Kategori arşivi: Coğrafya

Mersin Meselesi Değil Memleket Meselesi!

Hüseyin Umutcan Ay’ın birincilik konuşması, Öğrencilerimiz için yurt sorunu, Yetenekli gençlerimizin yurt dışına gitme hakları, Konut fiyatları…

Hüseyin Umutcan Ay’ın birincilik konuşması

Bugünkü yazıma çok önemsediğim ve onur doyduğum bir gencimizin İTÜ birincisi İşletme mühendisliği öğrencisi Hüseyin Umutcan Ay’ın birincilik konuşmasını sizlerle paylaşmak istiyorum.

Konuşmasında kadına yönelik şiddet konusundaki sorunlara ve gençlerin gelecek kaygılarına değinen Ay; “Geriye kalan bizler ve bizim yetiştireceğimiz çocukları hegemonların yozlaştırdığı bu sistemi değiştireceğiz, değiştirmeliyiz” sözleri alkışlandı.

Sayın Hüseyin Umutcan Ay şöyle devam etti konuşmasına, “Ülkenin doğusuna bakın, daha çocuk yaşta kız çocukların evlendirildiğini görürsünüz. Çok uzağa gitmeyin, İstanbul’a bakın, asgari ücretle dört kişilik ailesini geçindiremediği için intihar eden o güzel insanları görürsünüz. O kadar da uzağa gitmeyin, sıra arkadaşlarınıza bakın. Sırf deneyim elde edebilmek için staj yaparken haftanın beş günü beş kuruş para almadan şirketler tarafından sömürüldüklerini görebilirsiniz.”

Seni içtenlikle kutluyorum Hüseyin…

Yetenekli gençlerimizin yurt dışına gitme hakları

Yetenekli gençlerimizin (Ülkemizdeki koşulları bahane ederek!) yurt dışına gitme hakları olduğunu ifade edenlerin düşüncelerine katılmıyorum, hatta sizleri kınıyorum.

Bu gençlerin yetişmesi ailelerinin her türlü koşulda yaptıkları katkılarla olmaktadır (Bu arada ülkemizin yüz akı Aziz Sancar gibi çok zor şartlarda başarılı olanlar da var tabii.)

İşte bu başarılı gençlerimizin yetişmeleri ülkemize yaklaşık bir milyar dolara mal olmuştur. (Bakın futbolda bile yetiştirme parası diye bir kural vardır.)

Şimdi bizim bu çok iyi yetişmiş ve belki de gelecekte bilim adamı olacak gençlerimizi yurt dışına göndereceğiz ve yerlerine kendi ülkelerindeki olumsuz koşulları bahane eden yabancıları istihdam edeceğiz!!! Bu düşünceleri şiddetle reddediyorum.

Bugünlerde ülkemizde adı konmamış bir savaş var. Aydınlık ve karanlığın savaşı… Büyük önderimiz
Mustafa Kemal Atatürk’ün aydınlanma devrimi ile sözde bazı gerici çevrelerin savaşı var.

Bu gençlerimiz eğitimlerini tamamlayıp yurda dönmeli… Hatta (Silikon vadisi dâhil) emperyalizme hizmet eden bilim insanlarımız geriye dönmeli…

Atamızın laiklik ile ilgili şu sözlerini paylaşayım:

“Türkiye Cumhuriyeti’nin karakteri laikliktir Cumhuriyet’imizin laikliği hem ulusal egemenliğin ve demokrasisinin, uygar yaşamın, hem din ve vicdan özgürlüğü dâhil özgürlüklerin; kadın haklarının hem de tam bağımsız Türkiye’nin güvencesidir.”

Bu savaş kurtuluş savaşımız kadar kutsaldır ve önemlidir. Din maskesiyle bölücülük yapanların büyük önderimiz Atatürk’ün kurduğu laik TC karşısında hiç şansları yok ancak ülkemize zaman kaybettiriyorlar.

Öğrencilerimiz için yurt sorunu

Bu konu şimdi televizyonlarda en çok tartışılan konu oldu. Ülkemizin en güçlü sektörü inşaat sektörüdür bu duruma karşın yurt sorununun çözülmeyişini ben sistem hatası olarak görüyorum.

Bu konuda görev İstanbul Belediye Başkanı Sayın İmamoğlu’nun olmalı. Öğrencilerimizin barınmasını en uygun koşullarda sağlamak çok önemli…

Yurt olarak kullanılabilecek çok sayıda kamu binası mutlaka vardır… Her şey bir yana gençlerimizi cemaat yurtlarına muhtaç etmemelisiniz…

Konut fiyatları

Ülkemizde en fazla tartışılan bir konu da konut fiyatlarının çok yüksek olması… Bu artışın nedenleri;

a) Şu an İzmir’de yaklaşık 740 bin konut için yıkım kararı verildi. Bu yapılar İzmir depreminde yıkılmasa bile çok büyük riskli yapılar.. Her tarafta şantiyeler var fakat bunlar yıkım şantiyeleri.

Yaklaşık bir milyon yurttaşımız (ki büyük çoğunluğu yazlıklarında kalmayı tercih ettiler) evsiz kaldılar yerlerine yapılacak konutlar henüz yetişmedi, bu da konut kiralarının artmasında etkili oldu.

b) İstanbul kentimiz için ise uzmanların ortak görüşü; İstanbul’da olması öngörülen büyük deprem için şu anda hiç bir hazırlık yok. Mesela bir uzman; 7,5 büyüklüğündeki bir depremde İstanbul’da 48 bin binada ağır hasar oluşacağı, 146 bin binada ise orta hasar oluşacağını belirtti…

Bir kurumun genel başkanı ise “4 bin bina kendiliğinden yıkılabilir” diyor. Bu binaların çoğu boşaltıldı. Kiraların yüksek olmasının en önemli nedeni budur. Zaten İstanbulluların çoğu yazlıklarından geri dönmüyorlar.

c) İstanbul için uzmanların uyarılarını göz önüne alırsak, şu önerilerimi paylaşmak isterim:

1) Ülkemiz bu depreme hazırlıksız yakalanırsa en az 20 sene geriye gider.

2) Bugüne kadar hiçbir konuda uzlaşmadığına tanık olduğumuz gerek iktidar partisi gerekse muhalefet partileri vatanlarını seviyorlarsa ortak hareket etme iradesi oluşturmalılardır.

3) Bugün harekete geçmeliyiz öncelikle çoğu dayanıksız binaların oluşturduğu ilkokullarımız ya yeniden yapılmalı, ya da depreme dayanıklı hale getirilecek güçlendirme yapılmalı.

4) Başta İnşaat mühendisleri odası ve çok deneyimli yapı denetim büroları göreve davet edilmeli.

5) Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı almak için 250 bin dolar kararı derhal kaldırılmalıdır. Bugüne kadar yaklaşık 165.657 kişi Türkiye yurttaşlığına hak kazanmıştır (ki bunların çoğu Irak, İran, Afganistan’dan gelenlerdir).

İşte bu düzensiz göçle ülkemize gelenler ve belki de en güzel binalara yerleşenler yüzünden konut fiyatları artıyordur… Neden şikâyetçi oluyorsunuz?

6) TBMM başkanı sayın Şentop; “İnsanlar kapımıza geldiğinde ‘sizi istemiyoruz’ demeyi vicdanımıza aykırı buluyoruz!!!“ diyor.

Ve devam ediyor “Düzensiz göç küresel bir sorundur.” öyle değildir Sayın Şentop bu göç sadece ve sadece bizim ülkemizin sorunudur. Küresel ülkeler ise sadece bize bir kaç dolar verip göçmenlere bakmamızı isterler.

Yakın gelecekte hem siz hem de varsa ülkemizde sizin gibi vicdan sahipleri!!! “Bütün göçmenler ülkenize dönün diyeceğiniz günler çok yakın…

Birleşmiş Milletler toplantısı ile ilgili değerlendirmelerimi sonraki yazımda aktaracağım. Sayın Merkel’le ilgili olarak şunları söylemek istiyorum; Ülkesi için büyük başarılara imza attı… Mütevazı kişiliği ile liderlere örnek oldu görevinden onuruyla ayrılmayı biliyor… Ama bir Türk vatandaşı olarak kendisinden beklentim; başta ZEUS sunağı olmak üzere ülkemizden götürülen tarihi eserlerimizi iade etmesiydi… Türk gençleri bunlara sahip çıkmalı ülkemize geri gelmesini sağlamalıdır.

