Kategori arşivi: Din

İslam’da Mevlit Yok!

Müslüman Türkler; bir ölümün 40. günü, sünnet töreni, asker uğurlama, hac dönüşü gibi özel günlerde ve İslam dinince kutsal gün ve gecelerinde Mevlit okuturlar.

Mevlit; halk arasında mevlid, mevlüd, mevlüt olarak da söylenir.

Mevlit, Kuran’dan alınmış bir ayet ya da ayetler toplamı değildir.

Dünyada yaklaşık 1,5 milyar Müslüman bulunmaktadır. Müslüman Türklerin okuttuğu Mevlit’i, dünyada hiçbir Müslüman toplum bilmez!

Mevlit, 1409 yılında Bursa’da Süleyman Çelebi tarafından kaside türünde yazılmış bir şiirdir.

  ✔   Mevlit’in içeriği, İslam’ın kutsal kitabı Kuran’a aykırıdır!

Açıklayayım:

Süleyman Çelebi, Mevlit’te, Hz. Muhammed’in doğum gününü, Hıristiyan dininin peygamberi Hz. İsa’nın doğumuyla ilgili efsaneye benzetmiştir!

Süleyman Çelebi, Hz. Muhammed’in peygamber olarak doğduğunu anlatmış, Muhammed’in annesi Âmine Hatun ağzından, Mevlit’te şöyle demiştir:


“Üç melek gördüm elinde üç âlem
Biri meşrik biri mağribde anın
Biri damında dikildi Kâbe’nin”

“İndiler gökten melekler saf saf
Kâbe gibi kıldılar evim tavaf
Huriler geldi bölük bölük
Buğur yüzleri nurundan evim doldu nur”

Gerçek şudur: Hz. Muhammed, sade bir Arap olarak doğmuş, 40 yaşına kadar ticaretle uğraşan sade bir Arap olarak yaşamıştır.

Hz. Muhammed’in doğduğu gün, ne gökten melekler inmiş, ne de bölük bölük huriler!

 ✔ Tüm bunlar, Süleyman Çelebi’nin uydurmasıdır ve Kuran ayetlerine aykırıdır.

İslam inancına göre Hz. Muhammed, 40 yaşındayken Allah’tan vahiy yoluyla ayetler almış, İslam’ın peygamberi olmuştur.

Kuran’da, Hz. Muhammed’in 40 yaşına kadar, sade bir Arap olduğunu açıkça bildiren ayetler bulunmaktadır.

Günümüzde Mevlit, okuyan kişilere parasal çıkar sağlamakta, okutanlar ise dinsel bir tören yapmış olduklarını sanarak avunmaktadırlar.


Yılmaz Dikbaş
17 Şubat 2024, Cumartesi
0532 233 31 52

#yilmazdikbas #din #mevlit #hzmuhammed #dindenparakazananar #dinvepara #gundemarsivi #siyasalislam #mevlitnedenokunur #islamdaceliskiler #musluman #psuleymancelebi #kuran #toplum

 

Buluş Yoluyla Din Öğrenimi

Bu yazıya, eğitim bilimleri ve eğitim felsefesi üzerine ansiklopedik bilgi ile giriş yapacağım ama konumuz tam olarak bu değil.

Pek çok öğrenme yöntemi – metodu vardır. Sunuş yoluyla öğrenmede öğretmen, öğrencilere bilgiyi kendisi anlatır ya da yapıp gösterir. Araştırma – incelemede öğrenciye ödev verirsin. Staj ya da okul işliği, yaparak – yaşayarak öğrenmedir. Okul takımları, grup ödevleri, işbirliği öğrenmedir. Bu ve daha fazlasını, uzmanların ve akademisyenlerin yazdıkları eğitim ile ilgili kitaplardan öğrenebilirsiniz. Burada yazımızın başlığı buluş yoluyla öğrenim ve bunun din eğitiminde uygulanması ya da neden uygulanmadığı.

Buluş yolu ile öğrenmede, öğrencinin bilgiyi kendisinin bulması, keşfetmesi ya da öyle sanmasının sağlanmasıdır. Bu amaçla öğrenciye keşif yapması için alan yapılır. Müzeler, fuarlar, oyun alanları, kütüphaneler, pazarlar, böylesi keşif alanlarıdır. Okulların içinde de böylesi keşif köşeleri yapılabilir. Saksılardan oluşan bir botanik parkı, şairler köşesi böylesi keşif noktalarıdır.

Orta çağ zihniyetli, geri kalmakta inat eden toplumlar, buluş yoluyla öğrenmeyi sevmez. Çünkü orta çağ zihniyetine göre eğitim, çocuğu yetiştirme değil, şekillendirme işidir. Öğrenci, öğretmenin ya da sistemin istemediği şeyi öğrenmemelidir. Bu yüzden sansürler ve yasaklarla öğrencilinin bir şeyleri keşfetmesine engel olmaya çalışır. Buluş yoluyla öğrenmeyi, informal öğrenmeyle karıştırır. Öğrenci, kendi istediği gibi olmalıdır. Araştırma – inceleme ödevlerinde de verilen kaynaklar kullanılmalıdır. Oysa gerçek mucitler, kendi keşfettikleri bilgilerden yola çıkarlar. Ödevler, mucit yetiştirmez. Öğrenci sadece çözümü değil, sorunu da keşfetmelidir. Bunun için de öğrencinin sadece öğrenmesi değil, oynaması da teşvik edilmelidir. Yaşı kaç olursa olsun.

Buluş yoluyla öğrenmede öğrenci, istemediğimiz şeyleri de keşfedebilir. Mesela Sovyetler Birliği dönenimde işçilere kapitalist sistemin kötülüğünü anlatmak için, beyaz polislerin, siyah işçileri dövdüğü bir video izletilmiş. İşçiler, ırkçılık ya da polis şiddetinden çok, videodaki işçilerin ayakkabılarının kaliteli olmasını görmüş. Zira kendileri polis şiddetine alışkınlar. Muhteşem Yüzyıl dizisi ile Türk halkı, Osmanlı padişahlarının, öz oğullarını boğdurduğunu keşfetti. Sanat eserlerinin de insanların bir şeyleri keşfetmesini sağlama özelliği vardır. Türk halkının, Osmanlı Padişahlarının üçte birinin (otuz altı padişahın on ikisinin) tahttan indirdiği keşfetmesine de zaman vardır.

Öğrencinin kişiliğine göre merak yolu vardır. Bu yüzden en formal, programlı öğretimlerin bile informal, tesadüflere bağlı yanları vardır. Ünlü gazeteci, fotoğraf sanatçısı ve ressam, Fikret Otyam, çocukken, Niğde’de, Alevi bir satıcıdan bal aldığı için babasından dayak yemiş. Otyam, daha sonra Alevi kültürünün en büyük takipçilerinden biri oldu ve cenazesi de cemevinden kaldırıldı. Muhtemelen babasından yediği dayak, bu kültürü merak etmesine sebep olmuştu.

Merak, insanın kendini gerçekleştirmesinin iyi bir yoludur ve insanda her şeyi merak etme potansiyeli vardır. Okul içi-dışı etkinlikler, merak ve keşif duygusunu kamçılar. Oysa ülkemizde etkinlik eğitimi çok zayıf (1).

Etkinlikler, eğitime yük olarak görülüyor. İnsanın keşif çabasını asıl arttıran sanattır, keşif için ilham veren sanattır. Bugün aya gidildiyse, uzaya istasyon kurulduysa ve bunu İslam ülkeleri değil de, Hristiyan ülkeleri yaptıysa, bunda Newton kadar Bacon’un, Bacon kadar Shakespeare’in, Leonardo da Vinci’nin de katkısı vardır. Ülkemizde sanat ve sporcu eğitimi de zayıftır (2). Ülkemizde herkesin resim – müzik, hele de beden eğitimi dersi notunun illa beş olması saçmalıktır.

Son yıllarda, özellikle kamu kuruluşlarından, okullara sunum yapma yaygınlaştı. Muhtemelen il ya da ilçe milli eğitimden randevu alıyorlardır ama genelde öğretmenleri pek haberi olmuyor. Öğrencilerin bir kısmı (çoğu kez okulların konferans salonları, tüm öğrencileri alacak kadar büyük olmuyor) konferans salonuna alınıyor, gelenler bir sunum yapıyor, birkaç soru soruluyor ve kapanış. Mesela Emniyet müdürlüğünün BÖF (Bilgilendirme ve Önleme Faaliyetleri) birimi var, öğrencileri terör örgütleri ve diğer suç konularında bilgilendiriyor. ÇEDES’ de galiba böyle sunumlardan oluşacakmış. (Bu seneki okulumda din öğretmenleri ücretli ve henüz gelen olmadı. Oysa adı üstünde sunum, sunma metodu, bu çağın genci ise keşfetmek istiyor. (3)

Ülkemizde 185 okul günü az, ailelerin uzun yaz tatillerinde, hasatta çalışacak çocuğa ihtiyacı yok. Anne – baba işte çalışırken, okulların açık olmasını da daha çok tercih ediyor olabilirler. Mesele şu ki, etkinlik eğitimimiz ve çocukların keşfetme ihtiyacını karşılamıyor. İnternet dünyası gençleri keşfetmeye çağırıyor, okullar zaten televizyon ile rekabet edemiyordu, internetle hiç edemiyor.

Şimdi de asıl konumuz olan buluş yolu ile din öğreniminden bahsedelim. İşin doğrusu din adamları. Öğrencinin neyi bulacağından emin olmadığı için, buluş yolu ile din öğrenimini sevmezler. Aslında otoriteler, insanların keşfe çıkmasını istemez. Bu yüzden 12 Eylül, kitapları suç unsuru gibi tek kanallı televizyonunda teşhir edip, meşhur Fahrenhayt 451 romanını gerçeğe uygulamıştı (4). Koca ülke devletin tek televizyon kanalına kalmıştı.

