Kategori arşivi: Sosyoloji

Eğitim Bizi Çağırıyor…

– “İmdat Yardım Edin!”

Yeni bir tarih yazılırken, edilgen bir pozisyonda gelişen olayları izlemek, geçmiş ve gelecek potansiyeliyle ülkemiz için istenilmeyen bir durumdur. Ülke olarak, güçlü bir ekonomiye sahip, iyi bir eğitim almış, rekabet gücü yüksek, kendini gerçekleştirmiş insan kaynağı ile yeni bir dünyanın mümkün olduğunu gösterebilme gücümüzün olduğuna inanmamız, inandıklarımızı da gerçekleştirebilmemiz gerekir.

Eğitim, uzun soluklu bir yatırım aracı olmasının yanında ülke kalkınmasında stratejik bir öneme sahiptir. Nitelikli bir eğitim, nitelikli bir yaşamın ve geleceğin güvencesidir. Kalabalık bir nüfusa sahip olmak günümüzde artık çok önemli olmamaktadır. Önemli olan ülke insanlarının ülke ve dünya ekonomisi içinde yarattığı artı değerdir.

Globalleşmenin Türkçe karşılığı olarak kullanılan küreselleşme kavramı, ilk kez ekonomi alanında kullanılmış ve daha sonra diğer alanlarda da kullanılmaya başlanmıştır. Bu açıdan kavram, belirsizlik içerse de son yıllarda dünya ölçeğinde ortaya çıkan ilişkiler ve yeni yaşam biçimleri küreselleşmenin içeriği konusunda bazı fikirler vermektedir. Bu bağlamda küresel barış getireceği umulan küreselleşme kavramı sömürünün katmerleşmesine ve sınıfsal çatışmanın daha fazla yoğunlaşmasına neden olmuştur. Başka bir yazının konusu olmak üzere burada GATS, MAI ve MIGA anlaşmalarını anmakta yarar var.

Dünya ve insanlık tarihi bu yüz yılda gerçek bir altüst oluş yaşıyor. Biz de ülke olarak bu altüst oluştan nasibimizi fazlasıyla alıyoruz. Ekonomik kriz, çevre sorunları, demokrasi krizi, eğitim sistemimizin girdiği çıkmaz sokak, ahlaki çöküş…

Türk Eğitim Sistemine Kısa Bir Bakış ve Çöküş

2000’li yıllara kadar eğitim sistemimize hep içeriden bakılan eğitimimizin iyi olduğunu düşünürdük. Oysa bu tarihlerden sonra ülke olarak katıldığımız uluslararası sınavlar (TIMSS, PIRLS, PISA) eğitimimizin düşündüğümüz kadar iyi olmadığını göstermiştir. Örneklersek;

III. Uluslararası Matematik ve Fen Bilgisi Araştırması (TIMSS 1999) Ulusal Raporu’na göre, Fen Bilgisi testinde, Türkiye araştırmaya katılan 38 ülke arasında 33. sırada yer alırken Matematik testi sonuçlarına göre de 31. sırada yer almıştır.

TIMSS 2015 uygulamasında ise ülkemiz; matematikte 4. sınıf düzeyinde 49 ülke arasında 36. sırada, 8. sınıf düzeyinde de katılımcı 39 ülke arasında 24. sırada yer almıştır. TIMSS 2019 sonuçlarına göre matematik değerlendirmesinde Türkiye, dördüncü sınıf düzeyinde 58 katılımcı ülke arasında 23. sırada; sekizinci sınıf düzeyinde de katılımcı 39 ülke arasında 20. sırada yer almıştır. Türkiye TIMSS 2019 sonuçlarına göre fen değerlendirmesinde dördüncü sınıf düzeyinde 58 katılımcı ülke arasında 19. sırada; sekizinci sınıf düzeyinde de katılımcı 39 ülke arasında 15. sırada yer almıştır. Türkiye TIMSS 2015 döngüsünde fen alanında; 4. sınıf düzeyinde 47 ülke arasında 35. sırada, 8. sınıf düzeyinde de katılımcı 39 ülke arasında 21. sırada yer almıştır.

PIRLS (Uluslar Arası Okuma Becerilerinde Gelişim Projesi) 2001’in genel çerçevesi kavrama süreçleri, okuma amaçları ve okuma alışkanlıkları ve okumaya yönelik tutumlardır. Raporun sonuçlarına göre Türkiye 35 katılımcı ülke arasında 28. sırada yer almıştır.

MEB’in “İlköğretim Öğrencilerinin Başarılarının Belirlenmesi, Durum Belirleme Raporu (2002)” sonuçlarına göre 4. sınıf öğrencilerinin Türkçe testinde ülke ortalaması %42’dir. 5. sınıf öğrencilerinin Matematik testinde, Türkiye ortalaması %47’dir. 6. sınıf öğrencilerinin Fen Bilgisi testinde Türkiye ortalaması %46’dır. 7. sınıf öğrencilerinin Sosyal Bilgiler testinde, Türkiye ortalaması %38’dir. 8. sınıf öğrencilerinin Matematik testinde Türkiye ortalaması %42, Fen testinde %45, Sosyal Bilgiler testinde %47, Türkçe testinde ise %54’tür.

Daha kapsamlı olan ve 2003 yılında yapılan Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Projesi (PISA) ise 4 temel alanı kapsamaktadır. Bunlar matematik, fen bilgisi, okuma ve problem çözme alanlarıdır. Türkiye, matematik alanında OECD üyesi 30 ülke arasında 29. sırada, araştırmaya katılan 41 ülke arasında ise 40. sırada yer alıyor. Okuma alanında ise, OECD üyesi ülkeler arasında 28, katılımcı ülkeler arasında ise 34. sırada yer almaktadır. Fen Bilgisi ve Problem Çözme alanlarında 41 ülke arasında 36. sırada yer almaktadır.

Yapılan tahminler, Türkiye’de farklı eğitim kademelerinde “okullaşma oranları ile verimlilik artışı arasındaki bağın kopuk” olduğunu ortaya koymaktadır. İşgücünün ortalama eğitim süresi değişkeninde olduğu gibi, analizdeki diğer ülkeler ortalamasıyla karşılaştırıldığında Türkiye’deki okullaşma oranlarındaki görülen artışın verimlilik artışına yol açmadığı hemen hemen tüm eğitim değişkenlerinde açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır (TÜSİAD, 2006).

En az okullaşma oranlarının düşüklüğü kadar önemli olan bir diğer problem, Türkiye’de verilen eğitimin kalitesindeki düşüklüktür. Eğitim sistemindeki aksaklıkların; Türkiye’nin rekabet gücü, üretim yapısı ve dolayısıyla gelişmiş ülkelere yakınsama performansı üzerindeki etkilerini anlamaya yönelik sağlıklı analizlerin yapılabilmesi için henüz iş yaşantısına adım atmamış öğrencilerin beceri düzeylerinin farklı ülkelerdeki öğrencilerle karşılaştırılması gerekmektedir. OECD bünyesinde 2000 yılında başlatılan Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı (Program for International Student Assessment – PISA)’nın sonuçlarını analiz ederek böyle bir karşılaştırmayı yapmak mümkündür.

2010 yılında yapılan üniversiteye giriş sınavında 600.000 kişi “parantez içindeki sayıların toplamını parantez dışındaki bir sayıdan çıkarma” işlemini doğru olarak yanıtlayamamıştır. LYS yerleştirme sonuçlarına göre ise okul birincisi olan 7917 kişiden 1467’si her hangi bir üniversiteye yerleşememiş, 211’i de bir açık öğretim fakültesine yerleşebilmiştir.

2022 Yüksek Öğrenim Kurumları sınavı ilk oturumuna 3.008.287 aday katılmıştır. Bu sınavda toplam 96 bin 518 aday sıfır çekerken 40 soruluk Temel Matematik testindeki ortalama doğru yanıt sayısı 6,9’da kaldı. Üç yıl önce ÖSYM sınav sonuçlarına ilişkin değerlendirmeyi 4 yanlışın 1 doğruyu götürdüğü netleri hesaplarken artık sadece doğru yapılan soruları sonuç olarak kamuoyuna açıklamaktadır. Elde edilen sonuçlar, maalesef eğitim sisteminin içinde bulunduğu durumu ortaya koymuştur. Temel Yeterlik Testinde ise, 40 soruluk Türkçe testinde doğru cevap ortalaması 17, temel matematik ortalaması ise 6,9’da kaldı. 20 soruluk fen bilimleri testinin doğru ortalaması 3,2, sosyal bilimler testinin ortalaması ise 7,9 oldu. Alan Yeterlik Testinde de sonuçlar benzerdir.

TIMSS 2011 matematik sonuçlarına göre ise, Uzakdoğu ülkeleri katılımcı ülkeler arasında en yüksek başarıyı göstermişlerdir. En düşük performansı gösteren katılımcılar ise ağırlıklı olarak Orta Doğu ve Afrika’da bulunan ülkeler olmuşlardır.

