Kategori arşivi: Bilim İklim

İklim Değişikliği ve Bedeli Yüksek Aymazlık

Bir televizyon programında, Bilim Turu ismi taşıyan bir yayından alıntı:

“Dünyamız 6. kitlesel yok oluşun eşiğinde; bundan önceki yok oluşların hiçbirinde insanlar yoktu ve her yok oluşta canlı yaşamın yaklaşık % 95’i yok olmuştu.”

Hatta son beşinci kitlesel yok oluşta, büyük bir göktaşının ABD Meksika körfezine düşmesi sonucu dinozorlar yok olmuşlardı!

Uzmanların uyarısı beklenen son altıncı kitlesel yok oluşun sorumlusu insanlar; bunu önlemek de insanların elinde diyorlar…

***

Bundan önceki yazımda sizlerle ülkemizdeki kirlenen nehirleri ve çözüm önerilerimi paylaşmıştım.
(Bu yazımı okumak isteyenler buradan ulaşabilirler.)

Anadolu’muz için çözümsüzlüğe inanmıyorum.

Gerek iktidar gerekse Muhalefet partileri “iklim değişikliği ve küresel kuraklık ve küresel açlık” gibi ülkemizi ve dünyayı bekleyen tehlikelerin henüz farkında değiller ki Büyük Millet Meclisi’nde boş kavga sahnelerine tanık oluyoruz.

Umarım gerçeklerle yüzleştiğinizde geç kalmış olmayız.

Tekrar ederek:
Karadeniz sularını Konya ovasına ve Ankara kırsalına ulaştırılması konusunda ısrarlıyım!

Anadolu’yu kurtarmak, Türk çiftçisini kurtarmak, ülke bankalarının, tüm kurum ve kuruluşların birinci görevi olmalıdır.

***

Aşağıda, son günlerde ülkemizdeki iklim değişikliği, küresel kuraklık ile ilgili arşivimdeki bazı yazıları paylaşıyorum:

  • Ülkemiz şu anda hızla çölleşiyor, çölleşme dünya ortalamasının çok üstünde, ancak yetkililer henüz işin ciddiyetinin farkında değiller. Tüm gücümüzle ormanların arttırılmasını desteklemeli, maden ocakları, taş ocakları ve konut yapımı için tek bir ağaç bile feda edilmemeli!!!
  • Konya ovasının en büyük gölü Beyşehir hızla kuruyor; şu anda kıyıdan 100 metre kadar çekildi.
  • Bursa ovasında tarım arazilerine su sağlayan Gölbaşı barajında su seviyesi çok aşağılara düştü.
  • Yuvacık barajı (Kocaeli) alarm veriyor, küresel kuraklık nedeni ile barajdaki su seviyesi % 35’e kadar düştü. TEHLİKEnin çok azını paylaştım henüz.

Tüm ülke barajları aynı durumda, hatta Van gölümüzde bile çıplak gözle görülen azalmalar var.

Ayrıca, yer altı sularımız da alarm veriyor.

İzmir su ihtiyacını büyük ölçüde Manisa’nın yer altı sularından (Sarıkız kuyuları) ve Su kaçıran Gördes barajından karşılıyor. Bu yüzden Manisa ovasının üretim ve ekonomik kaybı çok arttı.

İki güzel ve komşu şehrimizin su kavgasına bile tanıklık edebiliriz.

Bu notlarımın ilgililerin ve yetkililerin dikkatini çekmesini dilerim.

#GeleceğinTrendleri: İklim değişikliği – uyarıcı “kelebek termometresi”

Kırmızı apollo, 1960’tan bu yana önemli ölçüde yukarı doğru göç eden dağ kelebeği türlerinden biridir. (Resim: Thomas Schmitt, Senckenberg; grafik: Jan Christian Habel, Senckenberg.)

İklim değişikliğinin hayvansal bir işareti: Araştırmacılar, ısınmanın sadece termometrelerdeki göstergeleri değil, aynı zamanda kelebekleri de yükselttiğini bildiriyor. Araştırmaları, Alp gün-kelebeklerinin yerleşim bölgesi 60 yıl içinde 300 metre yukarıya kaydığını gösteriyor. İklim değişikliğinin diğer boyutlarında olduğu gibi, bu durumda da uyum sınırları ortaya çıkacak: Zirvede, dağ kelebeklerinin kaçış imkânları bitecektir.

Dünya değişiyor – insan kaynaklı küresel ısınma giderek daha belirgin hale geliyor: Bu gelişme, son yılların iklim ortalama değerlerindeki değişikliklerin yanı sıra daha sık görülen aşırı hava koşullarında – örneğin kuraklık veya günümüzdeki, felaket boyutunda sellere sebep olan şiddetli yağışlar ile kendini gösteriyor. Dünyanın birçok yerinde bitki ve hayvan varlığındaki kaymalarda da, iklim değişiklikleri yansıtılıyor: hayvanlar ve bitkiler, uyumlu oldukları yaşam koşullarındaki coğrafi değişimleri takip ediyorlar. Bazı araştırmalar, birçok türün yayılış alanlarının sadece kuzey-güney yönünde değil, aynı zamanda rakım açısından da değiştiğini gösteriyor.

Zirve yolunda

Salzburg’daki Paris-Lodron Üniversitesi’nden Jan Christian Habel liderliğindeki uluslararası ekip tarafından yürütülen mevcut çalışma, böyle bir süreci özellikle etkileyici bir şekilde belgeliyor. Habel, “Sıcak ve kurak yazlar Orta Avrupa’da giderek daha sık oluyor – küresel iklim değişikliğinin bu etkilerini daha serin olması gereken dağlık bölgelerde de görüyoruz” diyor. “Bu nedenle, Salzburg eyaletindeki dağ kelebeklerinin son 60 yılda bu değişen çevre koşullarına nasıl uyum sağladığını inceledik.” Araştırmacılar bunun için yerel veri bankalarından 5.836 tarihi gün-kelebeği gözlem kayıtlarını analiz ettiler ve neticeleri bölgeyle bağlantılı iklim gelişim bilgileri ile ilişkilendirdiler.

Bonn’daki Alexander König Zoolojik Araştırma Müzesi’nden başyazar Dennis Rödder, “Sonuçlarımız açıkça gösteriyor ki, kelebeklerin yaşam alanları, iklim değişiklikleri sırasında birkaç on yıl boyunca daha da yüksek rakımlara kayıyor,” diye özetliyor. Araştırmacılar, 1960 ‘dan 2019 ‘a kadar, incelenen 37 kelebek türünün dağılımında, ortalama yaklaşık 300 metre yukarı bir kayma tespit edebildiler.

Müncheberg’deki Senckenberg Alman Entomoloji Enstitüsü’nden ortak yazar Thomas Schmitt, “Kelebekler iklim değişikliklerine karşı oldukça hassas tepki verir ve sanki bilinçli bir şekilde, hayatta kalmak için ihtiyaç duydukları ve çevresel koşulları buldukları, kendilerine özel ekolojik nişlerini takip ederler” diye açıklıyor. Onlar yani değişime esnek bir şekilde uyum sağlarlar ve böylece hayatta kalmalarını güvence altına alırlar, diye düşünebilirsiniz. “Ancak dağ türleriyle ilgili bir sorun var: dikey kaymalar sonlu” diyor bilim adamı. Tüm habitatları – topoğrafya nedeniyle – küçülüyor ve türler zirveye ulaştığında ne olacağı sorusu kalıyor ”.

