok perakende de olmamakla birlikte anlaşılması zor değil. Beyni odaklama çok önemli. Renklerde kişinin hayatında çok öneme sahip. Kişi çocukken neye odaklanılırsa o şekilde yetişir. 3 yaşında Tanrı yapılan Kumari büyüdüğünde 8 yıl boyunca yaşadığı Tanrısallıktan nasıl kurtulup sıradan insan gibi yaşayacak, bunu cevaplamak kolay mı.

Neyi anlatmak istiyoruz içimizdeki şeytanla savaşırsak, nefsimizi kontrol edebilirsek yani; irademizi biz yönetebilirsek hayatımızı da biz yönetiriz. Yok bizi nefsimiz, arzularımız yönetirse o zaman mal mülk ve bunun gibi dünyevi şeylere sahip olacağız diye şeytanın tuzağına düşmemiz işten bile değil. Önce sevmeyi ve kıymet bilmeyi öğreneceğiz. En kıymetli şeyimiz zaman. Onu doğru ve iyi kullanırsak kötülüğü de yenmiş oluruz. Çünkü her insanın içinde iyilik de kötülükte vardır. Siz hangisini beslerseniz şeytana dönüşmezsiniz onu bulun.

Hoşça kalın…

İnsanın Büyük Yalanı; PORNO

Aşk Sonrası
hatırlar mısın kentin üzerine yağan sağanakları
bulutları bedenimizin nefeslerinden oluşmuştu
ve biz aydık, yıldızdık, bir çarpı birin biriydik
çarpıldıkça birbirimize seslerimiz bilmediğimiz bir evreni
nefeslerimiz gökyüzünü kaplardı defalarca.
…sigaramın dumanı ne güzel!

 

Masum diye görebileceğimiz ya da tanımlayabileceğimiz bir şiir, kalabalık bir görüntüde organların açık işlevi ile suç materyaline dönüşebilir.
İnsanın düşünce akarının genel gelişimi güzel sanatlardan oluşur. Ya da niçin güzel sanatlar derler, bilmem. Edebiyat, resim, fotograf, heykel, müzik, dans, tiyatro ve sinema başat dallarıdır. Anılarımda kalan bir yaşlının sözleri süzülür gelir böyle durumlarda, ‘Allah akıl’ı insana vermiş, böylece sürüden ayırmış. O da kendini geliştirirken bir sürü ‘iş’ edinmiş kendine. İşte bu da onlardan! Bak, hayvanın bir bildiği var, insan öyle mi? Bir sürü bildiği var.’ Ne güzel açıklamıştı insanın aldığı yolu.
Sanat insan için algısı yazınsal ve görsel örneklerini çoğalttıkça yeni alanlara girmek durumundadır. Apollon’un testisli heykelleri kadar, Karacaoğlan’ın diline düşen güzelin ‘domur memeleri’ de konu akarına girer. Biraz erotizm zararlı değildir nihayetinde. İnsani arayışlar sinema gelişimleri ile bilginin ve aklın yeni sınırlarını keşfettikçe bu güne geliriz.
Porno; izlemek ve izledikten sonra eyleme dönüşen algının motorudur. Yani göz ile başlar kıpırtılar. Tabi ki buradaki göz’ün Yahudi Gözü ile benzerliği yoktur. Dostum Pali’nin imgesi ile söylersem O; ‘360 derece döndürür bakışlarını’.

Lüks, Çelik, Set, Arzu sinemalarından bir betim; Perdedeki görüntü ve sesler algı boşluklarını doldururken karanlık salonun koltuk araları kımıltı ve hışırtılarla kaplanır. İlk yarım saatlik seansın arkasından eli fenerli sinema görevlisinin sesi boşlukta gezinir ‘araya beş dakika.’ Film biter, ışıklar yanar, koltuklar katlanmaya, izleyiciler fuayeye çıkmaya başlar. Bakışlar ve sözler birbirinden uzaktır ama havadaki uğultu ile birlikte ilk eylem sigara yakmanın üzerine çay – kahveler alınır…

Porno kapitalizmin hasta genlerinin insan yaşamına soktuğu görsel bir eylemdir, dersek söz ağır olmaz. Aşk, sevgi, cinsellik canlı yaşamının ayrılmaz bütünleyicilerinden biridir. Ekmek, su, hava gibi! Yaşam, gelişimleri ile tamamlanır. Açık ve kapalı toplumların kendine göre sorunları vardır elbette. Varsıl ile yoksulda olduğu gibi. Örneklersek; bir ekmek alamayan yoksulun para derdi kadar, milyar ekmek alan varsılın da para sorunu vardır. Ya da bir kadına doyamayan Ferhat ile yüz kadına doyamayan padişah. Merak etme güzel okur, söz konu dışına gitmiyor.