Sekizinci sınıf düzeyinde Türkiye’nin matematik başarı puanı 1999 ve 2007 yıllarında neredeyse aynı iken, 2011 yılında yaklaşık 20 puanlık istatistiksel olarak da anlamlı bir artış görülmektedir. Türkiye dördüncü sınıf düzeyinde 50 ülke arasında 35. olmuş, sekizinci sınıf düzeyinde ise 42 ülke arasında 24. olmuştur. Türkiye, bütün Avrupa Birliği üyesi katılımcı ülkelerden daha düşük bir performans sergilemiştir.

1999 ve 2007 yıllarında erkek ve kız öğrenciler arasında genel başarı puanında yaklaşık bir ve sıfır puanlık fark statiksel olarak anlamlı değilken, 2011 yılında Türkiye’deki kız öğrenciler erkek öğrencilerin yaklaşık 9 puan önünde bir performans sergilemişlerdir. Gözlemlenen bu fark istatistiksel olarak da anlamlı bulunmuştur. Özellikle araştırılması gereken bir husus, dördüncü sınıf düzeyinde ortaya çıkan çok küçük farkın sekizinci sınıf düzeyinde önemli ölçüde artmasıdır.

Yeterlilik düzeyleri açısından da Türkiye AB üyesi katılımcı ülkelerin oldukça gerisinde gözükmektedir. Türkiye’de 475 ve üzerinde puan alan öğrencilerin oranı 2007 ve 2011 yıllarında % 33 ve % 40 iken, AB üyesi katılımcı ülkelerde aynı oran % 60 ve % 62 olarak belirlenmiştir.

Dördüncü sınıflar düzeyinde katılımcı 50 ülke arasında 469 genel başarı puanı ile 35. sırayı alan Türkiye, dünya genelindeki katılımcı ülkelerin ortalamasının 22, 1995 yılında sabitlenen ölçek ortalamasının ise 31 puan altında kalmıştır. Hiçbir AB ülkesini geride bırakamayan Türkiye, dördüncü sınıflar düzeyinde AB üyesi katılımcı ülkeler arasında 481 puanla en düşük performansı gösteren Polonya’nın ise 22 puan gerisinde kalmıştır. 2019 yılında yapılan TIMSS sonuçları hem dördüncü hem de sekizinci sınıf öğrencilerinin puanlarının önceki sınavlara göre daha iyi olmuştur. 2019 uygulamasında dördüncü sınıf matematik ile fen alanında ve sekizinci sınıf fen alanında Türkiye, TIMSS uygulamasına katılan ülkeler için sabit başarı ölçüsü olarak kabul edilen ölçek orta noktasının- yani 500’ün- ilk defa üzerine çıkmıştır. Fakat önceki yıllarda 4. sınıf öğrencileri katılırken bu sınava 5. sınıf öğrencileri katılmıştır.

“Türkiye Genelinde İlk ve Ortaöğretim Olanaklarının İncelenmesi ve Belirlenen Aksaklıklara Çözüm Önerilerinin Getirilmesi” adlı çalışmada ise; Eğitimde fırsat eşitliği sağlamanın, her öğrencinin benzer eğitim olanaklarına ulaşması ile mümkün olabileceği ifade edilmiştir. Bu raporda, ilçe bazında ilköğretim ve ortaöğretim olanakları hem ayrı ayrı hem de birlikte incelenmiştir. 2006-2007 öğretim yılı verileri kullanılarak gerçekleştirilen bu çalışmada, Türkiye’deki 923 ilçe sahip olduğu eğitim olanakları yönünden sıralanmıştır. İlköğretim ve ortaöğretim olanakları birlikte değerlendirildiğinde, eğitim olanaklarına göre gelişmişlik endeksi en yüksek olan ilçe Çankaya (Ankara) olurken, gelişmişlik endeksi en düşük olan ilçe ise Pervari (Siirt) olarak belirlenmiştir. Türkiye’deki ilçeler, sadece ilköğretim olanakları yönünden incelendiğinde, gelişmişlik endeksi en yüksek olan ilçe yine Çankaya olurken, gelişmişlik endeksi en düşük olan ilçe Başkale (Van)’dir. Sadece ortaöğretim olanakları yönünden Türkiye’deki ilçeler incelendiğinde, gelişmişlik endeksi en yüksek ve en düşük olan ilçeler, sırasıyla Çankaya ve Şemdinli (Hakkâri) ilçeleri olarak bulunmuştur.

Türkiye’deki ilçelerin ilköğretim olanaklarının ortaöğretim olanaklarına göre çok daha kötü durumda olduğu açıkça görülmektedir. Ankara ve İzmir gibi büyük şehirlerimizde dahi eğitim olanakları kötü (1., 2., 3. ve 4. gelişmişlik gruplarında) olan ilçelerin var olduğu görülmüştür. Güneydoğu Anadolu Bölgesindeki ilçelerin tamamının (%100) ilköğretim olanakları yönünden, %76’sının ise ortaöğretim olanakları yönünden kötü durumda olduğu görülmektedir.

Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı (OECD) tarafından üçer yıllık dönemler hâlinde gerçekleştirilen bir izleme araştırması olan “Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı (PISA), 15 yaşındaki öğrencilerin modern toplumda yerlerini alabilmeleri için gereken temel bilgi ve becerilere ne ölçüde sahip olduklarını ölçmeyi hedeflemektedir. Türkiye, PISA araştırmasına 2003 yılından bu yana katılmaktadır. PISA, temel olarak öğrencilerin matematik okuryazarlığı, fen okuryazarlığı ve okuma becerileri alanlarındaki becerilerini değerlendirmektedir.

PISA 2022’ye katılan 81 ülkenin matematik alanındaki ortalama puanları 336 ila 575 arasındadır. Katılımcı 81 ülkenin matematik alanındaki ortalama puanı 438’dir. 37 OECD ülkesinin matematik alanındaki ortalama puanı ise 472’dir. Matematik alanında en yüksek performansı gösteren ilk beş ülke Singapur, Makao (Çin), Tayvan (Çin), Hong Kong (Çin) ve Japonya’dır. Türkiye’nin matematik alanındaki ortalama puanı 453’tür ve tüm katılımcı ülkelerin ortalamasının üstündedir. Türkiye; PISA 2022’ye katılan 81 ülke arasında matematik alanında 39. sırada, 37 OECD ülkesi arasında ise 32. sırada yer almaktadır. Türkiye matematik alanında, aralarında Yunanistan, Şili, Meksika, Kosta Rika ve Kolombiya olmak üzere beş OECD ülkesinin de olduğu toplam 42 ülkeden daha yüksek performans göstermiştir.

PISA 2022 uygulanmasına katılan 81 ülkenin fen alanındaki ortalama puanları 347 ila 561 puan arasındadır. Uygulamaya katılan tüm ülkelerin fen alanındaki ortalama puanı 447, OECD ülkelerinin fen alanındaki ortalama puanı ise 485’tir. PISA 2022’ye katılan tüm ülkeler arasında fen alanında ortalama puanı en yüksek olan ilk beş ülke sırasıyla Singapur, Japonya, Makao (Çin), Tayvan (Çin) ve Güney Kore’dir.

PISA 2022 uygulamasında Türkiye’nin fen alanındaki ortalama puanı 476’dır ve bu puan tüm ülkelerin ortalamasının üstündedir. Türkiye uygulamaya katılan 81 ülke arasında fen alanında 34. sırada, 37 OECD ülkesi arasında ise 29. sırada yer almaktadır. Türkiye fen alanında aralarında İsrail, Slovakya, İzlanda, Şili, Yunanistan, Kolombiya, Kosta Rika ve Meksika olmak üzere sekiz OECD ülkesinin de olduğu toplam 47 ülkeden daha yüksek performans göstermiştir.

PISA 2022’ye katılan 81 ülkenin okuma becerileri alanındaki ortalama puanları 329 ila 543 arasındadır. Katılımcı 81 ülkenin okuma becerileri alanındaki ortalama puanının 435, OECD ülkelerinin bu alandaki ortalama puanının ise 476 olduğu belirlenmiştir. Okuma becerileri alanında en yüksek performans gösteren ilk beş ülke sırasıyla Singapur, İrlanda, Japonya, Güney Kore ve Tayvan’dır (Çin). Türkiye’nin okuma becerileri alanında ortalama puanı 456’dır ve katılımcı ülkelerin ortalama puanından anlamlı şekilde yüksektir. Türkiye, PISA 2022’e katılan 81 ülke arasında okuma becerileri alanında 36. sırada, 37 OECD ülkesi arasında ise 30. sırada yer almaktadır. Singapur başta olmak üzere toplam 9 ülkenin okuma becerileri performansında genel olarak bir artış olmasına rağmen bu ülkelerin performansında son yıllarda daha düşük düzeyde bir artış olduğu görülmektedir. Türkiye’nin de dâhil olduğu 30 ülkenin okuma becerileri performansında anlamlı bir değişiklik olmazken 14 ülkenin okuma becerileri performansında bir düşüş olduğu anlaşılmaktadır. Türkiye’de son on yıllık süreçte alt ve üst performans düzeyindeki öğrenci oranları incelendiğinde ise • Matematik alanında alt ve üst performans düzeyindeki öğrenci oranlarında anlamlı bir değişikliğin olmadığı, • Okuma becerileri alanında alt performans düzeyindeki öğrenci oranının anlamlı bir şekilde arttığı ve üst performans düzeyindeki öğrenci oranını ise anlamlı bir şekilde azaldığı, • Fen alanında ise alt performans düzeyindeki öğrenci oranında anlamlı bir değişiklik yokken üst performans düzeyindeki öğrenci oranının anlamlı bir şekilde arttığı tespit edilmiştir.