Sembol karakterinde bir çalışma

Çalışma, değişim sürecinin de ekolojik sorunlar yarattığını, gösteriyor: Türler arasındaki etkileşimler bozuluyor veya tamamen kopuyor. Bilim insanlarının bildirdiğine göre, kelebeklerin bazı yem bitkileri iklim değişikliklerine onlardan daha yavaş tepki veriyor. “Basit bir ifadeyle, bitkilerin daha düşük hareketliliklerinden dolayı yeterince hızlı göç edemeyecekleri söylenebilir. Bunun bir örneği ‘Boloria titania’ isimli kelebek türüdür. Onun yaşam alanı, tercih ettiği yem bitkilerinden biri olan yılan düğümlü otu ‘Bistorta officinalis’in yaşam alanı ile gittikçe daha az örtüşüyor”, diyor Schmitt. Ayrıca, bazı özelleşmiş bitki türleri, kelebeklerin göçleri ile tozlayıcılarını kaybedebilir ve böylece yok olabilir.

 

Araştırmacılar elde ettikleri neticelerin Alp ekosistemleri için olan önemin haricinde, iklim değişikliği tesirleri için çok etkileyici bir örneği olarak görüyorlar. “Kelebeklerin sessiz zirve saldırısı, iklim krizinin aciliyetini belirten bir işarettir – bu etki bir uyandırma çağrısı olarak anlaşılmalıdır: Çevrenin hızlı bir temel değişiminin ortasındayız”, diye yazıyor bilim insanları.

 

Nizamettin Karadaş

Bu yazı Tweet zinciri olarak da yayınlandı:

Kaynaklar:

Leibniz-Institut zur Analyse des Biodiversitätswandels, Araştırma metni:
Scientific Reports, https://doi.org/10.1038/s41598-021-93826-0

Wissenschaft.de , 19.07.2021

Küresel Düşünebilmek


Nil Nehri boyunca yaşayan kabileler, yağmurun az yağdığı zamanlarda açlıktan kırılır, çok yağmur yağınca da nehrin kıyılarını su basar, köyler yerle bir olurdu. Her kabile, nehrin belli bir kısmına hakim olduğu için, doğal olarak nehrin yarattığı sorunlarla da başa çıkılamazdı.


Sağı solu belli olmayan nehri dizginlemenin bir tek yolu vardı: Nehir boyunca koca koca barajlar inşa etmek, yüzlerce kilometre uzunluğunda kanallar açmak… Bu da kabilelerin güçlerini birleştirmelerini ve ortak bir çaba içine girmelerini gerektiriyordu.


Binlerce yıl yaşanan bu sıkıntılar bir anda çözülmedi kuşkusuz. Kabileler yavaş yavaş bir araya gelmeye başladı önce; baraj ve kanallar inşa edip nehrin akışını düzenlediler ardından. Kıtlık yılları için tahıl rezervleri oluştu böylece. Nehir boyunca iletişim ve ulaşım ağına sahip oldular. Bu olay onları yekvücut yaptı. Ortak amaçlar, ortak duygular, ortak değerler gelişti aralarında. Birbirlerine karşı geliştirdiği empati, dayanışma, fedakarlık ve sevgi bağları eklendi bütün bunlara. Kendilerine geniş müşterekler sunan ulus devlet böyle doğdu. Millet oldular. Kitlesel bağlılıklar olarak tanımlanabilecek ılımlı milliyetçilik ulus devlete güç kazandırdı.


19. ve 20.yüzyılda milliyetçilik korkunç çatışmaların nedeni olsa da, çağdaş ulus devletler sağlık, eğitim ve sosyal yardım alanlarında geniş çaplı sistemler kurmayı başardı. Ulus devlet halkına güven ve refah sağladığı ölçüde halk bunun bedelini kanıyla, canıyla ödemeye hazırdı. Sorunun, ılımlı yurtseverliğin şöven milliyetçiliğe dönüşmesiyle başladığını söyleyebiliriz. Yani milletin her millet gibi eşsiz olduğuna inanmak yerine, üstün olduğu fikrinin yaygınlık kazanmaya başlamasıyla…


Nitekim 1945’te işlerin değiştiğini görüyoruz. Nükleer silahlar millet meselesini şirazeden çıkardı. Hiroşima’nın ardından nükleer savaşlara yol açar diye korkulu bir hal almaya başladı milliyetçilik. Kitlesel imha korkusu yüzünden çeşitli milletlerin üstünde küresel bir topluluk kuruldu bu yüzden. Lyndon B.Jonson’un 1964 ABD Başkanlık seçimlerinde; “Önümüzde iki seçenek var. Ya Tanrı’nın tüm çocuklarının yaşayabileceği ya da karanlığa karışıp gideceği bir dünya kuracağız. Ya birbirimizi seveceğiz, ya da ölüp gideceğiz.” sözleriyle başlattığı propaganda bu açıdan çok çarpıcıdır. Gelinen noktada “Önce vatan!” diye haykıran bir milliyetçinin kendisine, sağlam bir uluslararası dayanışma olmadan, ülkesini veya kendisini nükleer bir yıkımdan koruyup koruyamayacağını sorması gerekir.


Milliyetçiliğin nükleer yıkım konusunda olduğu gibi ekolojik yıkım karşısında da söyleyebileceği bir şey veya soruna getirebileceği herhangi bir çözüm yok aslında. Peki dinlerin var mı? Hayır! Dinlerin de bu konuların herhangi birine herhangi bir çözüm getirebileceğini söylemek mümkün değil. Çok net!


Nükleer savaş bir yana, önümüzdeki dönemlerde insanlık yeni bir varoluşsal sorun haline gelen ekolojik çöküşle karşı karşıya şimdide. Küresel biyosferin dengesi giderek bozuluyor çünkü. Doğadan daha çok kaynak çıkarıldıktan sonra geriye kalan zehirli atıklar toprağın, suyun ve havanın yapısını olumsuz yönde değiştiriyor. Milyonlarca yılda şekillenmiş hassas ekolojik denge çeşitli şekillerde bozuluyor ne yazık ki. Söz gelimi fosfor ufak dozlarda bitkilerin yetiştirilmesi için önemli bir besin öğesi iken fazla kullanıldığında zehirli hale geliyor. Günümüz tarımı ise tarlalarda, fosforun bolca kullanımına ve suni gübrelemeye dayanıyor. Tarlalardan boşalan fosfor yüklü atıklar nehirleri, gölleri zehirleyerek denizlerdeki yaşam üzerinde ciddi tahribatlara yol açıyor. Böylece Çanakkale’deki bir buğday üreticisi istemese de çok uzaklarda bir yerde, örneğin Basra Körfezi’ndeki ya da Cebelitarık Boğazı’ndaki balıkların ölümüne neden olabiliyor.