#GeleceğinTrendleri: Ağaçlandırma Avrupa’da kuraklığı azaltabilir

Ormanlar yağmur yapar: Avrupa’da ormanlık alanlarda tarım bölgelerine göre daha fazla yağış olduğu kanıtlanmıştır. (Foto: iStock / ae-photos)

ETH Zürih’ten iklim araştırmacıları ilk kez Avrupa için gözlemsel verilerle ormanların yağmur oluşumunu desteklediğini gösterdi. Analizleri ayrıca, mevcut kullanılabilecek tarım arazileri ağaçlandırılırsa, Avrupa’daki yağış miktarının yüzde yediden fazla artabileceğini gösteriyor.

Ormanların bölgesel iklimi etkilediğini, iklim bilimcileri uzun zamandır biliyorlar. Çok sayıda araştırma, ormanların çoğunlukla yaz aylarında kara yüzey sıcaklıklarını düşürdüğünü ve küresel ısınmanın etkilerini yerel olarak hafifletmeye yardımcı olduğunu gösteriyor. Ancak ormanların ve tarım alanlarının ağaçlandırılmasının yerel ve bölgesel yağış miktarlarını nasıl etkilediği sorusunda henüz yeterince güvenilir bulgular yok. Kara-İklim Dinamiği Profesörü Sonia Seneviratne’nin araştırma grubu, bu soruyu Avrupa için ilk kez gözlem verileriyle (model veriler yerine) araştırdı.

Bu amaçla araştırmacılar, farklı ölçüm ağlarındaki 5800’den fazla ölçüm istasyonundan gelen yağış verilerini dikkate aldı. Ölçüm verilerinin mevcudiyeti nedeniyle, analizlerini Avrupa’daki beş bölgeye odakladılar: Büyük Britanya, Almanya, Hollanda, İsveç ve Finlandiya ve çevresindeki alanlar. Bu bölgelerde, araştırmacılar ormanlık alanda bir ölçüm istasyonu ile tarım alanında bir ölçüm istasyonunu bir çift olarak belirlediler. Orman örtüsündeki fark en az yüzde 20 idi. Aynı zamanda, istasyonlar, diğer unsurların yanı sıra, karşılaştırılabilir bir rakımda ve birbirine en fazla 84 kilometre mesafede olmalı idi. Bir sonraki adımda ekip, eşleştirilmiş ölçüm verilerini, yağış miktarını açıklamak için bir istatistik modeli ile düzenledi. Bu düzenleme, orman örtüsünün etkisini izole etmek ve yağış miktarını etkileyebilecek diğer faktörleri ayırabilmek için yapıldı.

Özellikle kış aylarında güçlü etkiler

Nature Geoscience’da henüz yayınlanan çalışmanın başyazarı ve Kara-İklim Dinamiği kürsüsünde doktora sonrası Ronny Meier, “Verilerimizdeki eğilim, aykırı değerlere rağmen kesindir” diye açıklıyor. “Ormanlık alanlarda, ortalama yağış, tarım için kullanılanlardan önemli ölçüde daha yüksektir.” Araştırmacılar bunu beklemişlerdi. Ancak, yerel etkilerin kışın, yazdan çok daha belirgin olması sürpriz oldu. Şimdiye kadar iklim araştırmacıları, özellikle yaz aylarında yüksek olan ve ormanlarda daha da artan, su buharlaşmasının, daha fazla yağışa sebep olduğunu varsaydılar.

Meier’in hipotezi: “Muhtemelen ormanların yüzey pürüzlülüğü daha önce zannedildiğinden fazla önemli ve artan yağışlar için belirleyici bir faktördür.” Bu şekilde, ormanlar hava kütle hareketini daha uzun süre engelliyor ve yağışı teşvik eden türbülansların çoğalmasına neden olur. Ayrıca, ormanlar kışın çevrelerine göre daha sıcaktır ve bu da yağışları kolaylaştırır. Araştırmacılar, kışın belirgin yerel etkilere ek olarak, yaz aylarında ormanlık alanlardan daha uzakta meydana gelen güçlü uzak etkiler de gözlemlediler. Kışın, bu yerel olmayan etkiler çoğunlukla kıyılarda gözlenirken, kıta ve kuzey Avrupa’da önemli ölçüde daha zayıftır.

ETH Zürih’te ekip üyesi ve iklim araştırmacısı Edouard Davin, “Bu bulgulara dayanarak, Avrupa’daki yağış miktarının ek ağaçlandırmadan ne kadar etkilenebileceğini hesapladık” diye açıklıyor. Bunu yapmak için, ağaçlandırma potansiyeli olan mevcut alanları gösteren “Global Reforestation Potential Map” (Küresel yeniden ormanlaştırma olasılıklı alanlar haritası) esas alındı. Ancak ağaçlandırmanın istenmeyen yerel sıcaklık artışına yol açabilecek tarım ve yerleşim alanları ile İskandinavya bu hesaplamaya dâhil edilmedi.

Sonuç: Araştırma bölgesi alanının toplam yüzde 14,4’ünü yeniden ağaçlandırmak ile ki bu Fransa’nın yüzölçümünden biraz daha fazladır, ortalama yağış miktarı yüzde 7,6’ya kadar artacaktır. Avrupa topraklarının dörtte birinden biraz fazlasında, yağış miktarı yüzde 10’dan fazla artacaktır. Meier, “Ek yağış miktarının coğrafi dağılımı çok değişkendir” diye açıklıyor. “Ağaçlandırmanın daha sık mı yoksa daha yoğun yağışlarla mı sonuçlanacağı konusunda henüz bir açıklama yapamıyoruz.”

Kuraklığa karşı bir çare mi?

Bulgular sadece bilimle değil, aynı zamanda siyasi kararlarla da ilgilidir. Ormanların yeniden ağaçlandırılması, günümüzde CO2 emisyonlarını azaltmak için en çok tartışılan önlemlerden biridir. Çalışma, bu tür çabaların ek pozitif etkileri olabileceğini öne sürüyor. İklim modelleri, sıcak hava dalgalarının ve yazın kuraklık dönemlerinin Avrupa’da da artacağını, aynı zamanda İskandinavya hariç yağışların azalacağını gösteriyor. Ek ağaçlandırma ile devletler bu gelişime karşı koyabilir ve yağıştaki düşüşü telafi edebilir.

Ancak Meier, çok yüksek umutlara karşı hemen uyarıyor: “Bir orman bir günden diğerine büyümez, bunun için 20 ila 30 yıla ihtiyacı vardır.” Genç ormanların, örneğin ağaçlandırma başlangıcından on yıl sonra, yerel yağışları artırıp artırmadığı henüz netlik kazanmamıştır. Ayrıca sonuçların tek başına değil, her zaman sahadaki insanların koşulları ve gereksinimleriyle ilişkili olarak görülmesinin önemli olduğunu düşünüyor. “Yüksek buharlaşmaları nedeniyle, bir yerdeki yeni ormanlar, örneğin diğer yerdeki tarımsal amaçlar için gerekli olan su miktarını akarsulardan ve nehirlerden çekebilir.”

Peki ya kuraklık ve şiddetli yağışlar gibi, küresel ısınma etkisinden artacak aşırı hava olayları, ne olacak? Ek yağışlarla, onlar daha da çoğalacak mı? Meier, “Avrupa genelinde yapılan bir model çalışması, ağaçlandırmanın aşırı yağışlara karşı koyma eğiliminde olduğunu gösterdi” diyor. “Yani aşırı olayları doğrudan ortalama yağıştan çıkaramazsınız”. Fakat ağaçlandırma nedeniyle yağıştaki değişikliklere ilişkin belirsizlikler hala büyüktür. Mevcut çalışma, yağış miktarlarının zamansal değil, yalnızca mekânsal karşılaştırmalarına dayanmaktadır. Meier ve meslektaşları, arazi kullanımı ve su mevcudiyeti arasındaki etkileşime gelecekte iklim tartışmalarında daha fazla dikkat edilmesini savunuyorlar.