Mitolojik metinlerde canlı hep eşi ile var olmuştur. İlahi metinlerde mitolojik metinler gibi canlıyı eşiyle betimlemiştir. Kabalist öğreti bir adım ileri giderek orgazmı tanrıya erişme, katını kavrama ve yaşama algısına çıkarmıştır. Musa kavmini ne kadar toparlamaya çalışsa da, ara elemanlar erkek öğretiyi oluşturdukları erkek toplumda gizlice sürdürmüşlerdir.
Her zaman düşünmüşümdür ‘Sodom ve Gomorro’ buralara paralel midir diye.
Küçük kardeş hırıstiyan öğreti resim – yontu tutkusundan dolayı büyük abi öğreti Kabalist sızmaları hep içinde barındırmıştır. Hal bu olunca, mitolojileri de destekliyor konu akarını.
Şaman – Budist akarında bunları pek görmüyoruz.
İslam öğretisinde ise Helal (nikahlı) eşin dışındaki ilişkiler ‘cehennem’ nedeni.

Bütün öğretilerin tutucu toplumsal bakışında cinsellik ayıp, porno yasaktır. İç bakışta ise cinsellik ayrıntılanır, porno ise saplantı ya da hastalık olarak araştırılır. Bu konuda Freud’un emeği ve yazıları çoktur. Şimdikilerse o akardan gelenler.

Dünyanın her yerinde yaşam akarı birbirine denk düşer. (Ayrıntılar kendine bölünür ve benzerdir birbirine de.) Her mahallede de toplumsal algıya ters düşen bir kaç kadın – erkek vardır. Gay, Homo, Lezbiyen, Biseksüel ya da çok seksüel gibi. Mahalleler ve ilçeler toplamı kentte ise seyrek gördüğümüz bu insanların takınakları oluşur. Örneğin park, cafe, bar gibi. Batı kültüründe bu algı sanayisel bakıştan dolayı zenginleşirken, doğu kültüründe ise zayıflığı ve sessizliği sürer gider.
Canım İstanbul’da, Taksim’in göbeğinde, ‘Gezi Parkı’ iyi bir örnektir yazının buraya kadar olan masumane akışına. Özürle biraz açmam gerekiyor; Canım İstanbul’un varoşlarındaki (büyüyen kent algısında varoş sözcüğü durmadan kimlik değiştiriyor. Artık batılılaşıyoruz gibi; apartmanlı varoşlarımız çoğalıyor. Yaşasın, her yer Toki!) ‘aykırı’ların ‘huzur Takınağı’ olan Gezi Parkı, Muhafazakar İktidar’ın ‘günah çukurunu yoketme’ ve ‘tüccar zihniyeti’nden ve İktidar Muhalifleri’nden (solcular, aydınlar, özgürlük ve demokrasi savunucuları) dolayı ‘dünya eylem tarihi’ne şık bir imza olmuştur.
M.Ö.’sinden bu zamana sarkan Metamorfozlar döneminin ‘kanonik’ algıda öncüsü üç kişiden biri olan şair Ovidius Romalı gençlere kadınlara nasıl yaklaşmalarını anlattığı Aşk Sanatı adlı kitabında arenanın çevresindeki ‘hayat kadınları’nı da anlatır. İş birkaç bin yıl öncesinden ticarete bağlanmıştır.
İslam öncesinde kutsal mekan Kabe’ye şiirleri asılan yedi şairin öncüsü ve çağının ‘belagat’algısını sarsan İmrul Kays’ın erotik şiirleri hala okuyana yaşam denen bütünün maceralar kısmını verir. Uzak Doğunun bu konudaki derinliği kitap okuma alışkanlığı olanların malumudur.