Türkiye’de devlet, halkı kendi sınırladığı dine inanmasını bekledi, özellikle 12 Eylül sonrasında zorunlu din dersleri ile şekillendirmek istedi. Sonuçta Alevilerden başlayarak dinsizliğin (Ateizm ve Deizm) taban bulmasına sebep oldu. Sonra, Turan Dursun suikastı geldi. Bu suikast sonrasında, öldürüldüğüne göre yazdıkları doğru olabilir düşüncesiyle, kitapları ve kitaplaştırılan gazete – dergi yazıları çok sattı ve çok satmaya devam ediyor (5). 

Bence benzer bir durum, Adnan Oktar’ın tutuklanması sonrasında oldu. Adnan Oktar’ın tarikatının Müslümanlığının tek alameti farikası, evrim teorisine düşmanlığıydı. Halkı sürekli evrim aleyhine bilgiye boğuyordu. Oktar’ın aniden tutuklanması, insanları evrim konusunda bir şeyleri aramaya itti.

Tarikat ve Adnan Oktar demişken; Semavi yada İbrahim’i dinlerin (İslamiyet – Hristiyanlık ve Yahudilik), buluş yolu ile dini öğrenmeye karşıdırlar. Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır, derler. (Bu söz peygambere ait değildir. Muhammed yaşarken, hiç kimsenin kendisi ile eşitlemedi. Bu söz, muhetmelen Beyazıd-i Bistami yada Cüneyid-i Cürcani’ye ait olmalıdır.) Pir eteğinden tut, derler. New Age tarikatlar ve terör örgütleri, kendilerinin keşfedilmesini yada keşfedildiğini sanılmasını isterler. En azından ilk adımın, keşifle olması çabasındadırlar. Az da olsa, kendilerini merak edenler sayesinde, her nesilde örgüt olarak devamlarını sağlıyorlar. Bu örgütler de, keşiften sonra, zokayı yutturduktan sonra, sunumlarla o üyeyi şekillendirme çabasına giriyorlar.

Ben de Kırıkkale’ye geldiğin yıl, bir felsefe öğretmeni olarak Yeni Yüksektepe (şimdilerde Aktif felsefe) grubuna girmiştim ve her cumartesi derslerine devam ediyordum. Yaklaşık üç aylık kurstan sonra, üç haftalık üyeliğe hazırlık eğitimi ve üye olduktan sonra da ömür boyu seminer alıyordunuz. Üyeliğime iki yada üç hafta kala derneği terk ettim. Zira dernek iki tane İspanyol’un elindeydi. Antonya hoca dedikleri şahıs, derneğin kuruluşunda da varmış. Maria hoca dedikleri kadın, en az yetmişlerinde bir kadındı. En eski üyelere onlar ders veriyordu. Derneğin Türk üyeleri, ömür boyu ders almak zorundaydı. Diğer yandan dersleri de zırvaydı. Mesela, Sokrates’ten zerre kadar bahsetmeden, mağara benzetmesinden yada idealar aleminden bahsetmeden, Platon’u anlatıp, Aristo’ya geçmeden, Hint-Buda mitolojisine geçtiler. Sonrada Helena Petronova Blavatsky denen ve günümüzdeki pek çok modern üfürükçülüğün kurucusundan bahsediyorlar. En son burçları ciddi ciddi gerçeklik olarak anlattıklarında tarikatı terk ettim. (6) (7)

İnsanları tarikat yada örgütlere yönelten bir sebepte, kendisini gerçekleştirme ve keşif merakıdır. Gaziantep’te bir Japon’un, İŞİD (DEAŞ)’a katılmaya yöneltende bu sebeptir. Bu açıdan Adnan Oktar ve tarikatının hali hazırda tehlike olduğunu düşünüyorum. Küçük tarikatlar ve zenginlerin üye olduğu tarikatlar, daha sıkı ve gizli yönleri daha yoğun tarikatlardır ve her an umulmadık saldırılarda bulunabilirler. (8) (9) (10)

Buluş yolu ile din öğreniminden bahseden (benim bildiğim) ilk kişi, Danimarkalı filozof ve ilahiyatçı Soren Kierkegard (Körkırgırd ya da ona benzer bir şekilde telaffuz ediliyor)’dır. Kendisi Varoluşçu (Egzistansiyalizm) felsefeyi, Hristiyanlık felsefesi olarak kurmuştu. En son Fransız filozoflar Jean Paul Sartre ve Albert Camus’un elinde ateist felsefe oldu. Kierkegard (Körkırgırd diye okuyabilirsiniz), insanların İsa Mesih’in yolunu, papazlar ya da kardinaller aracılığıyla değil de, kendi aklı ve duygularıyla bulması gerektiğini söylemişti. Protestanlığın kurucusu, Alman ilahiyatçı Martin Luther, akıl, şeytanın or…dur demişti. (Luher, Türkleri ve Yahudileri Neden Öldürmeliyiz isimli bir kitap da yazmıştı.)

Aklın ya da bireyin arayışında ne bulunacağı bilinmezdir. Bu yüzden din adamları arama, benim sunuşumu izle der. Aramadan yorulanlar da bir sunucuya teslim olur. Dinde hoşlanmadığı şeyleri kendisi keşfetmesin, ona alıştıra alıştıra anlatsın ya da anlatmasın ister. Diğer yandan özellikle genç insanlarda keşfetme arzusu daha güçlüdür. Günümüzde ise insanlara bilgi bombardımanı vardır. Bazen istemediği halde bir şeyleri keşfeder. Mesela bir spiker kadın, İslam da cariyelerle seks yapmanın yasal olduğunu, cariye sayısının da sınırı olmadığını, konuklarından öğrenir ve yüzü şaşkınlıktan donakalmıştı.

Oysa bilse ki cariyelerle cinsel ilişkinin serbest olması bir yana, üzerlerinde ortak mülkiyet bile olabilir. Yani o kadını kullanan birden fazla erkek olabilir ve doğacak çocuk kura ile baba sahibi olabilir. Bu konuda açık şerhler var. Aslında pek çok kadın, dinlerdeki kadın aleyhine hükümleri bilse, gece uyuyamaz. (11)

Ülkemizde inançtan uzaklaşma süreci, dini keşfe çıkmayla başlıyor. Kendisine sunulanla yetinmeyen kişi, dini kitapları, Müslümansa Kuran’ı okuyarak başlıyor. Dinden uzaklaşmada genelde ilk aşama, hadisleri inkarla başlıyor. Peygamberin ölümünden 190 (yuvarlarsak 200 yıl sonra derlenmeye başlayan hadisler, sık sık, hem birbirleriyle, hem de kuranla çelişiyor. Sonra tarikatları ve mezhepleri ret ediyor ve deizm süreci başlıyor.

Ben de kendi dini keşif sürecim, 17-25 Aralık sürecinde başladı. O vakte kadar dinin, insanlar arasında kuvvetli bir bağ olduğunu sanırdım. Oysa Fetöcüler, bir hafta bekledi ve ardından dağıldı. Bu süreçte dine inancım adım adım zayıfladı. Dedem Korkut’u okurken, Aleviliğin aslında İslam olmadığını, Türklerin İslam öncesi inancının İslam boyası ile boyanmasından başka bir şey olmadığını keşfettim. Biz Kürt’üz doğru, biz de Aleviliği, Türklerden öğrenmiştik. Sonra, Pir Sultan Abdal, bir şiirinde Dürri Mekrun’u oku dizesinden etkilenip, Yazıcıoğlu Ahmet Bican’ın, Osmanlı yüksek kültürünün önemli bir eseri olan Dürri Mekrun’u okudum. (Muhdiddin Arabi’nin ve belki başka bazı yazarların bu isimli kitabı var.) Yazıcıoğlu, açıkça Aleviliğin, Hıtaylar’dan çıktığını yazıyor. Yani Şah Hatayi’nin adı hata yapmaktan değil, Hatayi’lerden geliyordu. Yani Osmanlı’da bunu biliyordu. Uygurların sanem dansı ile semahın benzerlikleri tesadüf değildi. Diğer yandan, Profesör İlhan Arsel’in Şeriat ve Kadın adlı eserini okuyunca, yıllar önce okuduğum, Fuzuli’nin Hakikat-ül Saada’sını hatırladım ve yapılan ahlaksızlığı keşfettim. İkinci imam Hasan, karısı Cude tarafından zehirlenmişti. Cude’nin, kocasını zehirlemek için açık sebebi vardı. Hasan, küçük yaşta kızlarla, tek gecelik muta nikahı yapıp duruyordu. Kadın gene iyi biriymiş, ben olsam balta ile kafasını koparırdım. Muta nikahının Şiiliğe özgü olduğunu sanıyorsanız, yanlıyorsunuz. Arap ülkelerinde de son derece yaygındır. Bu da benim dinden kopma noktam oldu.

Öğrencilerim arada dini sorular soruyor. Ben de onlara dini kitapları okumalarını öneriyorum. Sadece Kuranı değil, tarikat liderlerinin (Said-i Nursi, Süleyman Hilmi Tunahan vs) kitaplarını da kaynağından okumalarını tavsiye ediyorum. Pek çoğunun yüzü asılıyor. Zira keşfedeceklerinin hoşlarına gitmeyeceğini biliyorlar.