Bu yazıya gönderilen bir okuyucu yorumu:

Magdeburg’un kuzeyindeki Leipzig / Halle Çevresel Araştırma Merkezi’nin lizimetre istasyonundaki yeniden ağaçlandırmaya yönelik araştırmalar, mevcut fundalık alanının yeniden ağaçlandırılmasının, yeni içecek suyunun oluşumunu o kadar güçlü etkileyeceğini göstermiştir ki, muhtemelen bu alandan içme su tedarikini bırakmak zorunda kalacağız.

Dr. Burkhard Scharf 07.10.2021 11:29

Bu yazı Tweet zinciri olarak da yayınlandı:

Nizamettin Karadaş

Kaynaklar:

Meier R, Schwaab J, Seneviratne I. S, Sprenger M, Lewis E, Davin E. L. Empirical estimate of forestation-induced precipitation changes in Europe. Nature Geoscience (2021). Doi: 10.1038/s41561-​021-00773-6

ETH Zürich Basın açıklaması ,08.07.2021

30 Ağustos Zafer Bayramı ve 1 Eylül Dünya Barış Günü…

30 Ağustos Zafer Bayramı

Bugün, Türk ulusuna Atamız Mustafa Kemal Atatürk’ün tarihi bir armağanıdır.

Emperyalizme karşı kazanılan bu zafer sadece Türk ulusunun değil, tüm dünyanın mazlum uluslarının zaferidir.

Bu zaferin önemi sadece bu yüzyıl ve yalnızca bizim için değil, tüm bağımsız uluslar içinde artarak devam edecektir…

Emperyalizmin orantısız güçlerini; Çanakkale’de bozguna uğratmıştır.

Sakarya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı’ndaki başarılarını savaş sonrası da barışı yöneten dünyanın en değerli komutanıdır.

Ve şu sözleri altın harflerle tarihin en görkemli sayfalarına yazılmıştır:

“Yurtta BARIŞ dünyada BARIŞ”

Zafer bayramımızın 99. yılı tüm Türk ulusuna ve tüm mazlum uluslara kutlu olsun…

Önümüzdeki 100. yılına tüm ulusumuz şimdiden hazırlanmalı daha bugünden. O kadar coşkulu kutlamalıyız ki…

Herhangi bir şekilde bu kutlamalardan rahatsız olanları ciddiye bile almayalım onlar zaten uluslararası gittikçe artan Atatürk sevgisinden eminim ki korkuyorlardır. En iyisi onları yok sayalım!

1 Eylül Dünya Barış Günü

Bugün Nazi ordularının Polonya işgali ile başlayan ve sonunda 50 milyon insanın ölümü ile sonuçlanan ikinci dünya savaşının başladığı gün olarak bilinir. Birleşmiş Milletler ise dünya barış gününü 21 Eylül olarak kabul etmiş.

Dünyanın bugünkü durumunu, “İklim krizi, küresel ısınma, aşırı hava olayları, suya erişim sorunları ve küresel açlık gibi…” tehlikeleri görürsek, barışın önemini kavrarız.

Sadece tek bir gün değil, haftanın tüm günleri, yıl boyunca her gün Dünya BARIŞ Günü olmalı. Yaşamımız için o çok sevdiğimiz Z kuşağı için, onların yaşama tutunabilmesi için!

Barış günlerine, barışa ihtiyacımız var… Şimdi önerilerimi sıralamak istiyorum:

Dünyamızın tüm değerleri insanların ortak malı olmalıdır. Burada önemli bulduğum bir örnekten söz edeyim;

1) Uluslararası Antarktika (Güney Kutup) Antlaşması:
1961 yılında bizim ülkemizin de içinde bulunduğu yaklaşık 49’u aşkın ülke imzaladı. Antlaşma ile “Antarktika yalnızca barışçıl amaçlar için kullanılabilir ve her ülke bu kıtada bilimsel araştırma yapabilme hakkına sahiptir. Bu kıtada büyük ülke, küçük ülke yoktur. hiç bir ülke bu coğrafyada petrol, ve maden arayamaz, üs kuramaz, kıtanın tüm zenginlikleri dünyanın ortak malıdır (aynı gök cisimleri ay, güneş gibi)”.

2) Kuzey Kutup Bölgesi için de Kuzey Kutup Konseyi kuruldu. Ancak burada şimdilik çok belirsizlikler var.

3) Dünyanın geleceği için tüm ülkeler Paris iklim antlaşmasını kabul etmelidir. (Maalesef ülkemiz bu antlaşmayı henüz kabul etmedi oysa termik santrallarımız nedeniyle çok miktarda karbon cezası ödemek zorunda kalabiliriz.)

4) Tüm ormanlar (Başta dünyanın ciğeri olarak bilinen Brezilya’daki Amazon ormanları) dünyanın ortak malı kabul edilmeli. Uluslararası bir antlaşma ve bu antlaşmayı güvence altına alacak irade oluşturulmalı.

5) Bugünlerde iklim krizinin en ağır bedelini ödeyen iki ülke var ABD ve Çin… Tehlikenin boyutları önümüzdeki bir kaç yılda tamamen anlaşılacak. Zaman kaybetmeden bir araya gelebilmeli.

6) Bütün dünya ülkeleri tüm güçlerini yenilenebilir enerji kaynaklarına rüzgâr ve güneş olmak üzere yönlendirmelidirler.

7) Bugüne kadar dünyayı hoyratça sömüren Kapitalizm ve pek çok ülkeyi sömüren Emperyalizm yok olmalıdır.

8) Küresel bir açıklama; 14 bin bilim insanının iklim değişikliğine karşı uyarısı “İnsan ırkı büyük acılar çekecek.”

Ve bu uyarıyı yapan bilim insanları şu önerileri paylaştı:

a) Emisyonları azaltmak için küresel karbon fiyatı uygulanmalı.

b) Fosil yakıtlar aşamalı olarak kaldırılmalı ve sonunda yasaklanmalı.

c) Ormanlar ve sulak alanlar gibi karbon açısından zengin ekosistemleri restore etmek ve korumak.

9) Avrupa birliği “İklim kriziyle mücadele için 1 trilyon Euro harcayacak. Bu para; enerji ve suyun hoyrat kullanılmasına son vermek, plastiklerin yasaklanması, zehirli egzoz gazlarının bitirilmesi, ve enerji ihtiyacının yenilenebilir kaynaklardan karşılanması için değerlendirilecek.”

10) Ülkemize gelirsek: Meteoroloji genel müdürlüğü nün son verilerine göre ülkemizin yarıdan fazlası “şiddetli kuraklık” yaşıyor.

Şimdi sadece ülkemizdeki durumla ilgili haber başlıklarından bahsedeyim;

a) Uzmanlara göre ülkemizde “Olağanüstü bir kuraklık” yaşanıyor ve burada Manisa’daki Marmara gölü fotoğraflarını kullanıyor (Ben Manisa’da siyaset yaptığım günlerde o göle çok defa gitmiştim, yüreğim yanıyor).

b) Uzmanlar uyarıyor; ülkemizde şu anda 70 göl tamamen kurudu yer altı su seviyesi çok kötü durumda…
Dünyada su savaşları, ülkemizde ise şehirlerarası çok ciddi gerilimler olacak örnek İzmir’in içme suyunun büyük bir bölümü Manisa yer altı suları ile karşılanıyor. Bu da Manisa’nın tarımsal üretimine çok zarar veriyor.

Yazımın sonunda Türkiye yöneticilerine ve tüm siyasi partilerin yetkililerine sesleniyorum…

Barış önerim öncelikle sizlerden başlamalıdır. Küresel iklim krizi ve aşırı hava olaylarından en fazla kaybeden ülkemiz olacaktır. Daha şimdiden gerek orman yangınları, gerekse Karadeniz de ki bölgelere yağan aşırı yağmur sonucu (bir de ilgililerin duyarsızlığı) sonucunda ülkemizin ekonomisi şimdiden 100 milyarlarca liralık zarara uğradı.