PISA’da bir öğrencinin sosyoekonomik düzeyi PISA Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Durum (ESKD) indeksi ile ölçülmektedir. ESKD indeksi ne kadar yüksekse öğrencinin veya ülkenin sosyoekonomik düzeyi de o kadar yüksektir.

ESKD indeksi, öğrenci anketinde yer alan sorulara verilen cevaplar üzerinden hesaplanmaktadır. Bu indeksin hesaplanmasında kullanılan değişkenler şunlardır;

• Öğrencinin ebeveyninin eğitim düzeyi,
• Öğrencinin ebeveyninin mesleki durumu,
• Öğrencinin evinde sahip olduğu imkânlar (kendine ait oda, çalışma masası, bilgisayar vs.).

PISA 2022 sonuçlarına göre Türkiye’deki öğrencilerin ESKD indeki -1,19’dur. Bu durum, Türkiye’deki öğrencilerin sosyoekonomik durumlarının OECD ülkelerine göre daha düşük seviyede olduğu anlamına gelmektedir. ESKD indeksinin en yüksek olduğu ülkeler sırasıyla Norveç (0,52), Danimarka (0,48) ve Kanada’dır (0,38). ESKD indeksinin en düşük olduğu ülkeler ise Kamboçya (-2,01), Fas (-1,78) ve Endonezya’dır (-1,56) 
(https://odsgm.meb.gov.tr/meb_iys_dosyalar/2024_01/26152404_pisa2022_rapor.pdf).

2023 yılında Üniversite Giriş Alan Yeterli Sınavında, sınava giren tüm adayların genel net ortalaması 14 Fizik sorusunda 2,176, 13 Kimya sorusunda 1,483, 13 Biyoloji sorusunda 1,483, 40 Matematik sorusunda 7,204, 40 Türkçe sorusunda 19,168’dir.

Temel olarak öğrencilerin matematik okuryazarlığı, fen okuryazarlığı ve okuma becerileri alanlarındaki becerilerini değerlendiren PISA raporunu ülke olarak çok iyi değerlendirmek, sonuçları üzerinden eğitim politikalarını akılcı ve bilimsel yöntemlerle çözüm önerileri geliştirmek gerekiyor. Sadece eğitim politikaları için değil ekonomi politikalarının da gözden geçirilmesi gerekiyor elbette.

Öğrencinin akademik başarısını etkileyen pek çok faktör vardır, annenin ve babanın eğitim düzeyleri ve meslekleri, ailenin sosyoekonomik durumu, ailedeki kardeş sayısı öğrenci başarısını etkileyen etmenlerdir. Birçok araştırma çocuğun eğitsel başarısının okul dışı faktörlerle ve fırsat eşitliği ile ilgili olduğu ve bunun hukuki eşitliğin ötesinde bir anlam taşıdığı sonuçlarına ulaşmıştır. Özetle öğrencinin akademik başarısı bile kendisinin ve ailesinin sınıfsal konumlanışıyla ilgilidir. Onun içindir ülkemizde eğitim bir “sınıf atlama” aracı olarak görülür.

Sonuçlar çok hüzünlü, can acıtıcı. Dünya liderliğine doğru yol aldığımızı iddia ettiğimiz bir süreçte böylesi sonuçlar söylem ve eylemin birbirini tutmadığını göstermektedir.

Jean Paul Sartre’ın ifadesiyle, “hayatta yapılacak o kadar çok hata var ki aynı hatayı yapmakta ısrar etmenin bir anlamı yok” lakin hata yapmayı sanki seviyoruz ya da bile bile lades diyoruz. Ama bilmeliyiz ki eğitim sistemimiz acı çekiyor. Eğer “O” acı çekiyorsa bizi çok kötü günler bekliyor demektir. Bunu bilmek için kâhin olmaya gerek yok.

Ercan Eroğlu

#miga #mai #pisa #pirls #gats #gundemarsivi #ercaneoglu #tukiyedeegitimsorunlari #egitimcozumleri #okullardakiegitim #yıllaragoreegitibasarimiz #egitim #ogretim #esitlik #demokrasi

Eğitim Sistemimizin Kaosu ve Ekonomi Politiğine Değinme

Neoliberalizm, 1980’li yıllardan sonra dünyada ve bizde de 12 Eylül Askeri cuntanın darbesi sonrası uygulamaya sokulmuştur.

Pek çok ülkede yaşandığı gibi kamu yatırımları özelleştirilmeye başlanmış, ülkeler doğrudan dış yatırımlara açık hale getirilmiş, ticaret için koşullar serbest bırakılmış ve belki de en önemlisi devlet eğitim, sağlık gibi sosyal politikalardan çekilmeye başlamıştır.

Devletin kamusal eğitime ayırdığı payın/kaynakların azalması, okulların finansal sorunlarını kendi ek desteklerini yaratarak aşmaya zorlanması ve eğitim için özel öğretimin önünü açıp teşvik edilmesiyle eğitim de neoliberal politikalardan payını almıştır. Oluşan toplumsal eşitsizlikle birlikte eğitimdeki dönüşüm bir araya gelince insanların eğitime erişimleri, eğitim sistemi içinde kalış süreleri, eğitimden yararlanma olanakları ve toplumda var olmaları olumsuz yönde etkilenmiştir.

1840’ta ilk kez kullanılan sosyal adalet kavramı, ideal bir toplumsal düzen kurmak amacıyla 19. yüzyılın sonlarına doğru reformistler tarafından daha yoğun kullanılmıştır.

Çünkü neoliberal politikaların oluşturduğu yeni düzen adaletsizliklerin çoğalmasına yol açmıştır. Fakat günümüzde gelinen süreçte bu idealize edilen durumun tam tersi yaşanmaktadır. Neredeyse eğitimin tüm süreçleri paralı hale gelmiştir. Ülkemizde yaşanan ekonomik kriz ve işçi sınıfının ve orta direk olarak nitelenen kesimin çok hızlı bir şekilde yoksullaşmasına neden olmuştur. Bu da işçi sınıfının nitel ve nicel olarak dönüşümüne neden olmaktadır.

Bir önce yaptığımız açıklamalar bağlamında;

Uluslararası sermaye bölgesel ve çok taraflı, özel ve ulusal pek çok yatırım garanti kuruluşu, yabancı ülkelerdeki yatırımları politik risklere karşı garanti altına almak ister. Dünya Bankası, yatırımcıların politik risklerden kaynaklı kaygılarını (işçi hareketleri, grevler, salgın vb) gidermek üzere, dünyanın ilk çok taraflı yatırım garanti kuruluşu olan MIGA’yı yaratmış ve Türkiye bu ajansa 1988 yılında katılmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti de 1994 GATS anlaşmasına DTÖ kurucu üyesi olarak imza attı ve anlaşma TBMM’de 25 Şubat 1995’te onaylandı. Bu anlaşmayla yerel yönetimlerin ürettiği hizmetlerin, eğitimin vb. birçok alanın hızla özelleştirilmesi hedeflenmiştir.

1995’li yıllarda ülkemizin de müdahil olduğu Çok Taraflı Yatırım Anlaşması (MAI) yabancı sermaye yatırımları önündeki engelleri kaldırmayı amaçlar.

Andığımız bu anlaşmalar aslında ekonomi dünyamızı olduğu kadar eğitim ve gündelik hayatımızı da doğrudan etkiler.

Sosyal adalet kavramı ekonomik, toplumsal, siyasal eşitlik, fırsat eşitliği, özgürlük, çok kültürlülük, cinsiyet, farklılıklara hoşgörü, demokrasi, anadil eğitimi ve benzeri konularla ilişkili olarak ele alınabilir.

Eğitimde sosyal adaleti sağlamak için her bireyin eğitime ulaşması ve eşit derecede yararlanabilmesi önemlidir.