  1. https://onbinkitap.blogspot.com/2021/08/etkinlik-egitimi-sorunumuz.html
  2.  https://onbinkitap.blogspot.com/2022/02/sporcu-ev-sanatci-yetistirememe.html
  3.  https://onbinkitap.blogspot.com/2023/10/cedesin-olu-dogumu.html
  4.  https://onbinkitap.blogspot.com/2021/06/12-eylul-un-sucluluk-duygusu-egitimi-12.html
  5. https://onbinkitap.blogspot.com/2023/08/2002-secimlerinde-medya-manipulasyonu_28.html
  6. https://onbinkitap.blogspot.com/2020/03/modern-ufurukculuk.html
  7. https://onbinkitap.blogspot.com/2019/07/tarikat-nedir-1-tarikatlar-kimlerce.html
  8. https://onbinkitap.blogspot.com/2018/08/adnan-hoca-yeni-bir-15-temmuz-tehlikesi.html
  9. https://onbinkitap.blogspot.com/2023/10/adnan-oktar-tarikatinin-beklenen.html
  10. https://onbinkitap.blogspot.com/2020/05/dinsizlik-turleri-7-kutuplasma-sonrasi.html
  11. https://onbinkitap.blogspot.com/2019/09/dinsizlik-turleri-4-feminist-dinsizlik.html

Sinan Kemal

#Felsefe #SinanKemal #Din #Okul #Eğitim #Cariye #DindenÇıkış

Kafamdaki Buda

Öncelikle bu yazımı okumadan (bu yazımda temel bilgileri aktarmak istemediğim için anlatımda bütünlük sağlaması için oluşturduğum) sizler için ilettiğim ilk yazıma buradan ulaşabilirsiniz. Alıştığınız tanımlardan, hikayelerden veya ezber edindiğiniz şekillerden farklı bir anlatımla, kafamdaki Buddha’yı bu yazımda sizlere ileteceğim.

***

Herkes hikayesini inanmak istediği yerden dinler, benim inanmak istediğim hikayemi ben yazmak zorunda kaldım, benden öncekilerden ayıklayarak…

Bir cesedin yanından hiç ayrılmadan bakan Prens Buda, cesedin burnundan bir kurt çıktığını görür ve endişe eder, ölmek istemez. Ölümle yaşam arasında bir bağ arar, o dönemlerde evrim hakkında bilgi olmadığından, (o dönemlerde hikayeler çoktu, tıpkı bugünlerdeki gibi) çözüm bulmak istedi.

Merakı, çözüm aratmaya mecbur bıraktı ve o sarayındaki her şeyi bırakıp keşfe çıktı.

Bilge oldu, ışık oldu ve uyuyanları mağaralarından çıkarmaya kalkıştı.

***

Kafamdaki Buda

– Bir gün boyunca tek pirinç tanesi yiyerek meditasyon sayesinde hayatta kalabilirdi.

O zaman neden hafızamızda şişman? Dünyevi şeylerden uzaklığı öğütleyen bir aydınlanmış olarak tanınan bir bilge, anlatılardaki bazı resimlere oturmuyor bu denilenle.

– Belki de şişman görüntüsünün altında yatan dünyevi şeyleri düşünmekten hareketsizliği yatıyor.

Ya amaçları, heykellerden malzemeyi esirgememekse ya da beynimize, bir sorguyu yerleştirmek için yapıldıysa?

– O zaman da işler değişir, bu işten para kazananlar gelir aklıma; heykellerden kar sağlayan dinciler, Budist turistlerden kar sağlayan siyasiler.

Buda’ya neden hala inanlar var ve neden hala hakkındaki tanımlar net değil?

– Hayat hikayesi güzel ve ilginç olduğundan.

İnsanlar inanarak ve ibadet ederek huzura ulaşmak istiyorlar. Bazen insanlar kötülükler yaparlar ve vicdan azaplarından nasıl kurtulacaklarını bilmezler, yaşadıkları ilk yaşam haklarını doğru kullanmadıklarından, sonraki yaşamlarına odaklanırlar. Bu durumu bilen bazı kimseler de fırsat bulur, hikayeleri büyüterek kendilerine daha kazançlı sonuçlara yol alırlar.

Budizm, Buda yaşarken bir din değildi, sonradan takipçileri ile dinselleşti. Buda’nın söylevlerine bakarsak daha çok felsefidir, yolculuğu durumunu ilginçleştirir. İnsan ölünce sonrasını bırakarak dünyaya gözlerini yumar. Sonrası bazı insanlar için daha mühimdir. Babası gibi hükümdar olsaydı, şu an adını anmıyorduk. Merakı ve keşifleri olmasaydı, şu an çıkarımları olmayacaktı. O, zor bir yol seçti ve seçtiği yolda amacına ulaştı.

Kendisi öğrendikçe uyanıyor ve aydınlanıyordu; bu yüzden, Buda ismini kullandı. Gerçek adı Siddhartha Gautama’dır.

O halde, bulunduğu dönem ve coğrafyaya göre ilk felsefi düşünürdür. Buda’nın ardından onu izleyenler, Buda’nın kavramlarını daha detaylı irdelemiş ve onları geliştirmişlerdir. Kavramlar üzerine kafa yormak felsefenin işi değil midir?

– Toplum ve kendisi için doğruyu bulmaya çalışması ve verdiği öğretilerde, doğru yaşamanın öneminin altını çizmiştir, bu durumda ahlak felsefesinin de içinde bulunmuştur. Çatışmaların ve hızlı değişimlerin ortasında Orta Yol’un izleyicisi olmak için hükmetmişti. İnsanlara barışın ve sükûnetin önemini kavratmaya çalışmıştı.

Onu Buda yapan şey hayati kaygılarıydı; ölümden ve acı çekmekten korkarken; dünyadaki her şeyle en iyi nasıl yaşayabileceğini (ya da nasıl baş edebileceğini, önceden bulmak istedi) araştırmak istemesinden başlıyor.

– İnsanın öz doğasına yaklaştıkça, daha zorlu yaşamlarına kucak açtı. (Evrim aklıma geliyor, insan kafası küçüldükçe artan egosunun bilgisi, sonra avcı ve toplayıcılıktan sonra yerleşik hayata geçilmesinden sonraki değişen yaşayışlar. Eğer bu bağlamda düşünürsek, insan kendi cehennemini kendi hazırladı. Ego için törpü her dinde nottur, fakat müritlere(!) ve bir diğer açıdan; bugün yerleşik hayata geçmenin kapitalist sistemi getirmesinin ardından, yaşamımız çok ama çok daha zorlaştı.)

“Her şey acıdır, her şey geçicidir.”
Buda

Evrensel acıların peşine düşer, olumlaştırmak için. Fakat zevkin ardından gelecek acının da her zaman farkındalığıyla acıya hazırdır ve o acıyı bekler.

– Anı yaşayamamış o vakit, hesap da dünyevi eylemlerin arasında.

Ona göre özgür olmayan insan mutlu olamazdı. Malından, mülkünden, zenginliğinden hatta yakınlarından dahi insan uzak kalabilmeli ve kendi doğası ile yaşabilmeliydi. Ki o da tam böyle yaşamaya gayret etti. (Alışkanlıklardan vazgeçmek günümüzde bizler için de hayli güç.)

– Buda’nın oğlu, karısı ya da anne ve babası onları geride bıraktığında, hakkındaki fikirleri umursamamışsa, bu onu ne yapar desem nankör bir yakın dersin, o yüzden sormuyorum.

Bu durum için aydınlanmış Buda demem, insanın kendisi hakkında cehaleti desem olmaz, ne haddime az bildiğimle, ben de susarım.

– Buda’nın hakkında birkaç yüzyıl sonra yazılmış olması, Budist dönemdeki oluşturulmuş anlayışları yansıtır mı?

Budist bir dönem neye göre tanındı; ayin mi yapıyorlardı, cemaatleri mi vardı, transandantal durumlarda mıydılar? Sanki zamanla eklenen tanımların yansımaları bunlar.

– Buda, ne bir Tanrı’nın peygamberi oldu ne de bir dinin temsilcisiydi. Üstelik Tanrı düşüncesini reddediyordu ki eylemlerin öneminin altını çiziyordu. Uyanmış olduğunu söyleyerek farkındalık yaşadığı durumların önderi olan biriydi. Toplumcu bir anlayışla aydınlatmak zorundaymışçasına toplumu farkındalık yaşadığı şeyleri aktarmak istiyordu. O insanların bir kurtuluş yaşamasını ve gerçeklerle yüzleşmelerini sağlamaya çalıştı. Kurtarıcı olarak bilinen Buda’yı zamanla Tanrısal bir varlığa çeviren yine aydınlatmak istediği toplum oldu, belki de bu noktada savunduğu düşüncelerden fayda sağlamak isteyen dincilerin rolü vardı. Öyle ya, birçok hikayeye rol sayılmış olan Buda’nın bazı hikayeleri farklı farklı aktarılmıştır. Dünyadaki birçok kaynağa göre ona mitsel bir tanım verildiğini dahi okuyabilirsiniz ki vardır da böylesi kaynaklar, bu yazdıklarımın sonucunda o hayranlık duyduğum bir filozoftur ve o bana göre bir filozoftan öte değildir. Ve bu muazzam bir meslektir.

Peki ya Budizm ya da Brahmanlar?

– Budizm, Tanrı düşüncesine bağlı değil. Fakat kendince ritüelleri var ve inananların kültürel yaşamları değişiyor. Eğer Buda’ya tapanlar varsa, Budizm’i din kabul etmemek olmaz. Fakat, Buda bir Tanrı olmak istemezdi, kendisinin seçimi değil bu yaşananlar. Çünkü o müritleri tarafından yapılan mucizevi güçlere karşı çıkmıştı, o aydınlanmış ve uyanmış olarak kimsenin uykusuna devam etmemesini ve kimsenin cahil ölmemesini arzu ederdi.

– Tüm Budistlere inançlarından dolayı saygılarımı iletiyorum.