Bilim insanları uyarıyor; küresel sıcaklıkların en fazla etkileyeceği bölge Akdeniz bölgesi olacaktır.

Burada elimde “Hangi ilde kaç Suriyeli yaşıyor?” isimli bir çalışma var:

Su sorunu en riskli bölge olan İstanbul’da 530 bin Suriyeli yaşıyor, (ancak Afrika’dan gelenlerle birlikte bu şehrimizde yaklaşık 5 milyonu aşan yabancı var) henüz Afganistan’dan gelenlerle ilgili bir veri yok.

Öngörüm yakında büyük bir su sıkıntısı olması sonucu; İstanbul ve ülkemiz için çok önemli olan turizmde kayıplarımız olacaktır.

Suriyelilerin en fazla yaşadığı kentlerdeki nüfusları:

İstanbul :530.000
Gaziantep : 455.000
Hatay : 436.000
Şanlı Urfa : 424.000
Maraş : 95.000
İzmir : 150.000
Bu iller kuraklığın en fazla etkilediği yerler…

İklim krizinin en fazla etkilediği şehirlerden birisi de İzmir. (Gediz nehri ve Büyük Menderes nehirleri kurumuş durumda.)

“Suriyeliler giderse ekonomimiz çöker” diyenler, iki yıl sonra neler düşüneceğinizi merakla bekliyorum!!!

Şimdi iktidar partisine sözüm; Devlet Su İşleri’nin ülkemizdeki pek çok barajları yapmış kadrosu belki Bodrum, belki de Marmaris te emeklilik geçirirken, kuraklık nedeni ile yağmur duasına çıkan din adamlarına görev veriyorsunuz. Bu kriz uzmanlara görev verilerek aşılır.

Son Afganistan olayları gösterdi ki, NATO kuvvetleri içi boş bir örgütmüş. Oradaki 75 bin çapulcunun meydan okuması karşısında kaçtı. Bence artık bu örgüt dünya barışına hizmet edemez. Türkiye ise NATO adına görev yaptığı bütün ülkelerden derhal çekilmelidir.

#GeleceğinTrendleri: Avrupa 2050 den sonra sürdürülebilir tarımla beslenebilir

Yapay gübreler olmadan: Avrupa 2050 den sonra sürdürülebilir tarımla beslenebilir

Azot bitki büyümesinde önemli bir rol oynuyor. Bu nedenle, mümkün olan en yüksek verimi sağlamak için yapay azotlu gübrelerin kullanımı tarımda gündemin bir parçasıdır. Bu çevreyi kirletiyor. Paris Üniversitesi’nden bir ekip, 2050 yılına kadar Avrupa’da suni azotlu gübrelerden vazgeçilebilecek, sürdürülebilir tarımın nasıl sağlanabileceğine dair bir tasarım geliştirdi.

Tarımın iklim değişikliğindeki rolü

Azotlu gübre içermeyen organik tarım zaten mevcuttur – ancak bu her zaman bir çözüm değildir. Yükselen arazi ihtiyacı çoğu yerde ek gıda ithalatını gerekli kılar. En kötü durumda bununla sera gazı emisyonları daha da artacaktır.

Paris Üniversitesi’nden Gilles Billen ile çalışan araştırmacılar, bunu fırsat bilerek,1960’tan bu yana Avrupa’daki tarımsal gelişmeyi incelemek ve Avrupa’daki tüm insanların beslenebileceği 2050 yılına kadar sürdürülebilir tarımın nasıl sağlanabileceğini analiz etmek için değerlendirdi. Araştırmacılar nitrojen döngüsünü mümkün olduğunca verimli tasarlamaya özen gösterdiler.

Araştırmacılara çalışmaları hakkında, “Şimdiye kadar gözlemlenen Avrupa tarım ve gıda sisteminin gelişimini şöyle tanımlanabilir: besin maddelerinin kullanımında düşük verimlilik, çevreye verilen zararlı nitrojen kayıpları ve bunun su, hava ve toprak kalitesini tehlikeye atması ve iklim değişikliğine katkıda bulunması” şeklinde konuştular.

Yapay azotlu gübrelerden vaz geçmek

Araştırmacılar, insanların beslenmesinin 1960’lara kıyasla nitrojen açısından belirgin şekilde zenginleştiğini, yani protein açısından daha zengin olduğunu buldular. 2013 yılında, alınan proteinlerin yüzde 55’i hayvansal kaynaklardan geliyordu. 1961’de yüzde 35’ti. Aynı zamanda, Avrupa’da tarım için kullanılabilir alan azaldı. Bu nedenle hayvancılığın ve tarımın konumları giderek birbirinden ayrılmaktadır. Bundan dolayı Azot zengini hayvan gübresi bölgesel bir sorun olmuştur, zira diğer yerlerdeki çiftçiler tahıl ekimlerinin verimini azami düzeye çıkarmak için sentetik, azot içeren gübrelere başvurmak zorunda kalmışlardır.

Billen ve meslektaşlarından önerilen tasarım bu nedenle tarımda temel bir değişiklik öneriyor. Araştırmacılar mesela uzun vadeli, çeşitlendirilmiş ürün rotasyonları öneriyorlar, ki bu dönemlerde baklagiller gibi nitrojeni sabitleyen mahsuller toprağa nitrojeni geri kazandırabilsin. Ayrıca, hayvancılık ve tarımın birbiriyle daha yakından bağlantılı olması gerekiyormuş. Araştırmacılar, “Tam bağlantıyı sağlamak için ve  uzaklardan yem ithaline gerek kalmadan, sığırların yerel beslenmesi ve dışkılarının tarla ve otlaklara iade edilmesi gerekiyor” diyor. Bu şekilde, yapay azotlu gübrelerden tamamen vazgeçmek mümkün olabilirmiş.

Beslenme düzeni değişmeden olmaz

Böyle bir sistem, önemli ölçüde daha az yoğun arazi kullanımına izin verecek ve dolayısıyla daha düşük verime yol açacaktır, ancak bu, mahsulün daha yüksek oranda insanların beslenmesi için hazır olması ile dengelenecektir. Araştırmacılara göre, şu anda Avrupa tahıl üretiminin yaklaşık yüzde 75’i yem olarak kullanılıyor. Hayvancılıkta yerel ürün ağırlıklı bir beslenmeye geçmek, ideal olarak çim ve insanların tüketemeyeceği tahıl bölümleri ile insan beslenmesi için daha fazla tahıl kalacağı anlamına gelir. Ayrıca konsept, hayvan sayısında azalmayı ve bu şekilde daha az gübre üretilmesini ve yeraltı sularının korunmasını öngörüyor.

Böyle bir değişiklik, elbette, insan diyetini de değiştirmeden işleyemez. Özellikle et tüketiminin azaltılması gerekecektir. Araştırmacılar, Dünya Sağlık Örgütü’nün tavsiyelerine uyumlu bir beslenme karışımı öneriyorlar – yüzde 45 tahıl ürünleri, yüzde 15 taze meyve ve sebze, yüzde 10 baklagiller ve yüzde 30 yumurta, süt ve et gibi hayvansal ürünler.

Bu başarılı olursa, 2050’de sentetik azotlu gübrelere, pestisitlere ve ithal protein yemine bağımlı olmayan ve aynı zamanda su kaynaklarını koruyan sürdürülebilir tarım yoluyla tüm Avrupa’ya sağlıklı bir beslenme sağlanabilir. Hatta ihraç etmeye yetecek miktarda tüketilmeyen tahıl kalabilecektir.

Bu yazı Tweet zinciri olarak da yayınlandı:

Nizamettin Karadaş

 

Kaynaklar:

https://www.cnrs.fr/fr/une-agriculture-biologique-pour-nourrir-leurope-en-2050

trendsderzukunft.de ,09.07.2021

#GeleceğinTrendleri: Yeni veriler gösteriyor – Bu yüzden ağaçlar sadece birkaç günde ve geceleri büyüyor.