Sözün öte yakasına geçince, cinselliğin ve içgüdülerin doğu ve batıda metalaştığını ve alınıp satıldığını görürüz. Bu metalaşma batıdaki kapitalist algıda sanayileşme bütünlüğüne girerken, doğu açık Pazar durumuna evrilir.
Batıda cinsellik şirketlerin oluşturduğu mağazalarda resmileşir. Doğuda kişilerin çalıştırdığı evlerde şekillenir. Batıdaki sanayileşme gereksinim duyulan ve akıl zorlayan her materyali üretir. Doğu alıcıdır. (Doğu derken belirtmek gerekir; gelişmemiş ve gelişmekte olan devletleri simgeler bu sözcük. Murat bardakçı bu yazıyı okursa eğer, hafif tebessümle; bizimkilerde tahta malzemeler varmış diyebilir.)

(Çok mu tarif oldu ne! Yazıyı biraz esneteyim.) ilk gençliğimizde Kışlık Çelik ve Lüks Palas (Bitli Palas) kışlık sinemaları vardı. Sonradan Demirkapı (gençliğimizde kerhane ya da genelev’in bizdeki adı böyleydi. Bizden önceki nesil Taşçıkan dermiş.) yakınındaki Arzu ve İnönü Caddesindeki Set Sineması da iş akarlarını porno yönüne çevirmişlerdi. İlk gençliğimizin kahramanı Bruce lee’nin filmlerinin arasına parça (porno) eklenerek konu izleyicilerin düşlerine göz ve kulaklarından kapılar açar, iç sesleri ve karanlıktaki kıpırtılarla kaplanırdı ve kurnaz olan yanında gazete getirirdi. Sonraki dönemde ise görevi Jean – Claude Van Damme’nin filmleri aldı.

Yazıya geri döndükte; durum sanayileştikçe çalışanları artar. İlk yola çıkanların servetleri kadar çalışanların demokratik sosyal hakları, güvenceleri de devreye girer ve kendiliğinden pornoya bir savunma mekanizması da oluşur. Çalışanların yanında demokrasi havarisi aydınlar ve bilim insanları da ses verir. Konu fuhuş sektörünün dışında porno olunca, teknolojik ilerlemelerin karşısında devlet yöneticileri de derde düşmeye başlar. Kapitalist bakış teknolojik gelişmeleri çocuklara kadar yaygınlaştırırken yöneticilerin kaygısı enerjetik boyuttaki sunumun erişim kolaylığıdır.

Dünya kapitalist sanayi akarı birkaç devlet üzerinden şekillenirken, dünya devletlerinin yönetimi kendinedir. Halkları seçer onlar yönetir. Kolay olan ‘potansiyel tehlike’yi de içinde barındıran interneti kapatmaktır. Toplumsal direnç ise sosyalleşmenin geniş alanı internetin kapanmamasıdır. Burayı biraz açacak olursak; birçok fatura türevini internet üzerinden yaparız. Havale ve işlemleri de. Bireysel ve ticari araştırmaları da! Özel Sektör ve Devlet kurumlarına da internet üzerinden ulaşırız. Seyahat yerleri, ücretleri, gidiş dönüş biletlerini de internet üzerinden yaparız. ‘Uzaktan Egitim’ ile eğitimin bir kısmını da. Görüldüğü gibi örneklemeye geçince faydaya olan maddeler uzadıkça uzuyor.
Yönetsel ve kanunsal sorun dağ başındaki çobanın porno izlemesi değildir. Porno izledikten sonra ortaya çıkan ve hayvanına tecavüz ettiren ‘psişik sorun’ ve ‘kimse yok’ algısının rahatlığını yenerek ona engel olabilmektir. Örnek kimine biraz uzak gelebilir. Bir de şöyle diyeyim. İçindeki sorunu kariyer ya da kapital ile örten kişinin kendine örgülediği kalenin içinde masumane gezinenlere ne olacak?
Kanun Yapıcılarının küçük çözümlerinden biri; çocuk pornosunu hazırlamak, sunuma koymak ve izlemek suçtur ve bu uygulama kararı bir reflekstir. Karşı refleks ise; ben büyük pornosuna bakıyorum. Girdiğim sitede çocuk pornosu varsa ve onu izlemiyorsam sen beni nasıl izledin diye suçlarsın, diye gelişir. Yazının her yerinde olduğu gibi iki ucu lavantalı! deynek burada da devreye girer. Aklı geniş yapıcının kendini kurtarma yanıtı; dijital imzası güvenceli olan sitelere girin kardeşim, olduğunda, durumun her yanı lavanta! laşır. Sanal erişimde güvenli porno sitelerinin bin katı güvensiz porno siteleri vardır ve arama motorunda genelde bunlarla karşılaşılır. Sözü masum algıdan sürdürürsek; isteyerek ya da merak ederek fark etmez, arama motorunda porno ara diyenin ne ile karşılaşacağı malum; ilk adım güvensiz siteler.