 

Gelecekte gerçekleşme olasılığı taşıyan nükleer savaşın aksine, iklim değişikliği tehlikesi artık günümüzün gerçekliği. Habitatların aşındığı, geniş kapsamlı ekolojik sistemlerin yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğu çok açık. Karbondioksit gazı gibi sera gazlarının salınımının yol açacağı iklim değişikliğinin korkutucu manzarası kapımızda. Bu durumun dünyamıza dönüşü olmayan felaketler tetikleyeceği söyleniyor. Önümüzdeki 15-20 yıl içinde sera gazı salınımı belli ölçülerde düşürülemezse küresel ısınmanın 2 santigrat dereceden fazla artacağı, bunun gezegenimizde çölleşmeye, buz tabakalarının yok olmasına, okyanusların yükselmesine, amansız kasırgaların yaşanmasına yol açacağı bilim insanları tarafından ısrarla söyleniyor. Bütün bunların sonucunun da daha nelerin olacağını, olabileceğini konuşmak bile insanı şimdiden ürkütüyor.

Böylesi devasa bir sorun karşısında bir ülke tek başına ne yapabilir ki? Örneğin, dünyanın herhangi bir yerindeki herhangi bir ada ülkesi sera gazı salınımını sıfıra indirse bile diğer ülkeler aynı şeyi yapmadığı için yine de sular altında kalacak. Bu arada iklim değişikliğinin kimi ülkelere geçici bir süre yarar sağlayacağı da söylenebilir. Bu da şunu gösteriyor: Nükleer savaşın kitlesel imha tehlikesine karşı ülkelerin kolayca ortak bir tutum takınması mümkünken, iklim değişikliği karşısında böyle bir ortak tutuma girmelerinin zorluğu da var. Ki bu da ayrıca düşündürücü.


Sorunlar bunlarla da kalmıyor: Nükleer savaş ve iklim değişikliği insanlığın fiziksel varlığını tehdit ederken bir yandan da teknolojik sıçramalar doğasını tehdit ediyor. Nükleer savaşın ve ekolojik çözülmenin engellenmesi karşısında insanlık ortak görüşe varsa bile biyomühendislik ve yapay zekânın yeni yaşam formları yaratmak için kullanımı konusunda farklı farklı görüşler içinde. İlerde zekâ ile bilincin birbirinden ayrıldığına tanık olabiliriz. Yapay zekânın daha da gelişmesiyle dünyaya daha zeki, ama bilinçten yoksun varlıklar hükmedebilir.


Hayatta kalmak ve gelişmek için milliyetçi bakışların, dinsel yaklaşımların ötesine geçmek ve olaylara küresel hatta kozmik bir açıdan bakılması gerekmektedir. Çözüm için 1939’da ya da 1914’teki milliyetçilik rüzgârlarına doğru geri sayamayız. Bu da çok net! Siyaseti küreselleştirmekten, milliyetçilik sadakatimizi ve insani sorumluluklarımızı küresel bir toplulukla bağdaştırmaktan başka bir seçeneğimiz yok aslında. Bir insan ailesine, yaşadığı şehre ve yurduna aynı anda sadık olabilir. Olması da çok güzel. Bunlara insanlık ve dünya gezegeni de eklenirse neresi kötü olur bunun? Bu tür bir küresel yaklaşım kimin yurtseverliği ile çelişebilir ki? Bu bağlamda bir takım sorunlar yaşanmaz mı, yaşanır kuşkusuz. Ama hayat zaten karmaşık değil mi? Kabul etmeliyiz ki Nil Nehri kıyısında yaşamış eski kabileler gibi günümüz milletleri de bilgi, bilimsel ve teknolojik gelişmelerden ötürü küresel bir nehrin etrafında yaşamaktadırlar. Bu nehri, yaşam seviyemizi yükseltmek ve varlığımızı zora sokacak tehditlere karşı denetim altında tutmak için dünyalılar olarak ortak tutum almamızı zorunlu kılıyor . Nükleer savaş riskine, iklim değişiklerinin yaratacağı felaketlere karşı birlikte düşünmek, birlikte yol almak gerekiyor. Zekâ ve biyomühendisliği gibi sıçrama yaratacak uygulamaların düzenlenmesini küresel akılla yürütmek gerekiyor. Başkalarının sorunlarına kayıtsız kalarak kendi sorunlarımızla başa çıkamayacağımızın bilinciyle bütün bunlara çözüm yolu aramak düşüyor günümüz insanına. Bu yüzden dünyanın bütün halkları, bütün iyi kadınları, bütün iyi erkekleri ve bütün gençleri birleşin! Şiarı ortak şiarımız olmalı.

Hayrettin Geçkin

#GeleceğinTrendleri: Bakteriler, elektrikli araç akülerinden değerli metalleri ayırabilir

Bugün dünyada 1,4 milyardan fazla araba var ve bu sayı 2036’ya kadar iki katına çıkabilir. Tüm bu arabalar benzin veya dizel yakarsa, iklim sonuçları korkunç olacaktır. Elektrikli arabalar daha az hava kirleticisi yayar ve yenilenebilir enerjiyle çalışıyorlarsa, araba kullanmak Dünya’nın atmosferini ısıtan sera gazlarına katkıda bulunmaz.

Ancak on yıl içinde bu kadar çok elektrikli vasıtalar (genellikle EV olarak kısaltılır) üretmek, lityum, kobalt, nikel ve manganez gibi metallere olan talebin artmasına neden olacaktır. Bu metaller EV pilleri yapmak için gereklidir, ancak her yerde bulunmazlar. Dünyadaki lityumun ekseriyeti, madenciliğin yerel insanları ve ekosistemleri tehdit ettiği Güney Amerika’daki Atacama Çölü’nün altında yatıyor.

Önde gelen EV üreticilerinin ithalat maliyetlerini düşük tutması ve bu ham maddeler için güvenilir bir kaynak bulması gerekiyor. Derin denizde madencilik yapmak bir seçenektir, ancak aynı zamanda habitatlara zarar verebilir ve vahşi yaşamı tehlikeye atabilir. Aynı zamanda, değerli metallerle dolu atık elektronikler, çöplüklerde ve dünyanın en fakir bölgelerinden bazılarında birikiyor – her yıl toplam 2,5 milyon ton ekleniyor.

EV pillerinin kendilerinin yalnızca sekiz ila on yıllık bir raf ömrü vardır. Lityum iyon piller şu anda AB’de %5’ten daha düşük bir oranda geri dönüştürülmektedir. Madenlerden, sürekli bu metallerin yenisini çıkarmak yerine, neden zaten mevcut olanı yeniden kullanmıyoruz?

Geri dönüşüm ekonomisi

En büyük lityum iyon pil geri dönüştürücüleri Çin’de bulunuyor. Geri dönüşüm, genellikle Kuzey Amerika ve Avrupa’da şirketlere ödeme yapılması gereken bir yükümlülük olarak görülse de, Çin’de bitmiş piller için rekabet o kadar yoğun ki, geri dönüşümcüler onları ele geçirmek için para ödemeye hazır.

Geri dönüştürülen pillerin çoğu eritilir ve metalleri çıkarılır. Bu genellikle çok fazla enerji kullanan ve dolayısıyla çok fazla karbon yayan büyük ticari tesislerde yapılır. Bu tesislerin inşası ve işletilmesi pahalıdır ve eritme işlemi tarafından üretilen zararlı emisyonları arıtmak için gelişmiş ekipman gerektirir. Yüksek maliyetlere rağmen, bu tesisler değerli pil malzemelerin çok azını geri kazanır.

Küresel metal geri dönüşüm pazarının değeri 2020’de 52 milyar Dolardan (37 milyar Sterlin) 2025 yılına kadar 76 milyar Dolara çıkması bekleniyor. Daha az enerji tüketen geri dönüşüm yöntemleri olmadan, bu yükselen endüstri sadece çevre sorunlarını daha da kötüleştirecektir. Ancak atıktan değerli metalleri çıkarmak için onlarca yıldır kullanılan doğal bir süreç de var.