Kemalist İlkay

Buddha ve Budizm Üzerine | Gündem Arşivi, Okuyan ve yazanlar için dağarcık (gundemarsivi.com)

Öteki Dünyadaki Filozoflar Neler Yapabilirler? | Gündem Arşivi, Okuyan ve yazanlar için dağarcık (gundemarsivi.com)

Masamdaki Yokluk | Gündem Arşivi, Okuyan ve yazanlar için dağarcık (gundemarsivi.com)

Yeeeeeeaaaaaahhh!!! | Gündem Arşivi, Okuyan ve yazanlar için dağarcık (gundemarsivi.com)

Değneğini Saklayanlar | Gündem Arşivi, Okuyan ve yazanlar için dağarcık (gundemarsivi.com)

Hayyamizm | Gündem Arşivi, Okuyan ve yazanlar için dağarcık (gundemarsivi.com)

Buddha ve Budizm Üzerine

 “Budist literatürü muazzam bir hacme sahip. Dolayısıyla Budizm’in diğer tüm dini geleneklerden daha fazla kutsal kitabı olduğunu söylemenin uygun olduğunu düşünüyorum. Tüm bunları olağanüstü bir hafıza becerisiyle aktardılar. Hakkında yazılanlara rağmen, tarihi Buda anlaşılması ve tespit edilmesi zor. Buda’yı yalnızca takipçileri tarafından yüzyıllar boyunca tutulan kayıtlardan biliyoruz. Ne yazık ki, onun hayatı hakkında bu kayıtların dışında bir kaynağımız yok. Elimizde sadece takipçilerinin sözleri var.” 
Stanford’daki Ho Budist ve Dini Araştırmalar Bölümü Başkanı Paul Harrison

Olasılıklarla, efsanevi hikayelerinden gerçek olanları incelemeye çalıştılar.

“Ama bunun ne olduğunu görmek ve ne öğrettiğini söylemek kolay değil, Ölümünden sonraki yüzyıllarda takipçilerinin ondan öğrendiklerini iddia ettikleri bilgilere sahibiz, ancak bunların ne kadarı onun söylediği ve ne kadarı hatırladıklarıdır? Bu konu şu anda tartışılan bir şey.”
Stanford’daki Ho Budist ve Dini Araştırmalar Bölümü Başkanı Paul Harrison

Siddhartha Gautama, MÖ 6. ve 5. yüzyıllarda Hindistan’da yaşamış bir filozof ve ruhani bir öğretmendi.

“Buddha” kelimesi Sanskritçe “budh” kelimesinden türemiştir ve genellikle “uyanık olan” anlamını verir.  Pek çok Budist için Buda, kişisel ıstırabın tüm izlerinin söndürüldüğü ve gerçekliğin apaçık  görüldüğü bir ruh hali olan “manevi aydınlanmaya” ulaşmış bir insandır.

Bazı kehanetlere göre kendisi babasından daha büyük bir ruhani lider olacaktı. Bu sebeple babası onu saraya kapatıp her türlü kötülükten korumaya kalktı.

 “Siddhartha, bugün ancak insanların yüzde birinin sahip olabileceği türden çok iyi korunan ve ayrıcalıklı bir ortamda büyüdü.” 
Cal Poly Humboldt dini araştırmalarda öğretim görevlisi olan Sara Jaye Hart

Ancak bu pastoral hayat, sonsuza dek sürecek bir yazgı değildi. Siddhartha 29 yaşındayken hayatını sonsuza dek değiştiren ve onu dünyanın en etkili dini liderlerinden biri haline getirecek ruhani yola yönelten bir deneyim yaşadı.

Bu deneyim Budist ilminde “dört hal” olarak bilinir ve bununla ilgili hikayeler, Siddhartha’nın sarayın dışında dört kişiyle karşılaşmasını anlatır. Hikayelere göre Siddhartha, arabacısı Channa ile birlikte arka arkaya dört kişiyle karşılaştı. (Bazı versiyonlarda, her biri sarayın dışında farklı geziler sırasında bu kişilerle ayrı günlerde karşılaştı.) İlki yaşlı bir adamdı; ikincisi hasta bir kişi;  üçüncüsü bir ceset; sonuncusu ise gezgin bir dilenci ya da bir keşişti.

Siddhartha, izole yaşamı nedeni ile bu tür görüntülere alışık değildi; o yüzden bu durumları açıklayabilecek, görmüş geçirmiş bir adam olan arabacısına baktı. Channa, ilk üç bireyin oldukça insani sonuçlar olduğunu ifade etti: Yaşlanıyoruz, hastalanıyoruz ve ölüyoruz. Channa ayrıca, son kişinin meditasyon yapıp çile çekerek ve bu yolda katı bir özveri göstererek ruhsal kurtuluşa ermek için dünyevi zevklerden vazgeçtiğini açıkladı.

Bu karşılaşmalar prensi varoluşsal bir krize itti ve dünyayı keşfetmeye ve kendisi için yaşamın sorularına cevaplar bulmaya karar verdi. Daha da önemlisi, insanın deneyimlediği acılar ilgisini çekiyordu. İnsanın acısını hafifletecek bir yöntem veya felsefi bir sistem keşfetmek istiyordu. O dönem birçok insan reenkarnasyona inanıyordu ve buna göre kişiyi hayat ile yani tüm sorunları, zorlukları ve ıstırapları ile kuşatan, işte bu sonsuz gibi görünen ölüm ve yeniden doğuş döngüsüydü. 

Buddha’nın hikayesinin özünde, derin bir erken orta yaş krizinin olduğunu ve ayrıcalıklı yetiştirilme tarzının ona verebileceğinden daha fazlasını bilmek istediğine karar verdiğini söylüyor Hart.

Siddhartha saraya döndüğünde karısı ve oğlu da dahil olmak üzere o anki hayatını geride bırakmaya ve dünyaya açılmaya karar verdi. Ayrıcalıklı yetiştirilme tarzından vazgeçmenin sembolik bir eylemi olarak gösterişli cübbesini Channa’nın kaba tuniğiyle değiştirdi ve saçını kesti.

World History Encyclopedia’a göre önce ormana gitti ve burada meditasyon, oruç tutma ve hikayenin bazı versiyonlarında bedeni aşağılama veya vücudun fiziksel olarak acı çekmesini içeren ciddi bir öz disiplin uygulayan bir grup çileciye katıldı. Siddhartha, birkaç yıl onlarla kaldı ve bu grubun disiplinini öğrendi ve meditasyon tekniklerini mükemmelleştirdi.

“Bu süre zarfında yoga felsefesi ile ilgili uygulamalarda gerçekten ustalaştı. Çileci anlayışı, gıda tüketimini o kadar sınırladı ki günde tek bir pirinç tanesi ile yetindi.”
Sara Jaye Hart

Ancak sonunda bu aşırı inzivanın onu, sorularını yanıtlamaya götürmediğini  fark etti. Böylece Siddhartha, münzevi arkadaşlarından ayrılmaya karar verdi. Efsaneye göre, hasta ve bitkin halde ormandan çıktıktan sonra bir nehre ulaşıp  burada genç bir kızla karşılaştı. Kız ona acıdı ve bir kase krema ve pirinç ikram etti.  Hart, yiyeceklerin Siddhartha’yı canlandırdığını ve ruhani arayışına devam edebildiğini ifade ediyor.

Siddhartha’nın çilecilik deneyimi ona derin bir ders verir. Hart, Siddhartha’nın çilecilik ile hazcılık arasındaki dengeyi koruyan ve “Orta yol” olarak ifade edilen kavramdan yola çıkarak felsefi bir uygulama geliştirmeye devam ettiğini söylüyor.

Ama Siddhartha bundan pek memnun değildi; ölüm ve yeniden doğuş döngüsüne son vermenin bir yolunu bulmaya hâlâ kararlıydı. Böylece bir gün, günümüz Hindistan’ın Bihar eyaletinde, Bodh Gaya adlı bir yerde bir ağacın altına oturdu ve aydınlanana kadar oradan ayrılmamaya yemin etti. Bazı hikayelerde, yedi gün yedi gece derin meditasyonda oturdu ve Budizm’de kuruntu ve arzunun tezahürü olarak bilinen iblis Mara tarafından kuşatıldı. Mara, Siddhartha’nın yoluna yağmur, şimşek, fırtınalar, iblis orduları ve şehvetli bakireler gibi bir dizi engel koyarak aydınlanmaya ulaşmasını engellemeye çalıştı. Ancak Siddhartha, aydınlanma hedefine kararlı bir şekilde bağlı kaldı.

Efsaneye göre, çabaları sonunda meyvesini verdi. Sonunda gözlerini açtığında kendisini, gerçekliğin hakiki doğasına dair bir fikir verdiği söylenen ve adanmış kişiyi arzu ve ıstıraptan özgür bırakan bir ruh hali olan mutlu bir aydınlanma durumunda buldu. Ölüm ve yeniden doğuş döngüsünü altetti. O zamandan beri, “uyanmış olan” yani Buda olarak tanındı. Altında oturduğu Bodhi Ağacı ise “uyanış ağacı” olarak anılmaya başladı.

Buda’nın öğrettikleri: dört yüce gerçek ve sekiz dilimli yüce yol

Aydınlanmaya ulaştıktan sonra, Siddhartha hayatının geri kalanını bugünkü kuzey Hindistan’ı dolaşıp içgörülerini öğreterek ve çevresinde bir adanmışlar veya keşişler grubu toplayarak geçirdi. Siddhartha, Hindistan’ın modern Uttar Pradesh kentindeki Sarnath Geyik Parkı’nda olduğu söylenen ilk vaazında, Buda’nın yaşamın tüm maneviyatını karakterize ettiğine inandığı “Dört Yüce Gerçek” olarak bilinen kavramları öğretti.

Hart, birincisinin hayatın “acı çekmek” olarak anılan ve Sanskritçe bir kelime olan “dukkha” ile ifade edildiğini; ancak varoluşun geçici, kusurlu, genellikle stresli ve tatmin edici olmayan doğasına karşı her yeri kaplayan bir huzursuzluk duygusunu vurgulamanın daha iyi anlaşılacağını ifade ediyor.

“Dukkha kelimesi spesifik olarak, ortalanmamış vagon tekerleği anlamına gelen bir kelimedir. Dünya hakkında rahatsız edici bir duruma atıfta bulunuyor; yani dünyada acıya yol açan bir dengesizlik durumu var.”
Sara Jaye Hart

İkinci yüce gerçek, dukkha’nın bir nedeni olduğunu belirtir ve üçüncü yüce gerçek ise bu nedeni “arzu” olarak tanımlar.