Dünya devletlerinin yönetimleri tek değil ama teknolojik alt yapı sağlamanın kaynaklarına inildikçe sayının azlığı fark edilir. Öncü ya da hükmedici devletlerin yönetim politikaları diğerlerini çıkarlarına ‘ayarlama ve sömürü düzeni’ni ahlaksızca kurguladığı için pornoyu ‘kaynağında ya da ilk yayıncı da kurutma’ ilkesi bir türlü hayat bulmamakta ve trilyon şey içinde pırıltısını korumaktadır.

Elbette bu sözler porno ya da ‘porno izleme’ sorununu bitirmez ve bitiremez. Sektörden geçim alanlar kadar, karşı safta da geçim verilenler vardır. Yani ‘etekteki taşlar’ çok çeşitli…

Kadın Düşmanlığı Ve Kadının Toplumda Yeri

Her sabah güne bir kadın cinayeti ya da kadına şiddet haberi ile başlıyoruz. Bu ciğerimizi dağlarken aynı zamanda; kadınların toplumda nasıl davranıp, nasıl giyinip, neleri yapması gerektiği gibi hayatımızın her alanına karışan erkeklerin “fetvalarını” duyuyoruz.

Biz kadınlar sanki; ikinci sınıf varlıklarmışız da erkekler tarafından idare edilmeye ve yönlendirilmeye muhtaçmışız gibi durumları bahane ederek, yanlış davranışlarına maruz kalıyoruz.

Tarihin başlangıcından bu yana insanlığın bir yarısının, diğer yarısını baskı altında tutması, insanlık onurunu elinden almak istemesi; nasıl açıklanır?

Antik çağlardaki mitolojik hikayeler, dini kitaplara da referans alınmış ve kadınları şeytanlaştırıp tüm kötülüklerin, özellikle de erkekler tarafından yapılan kötülüklerin  odak noktasıymışlar gibi bir algıya neden olmuştur. Cennetten kovulmaya bile bir kadını neden olduğu kabul edilirse; kadınlara karşı toplumun ön yargılı olması için ilk neden ortaya çıkmış demektir. Ortaçağ döneminde Avrupa’da cadı avları ile kadınların yakılıp yok edilmeleri, kadın cinayetlerinin toplumca meşru görülmesinin örneklerindendir.

Dinler, eril politikalar, aileler, kadınlar üzerinden namus anlayışı; bazen bilim ve sanat eliyle bile kadına şiddeti tetikliyor.

Kadınların erkeler tarafından sahiplenilmesi (baba, amca, dayı, abi, erkek evlat) ve bu konudaki söylemlerin toplumca kabul görmesi fikirlerdeki çarpıklığa en güzel örnek. Bazı toplumlarda kocası ölen kadının yakılması, doğan kız bebeklerin öldürülmesi, kız çocuklarına yapılan sünnet gibi eylemler, sadece gelenekler içinde açıklanabilir mi? Kadın kimlikleri yok sayılıp, kadın cinayetleri sayılara indirgenip olağanlaştırılmakta. Burada doğrudan kadın düşmanlığından (mizojini) söz edebiliriz.

Kadınlar ikinci sınıf varlıklar gibi kabul edilip de hayatı paylaşamadıklarında, erkeklerde görülen nefret ve alttan alta duyulan kuvvetli arzu şiddeti oluşturuyor. Toplumun kendine biçtiği rolü kabul etmeyen, direnen kadınlar şeytanlaştırılıyor ve hedef tahtasına konuyor.

Ataerkil toplumlarda kadınlar anne olarak bir paye sahibi olabiliyor ve erkek çocuk sahibi olmak da adeta kutsallaştırılıyor. Erkek ve kız çocuklara farklı davranılması kız çocuklarında “öğrenilmiş çaresizlik” duygusunu yerleştiriyor. Geleneksel sosyalleşme koşullarında erkek çocuklara daha iyi eğitim verilip, onun yaşama daha iyi koşullarda başlaması amaçlanırken, kız çocuklarının eğitimi engellenip evlerinde oturmaları, ev ileriyle ilgilenmeleri, evlenip çocuk sahibi olmaları öngörülüyor. Daha iyi eğitim alan erkekler hayata 1-0 önde başlıyorlar. Eğitim alan, iş hayatına atılan kadınlar da ayrımcılıktan nasiplerini alıyorlar. Aynı koşullarda emek veren, aynı nitelikteki çalışanlar arasında bile kadınlar ötekileştirilip daha az ücret alıyorlar. Terfi durumlarında üst düzeyler için erkekler tercih ediliyor. İşten çıkarmalarda ise kadınlar ilk önce kapıya konulanlar oluyor maalesef. Toplumda tüm bu olumsuz yaklaşımlar kadının statüsünün hep daha düşük kalmasına neden oluyor.