Mikrometre çözünürlüğü ile sürekli gövde yarıçapı değişikliklerini ölçmek için bir gövde üzerinde nokta dendrometresi. Veriler, ağaçların büyümesi ve su dengesi hakkında bilgi sağlar. (Resim: Roman Zweifel)

Ağaçlar, insanlığa binlerce yıldır önemli hammadde kaynağı olarak hizmet ediyor. Günümüzde iklim değişikliği ile mücadelede doğal CO2 depoları olarak da önemli rol oynuyorlar. Ağaçların büyümesi her iki işlev için de çok önemlidir. Bunun altındaki sistem henüz daha ayrıntılı olarak incelenmemesi şaşırtıyor. Aksine, bilim şimdiye kadar, topraktaki su oranının fotosentez ile besinlerin alınması kadar önemli olduğunu varsayıyordu. Sonuncusu çoğunlukla gündüz meydana geldiğinden, ağaçların da en çok güneş ışığında büyüdüğü varsayılmıştır. Ancak şimdi İsviçreli araştırmacılar konuya daha yakından baktılar. Bunu yapmak için, yaklaşık elli lokasyonda çeşitli yerli ağaç türlerine özel sensörler bağladılar. Bunlar, hem ağaç kabuğu alanında hem de genel olarak sekiz yıl boyunca ağaç kalınlığındaki artışı kaydetti.

Veriler üç ilginç gerçeğe işaret ediyor

Vurgu: Veriler her saat başı kaydedildi ve anlık dış iklim koşullarıyla ilişkilendirildi. Bu, araştırmacıların ağaçların ne zaman kütle oluşturduğunu ve ne zaman yapmadıklarını tam olarak belirlemelerini sağladı. Bu esnada araştırmacılar, daha önce bilinmeyen üç ilginç gerçekle karşılaştı:

  1. Ağaçlar çoğunlukla geceleri büyüyor. Avrupa kayını, en güçlü büyümesini gece saat 01:00 civarında elde etti. Diğer tüm ağaç türlerinde en büyük artış sabah 02:00 ile 06:00 saatleri arasında meydana gelmiştir.
  2. Büyüme sadece birkaç günde gerçekleşiyor. Burada da ağaç türleri arasında bireysel farklılıklar vardır. Burada dikkat çeken bir özellik, çoğu durumda büyüme periyodunun yılda toplam 15 ila 30 gün arasında yoğunlaşmasıdır.
  3. Havanın nem oranı esastır. Önceki iki faktörden, fotosentezin belirleyici rolü oynayamayacağı sonucu çıkıyor. Bunun yerine araştırmacılar, iklim verilerinden başka bir faktör tanımladılar. Buna göre ağaçlar her ne zaman nem oranı yeterince yüksek olursa, o zaman büyüyorlar.

Yeni çalışma, ağaçların neden kuraklıkta hala karbon depoladığını ama büyümediğini açıklayabilir. (Fotoğraf: M. Kaennel Dobbertin)

Topraktaki su mevcudiyeti ise sadece ikincil bir rol oynadı. Çalışmanın sonuçları artık ağaçlandırma planlarını ve modellerini buna göre uyarlamak için kullanılabilir. Şimdiye kadar bunlar esas olarak yıllık ortalama değerlere dayanıyordu. Yeni verilerle, belirli bölgelerde mümkün olduğu kadar iyi büyümek ve buna karşılık gelen miktarda CO2 depolamak için hangi ağaç türlerinin en uygun olduğunu çok daha kesin bir şekilde tahmin etmek artık mümkün. Genellikle bunlar, iklim değişikliğinin sonuçları nedeniyle artık klasik yerli ağaç türleri değildir. Bunun yerine, daha sıcak ve daha kuru koşullarla daha iyi başa çıkabilecek ağaçlar aranıyor. Ayrıca karma ormanlar, monokültürlere göre daha sağlam ve dayanıklıdır. Yeni elde edilen verilerle, doğal ormanların CO2 depolama etkisi de çok daha iyi tahmin edilebilir – bu da sonuçta daha kesin ve daha iyi iklim modellerini mümkün kılar.

 

Bu yazı Tweet zinciri olarak da yayınlanmıştır:

Nizamettin Karadaş

 

Kaynaklar:

wsl.ch

trendsderzukunft.de, 23.06.2021

#GeleceğinTrendleri: ABD – Yanlış yüz tanımlama, işsizlik maaşlarının ödenmesini engelliyor

Almanya’da her vatandaşın bir kimlik kartı vardır ve şüphe durumunda kendisini kesin tanımlayabilir. Ancak ABD’de bu genellikle böyle değildir. Devlet yardımı ararken bu bir sorun haline gelebilir. Çünkü birçok eyalet – dolandırıcılık korkusuyla – ID.me şirketinin desteğine güveniyor. Bu şirket, gönderilen bir selfi yardımıyla bir kişinin kimliğini şüpheye yer bırakmayacak şekilde doğrulayabilmeyi vaat ediyor. Şirkete göre, arkasındaki teknoloji yüzde 99,9 isabet oranına sahip. Ancak şimdi bu beyanat hakkında çok sayıda endişe var. Zira sosyal medyada, doğrulamanın işe yaramadığı kişilerden giderek çoğalan bildirimler var. Üç başarısız denemeden sonra, hesap bloke ediliyor ve kimliği bir insan görevli tarafından doğrulanana kadar başka ödeme yapılmıyor.

Mağdur insanlar faturalarını ödeyemedi

Sorun: Mağdurların çoğu, sağlanan sohbet tesisi aracılığıyla şirkete ulaşmakta büyük problemler yaşadı. Sonuç olarak, devlet desteğinden beklenenden çok daha uzun süre yoksun kaldılar. Birçok durumda bu önemli bir sorun teşkil ediyordu, çünkü işsizlik yardımına bağımlı olanlar genellikle fazla büyük bir mali birikime sahip değiller. Yani, en iyi senaryoda bile, gelmeyen yardımlar dolayı bazı faturaları ödeyemediler. En kötü durumda, mağdurlar artık yiyecek bile alamadı. Hatta bazı raporlar ödemesiz birkaç aydan bile söz ediyor.

ID.me sistemi nasıl çalışıyor ki? Kullanıcılar bir selfi yüklüyor. Burada yer alan biyometrik veriler daha sonra resmi bir fotoğrafla karşılaştırılır. Bunun için genellikle veri tabanlarında barınan sürücü ehliyetinin resmi kullanılır. Fotoğraflar eşleşirse, kimlik doğrulanabiliyor.

Şirket kullanıcıları suçluyor

En azından sistemin arkasındaki fikir budur. Uygulamada, yüz tanıma yazılımları azınlıklarda ve kadınlarda, beyaz erkeklerde olduğu kadar iyi çalışmadığı zaten biliniyor. Aynı zamanda, tam bu gruplar işsizlik yardımına bağımlı kişiler arasında (demografik) ortalamanın çok üzerinde mevcutlar. Bu, karşılaşılan sorunların bir kısmını açıklayabilir. Ancak şirket bunu reddediyor ve gerçekleştirilen resimden resme doğrulamasında bu sorunun bir rol oynamadığını iddia ediyor. Bunun yerine, sorun kullanıcılarda aranmalıdır: onlar gereksinimleri karşılamayan görüntüleri yüklüyorlar.

Ancak, bu ifade kontrol edilemiyor. Bu durumlarda, neden hemen alternatif tanımlama imkânları sunulmadığını da açıklayamıyor. Sonuçta, şirket devlet adına çalışıyor ve herkesin parasını alabilme güvencesini sağlaması gerekiyor.

Dolandırıcılık sorunu gerçekten ne kadar büyük?

Peki, neden bu kadar çok ABD eyaleti bu teknolojiye güveniyor? Pek çok gözlemci bunu çeşitli medya kampanyalarına bağlıyor. Eski ABD Başkanı Donald Trump, uzun süredir eksik kimlik kartlarının seçim sahtekârlığına yol açabileceğini iddia etti. Ancak bunun somut kanıtı hiçbir zaman bulunamadı. Yine de medya, örneğin işsizlik yardımları da dâhil olmak üzere diğer olası dolandırıcılık biçimlerinden haber yapmaya devam etti. Burada ID.me şirketi tarafından da sözde gerçeklerle beslendiler. Bununla birlikte, patronları Blake Hall yakın zamanda ateş altında kaldı çünkü potansiyel hasar tahminleri git gide yükseldi: ilk başta yılda 100 milyar dolardan birkaç ay içinde 400 milyar dolar oldu. Kendisi bunu yeni elde edilen verilere bağlıyor. Ancak, bunlar bağımsız bir taraftan teyit edilemedi.