“İnsan arzusunun doğası, asla yerine getirilmeyecek olmasıdır. Buda bize bunu söylüyor.” 
Sara Jaye Hart

Dördüncü Yüce Gerçek, acıyı sona erdirmek için bir reçete sağlar: Sekiz Dilimli Yüce Yol. Bu, esas olarak birinin aydınlanmaya ulaşmak için doğru ahlaki çerçeveye ulaşmasına yardımcı olacak zihinsel ve ruhsal uygulamaların bir listesidir. Sekiz Dilimli Yol şunlardan oluşuyor; doğru düşünce, doğru niyet, doğru söz, doğru davranış, doğru geçim, doğru çaba, doğru farkındalık, doğru meditasyon.

Buda’nın Ölümü

Siddhartha Gautama’nın ölüm tarihi geleneksel kayıtlara göre MÖ 483’tü ve öldüğünde 80 yaşındaydı.  Britannica’ya göre Siddhartha, Hindistan’ın kuzeyinde yer alan Kushinagar kentindeki köylü bir demircinin ikramı olan yemeyi kabul eder; ancak yiyecekler bozulmuş ve bu durum demircinin dikkatinden kaçmıştı. Siddhartha hemen hastalanır. Ölüm döşeğindeyken demirci yanına gelir ve büyük bilgeyi istemeden zehirlediği için derin bir üzüntü duyduğunu dile getirir.

Siddhartha ona üzülmesini değil, bilakis sevinmesini söyler. Çünkü bozulmuş yemek, onu sonsuz ölüm ve yeniden doğuş döngüsünden kurtarmış ve nirvana’ya ulaşmasına izin vermiştir. Hikayenin başka bir versiyonuna göre ise yemeğin bozulmasına Siddhartha neden olur. Siddhartha, ölmeden hemen önce keşişlerine, onun öğretilerini izleyerek ruhsal kurtuluşları için gayretle çalışmaya devam etmelerini söyler. Böylece, bu öğretiler, World History Encyclopedia’ya göre Budist bağlamda “kozmik yasa” olarak tanımlanan Sanskritçe bir kelime olan “Dharma” olarak bilinmeye başlar.

Budizm, Siddhartha’nın ölümünden sonra özellikle Çin, Tibet, Japonya, Kore, Tayland, Laos ve Kamboçya gibi Güneydoğu Asya’nın bazı bölgelerinde yayıldı. Ayrıca Nepal ve Moğolistan’da da yayılma alanı buldu. Kral Ashoka (MÖ 268-232) Budizm’i destekledi ve Asya’nın her yerine Budist elçiler gönderdi. Böylece onun döneminde bu din Hindistan’ın tamamına yayılarak önemli bir din haline geldi. Fakat Ashoka’nın ölümünden sonra Budizm’in Hindistan’daki etkisi azaldı ve bir daha asla eski gücüne ulaşamadı.

Harrison’a göre Buda’nın öğretileri ve hayat hikayesi aslında sözlü olarak aktarılmıştı:

“Geleneksel düşünce, Buda hakkında MÖ 1. yüzyıla kadar hiçbir şeyin yazılmadığı yönünde. Bu tespit, son zamanlarda çok eski el yazması buluntularla hemen hemen doğrulandı.” 

En eski yazılı materyallerden bazıları, Pali dilinde (kuzey Hindistan’ın eski bir dili) ya da Sanskritçe yazılmış, farklı uzunluklardaki söylemler yani “sutra”lardır.  Bunların en ünlüsü, tarihi Buda’ya atfedilen söylemleri içerdiği söylenen Üçlü Sepet (Palice Tripitaka) olarak bilinir. Bu yazılara, çoğunlukla prenslikten vazgeçtikten sonraki hayatı hakkında anekdotlar serpiştirilmiş.

Britannica’ya göre Buda’nın erken dönemlerine ilişkin açıklamalar, çok daha sonra – MÖ 2. yüzyıl civarında – yazılmış metinlerden geliyor. Buddhacharita (Buda’nın İşleri) adındaki metin bunlardan biri ve Sanskrit dilinde uzun bir şiir olarak yazılmış. Bunlar ve diğer yazılı anlatımlar, Buda’nın biyografisinin ana kaynaklarını oluşturuyor.

Bugün Buda, derin ruhsal içgörüleri, pratik yaşam felsefesi ve meditatif uygulamaları nedeniyle tüm dünyada saygı görüyor. Budistler ve Budist olmayan pek çok kişi, onu önemli bir düşünür kabul edip dünya tarihi üzerindeki büyük etkisini takdir ediyor.

“Buda’yı, dünyayı değiştiren ve derinliği olan bir dini – İsa’dan 500 yıl önce ilk büyük misyonerlik dini – başlatan  biri olarak da algılayabilirsiniz; inancı veya dini ne olursa olsun herkese, çekmekte oldukları acılarla başa çıkmak için yol gösteren felsefi bir düşünür ve öğretmen olarak da.”
Sara Jaye Hart

*****

Buddha hakkında söylenen birçok hikayeden yalnızca biri bu okuduğunuz yazıdır. Birçok kaynak hakkında farklı tarihlerde dinselleştiği, yazılı düzene geçirilirken farklı kurgulardan oluşuyor. Bildiğiniz üzere eskiden sözlü anlatım çoktu. Bugün Hz Muhammed’in ölümünden yıllar yıllar sonra yazılan hadisleri örnek verirsem, birçok şey değişmiş veya gerçekten uzak hikayelerden oluşabilir. Belki tanık olduklarınız veya sorguladıklarınız vardır. Bu örneğimle tarihi kaynakları okurken, yaşamış olandan asırlar sonrasında yazılan tarihi içerikleri olasılıkları ile düşünerek irdelemenizi naçizane öneriyorum.

Bu yazıyı hazırlamamadaki ana sebep bir sonraki yazacağım yazıya referans ya da okuyuculara fikir sunmak için temel yapma amacımdan kaynaklı. Siz bu yazıyı okuduktan sonra artık fikirlerime hazır sayılırsınız.

Kemalist İlkay

Kaynak:

The Buddha: History, meditation, religion and images | Live Science

 

 

Kapitalizmde Din ve Moda

“Bir ülke karanlıktır, bir sokağı sönükse.”
Özdemir Asaf

Tüketilen emeğin karşılığının ödenmediği bir dünyada yaşıyoruz. Yaşam koşulları her geçen gün daha çok kötüleşmekte. Kapitalist sistemin odağındaki holdingler-tröstler devletin içine öylesine yerleşmişler ki siyasal yapıdaki zayıf karakterli, zaafları olan, egoist, halkına karşı öfke kusan zalimleri yanına çekerek gelirlerini arttırıyorlar.

Karşılıklı kazanca dönüşen sistem kurgusunda arada aykırı sesler yükselse de biri diğerinin zimmetine geçirdiği emtianın dışarıya sızdıracağı kaygısıyla her iki tarafta suskunluğa bürünmekte!

Yasaların bir ya da birkaç kişinin dudağında bulunmasından dolayı da hak arama makamları kapı-duvar durumuna geçmekte! İnsanlık tarihi direnme üzerine gelişmesine karşın: grev; toplu iş bırakma, miting yapma kamu düzenine zarar verebilir kaygısından dolayı yasaklanmıştır.

Özgürlük kavramı içi boşaltılmış olduğundan yalnızca soluk alıp verme düzeyine indirgenmiştir. Kişi kutsal hakları dışında eylemde bulunamaz, camiye gider namazınızı kılabilirsiniz. Ramazan ayında ya da üç aylarda oruç tutmanın önünde hiçbir engel bulunmamaktadır.

Paranız varsa kurban da kesebilirsiniz. Devlet gücünün denetiminde “hilafet bayrağı” açarak yürüyüş yapabilirsiniz. Kendi doğruları içerisinde sarıklı, cübbeli, takkeli zevatı ileride oluşturulacak başka bir yönetim biçimi için gereksinim duyulacak şiddeti demlemek gerekiyor bu arada!

Eğer sosyal yapınız zayıflamışsa, dinsel yönetimin önermelerini ciddiye alarak, öteki dünyada inançlı kişilere sunulacak olan varsıllığa kendinizi hazırlamanız gerekiyor.

Şükürden yana değil de Nietzsche derinliğinde bakıyorsanız “Ben gönlünü müsrifçe harcayanı severim… Ben gönlü yaralıyken bile derin olanı, hiçten bir şeyle yok olanı severim. Ben kendini mahvedebileni severim.“ ve bu özgüven içindeyseniz, yaşama ket vuran tüm yanılsama-aldatma çarkının dişlisine yumruğunuzu sokacaksınız. Unutmayalım “Cesaret bankaya yatırılabilecek bir şey değildir!” der Trevanian, Şibumi adlı yapıtında!..

“Kininize sahip çakacaksınız!”

Söylemini asla boşa almayın. Hatta bu tümceyi unutmamak için bir fiyonk gibi yakanıza takınız. Yalçın Küçük hocamızın bir tümcesini hiç unutmam “Kin insana akıllı işler yaptırıyor.” ve devamında da ”Umudu olanların korkusu olmaz .”

Günlük yaşamımızı çembere alan, yaşamımızı arzu edilene odaklayan MODA bir de var yanılsatma ışığının içinde. Kapitalizmin dinden sonra varlığını borçlu olduğunu en önemli kurumdur bu. Kim ne denli ayırdında bilemiyorum…

Saç kesiminden tutun da günlük giyim kuşamımıza yön verilirken cinsiyet yitimine uğruyoruz. Bakunin’in çok değer verdiğim “Yıkma arzusu aynı zamanda yaratma arzusudur.“ sözünü okuduktan sonra belleğinizde bir dolaştırınız!..

Postmodernizm salatası içerisinde gelecekte kadın-erkek cinsiyeti tekilleşecek; bu doğru mu? Kısmen doğru! Bakımlı erkek, bakımlı kadın; metroseksüel olarak sahnelendi. Dar paça, yüksek kesim pantolonu ve topuksuz çorabı giyen yüz kiloluk erkekler ışıklı caddelerde yürürken kollarında botoks ve silikon dolgulu kadınlar… Bi acayip saç kesimleri…

Tüketim ekonomisi ne istiyor?