Piller için mikroplar

Biyomadencilik olarak da adlandırılan organik biyoliç (süzerek çökelti veya indirgeme) yönteminde, metabolizmalarının bir parçası olarak metali oksitleyebilen mikroplar kullanır. Cevherlerden değerli metalleri çıkarmak için mikroorganizmaların kullanıldığı madencilik endüstrisinde yaygın olarak kullanılmaktadır. Daha yakın zamanlarda, bu teknik, elektronik atıklardan, özellikle bilgisayarların baskılı devre kartları, güneş panelleri, kirli su ve hatta uranyum çöplüklerinden malzemeleri temizlemek ve geri kazanmak için kullanılmıştır.

Coventry Üniversitesi’ndeki Biyoliç Araştırma Grubundaki meslektaşlarım ve ben, EV pillerinde bulunan tüm metallerin biyoliç kullanılarak geri kazanılabileceğini keşfettik. Acidithiobacillus ferrooxidans ve diğer toksik olmayan türler gibi bakteriler, yüksek sıcaklıklara veya toksik kimyasallara ihtiyaç duymadan metalleri tek tek hedefler ve geri kazanır. Bu saflaştırılmış metaller kimyasal elementler oluşturur ve bu nedenle birden fazla tedarik zincirine süresiz olarak geri dönüştürülebilir.

Biyoliçin ölçeğini büyütmek için, genellikle karbondioksit kullanarak 37 ° C’de inkübatörlerde bakteri yetiştirmeyi gerektirir. Çok fazla enerji gerekmez, bu nedenle süreç, tipik geri dönüşüm tesislerinden çok daha küçük bir karbon ayak izine sahiptir ve aynı zamanda daha az hava kirliliği üretir. Yerel biyoliç tesisler bu değerli metalleri geri kazanması, EV pil israfı ve üreticilerin az sayıda üretici ülkelere bağımlılığı azalması anlamına geliyor.

Akademisyenler biyoliçi durdurmak üzerinde çalışıyorlar; elektronik atıklardan tüm değerli metaller çıkarıldıktan ve çözelti içinde yüzdükten sonra sürecin durdurulması gerekiyor. Bu sanayi için yeterli değil. Biyoliç ile bu metalleri çıkarabilen ve tedarik zincirleri için faydalı hale getirebilen elektro-kimyasal yöntemlerle birleştiriyoruz. Ne yazık ki, metal geri dönüşümünde çok fazla enerji ve toksik kimyasal içeren mevcut yöntemler on yıllardır kullanılmaktadır. Sanayiden yeniliklere her zaman kendisi yatırım yapması beklenemez. Bu nedenle hükümet değişiklikleri zorunlu kılmalı ve daha temiz alternatiflere yatırım yapmalı.

EV pilleri henüz emekleme aşamasında olan bir teknolojidir. Bileşenlerinin yeniden kullanımı, tasarımlarının bir parçası olarak düşünülmelidir. Geri dönüşüm, sonradan akla gelen bir düşünce olarak kalmak yerine, biyoliç ile bir EV pilinin yaşam döngüsünün hem başlangıcı hem de sonu olabilir ve yeni piller için düşük çevresel maliyetle yüksek kaliteli hammaddeler üretebilir.

Bu yazı Tweet zinciri olarak da yayınlandı:

Nizamettin Karadaş

 

Kaynaklar:
Professor Sebastien Farnaud, Coventry University Research Blog

trendsderzukunft.de , 29.06.2021

#GeleceğinTrendleri: Ağaçlandırma Avrupa’da kuraklığı azaltabilir

Ormanlar yağmur yapar: Avrupa’da ormanlık alanlarda tarım bölgelerine göre daha fazla yağış olduğu kanıtlanmıştır. (Foto: iStock / ae-photos)

ETH Zürih’ten iklim araştırmacıları ilk kez Avrupa için gözlemsel verilerle ormanların yağmur oluşumunu desteklediğini gösterdi. Analizleri ayrıca, mevcut kullanılabilecek tarım arazileri ağaçlandırılırsa, Avrupa’daki yağış miktarının yüzde yediden fazla artabileceğini gösteriyor.

Ormanların bölgesel iklimi etkilediğini, iklim bilimcileri uzun zamandır biliyorlar. Çok sayıda araştırma, ormanların çoğunlukla yaz aylarında kara yüzey sıcaklıklarını düşürdüğünü ve küresel ısınmanın etkilerini yerel olarak hafifletmeye yardımcı olduğunu gösteriyor. Ancak ormanların ve tarım alanlarının ağaçlandırılmasının yerel ve bölgesel yağış miktarlarını nasıl etkilediği sorusunda henüz yeterince güvenilir bulgular yok. Kara-İklim Dinamiği Profesörü Sonia Seneviratne’nin araştırma grubu, bu soruyu Avrupa için ilk kez gözlem verileriyle (model veriler yerine) araştırdı.

Bu amaçla araştırmacılar, farklı ölçüm ağlarındaki 5800’den fazla ölçüm istasyonundan gelen yağış verilerini dikkate aldı. Ölçüm verilerinin mevcudiyeti nedeniyle, analizlerini Avrupa’daki beş bölgeye odakladılar: Büyük Britanya, Almanya, Hollanda, İsveç ve Finlandiya ve çevresindeki alanlar. Bu bölgelerde, araştırmacılar ormanlık alanda bir ölçüm istasyonu ile tarım alanında bir ölçüm istasyonunu bir çift olarak belirlediler. Orman örtüsündeki fark en az yüzde 20 idi. Aynı zamanda, istasyonlar, diğer unsurların yanı sıra, karşılaştırılabilir bir rakımda ve birbirine en fazla 84 kilometre mesafede olmalı idi. Bir sonraki adımda ekip, eşleştirilmiş ölçüm verilerini, yağış miktarını açıklamak için bir istatistik modeli ile düzenledi. Bu düzenleme, orman örtüsünün etkisini izole etmek ve yağış miktarını etkileyebilecek diğer faktörleri ayırabilmek için yapıldı.

Özellikle kış aylarında güçlü etkiler

Nature Geoscience’da henüz yayınlanan çalışmanın başyazarı ve Kara-İklim Dinamiği kürsüsünde doktora sonrası Ronny Meier, “Verilerimizdeki eğilim, aykırı değerlere rağmen kesindir” diye açıklıyor. “Ormanlık alanlarda, ortalama yağış, tarım için kullanılanlardan önemli ölçüde daha yüksektir.” Araştırmacılar bunu beklemişlerdi. Ancak, yerel etkilerin kışın, yazdan çok daha belirgin olması sürpriz oldu. Şimdiye kadar iklim araştırmacıları, özellikle yaz aylarında yüksek olan ve ormanlarda daha da artan, su buharlaşmasının, daha fazla yağışa sebep olduğunu varsaydılar.