Bu nedenle ekonomik gelir dengesizliklerini, siyasal ya da toplumsal alandaki yanlış uygulamalar nedeniyle göç eden/etmek zorunda kalan insanları, ırkçılığa, cinsiyetçiliğe, homofobiye, sınıf ayrımcılığına maruz kalan bireyleri, engellilere yönelik olumsuz algıları olanları ve bunların eğitime yansımalarını irdelemek gerekir. Eğitimin bireye olan yararının yanı sıra ekonomik ve politik nedenlerle topluma yararının da olduğunu, bu yüzden hem bireyin hem de toplumun yararının olması gerektiğini savunmak gerekir.

Şimdi, burada açıklamalarımızı somut verilerle eğitim sistemimizin reel durumuyla anlatmaya çalışayım.

PISA 2022 sonuçları 2023 yılının son günlerinde açıklandı. Bu sınav ile 3 yıllık döngülerle uygulanan ve örgün eğitimdeki 15 yaş öğrencilerin katıldığı programda, öğrencilerin okuma, matematik ve fen alanlarındaki bilişsel becerileri değerlendiriliyor. Bu değerlendirmenin yanında öğrenciler, öğretmenler, okul yöneticileri ve velilere de anketler uygulanıyor. Bu anketler aracılığıyla, sosyoekonomik durum, öğrencinin kendisine ilişkin yargıları, farklı okul yapıları ve süreçleri gibi etkenlerin akademik başarıyı nasıl etkilediğine ilişkin çıkarımlar yapılabiliyor. PISA 2020 sınavına 82 ülke katılıyor. Türkiye, 453 puan ile 39. sırada yer alıyor. Önceki döngü olan PISA 2018’de Türkiye 41. sırada yer alıyordu. PISA 2022’de OECD ülkeleri arasında ise ilk üç Japonya, Güney Kore ve Estonya. Türkiye, sadece OECD ülkeleriyle karşılaştırıldığında 32. sırada maalesef. Türkiye’nin puanları matematik sınavında aynı düzeyde kalırken, okuma puanı 10 puan azaldı, fende ise 8 puan arttı. OECD ortalamasında ise her üç alanda da puanların düştüğünü görüyoruz. Türkiye’nin okuma ortalamasındaki 10 puanlık düşüş, yarım dönemlik kayıp olarak yorumlamak olasıdır.

“PISA 2022’ye Türkiye’den katılan çocukların yüzde 19,3’ü, yani neredeyse beşte biri, para eksikliği nedeniyle haftada en az bir kez yemek yemediklerini bildiriyorlar.”

PISA 2022, öğrencilerin ortalama puanlarının ne kadarının sosyoekonomik durumla açıklanabildiği de inceleniyor. OECD ortalamasında matematik puanlarının yüzde 15,5’i, Türkiye’de yüzde 12,6’sı sosyoekonomik durumla açıklanıyor. Sosyoekonomik durumu ilişkin bir gösterge olarak da değerlendirilebilecek uluslararası ekonomik, sosyal ve kültürel statü endeksi ise bir birimlik değişikliğin kaç puan artışa karşılık geldiği ortaya okuyor. Sadece bir birimlik bir değişiklikle Türkiye’deki öğrencilerin ortalama matematik puanında 27 puanlık artış olması sağlanabiliyor. Bu değişim, öğrenciler arasında bir okul yılının üzerinde fark yaratıyor. OECD, uluslararası ekonomik, sosyal ve kültürel statü endeksine göre dezavantajlı olmalarına karşın PISA’da üst düzey performans gösteren öğrencileri “akademik olarak dayanıklı” olarak tanımlıyor. Türkiye’de bu öğrencilerin oranı (yüzde 11,7) az bir farkla da olsa OECD ortalamasının (yüzde 10,2) üzerinde. Salgın döneminde de sıkça gündeme gelen ve sosyoekonomik olarak dezavantajlı çocukların okula devamı ve eğitim çıktılarının iyileştirilmesinde kilit politikalardan biri olan gıdaya erişime de PISA 2022’de yer veriliyor. PISA 2022’ye Türkiye’den katılan çocukların yüzde 19,3’ü, yani neredeyse beşte biri, para eksikliği nedeniyle haftada en az bir kez yemek yemediklerini bildiriyorlar. (https://www.egitimreformugirisimi.org/bir-bakista-pisa-2022)

Dünyanın çoğunda, bir çocuğun aldığı eğitimin süresinin ve niteliğinin önemli bir düzeyde anne babasının sosyoekonomik düzeyiyle doğrudan ilişkisi olduğu bir gerçek. Devlet okullarının amacı bütün çocuklara ailelerinin gelir düzeyinden etkilenmeden nitelikli ve istedikleri kadar eğitimi parasız, ayrımcılığa uğramadan, planlı ve bilimsel bir şekilde sunmaktır.

Sosyal adalet ve eşitliğin eğitimde sağlanabilmesi için ilk koşullardan biri eğitime ayrılan kaynaklarla ilgilidir. Bu nedenle MEB bütçesinde ihtiyaç duyulan kalemlerin arttırılması, MEB bütçesinin yerelden merkeze doğru okul bütçesi temelli oluşturulması önerilmektedir. Okulların velilerden gelir kaynağı (aidat, çocuk kulübü vb.) oluşturmasına izin verilmemelidir. Okulların kendi kaynağını yaratması yönündeki beklentiden vazgeçilmelidir. Ailelere okul çağındaki çocukları için destek sağlanmalıdır. Eğitimde dezavantajlı grupların eğitimine daha fazla kaynak ve öğretmen ayrılarak sorun giderilmelidir. Öğrencilerin kendilerini (akademik, kültürel, fiziksel, sanatsal vb) çok yönlü geliştirebilmeleri için okulların bu hizmetleri parasız sunması sağlanmalıdır. Okulların etkinliklerine katılmak ailenin gelir düzeyinden bağımsız olmalıdır.

Farklılıkları kabullenmeyi sağlamak için çok kültürlü eğitim desteklenmelidir.

Müfredatlar bu konuda gözden geçirilmeli, kültürel çeşitliliği ortaya koyacak eğitim ortamları düzenlenmelidir. Okulların bütün bileşenlerinin (öğrenci, öğretmen, veli, personel vb) katılımını sağlayacak düzenlemeler yapılmalıdır. Dezavantajlı grupların ayrıştırılmaması, demokrasi kültürü, sosyal adalet ve eşitlik için yöneticilere ve öğretmenlere özel eğitimler verilmelidir.

Son yıllarda dünyanın çeşitli ülkelerinden (Gana, Nijerya, Afganistan, Irak ve özellikle de Suriye’den) gelen çocukların ve yetişkinlerin eğitimin her kademesine erişimleri kendi yurttaşlarımızı mağdur etmeden sağlanmalıdır.

Aslında eğitim sistemimizin/eğitim emekçilerinin, ülkemizin içinde yaşadığı kaostan, çöküşten bağımsız olmayan o kadar çok sorunu var ki… Fakat bu sorunları çözmek için önce iktidarın bu sorunların farkında olması gerekir. Ama maalesef o farkındalığı göremiyoruz.

 

Bu konuyu da örneklendirerek yazımızı sonlandırmış olalım.

2004 yılında öğretim programlarında, içinde bulunduğumuz çağ, “bilginin hızla yenilenerek üretildiği çağ” olarak nitelendirilmiştir. Bu özelliklere bağlı olarak toplumun bireylerinin sahip olmaları gereken özellikler “bilgiye ulaşma, bilgiyi kullanma ve üretme” olarak ortaya konulmuştur. Gündem yaratan ve kamuoyunu yönlendiren açıklamalar ilgili çevreleri etkilemiştir. Müfredatın uygulamaya geçmesi için akademisyenler, müfettişler ve formatör öğretmenler aracılığıyla binlerce öğretmene milyonlarca masraf yapılarak eğitimler verilmiştir. Ayrıca on milyonlarca ders kitabı yeniden basılmıştır. Birçok eğitim materyali yeniden tasarlanmış ve üretilmiştir. Peki, sonuç ne oldu? Hiç! Koca bir hiç! Biraz önce sözünü ettiğimiz uluslararası sınav sonuçları ortada. Lise ya da üniversiteye giriş sınavlarında öğrencilerimizin aldığı sonuçlar ortada. Fazla söze gerek yok. Halkımıza, eğitim emekçilerine hamaset dolu sözler söyleyerek onların aklını çelmeye devam etmenin anlamı yok.

Ercan Eroğlu

İyi Vatandaş İyi İnsan

https://x.com/STURAN2100/status/1749437957059039616?s=20

1) @KemalistIlkayın “iyi vatandaş nedir(?)” sorusuna katkı: iyi vatandaş, eğitim, okul ve demokrasi ilişkisi çok stratejik. Bu konu Cumhuriyet’in ilk yıllarında ele alınmış, en önemli eğitim bakanlarından, Hasan Âli Yücel konuyla ilgili giriş niteliğinde bir de kitap yazmıştır.