Din ve Modanın yüceltilmesini! Görsel yansıması yüksek, ışıltılı bireyler ortalıkta saman dolu kafayla konumlanmakta! Ülkenin-ülkelerin eğitim düzeyi sıfırlanmış, görsel sunumun yan çıktısını da inanç temelli göksel güç…

Kapitalizm sarmalında din ve moda yaşamımızı kalıplara sokuyor…

Ne yazık ki içine girdiğimiz kalıbı bir süre sonra kanıksıyoruz. Ona sığınıyoruz.

Sözü fazla uzatmadan Prof. Dr. Tarık Zafer Tuna‘ya hocamızın ‘Devrim Hareketleri İçinde‘ adlı çalışmanın çok önemli vurgusunu burada alıntılanmak istiyorum:

“Türkiye, Türk Devrimi’nin , Türk Milli Kuruluş Hareketinin eseridir. Osmanlı kayasından çıkarılan, siyasal yönleriyle dip diri bir organizmadır Türkiye… Sultanların kaftanları, tahtları yanına ve Hazine Dairesine konacak müzelik bir süs eşyası değildir Türkiye…”

Biz ulusumuzun varlığı için ömrümüzü verecek kadar vatan severiz. Koşullar olgunlaştıkça yurttaşlık bilinci yükselecektir; kapitalizmin azgınlığını, dinin çürümüş yapısını, modanın evrensel gözboyama düzeneğinin önünü açan her güç yok edilir bir gün! O gün hangi gün?

İnsanın alacası içinde, hayvanın alacası dışında!

04 Ocak 2024
Atina
Anıl Güven

Gott, Religion, Individuum, Freiheit

Gemss religiösen Ansätzen übermittelt Gott seine Anweisungen an die Erde durch auserwählte Personen, die er in einer herausragenden Position unter seinen Geschöpfen platziert hat. Diejenigen, die an die von ihm festgelegten, undiskutablen Regeln glauben, wurden daran gehindert, eine andere Denkweise zu entwerfen, zu hinterfragen oder die ‘heiligen Gebote’ zu untersuchen!In der zerstreuten Gesellschaft widersetzten sich diejenigen, die aufgrund der klimatischen Bedingungen einen eigenständigen Lebensstil gewählt hatten, diesem Zwang. Es kam zu gegenseitigen Massakern. Diejenigen, die sich unsicher fühlten, unterwarfen sich! Sie akzeptierten die ihnen vorgelegte Religion, auch wenn sie ihnen nicht wohlgesonnen war! Millionen von Menschen wurden von Gläubigen getötet, die Gottes Gebot befolgten. Das Töten von Menschen wurde zu einem Geschäft. Die Sklaverei wurde auf die Bühne gebracht. Männer mit kräftigem Körperbau wurden auf den Feldern eingesetzt, Frauen wurden für Haushaltsarbeiten verwendet, und sie wurden gekauft und verkauft. Die Freiheit wurde den erhabenen Herrschenden gewährt. Der Reichtum wurde nur von der höchsten Macht verliehen. Gott war eins, aber es gab keine Gleichheit unter seinen Geschöpfen! Diese Situation führte zu einer neuen Erzählung: Himmel und Hölle! Diejenigen, die in dieser Welt Armut erleiden, werden in der nächsten Welt belohnt. Ohne Aufstand, ohne gegen den Schöpfer zu kämpfen, sollten sie ruhig mit dem zufrieden leben, was sie haben, und weiter beten. Dieser Vorschlag fand bei der Bevölkerung weitgehend Zustimmung!

Wissenschaftliche Fortschritte wurden so weit vorangetrieben, dass Entdeckungen, die zu der Aussage “Gott existiert nicht” führten, von vielen Menschen gründlich untersucht wurden, und dadurch verloren Religionen ihre zukunftsweisenden Werte! In modernem Leben, wenn Menschen zu Individuen werden, haben sie die Werte des Menschseins gesehen und gelernt. Obwohl der Sklavenhandel verboten wurde, wurde der Einsatz von variablem Arbeitskraft weiter brutalisiert. Die Auslöschung der Moralvorstellungen innerhalb der Familie und der sozialen Struktur wurde durch die außerordentlich schlechten Bedingungen, unter denen Kinder in Kohleminen, Salzgrotten und Webereien arbeiteten, verschärft. (Für die Interessierten empfehle ich die Lektüre des Romans “Germinal” von Emile Zola).

Der rationale theoretische Rahmen der Freiheit wurde in der antiken griechischen Philosophie gezeichnet. Die Freiheit, die mit Platon die Bühne der Philosophie als Möglichkeit des Menschen betrat, seine eigene Struktur zu wählen, tritt bei Aristoteles als die Kraft des Seins hervor, die das Wissen bevorzugt. In der modernen Philosophie wird sie jedoch Spinozas Einwänden ausgesetzt. Die von Hume wiederbelebte Freiheit wird in der Philosophie von Kant als unbestreitbar anerkannt, erreicht jedoch theoretisch eine mysteriöse Ebene moralischer Bedingungen. Mit Marx gewinnt sie ein neues Erscheinungsbild als das endgültige Ziel der Politik im Kontext sozialer Beziehungen. Mit der Philosophie von Albert Camus wird sie als eine Art Kraft zur Bestimmung von Denken und Handeln als Potenzial einer Person ersichtlich. Sartre erklärt es als unvermeidliche ontologische Kategorie des individuellen Daseins.

Wenn Individualisierung zur Handlung wird, erweitern sich die Freiheiten. Die Beziehung zwischen Gott und Religion kann die Menschen nicht mehr wie früher unterdrücken.

Kurze Geschichte der Freiheit / Yavuz Adugit

Anıl Güven, Athen

Tanrı, Din, Birey, Özgürlük

Dinsel yaklaşımlara göre Tanrı, yeryüzüne ileteceği yönergeleri kulları içinde seçkin konuma erdirdiği kişiler aracılığıyla bildirimde bulundururmuş.

Onun çizdiği tartışmaya kapalı kurallara inananların, başka bir düşünce yapılanması kurgulaması, sorgulaması, ‘kutsal önermeleri’ irdelenmesi yasaklanmıştı!

Dağınık toplum yapısı içerisinde, iklim koşulları gereği başına buyruk yaşam biçimini kendilerine ilke edinmiş olanlar bu dayatmaya başkaldırdı. Karşılıklı kıyımlar yaşandı…

Kendilerini güvende görmeyenler boyun eğdi!
Önlerine konulan dini içlerine sinmemiş olsa da kabul ettiler!

Milyonlarca insan Tanrı’nın buyruğunu uygulayan inananlarca öldürüldü. İnsan öldürmek bir ticaretti. Köleliği sahneye sürdü. Güçlü bir bedene yapısına sahip olan erkekler tarlalarda, kadınlarsa ev işlerinde kullanılmak için alınır-satılır oldu.

Özgürlük ulu egemenler için geçerli kılınmıştı. Varlık birikimi yüce güç tarafından bir tek onlara verilmişti. Tanrı tekleşmişti ama kulları arasında eşitlik yoktu! Bu durumda yeni bir söylem üretildi; Cennet-Cehennem! Bu dünyada yoksulluk çekenler, öldükten sonra gidecekleri öteki dünyada ödüllendireceklerdi. İsyan etmeden, Yaratana buğzetmeden, sakince elde olanla yaşamayı ve ibadet etmeyi sürdürmeliydi. Bu önerme halkın gazını büyük oranda aldı!

Bilimsel gelişmeler o kadar uçkunlaştı ki; “Tanrı yok” dedirten buluşlar birçok kişi tarafından derinlemesine irdelenince dinler geleceğe yönelik değerleri yitirdi!

Çağdaş yaşamda kullar kişi-birey olunca düşüncede insan insan olmanın değerlerini gördü-öğrendi. Köle ticareti yasaklanmakla birlikte değişkenleştirilen emek kullanımı daha da acımasızlaştı… Çocukların kömür madenlerinde, tuz mağaralarında, dokuma atölyelerinde; olağanüstü kötü koşullarda, çok düşük ücret karşılığında çalıştırılması aile içinde, toplumsal yapıda ahlak kavramını yok etti. (Meraklısı için Emile Zola / Germinal romanını okumalarını öneririm).

Özgürlüğün rasyonel teorik çerçevesi Antik Yunan felsefesinde çizilmiştir. Platon ile birlikte insanın kendi yapısını seçme imkanı olarak felsefe sahnesinde yerini alan özgürlük, Aristoteles‘in bilginin tercih ettiği bulunma gücü olarak karşımıza çıkar. Ne var ki Modern felsefede Spinoza’nın itirazlarına maruz kalır. Hume’un ebeliğiyle yeniden doğan özgürlük, Kant felsefesinde reddedilemez, ama teorik olarak hakkında hüküm verilemez gizemli bir ahlaki koşul mertebesine çıkar. Marks ile tamamen toplumsal ilişkiler bağlamında siyasetin nihai amacı olarak felsefede yeni bir görünüm kazanır. Albert Camus felsefesiyle bir tür düşünce ve eylem belirleme gücü olarak bir kişi potansiyeli olarak belirir. Sartre tarafından kişinin varoluşunun temel ontolojik kategorisi olarak kaçınılmaz ilan edilir. *

Bireyselleşme eyleme dönüşünce özgürlükler genişledi. Tanrı, din ilişkisi önceki gibi kişileri sindiremiyor artık.

* Özgürlüğün Kısa Tarihi / Yavuz Adugit



Anıl Güven
Atina

Phallus Venüs Gılman

“Çok büyük problemdir karşımızdaki. Yazılı tarihi de aşıp, hayvanlar alemine dek uzanan bir ezilme… Kadın özgürleştirilmemiştir, ‘ev hizmetine ‘terfi ettirilmiştir, değişik bir biçimde kullanılmak üzere yükseltilmiştir… Sevgi ve onay bulmak şöyle dursun, mülkiyete ve denetim altına girmiştir. İşte bu noktada kadın, ‘utangaç gelin’den çıkıp “cadoloza” dönüşür.‘

Shulamith Firestone

1960 yılında Amerika’da başlayan 1968-1970’li yıllarda dünyayı sarsan; aile baskısından yılmış gençlik (San Fransiscolu Gazeteci Michael Fallon‘un adlandırmasıyla Çiçek Çocukları -Hippilik ) bireyselleşme, istence bağlı eşit cinsellik, özgürlük istemlerinin yanında doğaya dönüşü yansıtan yaşam biçimleriyle sömürgeci sosyal yaşama baş kaldırdı…

Kutsal aile yapısını çatlatan ana unsur, kadının bu eylemsel süreçte başat oyuncu olmasıydı.