ABD Çalışma Bakanlığı, yayılan rakamları doğrulayamıyor

Buna rağmen, heyecan, diğer önlemlerin yanı sıra Kaliforniya’nın yıl dönümünde işsizlik ödeneği ödemesi için tüm hesapları askıya almasına neden oldu. Hesaplar, tekrar ID.me ile doğrulama yapıldıktan sonra kullanılabildi. Şirket için kesinlikle kârlı bir işti. Ancak, ilgili insanlar için ek bir engel. Gerçekten sahte hesapların bulunup bulunmadığı henüz bilinmiyor. Ancak, ABD Çalışma Bakanlığı bazı genel devlet verilerini topladı. Mart ile Ekim 2020 arasında yalnızca toplam 5,6 milyar dolar değerinde dolandırıcılık vakaları ortaya çıkarıldı. Belirsiz (karanlık) sayıda bildirilmeyen vakaların da hesaba katılması, işin doğası gereğidir. Ancak devlet yetkilileri yıllık olarak çift haneli milyon civarında bir değer varsaymaktadır. Yani sorun, en azından ilgili çevreler tarafından yayılandan daha küçük olduğu görünüyor.

 

Bu yazı Tweet zinciri olarak da yayınlanmıştır:

Nizamettin Karadaş

Kaynaklar; https://www.vice.com/en/article/5dbywn/facial-recognition-failures-are-locking-people-out-of-unemployment-systems

https://www.trendsderzukunft.de/usa-fehlerhafte-gesichtserkennung-verhindert-auszahlung-von-arbeitslosengeld/

#GeleceğinTrendleri: Bulutlu gökyüzü? Organik atıklardan yapılan bu güneş enerji sistemi için sorun yok!

Güneş enerji sistemleri genellikle parlak güneş ışığında en iyi şekilde çalışır, bulutlar gelir gelmez enerji verimi dibe düşer. Ve önceki güneş enerjisiyle çalışan jeneratörlerin başka bir sorunu daha var: Onları oluşturan malzemelere çevre dostu denilemez. Filipinli bir öğrenci şimdi her iki dezavantajın yakasına yapıştı; büyük ölçüde organik atıklardan oluşan ve UV ışığını “hasat eden” bir malzeme geliştirdi.

Her gün her havada güneş enerjisini kullanabilmek

RESIM ALTYAZI: Bir güneş enerji sistemi her türlü hava durumunda mükemmel çalışsaydı, ne olurdu?

27 yaşındaki Filipin’li Carvey Ehren Maigue, icadına “AuREUS” adını verdi ve geçen yıl imrenilen James Dyson Ödülü’nü aldı. Bu yetmedi: Sunulan keşiflerin arasında olağanüstü ayrıcalığı için güneş enerji malzemesine özel bir sürdürülebilirlik ödülü bile verildi. UV ışığını emen ve sarı renkte parlamaya başlayan bir maddedir. Yayılan ışık enerjisi, küçük güneş enerji sistemleri yardımıyla elektriğe dönüştürülüyor. UV ışığı, ışığın kapalı bulut örtüsünden bile geçen kısmıdır ve bu nedenle her gün sabahtan akşama kadar mevcuttur.

Yakında AuREUS yüzde 100 “organik” olacak

RESIM ALTYAZI: James Dyson Vakfı: Mucit Carvey Maigue, şu anda floresan sarı malzemeye daha değişken özellikler vermeye çalışıyor. Başarırsa giyimde bile kullanılabilecektir.

2018 yılında Maigue ilk kez yarışmaya katıldı ancak UV ışığını emen penceresiyle başarılı olamadı. Pencereyi gerçekte üretmeyi başaramamıştı, sunumu sadece bir teoriydi. Şimdi zamanı geldi, uygunluğunu kanıtlamış olan “gerçek” bir malzemeyi, AuREUS’u elinde tutuyor. Malzeme öğrencinin Filipinli çiftçilerden aldığı yüzde 80 organik atıktan oluşuyor. Son zamanlarda, çiftçiler sel ve fırtına nedeniyle bazı çürük mahsule maruz kaldılar, Maigue harap olan bitki materyaline yeni bir amaç verdi. Yeni malzemenin yüzde 20’si hala plastikten yapılmış, ancak genç mucit AuREUS’un yakında yüzde 100 “organik” olacağından umutlu.

Genç mucit, halkın malzemesini nasıl kullanabileceği konusunda bile bir takım fikirlere sahip: “Giysiler bile ultraviyole ışığı toplayıp elektriğe dönüştürebilsin diye iplikler ve dokumalar yapmak istiyorum. Ayrıca kavisli paneller yapmak istiyoruz; elektrikli arabalarda, uçaklarda ve hatta teknelerde kullanılabilecek paneller”. Yani adeta “Yolda kullanılacak enerji” (Energy to Go) gibi, teknoloji, şimdiye kadar şehirlerdeki binalardan, kaldırımlardan ve sokaklardan yansıyan ve kullanılmayan UV radyasyonunu da yakalayabilir. Maigue, icadı hakkında “Bilgisayarların önceden yalnızca hükümet veya ordu tarafından kullanılması ve şimdi aynı teknolojinin akıllı telefonlarımızda bulunması gibi, güneş enerjisi üretiminin daha erişilebilir olmasını istiyorum” diyor.

Nizamettin Karadaş

Bu yazı Tweet zinciri olarak da yayınlanmıştır:

 

Kaynaklar:
efahrer.chip.de , 05.06.2021

trendsderzukunft.de , 20.06.2021

Epigenetik – genler kader değildir

 

Yaşam tarzı genleri nasıl etkiler?

Yaşam tarzımızın, hasta olsak da, sağlıklı kalsak da, genetik yapımızın nasıl organize edildiği üzerinde doğrudan bir etkisi vardır. Epigenetiğin heyecan verici araştırma alanına dair içgörüler.

ABD’li Scott ve Mark Kelly tek yumurta ikizidir ve doğumları arasında sadece dakikalar vardır. Görünüşleri gibi, genleri de neredeyse aynı – ve hatta meslekleri bile. İkisi de astronot. Bu, onları muhtemelen araştırmadaki en ünlü ikiz çift yaptı. Scott Kelly, 2015 yılında Uluslararası Uzay İstasyonunda neredeyse bir yıl geçirirken, kardeşi Mark Dünya’da kaldı. Bilim adamları, uzaydaki çevresel faktörlerin etkisini dünyadakilerle karşılaştırabildiler. Kardeşler görev öncesinde, sırasında ve sonrasında muayene edildi. Sonunda, kesindi: yerçekşmsizlik, radyasyon vs., Scott Kelly’nin genlerinin aktivitesini büyük ölçüde değiştirdi.

Bir insanın nasıl ve nerede yaşadığı, günlük hayatta ne yaptığı, genetik yapı üzerinde etkisiz kalmaz. Bununla, neden bazı insanların şeker hastası olduğunu ve diğerlerinin olmadığını açıklanabilir miydi? Bundan, kansere karşı yeni tedaviler geliştirmek nümkün olur muydu? Hastalıklar önlenlenebilir miydi? Nispeten genç epigenetik bilimi, 1940’lardan beri bu soruları araştırıyor.

Epigenetik nedir?
Genetikçiler – örneğin neden mavi gözlerimiz, çarpık dişlerimiz veya belirli hastalıkları miras aldığımızı açıklayan DNA kodunda depolanan bilgilerle uğraşırken – epigenetik, genler ve çevresel etkiler arasındaki etkileşimi araştırır. Bilim insanları, genetik bilginin nasıl okunacağını belirleyen genetik materyalin biyokimyasal bileşenlerini inceliyor. Helmholtz Zentrum München’de Fonksiyonel Epigenetik Enstitüsü Direktörü Robert Schneider, “Bir bilgisayardaki donanım ve yazılıma benzer olduğunu hayal edebilirsiniz” diyor. “Genler bizim donanımımızdır, ancak yazılım olarak epigenetik hangi bilginin nasıl kullanılacağına karar verir.”