2) Yücel kitabına Yunus Emre’den bir alıntı ile başlar: “Cümleler doğrudur sen doğru isen/Doğruluk bulunmaz sen iğri isen.” Bu eser, ‘doğru’ bir ‘insan/vatandaş aramaya’ giriş olup kişiyi bir birey olduğuna nasıl ikna edebiliriz(?) sorusuna cevap aramaya çalışır.

3) Eser, zayıf bir bireyin iyi vatandaş ve iyi insan olamayacağı ve bu bakımdan önce bireyin güçlendirilmesi gerektiğini ileri sürer ve Türkiye’nin toplumsal ahengi, mutluluğu için; iyi insan / vatandaş tasarımı ve demokrasi idealleri/değerleri üzerinde durur.

4) Hasan Âli Yücel; “Bir milletin içinde iyi vatandaş olma, inanımca, bütün beşeriyet içinde iyi insan olmaya bağlıdır. Fena insan nasıl iyi bir vatandaş olabilir?” Cumhuriyet’in ilk yıllarında; ‘iyi vatandaş olmaya çalışma, iyi insan olmanın en doğru yolu’ olarak kavramlaştırılır.

5) Özetçe; Cumhuriyet’in öngördüğü; -Osmanlı’dan miras irrasyonel bireyi rasyonel kılmak veya ikisi arasındaki dengeyi sağlayarak- demokratik bir birey ve toplumun inşası öngörülmüş ve bu bağlamda kültürel değişim ile bireyin değişimi eş zamanlı gerçekleştirilmeye çalışılmıştır.

6) Türkiye Cumhuriyeti’nin tam bağımsız-özgür sonsuza dek yaşaması için; bireyin özgürleşmesi, demokratik, katılımcı insan tipi ideal olarak kabul edilmiştir. Cumhuriyetin ilk yıllarında kültür ve değerler üzerinden kurgulanan ‘iyi insan’ ve ‘iyi vatandaş’ katılımcı insandır.

7) Uygulamada çok ciddi sorunlar olmakla birlikte, her bir bireyin ‘birey olduğuna ikna edilmesi’ neticesinde; aktif ve demokratik / sorumluluk sahibi birey; iyi vatandaş ile ilişkilendirilmiştir.

8) İyi vatandaş, topluma/ülkesine karşı görev ve sorumluluklarını bilen kişidir. O bakımdan okulun temel görevi; çocuğa ‘sorumluluk’ kazandırma ve ‘eleştirel bilinç geliştirme’ olarak düşünülmüştür. Bu iki özelliği kazandırma konusunda, dünden bugüne, okullar başarısız olmuştur.

9) Bu konuyu demokrasi açısından ele alan en önemli düşünür John Dewey’dir. Dewey ekte yer alan kitapta bu konuyu bütün yönleriyle ele alır ve herkesin ‘kendi çocuğu için istediğini bütün ülkenin çocukları için istemesi gerektiği’ ileri sürer, aksi durumda demokrasi zayıflar.

10) Dewey, bireyin karar alma süreçlerine katılması; potansiyelini, toplumun üstün yarari için kullanması gerektiğini ileri sürer. Okul bir kişiye meslek kazandırması kadar vatandaşlık ve iyi insan olması hususlarında da kafa yorması gerektiğini belirtir.

Özetçe; okul, çocuğa bireysel yaşamda, varlığını sürdürecek yetenekleri kazandırmak kadar, iyi bir insan olma kapasitesini geliştirme ve bir birey olduğuna ikna etme etkinlik ve süreçleri de işe koşması gerekir.

11) Sonuç olarak; iyi insan ve iyi vatandaş olmaya çalışma, karar alma süreçlerine katılma, eleştirel bilince sahip olma, kendine ve ülkesine güven duygusunun güçlendirilmesi ile ilgilidir. Pedagojik açıdan okul bu işlevini yerine getirmez ise toplum bir bilinmeze sürüklenebilir.

12) Hasan Ali Yücel Bey kitabını bitirirken Mahatma Gandi’den bir alıntı yapar: “Kendinizden başka kimse size kötülük edemez.”

Teşekkürler @KemalistIlkay

Prof. Dr. Selahattin Turan

*****

İyi Vatandaş İyi İnsan 

Çok saygıdeğer Selahattin Bey’den dün yardım rica ettim. Çünkü az bildiklerim, yeterli değildi. Dostlarım muazzam kültürlere sahipler, fakat iyi oldukları konular arasında istenilen konu yoktu. Ben dahil olmak üzere, milyonların eğitim politikalarından bi haber olduğunu ve bilge birisinin sözlerine muhtaç olduğunu biliyordum.

Konu başlığı herkesin eğitim almasını gerektiren, vatandaşlık görev ve sorumluluklarıydı. Başlığa başlayacakken, bilgilerimin yetersizliğini bilerek değerli aydınımızdan yardım rica ettim. Sağ olsun teveccüh etti, tevazu gösterdi ve az önce okuduğunuz metni tweet zinciri olarak yayınladı.

Bir vatandaş daha ne ister, görev ve sorumluluklarımı öğrendim. Daha faydalı bir insan olma yolunda değerli büyüğümüzün izinde olacağım.

Sayın Selahattin Bey’in kitaplarını satın alıp okumak için buradan ulaşabilirsiniz.

Ve kendisinin adını yazarak değerli makalelerini arama motorlarından ulaşabilirsiniz.

Kendisini daha iyi tanımak için biyografisine buradan ulaşabilirsiniz.

Twitter’dan ya da yeni adıyla X’ten takip etmek isterseniz profil hesabını da sizlere iletiyorum: @STURAN2100

Konuyla hem ilgili hem ilgisiz bir olay aktaracağım: Ertem Eğilmez, Hababam Sınıfı için hazırlığa başladığı zaman filme bir amaç düşünür. Günlerce… Her sabah Hababam ekibini evine davet eder ve o filmi önemli kılacak bir amaca ulaşmak ister ve bir gün bulur ve şöyle der; konu eğitim olsun, bu ülkede her zaman eğitim sorunu oldu ve olacak. Eğitim sorunları devam ettikçe de bizim filmimiz önemli olacak (özetle aklımda kalan sözleri ilettim) der. Bildiğiniz üzere hala eğitim sorunlarımız var ve artmakta. Yani asla modası geçmeyecek bir filmi izlemeye devam edeceğiz.

Peki yarın çözümlerin uygulanacağı günler gelirse ne yapabiliriz. Vatandaşlık görevimizde nasıl destek olabiliriz. İşte bu noktada Selahattin Bey’in satırları ışığımız olacak.

Kendisine nezdinizde varlığına şükür ettiğimi ileterek, teveccühüne, emeğine, vaktine sonsuz minnettarlığımla, sonsuz hürmet ve sevgilerimi iletiyorum. İyi ki var.

İyi Vatandaş İyi İnsan olan Selahattin Bey’i hep taktir ederek okumaya devam edeceğim.

Not: Umarım bu yazıma alıntıladığım metnini hoş görür. Çünkü izinsiz bir yazı yazdım, saygılarımla.

https://x.com/KemalistIlkay/status/1748823448988668086?s=20

Kemalist İlkay

Bir Ulusun Yeniden Doğuşu

Türkler, 600 yıla yakın bir süre Osmanlı’nın boyunduruğu, baskısı, eziyeti ve işkencesi altında yaşadı, kıyımlara uğradı.
Bu süre içinde Anadolu’da okul YOKTU!
Öğretmen YOKTU!
Fen bilimleri (matematik, fizik, kimya, biyoloji, tıp, astronomi) eğitimi YOKTU!
Doktor YOKTU!
Hastane YOKTU,
Hastabakıcı YOKTU!
Ebe YOKTU!
İlaç YOKTU!
Eczane YOKTU!
Defter YOKTU!
Türkçe dilinde kitap YOKTU!
Okuryazar YOKTU!
Fabrika YOKTU!
Saz çalmak YASAKTI!
Resim yapmak YASAKTI!
Sünni-Hanefi dışında inanç sahibi olmak YASAKTI!
Hacılara hocalara, başı sarıklılara karşı çıkmak YASAKTI!
Türklerin bilmediği bir dil olan Arapça yazılı Kuran’ı papağan gibi ezberleyip hafız olmak VARDI!
Uydurma HADİSLER, SÜNNETLER VARDI!
Uymayanın kellesini alan Padişah Fermanları VARDI!
Namaz kılmayan oruç tutmayanları idama mahkûm eden Şeyhülislam Fetvaları VARDI!
Rüşvet almadan karar vermeyen kadılar VARDI!
Sahtekâr mezhepçilerin uydurduğu hurafeler VARDI!
Muska VARDI!
Üfürükçüler VARDI!
Dolandırıcı tarikatçıların dayattığı biat-itaat kültürü VARDI!
Kadınların köle olarak satıldığı Avrat Pazarları VARDI!
Başları bitli milyonlar VARDI!
Sıtmalı milyonlar VARDI!
İki milyondan fazla gözleri tırahomalı insanlar VARDI!
Kendi kaderine bırakılmış binlerce verem hastası VARDI!
Frengili insanlar VARDI!