Tek eşli, tüm olumsuzlukları halının altına süpüren, nikahlı-düğünlü evlilik kurumunda yapı taşları aldığı darbelerlen ayakta duramaz duruma gelindiğinde dinlerin önerdiği bağımlılık da su almaya başladı.

Birleşik Krallık‘ın Liverpool kentinde kurulan The Beatles Rock Müziği ile hayata başka bir tat verdi. John Lenon, Paul MC Cartney, George Harrison gençliğin yeni gözdesiydi.

Özgür aşk tanımlamasıyla karşılaşıldığında anne ve babalar çocukların arzularına onay vermek zorunda kaldı.

Çoklu ilişkiler sosyal hayatın içinde yaygınlaşırken porno sektörü de üretimini arttırdı. Büyüyen pazarda en tutucu aileler bile gizliden gizliden o küçük film makinalarını satın alıp (kiralayıp) evlerinin salonunda bu filmleri izlemeye başladı.

Derken, 200 yıldır gizli-açık eylemselliğin içinde olan Feminizmin ayak sesleri uğultudan ulumaya dönüşünce erkek egemen bakışı ezildi.

Bir Başka Aile Mümkün önermesi ortalığı ayağa kaldırdı… Toplumsal olayların temelindeki huzursuzluklar artarken yazın dünyası çok bakışlı yazılarla kitapçı raflarında yer almaya başladı.

Virginia Woolf, Jane Austen, Kate Millet, İngeborg Bachmann, Sylvia Plath, Doris Lessing, Simone de Beauvoir, Margaret Atwood…

Belma Abzug (1875-1939)‘dan günümüze Emma Goldmanm‘ın Anarşizminde “Kadının Özgürleşme Trajedisi”… *

O kutsal kitaptaki kor incir memeli, iri, kara gözlü kadın iremi, hizmetçi, vücudu tüysüz gılmanlar, şarap ırmakları gibi ballı söylemler için insanlık ölmeye değil, yaşadığı anın akışı içerisinde oluşan yüce istence sarılınca: Dinsel yazıtların yaprakları yalan rüzgarında uçmaya başladı.

Binlerce yıldır yontuları yapılan Phallus ve Venüs eşit koşullarda buluşunca dinci hokkabazlar: namus ahlak elden gidiyor çığırtkanlığını tapım yapılarının indeki kürsülerine taşıdılar!

Annelerin dizkapağına, açık beline, teni gözüken boyunun erkeği (!) uyaracağını, sakalsız ve bıyıksız delikanlının karşısındaki kişide zaaf oluşturacağını… Baldızla yaşanılacak cinsel birlikteliğin nikah düşürmeyeceğini… Dedelerin üvey torunlarına eğilimlerinin olmasında hiçbir sorun olmayacağını… Babaların kendi kız çocuklarına şehvet duygusu içinde olabilineceğini, bunun da olağan görülmesi gerektiğini… Hala, teyze, kuzen, yenge, dayı ile yakınlaşmanın dinen hiçbir sorun oluşturmadığını…

Uzun tümcenin kısası: Herkes birbiri ile yatar-kalkar; gusül abdestini alır hayatını yaşar!

Dinci yapıların algılamak zorunda olduğu bir odak var: Kadınlar artık kendi kurdukları ve içselleştirdileri özgür dünyalarına adım atalı yıllar oldu… Kendisine ait Venüs’ün ahlakından kendisi sorumlu.

Phallus’u elinde kalanlar Gılmanlarla buluşacakları anı beklesin artık.

15 Eylül 2023
Atina-Yunanistan

Anıl Güven

*Kemal Bakır

 

Kadının Adı Var

 

Kısasa Kısas

Kısas, Arapça bir sözcüktür.
“Kısasa Kısas” deyiminin sözlükteki anlamı şudur: Yapılan kötülüğün karşılığını aynı biçimde verme, kana kan…

Babil kralı Hammurabi, İsa’dan 1735 yıl önce, yani günümüzden yaklaşık 3750 (üç bin yedi yüz elli) yıl önce 282 madde içeren ünlü kanunlarında “kısasa kısas” ilkesini benimsemiştir.

Yahudiliğin kutsal kitabı Tevrat’ta Exodüs Suresi Ayet 21: 23-27’de “göze göz” emredilir.

İslam’ın kutsal kitabı Kuran’daki şu surelere bakalım:

Maide Suresi 45. Ayet:
“Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş. Yaralamalar karşılığında da kısas.”

Bakara Suresi 179. Ayet:
“Ey akıl ve gönül sahipleri, kısasta sizin için hayır vardır.”

Şura Suresi 40. Ayet:
“Bir kötülüğün cezası, tıpkısı bir kötülüktür.”

Değerli Dostlar,

“Kul hakkı” ve “Helalleşme” gibi dinsel deyimleri sık sık kullanan CHP Genel Başkanı Kemal Kıldaroğlu “Kısasa Kısas” buruğunu bilmiyor olabilir mi?

BAŞKAN ERDOĞAN’IN KILIÇDAROĞLU’NA ETTİĞİ KÜFÜRLER VE HAKARETLER

Başkan Erdoğan’ın bugüne kadar Kemal Kılıçdaroğlu’na yaptığı hakaretler ve ettiği küfürler:

Çukur, Sürtük, Sefil, Haysiyetsiz, Namussuz, Şerefsiz, Terörist, Terör Örgütlerinin Destekçisi, Dürüst Değilsin, Kandil’in Kuklası, Sefil, Haysiyet Fukarası, Namert, Gafil, Yüzsüz, Uçkuru Kaptırmışsınız Uçkuru!

Bakın, Kılıçdaroğlu’nun bu ağır küfür ve hakaretlere cevabı ne oldu:

“Düştüğün bu küfür çukuruna inemem, hiç kusura bakma!”

Hani, “kısasa kısas” nerede?
Kılçdaroğlu, verdiği cevapla kendisinin çok “terbiyeli” olduğunu anlatmak istiyor!

Değerli Dostlar,

Terbiyeli olmak, muhatabın diliyle konuşmak demektir!
Biz, ilk ve ortaokul yıllarında, düşüp dizi kanayınca hüngür hüngür ağlayana, bir kavgada tokat yiyince zırlaya zırlaya annesine koşana “muhallebi çocuğu” derdik!
Kılıçdaroğlu, “muhallebi çocuğu” rolünü oynuyor!
Muhallebi çocuğu; mızmızdır, ürkektir, pısırıktır, eziktir, edilgendir, korkaktır ve ödlektir!
Peki, Kılıçdaroğlu neden böyledir?
Bu soruya, Antalya’da Alevi bir arkadaşımın bana anlattığı bir “aile sırrını” sizlere aktararak cevap vereyim:
“İlk ve ortaokula giderken, hergün her sabah annem bana sıkı sıkıya şunu tenbih ederdi: ‘Aman oğlum, sakın okulda Alevi olduğunu kimseye söyleme!’
Alevi Anne, 7-12 yaşlarındaki oğlunu “suçluluk duygusuyla” yetiştirmiş!
Bunun nasıl bir yıkım olduğunu tam anlamak için uzman eğitimci Şeref Pınarbaşı’nın bugüne kadar yaymlanmış olan sekiz kitabını okumamız gerekiyor.
Şeref Pınarbaşı çocukları farklı yaş gruplarına ayırıyor ve 7-11 yaş grubu için özetle şunları söylüyor: “7-11 yaşlarında çocuklar kişilik kazanmaya başlarlar. Bu yaşlardaki çocuklara sakın yalan söylemeyin, hiçbir nedenle suçlu ilan etmeyin, sadece eğitim verin.”

KILIÇDAROĞLU’NUN ALEVİ VİDEOSU

19 Nisan 2023 günü Kılıçdaroğlu, daha önceden “önemli” olduğu duyurusunu yaptığı bir video yayınladı. Konuşmanın metni çok ustaca yazılmıştı. Yurtiçinde olduğu kadar yurt dışında da çok ilgi gördü. Videonun ana konusu şuydu: Hiç kimse ailesini seçemez. Ne tür din ve inançta olan bir ailede doğmuşsa, kişi o din ve inançlarla büyür. İşte, bu temel görüşten yolaa çıkan Kılıçdaroğlu, sözü kendi konumuna getirdi. “Ben Alevi bir ailede doğdum, Aleviyim” dedi. Yaratmak istediği algı şuydu: İsteyerek, bilerek Alevi olmamıştı! Kader, kısmet, nasip böyleymiş! Bu gerçeği vurguladıktan sonra dışlanmış, ezik, edilgen, zavallı bir portre çizip inancı ne olursa olsun herkesi kucakladığını söyleyerek konuşmasını tamamladı.

Değerli Dostlar,

Atatürk’ün kurduğu partinin genel başkanının, dini inancından dolayı neredeyse af diler duruma düşmesine gerek var mıydı? Sorulduğunda, Alevi olduğunu kısaca söyleyip geçemez miydi?.

Bu bağlamda size bir örnek göstereceğim:
Komşumuz Yunanistan’da Çipras milletvekili genel seçimlerini kazanıp başbakan olur. Kurallara göre, göreve başlayabilmek için yemin etmesi gerekir. Papaz Efendi, İncil’e el basarak yemin etmesini ister. Çipras kısa bir cevap verir: “Ben ateistim!” İncil kaldırılır. Çipras, onuru ve şerefi üzerine yemin ederek göreve başlar. Hepsi bu kadar. Onurlu bir kişi böyle davranır…

Değerli Dostlar,

Başta Kemal Kılıçdaroğlu olmak üzere tüm Alevilerin pısırık, ürkek, korkak ve ödlek davranmasının, anlaşılabilir bir nedeni var mıdır?
Elbette vardır, hem de nasıl!