Erkek egemen, kadınların ikinci sınıf insan olarak yer aldığı toplumlarda kadınlar arası dayanışma kadınların bir nebze olsun rahat nefes almasını sağlıyor. Bu topluma “birlikte güçlüyüz” mesajı veriyor; ancak bu toplumda erki elinde bulunduran kesimi rahatsız ediyor ve kendileri tarafından yönlendirilen kadınlar tarafından “kadınların birbirine düşman olduğu” konusu gündeme getiriliyor. Bazı kadınlar gerçekten hemcinslerine karşı giyim – kuşam, hayat tarzı, güzellik – çirkinlik, zayıflık – şişmanlık, inançlar üzerinden kindarca hareket edebiliyorlar.

Bazen de kadının kadına düşmanlığı; daha çocukluk çağlarında yaşanan babaya aşırı düşkünlük ve annenin kendine rakip görülmesi gibi daha farklı psikolojik sebeplere bağlı olabiliyor. Eğer çocukluktan ergenliğe ve yetişkinliğe geçerken ebeveynlerle sağlıklı ilişkiler geliştirilmemişse, bu sorunlar sağaltılamıyor ve düşmanlık devam ediyor. Bu düşmanlık söylemini çok görünür kılmak bazılarının işine geliyor. “Böl ve yönet” düsturu ile kadın dayanışmasını zayıflatıp, kadınların kendilerine biçilen rolleri sorgusuzca kabul etmeleri isteniyor. Buna karşı çıkarak kadınlar arası dayanışmayı en üst seviyelere çıkarmalı, toplumda hak ettiğimiz yere gelmek, hak ettiğimiz saygıyı görmek için el ele vermeliyiz.

“Bir topluluk, bir ulus, erkek ve kadın olmak üzere iki ayrı cins insandan oluşur. Bir toplumun bir bölümünü geliştirip diğer bölümünü geliştirmeden bir ulusun gelişmesi olanaksızdır. Bir toplumun yarısı topraklara zincirlerle bağlı kaldıkça diğer yarısının göklere yükselmesi mümkün müdür?”

Mustafa Kemal Atatürk

Erkek veya kadın olmaktan bağımsız, sadece “insan” olsak ve insan olmanın gereklerini yerine getirebilsek…

Toplumun ayrımcılık yaptığı yerde hep beraber; doğru ahlak anlayışıyla, doğrunun yanında durabilsek, yaşanılası bir ülkeye sahip oluruz.

William Blake ile Romantizm Yolculuğu

İngiltere’nin gelmiş geçmiş en iyi sanatçılarından biridir William Blake. Şiirleri, resimleri, gravür çalışmaları, felsefesi ve düşünsel izlediği yollarıyla ışık niteliği taşımakta. Çok sevdiğim şiirleriyle başlayayım, nitekim şiirlerinde imgelemin akıl karşısında öne çıkarılmasında ilk kapsamlı anlatımı Blake şiirlerinde bulunur. İmgelemler onun sanki imzasıydı…

Kaplan!
Kaplan! Kaplan! gecenin ormanında
Işıl ışıl yanan parlak yalaza,

Hangi ölümsüz el ya da göz, hangi,
Kurabildi o korkunç simetrini?
Hangi uzak derinlerde, göklerde
Yandı senin ateşin gözlerinde?
O hangi kanatla yükselebilir?
Hangi el ateşi kavrayabilir?
Ve hangi omuz ve hangi beceri
Kalbinin kaslarını bükebildi?
Ve kalbin çarpmaya başladığında,
Hangi dehşetli el? ayaklar ya da
Neydi çekiç? ya zincir neydi?
Beynin nasıl bir fırın içindeydi?
Neydi örs? ve hangi dehşetli kabza
Ölümcül korkularını alabilir avcuna?
Yıldızlar mızraklarını aşağıya atınca,
Göğü sulayınca gözyaşlarıyla,
Güldü mü o, görünce eserini?
Kuzu’yu yaratan mı yarattı seni?
Kaplan! Kaplan! gecenin ormanında
Işıl ışıl yanan parlak yalaza,
Hangi ölümsüz el ya da göz, hangi,
Kurabilir o korkunç simetrini?