Değerli Dostlar,

Şimdi böylesi bir tabloya bakıp söyleyiniz:

Dünyada hangi millet 600 yıla yakın sürmüş böylesi kahredici koşullarda bilim adamı, mühendis, araştırmacı, teknisyen, roman yazarı, tiyatro yazarı, ressam, yontucu, müzisyen çıkarabilirdi?

Ama sonunda çıkarabildi! Nasıl mı?
Çünkü Türklerin Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal Paşası VARDI.
Sakarya Savaşı Kmutanı Gazi Mareşal Mustafa Kemal’i VARDI.
Kurtuluş Savaşı Başkomuanı Mustafa Kemal’i VARDI.
Türkiye Büyük Millet Mecisi’ni açan Mustafa Kemal’i VARDI.
Cumhuriyet’i kuran ATATÜRK’ü VARDI.
Anadolu tarihinde görülmemiş devrimleri yapan DEVRİMCİ ATATÜRK’ü VARDI.

Değerli Dostlar,

ATATÜRK. Anadolu Türk halkının bir ULUS OLARAK YENİDEN DOĞUŞUNU sağladı.

15 yıl gibi kısa bir sürede çok büyük başarılar gösteren Türkler, Mustafa Kemal ATATÜRK’ü bir kez daha doğruladılar:

“TÜRK MİLLETİ ZEKİDİR, TÜRK MİLLETİ ÇALIŞKANDIR! NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!”

Yılmaz Dikbaş
10 Kasım 2023, Cuma
0532 233 31 52

Şehri Adem

Çoğu zaman “hayvanlık” deyip geçiyoruz. Oysa değil. Toplumun yapısını bilmediğimizden vardığımız yanlış sonuç sadece. Önce şunu bir okuyunuz: Kırık Cam Teorisi ( https://t.co/zRKCB2ZiIP )

İkincisi ise “Cehaletin Çevirilebildiği Oran” kavramı.

Kısaca:

İnsan, çevresinden etkilenir ve ekini (kültürü) oluşur. Bir toplulukta cahil yeterli oranı sağlarsa baskın (hakim) davranış döngüsü cahillerin olur ve düzen bozulur.

Bunu engellemek için, daha doğrusu düzeni, nizamı korumak için önlemler alır şehir. Polis, şehir demektir “polis memuru” ise şehir görevlisidir. Zira şehirde kuralsız yaşamanın sonu karmaşadır; sürdürülemez, yaşanmaz hale gelir. O yüzden polis memuru, zabıtası (zapt etmekle görevli). Mesela şehir dışında “polis” olmaz, jandarma (silahlı adamlar demektir) olur, zira şehrin dışı artık “şehir” değildir…

– 0 –

Toplum neden düzgün davranır? Kurallara uymayı sağlayan nedir?

Yakalanma Korkusu, toplumu hem şekillendiren, hem de koruyan algıdır.
Kişi, eğer yakalanacağını bilirse, cezaya uğrama oranı büyükse, o işi yapmaktan vazgeçer.

Yaptırım, şehrin zorunluluğudur.

İşte şimdi, şehirde neden polis memuru olur biliyoruz? Hatayı yakalamak içindir. Oysa çok iyi biliyoruz ki arabanızı yola bırakınca ceza ihtimali azdır.

Sigara izmaritini yere atarsanız en fazla kınayıcı bir bakışla karşılaşırsınız artık şehirlerimizde (ki o da çok enderdir). O yüzden yapabiliyoruz yanlışı. Rahatız çünkü biliyoruz ki başımıza bir şey gelmeyecek nasıl olsa. Bize ne başkalarından? Beklesinler, işleri ne?

Kötü tarafı şu: bir süre sonra doğruyu yaparken aptal gibi hissedebilirsiniz kendinizi. “Ben mi kurtaracağım bu cahilleri?” dersiniz. Ve yıkıma gider şehir hayatı. Kalabalıktan sıkılırsınız. “Şöyle bir sahil kasabasına gidelim.” dersiniz.

Rahatlık aradığınızı sanırsınız lakin eksikliğini çektiğiniz sadece düzendir, bilmezsiniz. O yüzdendir ki İstanbul’dan gelen huysuzlar İzmir gibi şehirleri anlayamazlar.

Her şehrin kendi zaman akışı vardır ve New York, İstanbul gibi şehirlerde hızlandırılmıştır zaman. Yavaşlık ise huzur sanılır çoğu zaman ve lakin huzur başkadır ve ağırdır ve bu yüzden ömrün sonuna denk gelir genelde.

Çünkü hak edilmiş olması gerekir. Bazı hırsları ve hız ya da devingenlik ihtiyacını aşmış olmayı şart koşar huzur…
Peki ne zaman yakalanacağız?

Şehirde koşuştururken de arada, bir ulu ağaçtan gelen kuş sesleri sizi çağırmadan, artık yeni korkulara sahip olmadan, on beş – yirmi yıl önceki kıymetlilerinizin boşluğunu fark etmeden huzuru çağırmayın.

“Huzur kovalanmaz, huzura kavuşulur.” zira…

Peki Medine ve medeni kelimelerinin bu kadar yakın çınlamasını tesadüf müdür? Ve de Medine kelimesinin anlamı nedir?

Yine dağıldık, toparlayalım 🙂

 

Sevginin Hedefi

Kazanmayı öğrenmek için önce yenilgiyi bilmek ve her yenilgiden sonra tekrar başlamak gerekir. Yenilgiyi bilmeyenler çok defa kazandıklarının farkında da olmazlar.

O yüzden: “Evladım, aslanım, prensesim, birtanem.” gibi yanlış etiketler ve “Benimkinin bir suçu yok, hep arkadaşları yaptı!” türü tepkiler sebebiyle lise ergeni bir toplumuz.

Zira yenilgiyi kabullenmek aynı zamanda “yasayı” kuralları da kabullenmek, farkına varmak ve uymak anlamına gelir.

Sanırım bu dönem hatırlandığında en çok da siyasetin ve dönüştürdüğü kitlenin çocukluğu ve kural tanımazlığı dikkat çekecek…

Ayrıca bakınız Yasa, Anne, Yenilgi ve Kimlik

Mustafa A. T

Sevginin Hedefi | Gündem Arşivi, Okuyan ve yazanlar için dağarcık (gundemarsivi.com)

Hınç Kültürü ve Kullanılmak | Gündem Arşivi, Okuyan ve yazanlar için dağarcık (gundemarsivi.com)

Basit ve Kolay Farkı | Gündem Arşivi, Okuyan ve yazanlar için dağarcık (gundemarsivi.com)

Sigara ve Sevgi | Gündem Arşivi, Okuyan ve yazanlar için dağarcık (gundemarsivi.com)

Hınç Kültürü ve Kullanılmak

Asıl sorunu hınç kültürü olarak görüyorum. Ötekileştirme devamlı kaşınan hıncın sonucu.

İşçileeer(!) denince işçilere, Doktorlaaaar(!) denince doktora ve kim hedef gösterilirse ona yönelen bir yakın geçmişi var Türkiye’nin.

Devamlı diri tutulan bu hınç doymak bilmiyor.

Mazluma ne kadar yufka yürekli isek güç sahibine de o kadar gaddarız. Bunu çok iyi bilen siyaset devamlı (ve çoğu zaman haksız şekilde) bizleri kullanıyor. Bu yönüyle tetikçi gibiyiz hal olarak. İstediklerini, bizi kullanarak yaptırıp yine bize onaylatıyorlar.

Şunu iyice bellememiz lazım: “Hiç kimse, hakkı olan bir konuda tepkiye maruz kalamaz; kalmamalı.”

Örnek ise doktorların işyeri açma hakkı. “Bunlar halkın kanını emiyorlar!” diyerek sağlığın yapısal değişimini başardılar. Oysa ki sorsam, Türkiye’de kaç doktor muayenehane sahibi idi?

Ya da sendikaları yıprattık ve ne oldu?

Ya da arpalık deyip elektriği devletin elinden kurtardık da halkın faydasına mı oldu?

Ya da “Bunlar bunlaaaar!” diyerek yaptık da halkın faydasına mı oldu?

Netice: aklı olmayan eşek olur, eşek olursak üzerimize binen çok olur 🙂 Şimdi ben havucuma doğru giderken sizlere esenlikler diliyor ve hatırlatıyorum:

“Toplumun bir kesimine ait olan hakkın aslında hepimizin hakkı olduğunu bilip, savunmazsak; bir gün gelir kürtaj hakkı gibi bedenimizle ilgili en temel hakkımızı bile elimizden alırlar.”

Bunun yarın camiye bulaşmayacağını mı sanıyorsunuz?