Meier’in hipotezi: “Muhtemelen ormanların yüzey pürüzlülüğü daha önce zannedildiğinden fazla önemli ve artan yağışlar için belirleyici bir faktördür.” Bu şekilde, ormanlar hava kütle hareketini daha uzun süre engelliyor ve yağışı teşvik eden türbülansların çoğalmasına neden olur. Ayrıca, ormanlar kışın çevrelerine göre daha sıcaktır ve bu da yağışları kolaylaştırır. Araştırmacılar, kışın belirgin yerel etkilere ek olarak, yaz aylarında ormanlık alanlardan daha uzakta meydana gelen güçlü uzak etkiler de gözlemlediler. Kışın, bu yerel olmayan etkiler çoğunlukla kıyılarda gözlenirken, kıta ve kuzey Avrupa’da önemli ölçüde daha zayıftır.

ETH Zürih’te ekip üyesi ve iklim araştırmacısı Edouard Davin, “Bu bulgulara dayanarak, Avrupa’daki yağış miktarının ek ağaçlandırmadan ne kadar etkilenebileceğini hesapladık” diye açıklıyor. Bunu yapmak için, ağaçlandırma potansiyeli olan mevcut alanları gösteren “Global Reforestation Potential Map” (Küresel yeniden ormanlaştırma olasılıklı alanlar haritası) esas alındı. Ancak ağaçlandırmanın istenmeyen yerel sıcaklık artışına yol açabilecek tarım ve yerleşim alanları ile İskandinavya bu hesaplamaya dâhil edilmedi.

Sonuç: Araştırma bölgesi alanının toplam yüzde 14,4’ünü yeniden ağaçlandırmak ile ki bu Fransa’nın yüzölçümünden biraz daha fazladır, ortalama yağış miktarı yüzde 7,6’ya kadar artacaktır. Avrupa topraklarının dörtte birinden biraz fazlasında, yağış miktarı yüzde 10’dan fazla artacaktır. Meier, “Ek yağış miktarının coğrafi dağılımı çok değişkendir” diye açıklıyor. “Ağaçlandırmanın daha sık mı yoksa daha yoğun yağışlarla mı sonuçlanacağı konusunda henüz bir açıklama yapamıyoruz.”

Kuraklığa karşı bir çare mi?

Bulgular sadece bilimle değil, aynı zamanda siyasi kararlarla da ilgilidir. Ormanların yeniden ağaçlandırılması, günümüzde CO2 emisyonlarını azaltmak için en çok tartışılan önlemlerden biridir. Çalışma, bu tür çabaların ek pozitif etkileri olabileceğini öne sürüyor. İklim modelleri, sıcak hava dalgalarının ve yazın kuraklık dönemlerinin Avrupa’da da artacağını, aynı zamanda İskandinavya hariç yağışların azalacağını gösteriyor. Ek ağaçlandırma ile devletler bu gelişime karşı koyabilir ve yağıştaki düşüşü telafi edebilir.

Ancak Meier, çok yüksek umutlara karşı hemen uyarıyor: “Bir orman bir günden diğerine büyümez, bunun için 20 ila 30 yıla ihtiyacı vardır.” Genç ormanların, örneğin ağaçlandırma başlangıcından on yıl sonra, yerel yağışları artırıp artırmadığı henüz netlik kazanmamıştır. Ayrıca sonuçların tek başına değil, her zaman sahadaki insanların koşulları ve gereksinimleriyle ilişkili olarak görülmesinin önemli olduğunu düşünüyor. “Yüksek buharlaşmaları nedeniyle, bir yerdeki yeni ormanlar, örneğin diğer yerdeki tarımsal amaçlar için gerekli olan su miktarını akarsulardan ve nehirlerden çekebilir.”

Peki ya kuraklık ve şiddetli yağışlar gibi, küresel ısınma etkisinden artacak aşırı hava olayları, ne olacak? Ek yağışlarla, onlar daha da çoğalacak mı? Meier, “Avrupa genelinde yapılan bir model çalışması, ağaçlandırmanın aşırı yağışlara karşı koyma eğiliminde olduğunu gösterdi” diyor. “Yani aşırı olayları doğrudan ortalama yağıştan çıkaramazsınız”. Fakat ağaçlandırma nedeniyle yağıştaki değişikliklere ilişkin belirsizlikler hala büyüktür. Mevcut çalışma, yağış miktarlarının zamansal değil, yalnızca mekânsal karşılaştırmalarına dayanmaktadır. Meier ve meslektaşları, arazi kullanımı ve su mevcudiyeti arasındaki etkileşime gelecekte iklim tartışmalarında daha fazla dikkat edilmesini savunuyorlar.

Bu yazıya gönderilen bir okuyucu yorumu:

Magdeburg’un kuzeyindeki Leipzig / Halle Çevresel Araştırma Merkezi’nin lizimetre istasyonundaki yeniden ağaçlandırmaya yönelik araştırmalar, mevcut fundalık alanının yeniden ağaçlandırılmasının, yeni içecek suyunun oluşumunu o kadar güçlü etkileyeceğini göstermiştir ki, muhtemelen bu alandan içme su tedarikini bırakmak zorunda kalacağız.

Dr. Burkhard Scharf 07.10.2021 11:29

Bu yazı Tweet zinciri olarak da yayınlandı:

Nizamettin Karadaş

Kaynaklar:

Meier R, Schwaab J, Seneviratne I. S, Sprenger M, Lewis E, Davin E. L. Empirical estimate of forestation-induced precipitation changes in Europe. Nature Geoscience (2021). Doi: 10.1038/s41561-​021-00773-6

ETH Zürich Basın açıklaması ,08.07.2021

30 Ağustos Zafer Bayramı ve 1 Eylül Dünya Barış Günü…

30 Ağustos Zafer Bayramı

Bugün, Türk ulusuna Atamız Mustafa Kemal Atatürk’ün tarihi bir armağanıdır.

Emperyalizme karşı kazanılan bu zafer sadece Türk ulusunun değil, tüm dünyanın mazlum uluslarının zaferidir.

Bu zaferin önemi sadece bu yüzyıl ve yalnızca bizim için değil, tüm bağımsız uluslar içinde artarak devam edecektir…

Emperyalizmin orantısız güçlerini; Çanakkale’de bozguna uğratmıştır.

Sakarya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı’ndaki başarılarını savaş sonrası da barışı yöneten dünyanın en değerli komutanıdır.

Ve şu sözleri altın harflerle tarihin en görkemli sayfalarına yazılmıştır:

“Yurtta BARIŞ dünyada BARIŞ”

Zafer bayramımızın 99. yılı tüm Türk ulusuna ve tüm mazlum uluslara kutlu olsun…

Önümüzdeki 100. yılına tüm ulusumuz şimdiden hazırlanmalı daha bugünden. O kadar coşkulu kutlamalıyız ki…

Herhangi bir şekilde bu kutlamalardan rahatsız olanları ciddiye bile almayalım onlar zaten uluslararası gittikçe artan Atatürk sevgisinden eminim ki korkuyorlardır. En iyisi onları yok sayalım!

1 Eylül Dünya Barış Günü

Bugün Nazi ordularının Polonya işgali ile başlayan ve sonunda 50 milyon insanın ölümü ile sonuçlanan ikinci dünya savaşının başladığı gün olarak bilinir. Birleşmiş Milletler ise dünya barış gününü 21 Eylül olarak kabul etmiş.

Dünyanın bugünkü durumunu, “İklim krizi, küresel ısınma, aşırı hava olayları, suya erişim sorunları ve küresel açlık gibi…” tehlikeleri görürsek, barışın önemini kavrarız.