Kaplan ve Kuzu şiirlerinde, Tanrı’nın yarattıkları olduğunu ve karşıt yönleriyle yazdığını ve hatta, evreni karşıtlıklarıyla kıyasladığını ve bir tümevarıma ulaşmaya çalıştığını sezebilirsiniz. O, tümtanrıcı tanımına ulaşmıştı.

Kuzu
Küçük kuzu seni kim yarattı?
Bilir misin seni kim yarattı?
Kim hayat verdi, ırmak kıyılarında
Ve çayırlarda yiyecek sundu sana;
Sana sevinç giysisini kim verdi,
Tüylü parlak yumuşacık giysiyi;
Sana kim verdi bütün vadileri
Şenlendiren böyle tatlı bir sesi:
Küçük kuzu seni kim yarattı?
Bilir misin seni kim yarattı?
Küçük kuzu söyleyeceğim sana,
Küçük kuzu söyleyeceğim sana:
Senin adınla bilinir kendi de,
Çünkü bir kuzu der o da kendine:
O alçak gönüllü, yumuşak huylu,
O küçücük bir çocuk oldu.
Ben bir çocuğum, kuzusun sen de,
Onun adıyla biliniriz ikimiz de.
Küçük kuzu tanrı seni kutsasın.
Küçük kuzu tanrı seni kutsasın.

‘Nevton tablosunda modern çağın dünyanın sonunu getireceği fikrini bizlere iletmiştir.’

Düşüncelerini baskılayacak bir sistemde olmadığını ve dini rahatça sorguladığına bu şiirle tanık oluyoruz. William Blake büyük bir düşünce insanıydı, bu yüzden felsefi fikirlerini normal bir sisteme karşı görebilirsiniz. En büyük eserlerinden sayılan Cennet ile Cehennemin Evliliği’nde dinin ve kurumların insana giydirdiği örtüleri kaldırmaya çalıştı. Kutsal kitapları çağrıştıran, fakat arkaik söyleme kapılmayıp özgün bir dil yaratarak, geleneksel bakışların ilerisine geçti. O büyük bir mistik vizyonerdi.

“Zindanlar hukukun taşlarından yapılmıştır; kerhaneler dinin tuğlalarından…”

Cennet ile Cehennemin Evliliği kitabından alıntısından sistem üzerine çok düşündüğünü görüyoruz.

1778’de Londra’da oluşmaya başlayan radikal bir aydın çevreye katıldı; orada önde gelen liberal ve cumhuriyetçi kişileri arasında Swedenborg’un oluşturduğu mistik tarikatın bir üyesi olan John Flaxman da vardı. Amerikan kolonilerindeki, yerleşik kilise düzenine karşı çıkan protestan eğilimlere yatkınlık duyan ve İngiliz hükümetinin bu kolonilere karşı uyguladığı baskıcı siyaseti eleştiren bu grup, rahip Anthony Matthew’nm ve radikal yayıncı Joseph Johnson’un evlerinde sürekli toplantılar düzenliyordu. Blake ilk şiir kitabı olan Poetical Sketches’i (Şiir Karalamaları) rahip Matthew ve John Flaxman’ın yardımıyla yayımladı. Poetical Sketches yazarın yirmi yaşından beri yazdığı şiir denemelerini içeriyordu. İmparatorluğa karşı devrimin, akla karşı hayal gücünün, her tür baskıya karşı özgürlüğün felsefesini yaparken, insandaki haz ve sevinç duygularını yüceltti. Milton ve Dante gibi çok sayıda yazar ve şairin kitaplarını resimledi. Lirizmin doruğuna çıktı, felsefenin derinlerine indi, çoğu yerde bu ikisini birbirine yakınlaştırdı. Habil’in cesedini gören Adem ile Havva’dan, Adem ile Havva’yı Raphael ile de resmetti. Bir sürü mitolojik olayı kafasından resmedip, resimlerinde aktarıyordu. Bana göre, ölmeseydi tarihte en az Marks kadar bilinen bir sistem kurucusu da olabilirdi. O sisteme hep karşı ve sistemi eleştirirken insanlara düşündürecek ve hak verdirecek doğru cümleleri kuruyordu. Söylemlerindeki gücü, fırçalarındaki darbeler kadar hissedebiliyorum.