Mustafa A. T

Basit ve Kolay Farkı | Gündem Arşivi, Okuyan ve yazanlar için dağarcık (gundemarsivi.com)

Sigara ve Sevgi | Gündem Arşivi, Okuyan ve yazanlar için dağarcık (gundemarsivi.com)

Hayatın üç yolu | Gündem Arşivi, Okuyan ve yazanlar için dağarcık (gundemarsivi.com)

Hayat ve Olgunluk | Gündem Arşivi, Okuyan ve yazanlar için dağarcık (gundemarsivi.com)

Tabu, Hangi Sokakta Kalmıştı?

Dile gelmiş, yazıya dökülmüş bütün hayat öykülerinin içinde başat olan bir olgu var; o da cinsellik…

Gereğinden fazla kalın çizgilerin içine hapsedilmiş bu istenç; toplumların, kişilerin, azınlıkların özgürce bedenine dokunma-dokundurma eyleminden vazgeçme boyutuna yönlendirilmiş…

Monogamik, Poligamik, Polijini, Endogamik, Egzogami… Bunlar gibi birçok birliktelikler, evlilikler, ilişkiler varken (ki; her birinin çok eskiye yaslanan bir de geçmişi bulunmakta) tüm bunları, görmezden gelerek kuralsal dayatmaların insanlarda kabul göreceğini düşünmek anlam dışı bir bakışı getirir…

Yetişkin bir birey bedeni üzerinde istemlediği tüm haklara sahiptir. Hiçbir etik anlayış ya da topluluk ölçüsünün bunu ortadan kaldırılması olanaksızdır. Belirli sınırlar (halka açık alanlar olarak okuyun bu nınırlılığı) içinde kalması koşuluyla dişil-eril bireyler kendilerine ait özel yaşam alanlarında hiçbir yasaya (yetişkin olması koşuluyla) uymak zorunda algısına kapılmaması gerekir.

Günümüzde sokakta, caddede, parkta el ele tutuşup yürüyüş yapan (belki de arada öpüşen) yurttaşlarımızı ahlaksızlıkla suçlayıp: “Burası Müslüman ülke!“ seslenişinde bulunan ahlak bekçileri; medreselerde, Kuran kurslarında camilerde (kısacası ibadet mekanlarında) çocuklara tecavüz edilirken, bazı İmamların mabetlerinde sevgilisiyle birlikte olurken sessiz kalıyorlar…

Eşcinselliğin en yoğun olduğu İslam ülkelerindeki ayıpların üzerleri örtülürken, kadınlar zina gerekçesiyle ilkel bir uygulamayla taşlanarak öldürülüyor…

Kişi cinsel yaşamını kendisi yönlendirmedikçe, yaşadıkları ortamda her arzuyu, düşleri, imgelemleri içlerine gömmek zorunda kalacaklardır… Bu da sağlıksız bir soyun (korku, baskı, şiddet insanı değiştirir) üremesine yol açar!

Uygarlık bireyin özgürleşmesiyle başlar.

Ortaçağ karanlığından damıtılmadan getirilip önünüze konulan değerlere karşı duruşunuzu koyunuz ki; evlatlarınız, torunlarınız sağlıklı büyüsün. Adana’da, İzmir’de swinger operasyonu… Devletin güvenlik güçleri böylesi yaşam biçimiyle ilgilenmemeli… Kimsenin de diğer bireye, senin yaşam biçimin bana uymuyor(!) demeye hakkı yok!

El ele yürüyen gençler, çiftler size sözel ya da fiziki şiddete başvuran kişilere karşı direnin.

Bu ülke sadece onların ahlak anlayışındaki dini inanç sistemine göre yönetilmediğinin bilincinde olun.

LGBT hakları sonuna kadar savunulmalı.

Çocuk evliliklerine karşı gerektiğinde sokağa çıkılmalı!

Demografik yapımızı bozan mülteci, ilticacı, sığınmacıların ivedilikle bu ülkenin topraklarından çıkarılması için T.C Kimliğine sahip her yurttaş korkmadan istemlerini dillendirmek zorunda…

Yaşayabileceğiniz başka Türkiye yok. Bunu unutmayın.

Koltuklarını sağlamlaştığını ve bu devleti babasının çiftliği zanneden, siyasiler şunu asla unutmayın; 5000 bin yıllık tarihi olan Türkleri, Türkü yok sayma hakkını size dayatan emperyalist güçlerle işbirliğinden vazgeçin.

Gün gelecek hem yargı önünde hem de tarih önünde sizlerden hesap sorulacak…

Haberlere erişim yasağı, muhalif TV kanallarını baskı altına alarak bir yere varamazsınız! Cinsel içerikli kitaplar poşet içerisinde sunulmamalı. Yasaklanmamalı… Özgürlük dolu bir ulus hayaliyle yanıp tutuşan canlara esenlikli bir toprak parçası bırakalım…


Anıl Güven

Alçıdan Kumbara, Söğütten Atlar…

İçsel Yıkılış

Ünzile

Babam ile annem kavga ettiklerinde ben hep ortalarında dururdum.

Arada dururum, orta yolu bulurum anlamında değil, bir çocuğun boynu nasıl sağa veya sola bükülür ya onun gibi ortada durur izin vermezdim.

Neyime güvenirdim bilmiyorum.

Hep o zamanlar, “Büyüyünce güçlü olacağım ve güçlü olunca babamın karşısına geçeceğim ve bu kavgaya izin vermeyeceğim!” derdim.

İyi de ben zaten karşısında, annemin de yanındaydım.


Peki ya güçlü kimdi?

Pekala Büyüdüm.
Şimdi kavga falan da etmiyorlar.
Tekrar küçük olayım bir.
O zaman mesele güçlü olmak değilmiş bence.

Çünkü annem de bizim için duruyordu olanlar karşında.
Yani bir gücün arkasında değil; kendi çocuklarının önünde duruyordu.
Annem bizi koruyordu; babam ise kendisini.
Annem çekip gidemiyordu; babam ise kapıyı gösteriyordu.
Annem bizi korurken; babam ise hepimizi korkutuyordu.

Peki güç, korkutabilmek miydi?

Tabi benim değineceğim güç burada, fakir edebiyatı kokabilir.
Yani benim bahsettiğim Güç:
“Elinde her şey olduğun da istediğine her şeyi yapabilirsin’ciler!” için farklı gelebilir.
O zaman bu mecazın içinden ara ara gerçeğin içine geçelim.
Babam için yumruk ne kadar güçlü ise annem içinde biz o kadar önem arz ediyorduk.

O zaman bu annemin güçsüz olduğu anlamına mı geliyordu?

Hayır! Bir bıçak ile gece yarısı bütün güç söndürülemez miydi?

O zaman bıçak çok güçlü olmaz mıydı?

Hani diyorlar ya silah çıktı mertlik bozuldu.

İyi de bileğin gücü, eşit olmayan birine kalkması da silahın kullandığı orantısız güç ile aynı değil mi?

Peki bunun neresi mertlik?

Babam belki fiziksel olarak bize şiddet uygulamıyordu ama psikolojik olarak her gün dayak yemek (sürekli sürekli) ölüp yaşamak ile aynıdır.

Annem gözyaşı döktüğün de ben orda :“büyükler de ağlıyor…” derdim.

Ben büyüklerin ağlamasını o yaşımda (gerçek olarak) görmek zorunda mıydım?

Babamın kullandığı güç, güç değildi;

Annemin de bir şey yapamaması güçsüzlük!

Belki çaresizdi.

Birinin çaresizliği, başka birinin gücü ile kıyas edilemez bence.

O çaresizliğin içinde güçlü duranın asıl gücü:

“Dramı, evladı ve çocuklarının doğum sancıları vb” göz ardı edilemez.

Mesela, babam ringe çıksa kendi cüssesinde birine bunu yapabilir miydi?

Evet, burada güçten bahsederim biraz.

Misal, Gong! dese ve başlasa.

Sağ-Sol, yese, iki darbe ve sonra oturup köşede acıdan ağlasa.

Sonra tribünlerde ona: “kapı orda, yürü dese!”

İşte bu yenilgi olurdu, onun için belki.

Belki kendince biraz üzücü de.

Sporda bunun karşılığı önümüzdeki maçlara bakacağız olur.

Çünkü bu bir oyun.

Peki Annem?

Annem bir oyun muydu?

Oyuncak mı? Kum torbası mı!

Hayır! Bence bir gerçekti.

Kendi doğmamış fakat kendini doğurmuş bir gerçek.

Annemin aldığı bir doğum sancısı en acı darbeden de daha güçlüdür.

Onun, o doğuma dayanma gücü, bana daha bir güçlü olduğu anlamına gelirdi ve hala da gelir.

Bana göre gücün tanımı değişti ama o küçük çocuk hiç değişmedi.

Hep inandı.

Babamın kötülüğü ile yıllarca ıslandım belki ama annemin sevgisi ile hep iyiliğe filizlendim.

Zor tabi, burada: “Aaa, çok iyiyim hiç etkilenmedim!” demek hiç gerçekçi olmaz.