Sadece tek bir gün değil, haftanın tüm günleri, yıl boyunca her gün Dünya BARIŞ Günü olmalı. Yaşamımız için o çok sevdiğimiz Z kuşağı için, onların yaşama tutunabilmesi için!

Barış günlerine, barışa ihtiyacımız var… Şimdi önerilerimi sıralamak istiyorum:

Dünyamızın tüm değerleri insanların ortak malı olmalıdır. Burada önemli bulduğum bir örnekten söz edeyim;

1) Uluslararası Antarktika (Güney Kutup) Antlaşması:
1961 yılında bizim ülkemizin de içinde bulunduğu yaklaşık 49’u aşkın ülke imzaladı. Antlaşma ile “Antarktika yalnızca barışçıl amaçlar için kullanılabilir ve her ülke bu kıtada bilimsel araştırma yapabilme hakkına sahiptir. Bu kıtada büyük ülke, küçük ülke yoktur. hiç bir ülke bu coğrafyada petrol, ve maden arayamaz, üs kuramaz, kıtanın tüm zenginlikleri dünyanın ortak malıdır (aynı gök cisimleri ay, güneş gibi)”.

2) Kuzey Kutup Bölgesi için de Kuzey Kutup Konseyi kuruldu. Ancak burada şimdilik çok belirsizlikler var.

3) Dünyanın geleceği için tüm ülkeler Paris iklim antlaşmasını kabul etmelidir. (Maalesef ülkemiz bu antlaşmayı henüz kabul etmedi oysa termik santrallarımız nedeniyle çok miktarda karbon cezası ödemek zorunda kalabiliriz.)

4) Tüm ormanlar (Başta dünyanın ciğeri olarak bilinen Brezilya’daki Amazon ormanları) dünyanın ortak malı kabul edilmeli. Uluslararası bir antlaşma ve bu antlaşmayı güvence altına alacak irade oluşturulmalı.

5) Bugünlerde iklim krizinin en ağır bedelini ödeyen iki ülke var ABD ve Çin… Tehlikenin boyutları önümüzdeki bir kaç yılda tamamen anlaşılacak. Zaman kaybetmeden bir araya gelebilmeli.

6) Bütün dünya ülkeleri tüm güçlerini yenilenebilir enerji kaynaklarına rüzgâr ve güneş olmak üzere yönlendirmelidirler.

7) Bugüne kadar dünyayı hoyratça sömüren Kapitalizm ve pek çok ülkeyi sömüren Emperyalizm yok olmalıdır.

8) Küresel bir açıklama; 14 bin bilim insanının iklim değişikliğine karşı uyarısı “İnsan ırkı büyük acılar çekecek.”

Ve bu uyarıyı yapan bilim insanları şu önerileri paylaştı:

a) Emisyonları azaltmak için küresel karbon fiyatı uygulanmalı.

b) Fosil yakıtlar aşamalı olarak kaldırılmalı ve sonunda yasaklanmalı.

c) Ormanlar ve sulak alanlar gibi karbon açısından zengin ekosistemleri restore etmek ve korumak.

9) Avrupa birliği “İklim kriziyle mücadele için 1 trilyon Euro harcayacak. Bu para; enerji ve suyun hoyrat kullanılmasına son vermek, plastiklerin yasaklanması, zehirli egzoz gazlarının bitirilmesi, ve enerji ihtiyacının yenilenebilir kaynaklardan karşılanması için değerlendirilecek.”

10) Ülkemize gelirsek: Meteoroloji genel müdürlüğü nün son verilerine göre ülkemizin yarıdan fazlası “şiddetli kuraklık” yaşıyor.

Şimdi sadece ülkemizdeki durumla ilgili haber başlıklarından bahsedeyim;

a) Uzmanlara göre ülkemizde “Olağanüstü bir kuraklık” yaşanıyor ve burada Manisa’daki Marmara gölü fotoğraflarını kullanıyor (Ben Manisa’da siyaset yaptığım günlerde o göle çok defa gitmiştim, yüreğim yanıyor).

b) Uzmanlar uyarıyor; ülkemizde şu anda 70 göl tamamen kurudu yer altı su seviyesi çok kötü durumda…
Dünyada su savaşları, ülkemizde ise şehirlerarası çok ciddi gerilimler olacak örnek İzmir’in içme suyunun büyük bir bölümü Manisa yer altı suları ile karşılanıyor. Bu da Manisa’nın tarımsal üretimine çok zarar veriyor.

Yazımın sonunda Türkiye yöneticilerine ve tüm siyasi partilerin yetkililerine sesleniyorum…

Barış önerim öncelikle sizlerden başlamalıdır. Küresel iklim krizi ve aşırı hava olaylarından en fazla kaybeden ülkemiz olacaktır. Daha şimdiden gerek orman yangınları, gerekse Karadeniz de ki bölgelere yağan aşırı yağmur sonucu (bir de ilgililerin duyarsızlığı) sonucunda ülkemizin ekonomisi şimdiden 100 milyarlarca liralık zarara uğradı.

Bilim insanları uyarıyor; küresel sıcaklıkların en fazla etkileyeceği bölge Akdeniz bölgesi olacaktır.

Burada elimde “Hangi ilde kaç Suriyeli yaşıyor?” isimli bir çalışma var:

Su sorunu en riskli bölge olan İstanbul’da 530 bin Suriyeli yaşıyor, (ancak Afrika’dan gelenlerle birlikte bu şehrimizde yaklaşık 5 milyonu aşan yabancı var) henüz Afganistan’dan gelenlerle ilgili bir veri yok.

Öngörüm yakında büyük bir su sıkıntısı olması sonucu; İstanbul ve ülkemiz için çok önemli olan turizmde kayıplarımız olacaktır.

Suriyelilerin en fazla yaşadığı kentlerdeki nüfusları:

İstanbul :530.000
Gaziantep : 455.000
Hatay : 436.000
Şanlı Urfa : 424.000
Maraş : 95.000
İzmir : 150.000
Bu iller kuraklığın en fazla etkilediği yerler…

İklim krizinin en fazla etkilediği şehirlerden birisi de İzmir. (Gediz nehri ve Büyük Menderes nehirleri kurumuş durumda.)

“Suriyeliler giderse ekonomimiz çöker” diyenler, iki yıl sonra neler düşüneceğinizi merakla bekliyorum!!!

Şimdi iktidar partisine sözüm; Devlet Su İşleri’nin ülkemizdeki pek çok barajları yapmış kadrosu belki Bodrum, belki de Marmaris te emeklilik geçirirken, kuraklık nedeni ile yağmur duasına çıkan din adamlarına görev veriyorsunuz. Bu kriz uzmanlara görev verilerek aşılır.

Son Afganistan olayları gösterdi ki, NATO kuvvetleri içi boş bir örgütmüş. Oradaki 75 bin çapulcunun meydan okuması karşısında kaçtı. Bence artık bu örgüt dünya barışına hizmet edemez. Türkiye ise NATO adına görev yaptığı bütün ülkelerden derhal çekilmelidir.

#GeleceğinTrendleri: Havacılık – Yüzde 50 biyoyakıt bile uçakların iklim üzerindeki etkisini önemli ölçüde azaltıyor

Biyo-bazlı ve sentetik yakıtlar, hâlihazırda ham petrolden elde edilen kerosene olası alternatifler olarak kabul edilmektedir. Bu tür alternatif yakıtlar ile, uçaklardan kaynaklanan sera gazı emisyonlarının azaltması ve böylece uçuşun CO2 dengesinin iyileştirmesi amaçlanıyor. Oberpfaffenhofen’deki Alman Havacılık ve Uzay Merkezi’nden (DLR) Christiane Voigt liderliğindeki bir ekip, ABD havacılık otoritesi NASA ile işbirliği içinde, bu istenen etkinin nihayetinde hangi boyutta olabileceğini araştırdı.