“Aslanla öküz için aynı yasa, ezziyettir bu.”

“Bir sistem yaratmalıyım, yoksa başka bir insanınkine köle olurum.”

Babil Kralı ‘Nabukadnezar’ tablosunda sanki evrimi bize resmetmiş ve resmederken de ilkel insanda ayak tırnaklarına kadar bakarsanız, hayal gücünü de alkışlamak gerekiyor. Kral kibrinin kurbanıydı.

Tablosundan gördüğümüz üzere mistik bir ressamdı. Resme ilk kiliselerde resim çizerek başlamıştı, bu yüzden dini tabloları çok. Bana göre o, dinler tarihinde kendini çok geliştirmişti. Gravür sanatı onun yaşadığı dönmede pek para etmiyor, hatta sanattan bile sayılmıyordu. O, Krallık Resim Akademisine girdikten sonra William Blake, orada Reynolds ile çalıştı ve kendini geliştirmeye devam etti. Heykelci ve desenci Flaxman ve hem etkilendiği hem de etkilediği bir diğer sanatçı Füssli ile orada tanıştı. Kitapları okullarda eğitim müfredatında bulunan, bu büyük sanatçı zamanla resmi bıraktı ve yalnız gravür çizdi, en son 350 adet gravürü bulundu. Günümüzde değerli gravürleri. Kardeşiyle birlikte atolyesini açıp, oradan kitaplarını ve resimlerini satmaya devam ederken de yeni şeyler üretiyordu. Meleklerin önceden geldiği ve ilkel zamanları zamanları resmediyordu. Çirkin ve korkunç görüntüler bazıları. Kardeşi öldükten sonra, onu da resmetti, Michalengelo’dan etkilendiği de eserlerineden görülüyordu. (Bazı sanat tarihçileri ikisi için de dindar olarak bahseder, bazıları da aksini iddia eder, yazdıklarımdan dindarlık adına kiliselerde resim çizmekten yola çıktıklarını düşünüyorum, bu iddiada da bulunan sanat tarihçilerin; ben aksini düşünüyorum.) Sulu boya tekniğini de bu dönemde uyguladı. Kehanetleri de resmetmeye çalışıyor, rüyalarından bazı zaman etkilendiğini de iletiyordu. Eserlerini vaktiyle izlemiş olsaydım, peygamber sanardım. İyi ki başkaları gibi insanları kullanmak yerine, sanat toplum içindir anlayışında yürümüş ve ışıldamıştır. Eserlerinde gördüğünüz üzere o, doğayı resmetmez. Bunun yerine, Tanrı’yı ve sanıldığı üzere kalp gözüyle gördüklerini eserlerinde çizmiştir. Romantizm akımının öncülerinden sanılsa da, o çok büyük sembolist ressamdı. Kim okuduklarını kafasında bu denli güçlü olarak resmedebilirdi ki peki, buradan şu çıkarımı yapabilir miyiz, o bilgiyi çok güzel özümseye biliyordu?!. Ve bir sözünde der ki;

“Yaşayan hiçbir şey kendi başına sadece kendisi için yaşamaz.”

Sanat toplum için yapılırsa, sanat toplumun gelişmesine sebep oluyormuş; bu yazımda yine bu tecrübeye şahit oldum. Sizce de böylesi bir sanatçıdan sonra, İngiltere yenilenmemiş midir?!.
********************************
Yazıma burada son veriyorum ama bilmeyenler için ya da akımları unutanlar için kaynaklar ekleyerek, konu bütünlüğünü de sağlamanıza yardımcı olmak istiyorum.

Klasizme tepki olarak doğan, romantizmi anlamak için öncelikle klasizm sanat akımını anlatan bir kaynak; https://www.turkedebiyati.org/edebiyat_akimlari/klasizm.html

Romantizm sanat akımı;
https://www.edebiyatogretmeni.org/etiket/romantizm-akiminin-ozellikleri/

Sembolizm sanat akımı;
https://www.turkedebiyati.org/edebiyat_akimlari/sembolizm.html

William Blake biyografisi;
https://tr.wikipedia.org/wiki/William_Blake
http://sosyolojisi.com/william-blake-kimdir-hayati-eserleri-hakkinda-bilgi/41573.html