Şimdi, bunu size kısa bir özetle anlatacağım.
Tarih boyunca Anadolu’da zulme uğramış, kitlesel kıyımlarla karşılaşmış en büyük topluluk, Alevilerdir.
Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim, 1514 yılında Anadolu’da 40 Bin Aleviyi kıçtan geçirdi. Alevi düşmanlığı Osmanlı devleti yıkılana kadar sürdü.
Atatürk’ün çağdaş Türkiye Cumhurieti Devletini kurmasıyla Aleviler rahat nefes almaya başladı. Ancak bu fazla sürmedi. 10 Kasım1938’de Atatürk’ün ölümüyle Anadolu’da Alevi düşmanlığı yeniden başını kaldırdı.
Aleviler, Maraş’ta 19-26 Aralık 1978 sürecinde kitlesel kıyımla karşılaştı.
Mayıs-Temmuz 1983 sürecinde Çorum’da Alevileri toplu olarak ökdürdüler.
2 Temmuz 1993 günü, yani günümüzden tam 30 yıl önce, dinci faşistler Sivas’ta Madımak Oteli’nde 35 canı diri diri yakarak öldürdü.
Şimdi bu kahredici olaylara başka bir bilgiyi de eklemem gerekiyor.
600 yıllık Osmanlı egemenliği sürecinde Aleviler hep baskıya ve haksızlıklara isyan ettiler. 40 kişi bile olsalar atlarına binip İstanbul’a doğru yürüdüler!
Ancak Atatürk’ün ölümünden sonra Aleviler, baskıya ve haksızlığa karşı başkaldırma ve direnme kararlığı ve iradesini yitirdiler! Evcilleştiler, egemenlerle uzlaştılar, sindiler, pıstılar, korkak ve ödlek oldular!

Değerli Dostlar,

Şimdi, şöyle bir soru sorabilirsiniz: Herhalde CHP’nin Ankara’daki ve Türkiye’nin tüm il ve ilçelerindeki yöneticiler de Kılıçdaroğlu gibi Alevi değildir! Peki, nasıl oldu da tüm CHP örgütü, elbette sayıları az da olsa istisnalar vardır, tıpkı Kılıçdaroğlu gibi pısırk, korkak ve ödlek oldu? Daha da şaşırtıcı olan, nasıl oldu da ‘elit’ Atatürkçülerin çoğunlukta olduğu söylenen CHP Tabanı, hiç sesini çıkarmadan bu pısırkların, korkak ve ödleklerin peşinden gitti?

TIPIŞ TIPIŞ SANDIĞA

2019 yılı cumhur başkanlığı seçimi için CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu aday olarak Ekmeleddin İhsanoğlu’nu gösterdi.
Cumhuriyet karşıtı, Osmanlı hayranı, Atatürk düşmanı şeriatçı Ekmeleddin, CHP’nin cumhurbaşkanı adayı!
Kılıçdaroğlu, aday olarak Abdullah Gül ve Abdüllatif Şener üzerinde de durmuştu, her ikisi de Cumhuriyet karşıtı, şeriatçı. Abdüllatif Şener’in nasıl bir soytarı olduğu son günlerde iyice ortaya çıktı!
Ekmeleddin’in adaylığına bazı kişilerin mırın kırın ettiğini öğrenen Kılıçdaroğlu, tarihi konuşmalarından birini yaptı, kürsüye de vurarak şu cevabı haykırdı:
“Tıpış tıpış sandığa gideceksin, şakası makası yok! Ekmeleddin İhsanoğlu’na oyunu vereceksin! Adam gibi sandığa gideceksin!”

10 Ağustos 2014 günü cumhurbaşkanlığı seçimi yapıldı. 41 milyon 284 bin 822 seçmenin oy kullandığı seçimleri, oyların % 51,79’unu alan Erdoğan kazandı. CHP’nin şeriatçı adayı oyların % 38,44’ünü almıştı. CHP’nin tüm örgütü ve CHP Tabanı bu ağır yenilgiyi içine sindirdi, hibir şey olmamış gibi yola devam etti!

Değerli Dostlar,

Kılıçdaroğlu’nun ve ona kayıtsız şartsiz bağlı olan CHP örgütünün pısırık, sinmiş, ezik, korkak ve ödlek olduklarını anladık da CHP Tabanına ne olmuştu?
Okumuş, aydın ve Atatürkçü olduğu söylenen CHP Tabanı nasıl olmuş da sus pus olmuştu?
Bu yazı çok uzadı, şimdilik çok kısa cevap vermelkle yetineyim.

CHP Tabanının okumuş, aydın ve Atatürkçü olduğu şişirilmiş bir balondur! CHP Tabanı, aslında “Tabansızdır”!
Tabansızın mecazi anlamı şudur: Ödlek, korkak, yüreksiz.
Elbette istisnalar vardır, benim değerli CHP üyesi arkadaşlarım istisnadır, ancak sayıları çok azdır, bir avuçturlar, yüzdeye bile girmezler!
Tabansız CHP Tabanının yapısını, bundan sonraki bir yazımda ayrıntılarıyla, örnekleriyle anlatacağım…

Yılmaz Dikbaş
2 Temmuz 2023, Pazar
0532 233 31 52

Magna Carta ve Can Atalay | Gündem Arşivi, Okuyan ve yazanlar için dağarcık (gundemarsivi.com)

Numan Kurtulmuş’u Tanıyor Musunuz? | Gündem Arşivi, Okuyan ve yazanlar için dağarcık (gundemarsivi.com)

Korkma! | Gündem Arşivi, Okuyan ve yazanlar için dağarcık (gundemarsivi.com)

Alçıdan Kumbara, Söğütten Atlar…

Sümer öykülerinden ve Homeros destanından damıtılarak günümüze dek uzanan Tanrı, din ve insan bütünleşmesini çocukluğumuzda bize farklı anlattılar. O anlatıda yalnız; İsa-Muhammed ve öncesinde binlerce gelmiş-göçmüş PEYGAMBERLER(!) vardı.

Son din İslam ve Tanrı’nın son ulağı da Muhammed! Arap yarımadasının uçsuz bucaksız çöl yaşamında varolan kültürün üzerine oturtulan İslam dinin buyruğu nitelemeli önermelerle kesintisiz değişime uğradı!

Öncesinden ve sonrasından ünlü filozof ve din adamları yüzlerce yıldır inanç ve Tanrı üzerine milyonlarca sayfa yazı yazdı… Günümüze değin kutsal kitaplarda okunmamış tek sözcük, didiklenmemiş tek tümce, irdelenmeyen hiçbir şey kalmadı…

“…nihai amacı insanın durumunu iyileştirmek ve bu sayede Tanrı’nın yaratılıştaki zaferini kutlamaktı.” Leibniz, bunu kendine ilke edinmişti…

Karl Marks ise “Din afyondur!“ tanımıyla yüzyıla damgasını vurdu…

Çocukluğumuzda alçıdan yapılma horoz biçiminde kumbaralarımız vardı…

Ve hiç kırılmayan söğüt ağacı dalından yaptığımız atlarımız vardı…

Üzerinde çimen yetişmeyen sert, kuru toprakta içi gazete kağıdı şıkıştırılmış plastik topumuz vardı. İlk ve son penaltı atışını gole çeviremeyince futbol oynamayı bıraktım. İyi bir oyuncu değildim. Havadan süzülerek gelen topa kafa vurmam gerekirken rövaşata çekeyim derken sırt üstü yere düşmüş, günlerce yürüyememiştim…

Kenardan bizim oyunumuzu izleyen sokağımızın kızlarına da rezil olmuştum… Fare Kadir‘le Sülük Hayri’nin kahkahaları hala kulağımda çınlar o günleri anımsadıkça.

Yazları mahalledeki caminin açtığı Kuran kursundan kaçar, evde satın aldığım Teksas, Tommiks(…) çizgi romanlarının içinde kaybolurdum!

Ne zamanki Orhan Kemal’in kitaplarıyla tanıştım; içimde bir akarsu oluştu…

Alçı kumbarayı kırdım, içindeki birikimle birçok kitap satın aldım… Çoğu evdeki kitaplıkta duruyor.

Karl Marx ve Friedrich Engels tarafından yazılan Komünist Manifesto adlı kitapçıkla yeni bir serüvenin içine girdim… Nikitin‘in Ekonomi Politik, G.P‘nin Felsefenin Temel İlkeleri …

Söğütten atlar, Kızıl Bayrak askısına dönüştü…

Ne zaman ki Süleyman Ateş‘in Kuranı Kerim Meali’nin ardından İmam-ı Gazali‘nin Kimya-ı Saadet‘ini okudum…

Tanrı – Din bağlamından uzaklaştım!

Her ikisi de benim için içi boş kavramlardı…

Yıllar sonra Turan Dursun‘un eserleriyle de tanışınca: Hayat benim için bayram yerine dönüştü!

İnançlı insanlarla oturup bu konuları asla konuşmamayı ilke edindim. Herkes kendi inandığıyla kendisi yüzleşsin benim gibi…

Yaşarken insan her şeyi görüyor!

Emek verirsen yaşamını güzelleştirirsin; vermezsen birilerinin hayatını TV dizilerinde görür, onunla kendini kandırırsın!
Ya da onların kulu olursun.

Anıl Güven
23 Haziran 2023
Rotterdam- Hollanda

Sen | Gündem Arşivi, Okuyan ve yazanlar için dağarcık (gundemarsivi.com)

Kıyı Köşe | Gündem Arşivi, Okuyan ve yazanlar için dağarcık (gundemarsivi.com)

Tehlikeli Rastlaşmalar | Gündem Arşivi, Okuyan ve yazanlar için dağarcık (gundemarsivi.com)