Uçakların arkasında oluşan beyaz buhar şeritlerin iklim üzerinde etkisi var

DLR ve NASA tarafından yapılan uçuş testleri için ekip, Airbus A320 ile birçok test uçuşu gerçekleştirdi. Uçağın tankları, ya normal Jet A-1 keroseni, kerosen ve kömürden yapılan sentetik yakıt karışımı, veya sentetik yerine yüzde 30 ve 50 oranında biyo-yakıt Hefa (Hidro işlenmiş Esterler ve Yağ Asitleri) içeriyordu.

NASA’nın DC-9 araştırma uçağı, test uçağından iki dakika sonra havalandı. Onunla, önde uçan A320’nin uçuş esnasında egzoz jetindeki emisyonlar ve yoğunlaşma şeritlerin oluşumu ölçüldü. Bu şeritler genelde buz kristallerinden oluşuyor; onlar uçağın egzoz atığında bulunan ince toz ve damlacıkların suyun kristalleşmesini genelde hızlandırmasından oluşuyor. Soğuk ve nemli koşullarda, şeritler birkaç saat kalıcı olabiliyor ve bu sürede çoğu zaman altında kalan havayı ısıtıyorlar.

Belirgin ölçüde daha az buhar şeridi

Ölçümlerde, biyo-kerosen karışımlarıyla yapılan uçuşlarda is emisyonlarının yüzde 45 ila 53 arasında bir azalması ortaya çıktı. Buna uyumlu olarak, şeritleri oluşturan buz kristallerinin oluşumu yaklaşık yarı yarıya azaldı. Ayrıca, oluşan buz kristalleri biraz daha büyüktü ve bu da ömürlerini sınırladı. Araştırmacılar, “Daha büyük buz kristalleri daha hızlı katı halden gaz haline geçer ve aynı zamanda daha hızlı birikirler, bu yüzden daha büyük kristallerin oluşturduğu şeritler daha kısa süreli kalıcı olur” diye açıklıyor.

Yakıt karışımının kullanılması, şeritlerin iklim etkisini yüzde 20 ila 30 oranında azalttı. Voigt, “Daha az sayıda buz kristali, şeritlerin neden olduğu atmosfere ek enerji girişini azaltır. Bununla beraber, iz bulutlarının iklimi ısıtan etkisi önemli ölçüde azalır. Bu kanıt, daha iklim dostu havacılık olanaklarına bir geçiştir ”, diyerek sonuçları açıklıyor.

 

Bu yazı Tweet zinciri olarak da yayınlandı:

Nizamettin Karadaş

Kaynaklar:

dlr.de

trendsderzukunft.de , 30.06.2021

#GeleceğinTrendleri: Yerli halkların beslenme tarzı çevre korumaya hizmet ediyor

 Yerli halkların yiyecekleri ile kültürel ilişkileri, daha sürdürülebilir gıda sistemlere geçişimize dâhil edilmelidir. Bu, uzmanların Cuma günü Roma’da sunduğu Dünya Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) tarafından yapılan bir araştırmanın sonucudur.

Kaybolmasına izin vermeyin, öğrenin

Dünya hızla değişiyor ve değerli bilgiler yakında ebediyen kaybolabilir. Fakat, hala doğayla görece uyum içinde olan ve bize çevre koruyucu beslenme hakkında bir şeyler öğretebilecek bazı yerli halklar var. Geleneksel örf ve adetler yavaş yavaş kayboluyor ve hala doğayla yaşayan birkaç insan arasında sürdürülebilirlik ve bağımsızlık da yok oluyor. Modern pazarlara erişimin cazibesi, alışılmış olanı geride bırakmayı ve binlerce yıllık bilgi birikimini unutmayı da beraberinde getiriyor.

Gıda tedariki çevreyi koruyor ve zenginleştiriyor

Dünya Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) tarafından yapılan bir araştırma, yerli halkların beslenme alışkanlıklarının bize bir şeyler öğretebileceği sonucuna varıyor. Kendi gıda sistemlerimizi sürdürülebilirliğe doğru değiştirmek istiyorsak, hala mevcut olan eski bilgilere bir göz atmayı tavsiye ediyor. Araştırmacılar farklı kıtalarda toplam sekiz yerli halkla ayrıntılı olarak ilgilendi ve onların gıda tedarik biçimlerinin sadece çevreyi korumakla kalmayıp, aynı zamanda onu kısmen zenginleştirdiğini de keşfetti. Rapora göre, yerli halkların gıda sistemi bağımsızdır ve dil, geleneksel bilgi ve kültürel mirasla bağlıdır. Aynı zamanda topraklarının iyi düşünülmüş işlenmesinin ve kaynaklarının verimli kullanılmasının sonucudur.

Öğünleri monoton değil

Mali, Guatemala, Solomon Adaları, Kamerun, Kolombiya, Finlandiya ve Hindistan’dan yerli topluluklar katıldı. Araştırmanın önemli bir bulgusu, halkların yiyeceklerinin çoğunu hala yakın çevrelerinden elde etmeleridir: İnari Sami’lerin tükettiği balık ve etin yüzde 75’i, yaşadıkları Fin Nellim’den geliyor. Kamerun’da Bakalar avlanma, toplama, tarım ve komşularıyla takas ticareti yoluyla yiyeceklerinin yüzde 80’ini kendi topraklarından sağlıyor. Yemekleri monoton değil, çünkü hem yiyecek hem tıbbi amaçlar için kullanılan yüzlerce bitki biliyorlar. Ancak Baka halkı, milli parkların kurulması ile ve ekonomik nedenlerle ormanlara alışılmış erişim imkânlarını giderek kaybediyor.

Böylece eski bağımsız gıda sistemleri ve onlarla birlikte geleneksel bilgi yok olmak üzere. Yani, şimdi karar verme zamanı: Bu insanlardan öğrenecek miyiz – veya bu fırsatın elimizden kaçmasını mı bekleyeceğiz?

Bu yazı Tweet zinciri olarak da yayınlandı:

Nizamettin Karadaş

Kaynaklar:

https://science.orf.at/stories/3207322/ 25.06.2021

trendsderzukunft.de,27.06.2021

#GeleceğinTrendleri: Yeni veriler gösteriyor – Bu yüzden ağaçlar sadece birkaç günde ve geceleri büyüyor.