Onları her bireyin sağlığı için bu kadar heyecan verici yapan şey budur. Genlerin aksine, epigenetik bilgiler esnektir ve çevreye ve yaşam tarzına bağlı olarak değiştirilebilir. Yani biz genlerimizin toplamından daha fazlasıyız ve onları etkilemenin yolları ve araçları var.

200’den fazla vücut hücresi tipimizin her bir hücresi, tüm genetik yapımızı içerir. Genler, baz çiftleriyle birlikte çift sarmal oluşturan ve hücre çekirdeğinde sıkıca katlanmış olarak depolanan neredeyse iki metre uzunluğundaki DNA ipliklerinde oturur. Vücudun okuyabileceği ve gerektiğinde deşifre edebileceği proteinler için kodlanmış planlar içerirler. Ancak, her hücrede tüm genler aktif değildir. Schneider, “Tüm insan hücre türleri aynı bilgiye sahip, ancak bunu farklı şekilde kullanıyorlar” diyor. Örneğin bir karaciğer hücresinin kas, akciğer veya deri hücrelerinden tamamen farklı görevleri yerine getirebilmesinin tek nedeni budur.

Hücrenin işlevine göre, farklı genler aktiftir – bazıları okunabilir, diğerleri engellenir. Epigenom, genlerin aktivitesini belirleyen programdan sorumludur. Genleri açar veya kapatır ve böylece vücut tarafından hangi gen bölümlerinin okunabileceğini ve proteinlere çevrilebileceğini kontrol eder. Schneider, “Bu gen düzenlemesini hangi faktörlerin kontrol ettiğini ve onu nasıl etkileyebileceğimizi bulmaya çalışıyoruz” diyor.

Freiburg’daki Max Planck İmmünobiyoloji ve Epigenetik Enstitüsü epigenomu deşifre etmek için bir süredir çalışılıyor. Örneğin, Müdür Thomas Jenuwein’in ekibi, hücre içinde DNA’nın paketlenmesiyle ilgileniyor. Jenuwein, “Bir DNA ve protein krmaşığı olan kromatin olağanüstü bir rol oynar” diye açıklıyor. Kromatin, genomumuzun organizasyonu için iki misli önemlidir: Hücre çekirdeğindeki çift sarmalı paketler ve korur, aynı zamanda DNA ipliklerine erişimi düzenler ve böylece genlerin aktivitesini etkiler. “Kimyasal değişiklikler nedeniyle, kromatin farklı derecelerde paketleme alabilir. İnci kolyesi gibi gevşekse gen aktivitesi mümkündür. Öte yandan, bir gen segmenti sıkıca kaplanırsa, bir nevi susturulur ”diyor moleküler biyolog.

Kromatin paketleme – basitçe açıklaması
Bir DNA ve protein karmaşığı olan kromatin, hangi genlerin okunabileceğini ve hangilerinin bloke edileceğini düzenler. Hücre, genetik materyalin hangi kısımlarının özellikle önemli olduğunu belirlemek için biyokimyasal işaretler kullanır. Kromatin paketleme 30’dan fazla mekanizmadan etkilenir. Birçoğu enzimler tarafından kontrol edilir, en çok tanınanlar asetilasyon ve metilasyon süreçleridir: ilki kromatin yapısını açar, ikincisi onu yoğunlaştırır.

❶ DNA-Methylierung: Wie ein Lesezeichen: Methylgruppen lagern sich an die DNA an und können so Gene deaktivieren ❷ Gen inaktif: DNA proteinlerin (histonların) etrafına çok sıkı sarılırsa okunamaz. Gen aktif değil ❸ Gen aktif: Epigenetik faktörler, DNA’nın paketlenme derecesini değiştirir. Ulaşılabilirse okunabilir. gen aktif

Yaşam tarzının ve çevrenin genlerimize etkisi
Artık yaşam tarzının ve çevrenin genlerimizin paketlenmesini etkilediği biliniyor. Hem Stres, travma, hastalık, uykusuzluk, egzersiz, spor veya diyet, hem de iklim değişikliği, ince toz ve haşere ilaçları gen regülasyonu üzerinde etki sağlar. Sigara içmek akciğer hücrelerinin epigenetik programını değiştirebilir ve kanseri destekleyebilir. Düzenli spor ise yaşlılık ve uygarlık hastalıklarından korur.

Mesela İsveçli araştırmacılar, deneklerinde üç aylık eğitimin kas hücrelerinde 4.076 gende değişikliklere yol açtığını ve kas büyümesi ve yağ dokusu üzerinde olumlu etkileri olduğunu gösterebildiler. Daimi aşırı yeme, metabolik hücreleri, obezite ve şeker metabolizması bozukluklarını destekleyecek şekilde değiştirir.

Edinilen bu değişikliklerin miras alınabileceği gerçeği, araştırma için ezber bozan bir bulguydu. Uzun süre epigenetiğin kalıtımda hiçbir rolü olmadığı varsayıldı. Bugün nettir: Çocuklar sadece ebeveynlerinden genetik bir plan almakla kalmaz, aynı zamanda onlarla birlikte epigenetik bir DNA okuma yardımı da alırlar.

Yeme alışkanlıklarının kalıtımı
Freiburg’daki Max Planck Enstitüsü’nün grup lideri Nicola İovino ve ekibi bunu meyve sineklerinde inceledi. “Sonuçlarımız, üreme sırasında epigenetik talimatların sadece bir nesilden diğerine aktarıldığını değil, aynı zamanda embriyonun gelişimi için çok önemli olduğunu gösteriyor.”

Bu sonuçların memelilere aktarılıp aktarılamayacağı henüz netlik kazanmadı. Ancak araştırmalar, örneğin ebeveynlerin yeme alışkanlıklarının genetik yapıya yansıdığını gösteriyor. Uzun süre sağlıksız beslenenler yağ, bağırsak ve karaciğer hücrelerinin yanı sıra sperm ve yumurta hücrelerinde de epigenetik değişikliklere neden olur.

Münih Helmholtz Enstitüsü’ndeki araştırmacılar fareleri kullanarak bu tür epigenetik izlerin bir sonraki nesle aktarıldığını gösterebildiler. Farelerin yavrularında hem obezite eğilimi hem de insülin direnci eğilimi artmıştır. Robert Schneider, “Bu, edinilen özelliklerin kalıtımının epigenetik mekanizmalar yoluyla aktarılabileceğine dair kanıtları yoğunlaştırıyor” diye açıklıyor.

Psikolojik baskının kalıtımı
Petra Arck için bu bilgi onun günlük işinin bir parçası olmuştur bile. Hamburg-Eppendorf Üniversite Tıp Merkezi’nde doğum öncesi doktor, ebeveynlerin çocuklarının doğumundan önce çocuklarının sağlığı için yapabilecekleri her şeyi ele alır. “Hayatın ilerleyen dönemlerinde anne karnında aşırı yemenin obeziteyi, tip 2 diyabeti ve kardiyovasküler hastalıkları desteklediği uzun zamandır biliniyor” diyor. Arkasında metabolik hücrelerin epigenetik bir izi olması, bu gözlem için sağlam bir açıklama sunmuştur.

Şu anda, bulgular her şeyden evvel önleme için kullanılıyor, ancak bir gün terapiye giden yolu bulabilirler. Arck, “Gelecekte bazı hastalıkları epigenetik olarak kandırabileceğimize kesinlikle inanıyorum” diyor.

Bu da ilginç: Muhtemelen psikolojik stres de aktarılıyor. Holokost mağdurları veya savaş suçları ve kaza mağdurları ile yapılan çalışmalardan, travmanın genetik yapıda nesiller boyu sürebilen izler bırakabileceği bilinmektedir. Etkilenen fürular genellikle daha endişelidir, strese daha az dirençlidir ve akıl hastalığına daha yatkındır.

Sözde nesiller arası travma tezi hala tartışmalıdır, ancak hayvan modelleri bunu desteklemektedir. Araştırmacılar ayrıca, düşük stresli bir ortamın hasarı kısmen silebileceğini de gösterebildiler. Bu tür içgörüler doğal olarak yeni tedaviler umudunu besler.

Kanser tedavisinde epigenetik ilaçlar
Aslında, uygulamaya sıçramayı başaran epigenetik ilaçlar zaten var. Örneğin kanser tedavisinde doktorlar, belirli genlerin kapatılmasına neden olan enzimleri bloke eden ettkin maddeler kullanırlar. Bazı tümör hücreleri bununla, aslında tümörlerin büyümesini engellemesi gereken genleri bastırmak için kullanır. Tersine, epigenetik etken maddeler kanseri destekleyen genlerin aktivitesini azaltabilir.

Bu tür gereçler kan kanserinde iyi neticeler veriyor. Öte yandan, bireysel yüksek tansiyon, kanser veya demans riski hakkında bilgi verebilecek testler ve kan analizleri hala başlangıçtadır.

Tüm bunlar sadece başlangıç: “Epigenetik, daha çok ilaçlar ve tedaviler için çıkış ​​noktası sunacaktır,” Helmholtz araştırmacısı Schneider bundan emindir. Epigenomun şifresini çözmek, tamamen yeni bir sağlık, hastalık ve çevre anlayışı geliştirmemize yardımcı olacaktır. Veya Fransız epigenetikçi Isabelle Mansuy’un dediği gibi: “Kazanılan özelliklerin biyolojisini anlamak, kim olduğumuzu anlamak için mutlak bir zorunluluktur.”

Genetik yapımızı nasıl doğrudan ve olumlu etkileyebiliriz?

Beslenme Etkeni
Şekerin epigenetik olumsuz bir etkisi vardır. Kan şekerindeki ani yükselmeleri önlemek için, birkaç saatlik aralarla az öğün yemek en iyisidir. Çok fazla yağ hücrelerdeki epigenetik stres seviyesini arttırır ve inflamatuar süreçleri ve insülin direncini tetikler. Uzun vadede, yüksek yağlı bir beslenme nesiller boyu diyabet riskini artırır.

A, B2, B6, B9, B12 vitaminleri ile çinko, magnezyum ve ikincil bitki maddeleri gibi besinler ise epigenetik süreçleri olumlu bir şekilde ateşler. Meyveler, sebzeler, tahıllar, baklagiller, bitkisel yağlar ve balıkların içinde bulunurlar.

Hareket Etkeni
Uzun süreli ve düzenli eğitim epigenetik olarak 4.000’den fazla geni etkiler ve kas hücrelerinin hücre çekirdeklerinde olumlu etkiler yaratır. Daha fazla kas kütlesi kemikleri güçlendirir, çok enerji yakar. Ayrıca spor, yağ dokusunu epigenetik olarak değiştirir.

Meditasyon Etkeni
Düzenli olarak meditasyon yapanlar epigenomlarını kontrol eder. Araştırmacılar, deneklerdeki birçok genin, özellikle de iltihabı azaltanların şeklindeki değişiklikleri tespit edebildiler.

Müzik Etkeni
Klasik müzik zihni ve bedeni rahatlatır, kan akışını iyileştirir, duyguları düzenler ve birçok beyin bölgesini olumlu yönde uyarır. Araştırmalar, düzenli olarak klasik müzik dinlemenin, dopamin salınımına dahil olan genleri epigenetik olarak aktive ettiğini gösteriyor. Bu haberci madde ödül ve neşe duygusunu arttırır.

Alttaki video konuyu anlaşılır bir dille özetliyor.

Nizamettin Karadaş

 

Bu yazı Nina Himmer’in FOCUS-GESUNDHEIT MAGAZIN 01/2021 de de yayınladığı makalenin çevirisidir.

 

14 Mayıs Dünya Çiftçiler Günü ve Güneydoğu Bölgemizde Kuraklık

Bugün, 14 Mayıs Dünya çiftçiler günü;

Gıda konusundaki bazı gerçekler:

Gıda krizi tüm dünyayı tehdit ediyor.

Arap ülkelerinin iklimleri müsait olmadığından özellikle buğday ve pirinç gibi hayati derecede önemli gıdalara ulaşması çok zor olacak ve hatta zamanla petrol zenginliklerinin bile gıdaya erişimi sağlayamayacağı günler de olabilir.

Nüfusu bir buçuk milyar olan Çin ve Hindistan gibi ülkelerde gıda sorunu problem olabilir, bunu anlarım.

İngiltere veya Japonya gibi sınırlı üretim alanları olan ülkelerin gıda krizi ile karşılaşmaları da anlaşılabilir…

Fakat Türkiye’nin sahip olduğu belki de dünyanın en eşsiz coğrafyası olan Anadolu’muzda gıda sorunu yaşayacağımızı düşünmek bile istemiyorum…
NASA iklim raporu; (Köşe yazarı Atakan Hatipoğlu’dan alıntı.) Küresel iklim değişikliği bakımından Türkiye en riskli ülkeler arasında bulunmaktadır.

2029 yılına gelindiğinde Türkiye’nin Ankara’dan başlayarak orta ve doğu Anadolu’da çok yüksek düzeyde kuraklık yaşayacağını ileri sürdü bu konuda pek çok bilim adamlarının benzer görüşlerini okuduk.

Güneydoğuda çok büyük bir kuraklıkla karşı karşıyayız. Bu bölgede buğdayda %70 arpada %40 mercimekte ise %90 üretim kaybı var.

Bu konuda ki görüşler;

TMO Diyarbakır, Mardin, Şırnak ve Şanlıurfa’yı içine alan bölgede; 4 milyon dekarlık tarım alanlarında kuraklık var, dolayısı ile geri dönüşü olmayan sonuçlar yaşanıyor. Bu işin şakası yok!!!

Dost bildiğimiz ülkelerden bile buğday ithal etme şansımız yok. Bu nedenle önerilerimi sizlerle paylaşacağım:

1) Başta Ziraat Bankası ve diğer kamu bankaları dünyanın sayılı önemli yatırımlarından olan GAP projesini canlandırmalı, bölgedeki sulama sistemini harekete geçirme görevini üstlenmeli…

2) Daha önceleri pek çok başarılı hizmetler üreten ve bugün tasfiye edilen Devlet Su İşlerinin başarılı insanları göreve davet edilmeli. Onların yerine getirilen; kuraklığa karşı yağmur duasından medet umanlardan bu ülke en kısa yoldan kurtulmalı…

3) Anadolu’muzu kuraklıktan kurtarma projesinin maliyeti yaklaşık 100/ 120 milyon liradır. Ulusal bankalarımız bu bedeli çok rahat ödeyebilir…

4) Sadece bu yetmez tabi ki: ayrıca bir üretim planlaması şart. Gerçi bu iktidar bir zamanlar planlamaya karşı bir çizgiden gelmişlerdir hatta o zamanlar “plan değil pilav isteriz” diyorlardı. Plan olmayınca pilavın da olmayacağını öğrenmiş olmalılar…

5) Üretici ile tüketici arasındaki asalaklardan kurtulmalıyız.

6) Üreticilerimizin kooperatiflerde örgütlenmesi teşvik edilmeli ve desteklenmelidir. En önemli kurumların başında Tarım Kredi Kooperatifleri gelmektedir.

7) Büyük önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün çiftçilerimiz için daha 90 yıl önce söylediği şu çok anlamlı sözleri ile yazımı sonlandırıyorum.

– Milletimiz çiftçidir çiftçilerimizin çalışma ve üretim olanaklarını en yüksek seviyeye çıkartmalıyız.
– Türkiye’nin gerçek sahibi ve efendisi üretici olan köylülerimizdir.
– Eğer milletimizin büyük çoğunluğu çiftçi olmasaydı belki de biz bugün dünya üzerinde olmayacaktık.

Son söz; Büyük önderimizin yıllar önce üretim ekonomisi konusundaki ön görülerini paylaştım
ATA’mızın önünde saygı ile eğiliyorum…

NE MUTLU ATATÜRK GİBİ BİR LİDERİ OLAN TÜRK MİLLETİNE…