Mikrometre çözünürlüğü ile sürekli gövde yarıçapı değişikliklerini ölçmek için bir gövde üzerinde nokta dendrometresi. Veriler, ağaçların büyümesi ve su dengesi hakkında bilgi sağlar. (Resim: Roman Zweifel)

Ağaçlar, insanlığa binlerce yıldır önemli hammadde kaynağı olarak hizmet ediyor. Günümüzde iklim değişikliği ile mücadelede doğal CO2 depoları olarak da önemli rol oynuyorlar. Ağaçların büyümesi her iki işlev için de çok önemlidir. Bunun altındaki sistem henüz daha ayrıntılı olarak incelenmemesi şaşırtıyor. Aksine, bilim şimdiye kadar, topraktaki su oranının fotosentez ile besinlerin alınması kadar önemli olduğunu varsayıyordu. Sonuncusu çoğunlukla gündüz meydana geldiğinden, ağaçların da en çok güneş ışığında büyüdüğü varsayılmıştır. Ancak şimdi İsviçreli araştırmacılar konuya daha yakından baktılar. Bunu yapmak için, yaklaşık elli lokasyonda çeşitli yerli ağaç türlerine özel sensörler bağladılar. Bunlar, hem ağaç kabuğu alanında hem de genel olarak sekiz yıl boyunca ağaç kalınlığındaki artışı kaydetti.

Veriler üç ilginç gerçeğe işaret ediyor

Vurgu: Veriler her saat başı kaydedildi ve anlık dış iklim koşullarıyla ilişkilendirildi. Bu, araştırmacıların ağaçların ne zaman kütle oluşturduğunu ve ne zaman yapmadıklarını tam olarak belirlemelerini sağladı. Bu esnada araştırmacılar, daha önce bilinmeyen üç ilginç gerçekle karşılaştı:

  1. Ağaçlar çoğunlukla geceleri büyüyor. Avrupa kayını, en güçlü büyümesini gece saat 01:00 civarında elde etti. Diğer tüm ağaç türlerinde en büyük artış sabah 02:00 ile 06:00 saatleri arasında meydana gelmiştir.
  2. Büyüme sadece birkaç günde gerçekleşiyor. Burada da ağaç türleri arasında bireysel farklılıklar vardır. Burada dikkat çeken bir özellik, çoğu durumda büyüme periyodunun yılda toplam 15 ila 30 gün arasında yoğunlaşmasıdır.
  3. Havanın nem oranı esastır. Önceki iki faktörden, fotosentezin belirleyici rolü oynayamayacağı sonucu çıkıyor. Bunun yerine araştırmacılar, iklim verilerinden başka bir faktör tanımladılar. Buna göre ağaçlar her ne zaman nem oranı yeterince yüksek olursa, o zaman büyüyorlar.

Yeni çalışma, ağaçların neden kuraklıkta hala karbon depoladığını ama büyümediğini açıklayabilir. (Fotoğraf: M. Kaennel Dobbertin)

Topraktaki su mevcudiyeti ise sadece ikincil bir rol oynadı. Çalışmanın sonuçları artık ağaçlandırma planlarını ve modellerini buna göre uyarlamak için kullanılabilir. Şimdiye kadar bunlar esas olarak yıllık ortalama değerlere dayanıyordu. Yeni verilerle, belirli bölgelerde mümkün olduğu kadar iyi büyümek ve buna karşılık gelen miktarda CO2 depolamak için hangi ağaç türlerinin en uygun olduğunu çok daha kesin bir şekilde tahmin etmek artık mümkün. Genellikle bunlar, iklim değişikliğinin sonuçları nedeniyle artık klasik yerli ağaç türleri değildir. Bunun yerine, daha sıcak ve daha kuru koşullarla daha iyi başa çıkabilecek ağaçlar aranıyor. Ayrıca karma ormanlar, monokültürlere göre daha sağlam ve dayanıklıdır. Yeni elde edilen verilerle, doğal ormanların CO2 depolama etkisi de çok daha iyi tahmin edilebilir – bu da sonuçta daha kesin ve daha iyi iklim modellerini mümkün kılar.

 

Bu yazı Tweet zinciri olarak da yayınlanmıştır:

Nizamettin Karadaş

 

Kaynaklar:

wsl.ch

trendsderzukunft.de, 23.06.2021

#GeleceğinTrendleri: Su kirliliği – Mini dozlarda psikotrop ilaçlar suda yaşayan hayvanların davranışlarını değiştiriyor

Sudaki kirliliğin olumsuz etki yapması için canlıları öldürmesi veya ciddi şekilde hasta etmesi gerekmez. Gainesville’deki Florida Üniversitesi’nin araştırmacıları, davranış değişikliklerinin bile ekosistem için ölümcül sonuçlar da üretebileceğini belirtiyor. Kerevitlerin (Tatlı su ıstakoz ve yengeçleri) sudaki en küçük miktarda antidepresana nasıl tepki verdiğini araştırdılar ve tatsız bir keşifte bulundular.

Seçim, yaygın kerevit türü Faxonius limosus’a düştü

Açıkçası, psikotrop ilaçlarla insanlar sadece kendi türlerini değil, çevrenin geri kalanını da tedavi ediyor. Dünyadaki birçok sularda, bu ilaçlar şimdiye kadar kimsenin ilgisini çekmeyen mini dozlarda birikiyor. Araştırmayı yöneten bilim insanı Alexander Reisinger şöyle diyor:

“Günümüzde akarsularda ve göletlerde bulunabilen miktarlarda antidepresanlara maruz kaldıklarında kerevitlerin nasıl tepki verdiğini inceledik.”

Seçim, Avrupa ve Kuzey Amerika’da sıkça görülen bir türüne, Faxonius limosus’a düştü; yaşam alanı su için önemli bir rol oynayan kerevit.

Kerevitler gözle görülür şekilde daha pervasız davranıyor

Laboratuvarda, biri az miktarda antidepresan citalopram ve diğeri temiz su içeren iki Y şeklinde yapay dere oluşturuldu. Araştırmacılar, önce dışarı çıkmaları ve ardından iki koridor arasında seçim yapmaları gereken hayvanlar için bir saklanma yeri hazırladılar. Bir taraftan yiyecek kokusu onlara doğru akıyordu, diğer taraftan türdeşlerin kokusu. İlaçlı derede, kerevitler saklandıkları yerden çok daha erken ayrıldılar ve doğrudan yemeğe giden yolu daha sık kullanma eğilimi gösterdi. Bu yüzden daha cesur – ya da daha pervasız – ve daha uzun süre tereddüt eden ve kendi türlerine yakın olmayı tercih eden kontrol grubuna nispeten daha istekli davrandılar.

Dere kopyaları, yengeçler için test habitatları olarak hizmet etti. (Resim: AJ Reisinger)

Risk almak için biraz daha istekli olmanın ne önemi var ki?, diye düşünebilirsiniz. Ancak cüretkâr hayvanların avcılara yakalanması çok daha kolaydır, bu nedenle popülasyonlarının azalma olasılığı yüksektir. Ve aynı zamanda sudaki organik maddelerin ayrışması artarsa, besin akışları değişir ve bu da daha fazla, kısmen öngörülemeyen sonuçlara yol açar. Kıdemli yazar Emma Rosi, “İlaç kirliliğinin su ortamlarındaki yaşamı kronik, ölümcül olmayan bir düzeyde nasıl etkilediğini anlamak için daha fazla çalışmaya ihtiyaç var” diye uyarıyor.

 

Bu yazı Tweet zinciri olarak da yayınlanmıştır:

 

Nizamettin Karadaş

Kaynaklar:

University of Florida, Cary Institute of Ecosystem Studies, Fachartikel:
Ecosphere, doi: 10.1002/ecs2.3527

https://www.wissenschaft.de/umwelt-natur/antidepressiva-machen-krebse-leichtsinnig/

https://www.trendsderzukunft.de/wasserbelastung-mini-dosen-psychopharmaka-veraendern-verhalten-von-wassertieren/ , 20.06.2021