Bana göre her insan bir şekilde gerçeği ile yüzleşince, gücün tanımını da değiştirir.

Biri anne; biri evlat; biri mal; biri kadın; biri para; biri arkadaş ve en önemlisi biri kendini, yani kime, neye hangi duyguların aracılığı ile inandıysa ve bu ihaneti yaşadıysa: bir şekilde yeniliveriyor o noktada.

İşte güçlü olmak yenilmemek değildir.

İşte, kaybettiklerini gücü ile alamadığı o noktada gerçeği ile yüzleşiyor insan.

İnsanın kendine yenilmemesi misali, annem babama hiç yenilmedi!

(…)

Babam her kavgada gücünü kaybetti.

(…)

İshak Merdo

Neden?

Selvi Boylum Al Yazmalım…

Ne Yapmalı?

Böyle bir sorunun muhatapları, nerede durduğunuza, neyi ve kimi kastettiğinize göre değişir:

Bizim sorumuzun muhatapları: Kendilerini sol, sosyalist, devrimci, demokrat ve liberal sol olarak tanımlayan kesimler. Üzerinde konuştuğumuz konuysa, solun bir bütün halinde iktidar olma/olamama, halka inebilme sorunsalı.

Komünizm, demokratik süreçleri izleyerek iktidara gelmeye çalışan bir parti programı olmalıdır öncelikle. Komünist partiler de her parti gibi halkın oyuyla iktidara gelir ve yine halkın oyuyla iktidardan giderler. Demokrasiyi iktidara giden yolda bir araç olarak görmek yanlıştır. Bu, demokrasiyi koşulsuz bir şekilde kutsamaktan ziyade ilkeli bir duruş meselesidir.
👉 İnsanlığın ortak kazanımı/paydası demokrasiden asla taviz verilemez, demokrasi her koşulda tek seçenektir. Ayrıca demokrasi içinde kalmak; şeffaf bir yönetim ve halka hesap vermeyi de zorunlu kılacağından sanılanın aksine komünist partileri güçlendirir.
“Proletarya diktatörlüğü” gibi ilkel ve sevimsiz tezler hak ettiği yere, tarihin çöplüğüne atılmalıdır.
Demokratik devrim dışında “silahlı propaganda” ve “terör” gibi şiddet içeren tüm çözüm ve propaganda yöntemleri geçersiz sayılmalıdır. Kanlı devrimler çağı artık geride kalmıştır. Propaganda sürecinde komünizmin yaratmayı vaat ettiği “yeni insana” gönderme yapılmalı, toplumun kangren olmuş işsizlik, uyuşturucu ve şiddet gibi sorunlarının panzehirinin komünizmde olduğu tezi işlenmelidir.
 Komünist iktidarda halka, hem komünizm hem de kapitalizm (ve varsa başka seçenekler de) seçenek olarak sunulmalıdır. İktidardaki komünist parti, bir program dâhilinde üretim araçlarını kamulaştırmalıdır. Ancak bunu asla baskı ve şiddet uygulayarak yapmamalıdır. Halka rağmen halkçılık olmaz. Üretim yapan her sektöre el atıp, işçi sınıfına ve halka seçenek yaratılmalıdır. Bu yöntemle hem kapitalistler kendi silahıyla vurulmuş olacak hem de komünistler antitezlerini görerek davalarına daha çok sahip çıkacakalardır. Ben buna “kontrollü devrim teorisi” diyorum. Lümpen proletarya dışındaki emekçilerin kapitalist üretim yapan bir işletmeyi tercih etmesi zaten çok düşük bir ihtimaldir. Bu konuda İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin şirketi İstanbul Hak Ekmek A.Ş. bir prototip olarak incelenebilir.
Çözülen reel sosyalizmi, bir ağlama duvarı olarak görmekten vazgeçilmelidir. Reel sosyalizmin, kuruluş, yükseliş, gerileme ve çözülme evreleri dâhil, analizi yapılarak gerekli dersler çıkarıldıktan sonra yolumuza devam etmeliyiz.
İyi bir komünist, içselleştirmediği komünist değerleri başkasına tavsiye etmez. Rüşvet yemez, devlet hastanesinde muayene olur, kuyrukta sırasını bekler, alın teriyle para kazanır, borsa oynamaz, taksiye değil tramvay-belediye otobüsü gibi toplu ulaşım araçlarına biner, ırkçılık ve cinsiyet ayrımcılığı yapmaz, kadınlara ve çocuklara şiddet uygulamaz, devlet terörü dâhil şiddetin her türlüsüne karşı çıkar, evrensel ahlak yasalarına uyar…

👉 Herkes de iyi bilir ki, en iyi iletişim beden diliyle yapılan iletişimdir. Buradan yola çıkarak en iyi propagandanın da rol model olarak yapılan propaganda olduğunu söylemek mümkündür. Fazladan gevezeliğe gerek yoktur: Bir işçi gibi yaşamalı ve işyerlerimizdeki duruşumuzla insanlara örnek olmalıyız. Zekeriyaköy’deki villamızın bahçesinde manken sevgilimizle sabah brunch keyfi yaptıktan sonra garajdan çıkardığımız dört çarpı dört jeepimize atlayıp Mallboromuzu tüttürerek yapacağımız faaliyetler, sosyal faaliyet olmanın ötesine geçemez.
Özgürlükçü sol, demokratik sol, ulusal sol, liberal sol, devrimci sol, geleneksel sol gibi solun bütün türevleri bir akademik laboratuvar ortamında özgürce tartışmalıdır.
Sınıfsal olmayan her ayrılık emperyalizmin değirmenine su taşımak anlamına geleceğinden ciddiyeti olmayan kısır tartışmalardan uzak durulmalı kişisel hayaller ve kaprisler sınıf çıkarlarının önüne konulmamalıdır.
Karl Marx’ı peygamber, Das Kapital ve Komünist Parti Manifestosu’nu kutsal kitap, diyalektik materyalizmi ve evrim teorisini amentü olarak görme ilkelliğinden/çelişkisinden kurtulup komünizmi Marx ve Lenin’in taşıdığı noktadan daha ileriye taşımak için çaba harcamalıyız.
Komünizm iktidarında, işlenen suç ne olursa olsun, insanlığın yüz karası idam cezası asla olmamalıdır, hatta gündeme dahi getirilmemelidir. Suç tanımı sürekli değişmektedir, bu yüzden idam cezası gibi ilerde telafisi mümkün olmayan sonuçlar doğurabilecek cezalardan uzak durulmalıdır. Ayrıca idam cezası kendi içinde de pek çok çelişkiyi barındırmakta, katili asan devletin kendisi de katil durumuna düşmektedir. Haklı olarak “Bu durumda devleti kim asacak?” sorusunu akla getirmektedir. İdam cezası, Doğu Anadolu’da görülen kan davasına benzer feodal bir kalıntıdır.

👉 Komünizm bir ekonomik modeldir. Bu yüzden komünizmi, doğruluğu kanıtlanmamış evrim teorisi gibi, sosyoekonomik konuların dışındaki farklı konu ve disiplinlerle ilişkilendirmek doğru değildir. Karl Marx’ın, Das Kapital’in I. Cildini evrim teorisini ortaya atan Charles Darwin’e ithaf etmesi hata olmuştur. Zaman içinde evrim teorisi çürütüldüğünde, doğal olarak halkın gözünde komünizm de çürümüştür.
Toplum için birey feda edilemez.
Şu ana kadar din karşıtlığı üzerinden kendini inşa etmiş komünizm, toplum tarafından “dinsizlik dini” olarak algılanmış ve kabul görmemiştir. Kabul etmek gerekir ki, iyi yönetemediğimiz için, din sorunu hep kapitalizmin istismar kapısı olmuştur. İşsizlik, iş kazaları, yoksulluk, iflas gibi kötü sonlar; yolsuzluk, rüşvet, hırsızlık, fuhuş, uyuşturucu ve şiddet gibi toplumsal yozlaşmalar akıldışı bir sistem olan kapitalizmin doğal sonuçlarıdır. Bunu bilen burjuva sınıfı, bu gerçeği gizlemek için zaman zaman uğruna savaş verdiği burjuva değerlerini de inkâr anlamına gelecek şekilde pragmatist bir anlayışla gericileşerek dine sarılmıştır. Böylece din afyonu yutturulmuş kitleler, öfkelerini ve adalet beklentilerini öteki dünyaya ertelemişler ve kendilerini sömürenlere karşı herhangi bir mücadeleye girişmemişlerdir. Komünizm, laiklik temelinde “din ve vicdan” özgürlüğünü de savunarak kapitalistlerin bu kirli oyununu bozmalıdır.

👉 Kürt sorununun etnik temelde ve şiddet kullanılarak çözülebileceğini düşünmeyenlerdenim. Bu sorun ancak sınıfsal temelde ve şiddete başvurulmadan eşit yurttaşlık temelinde çözülebilir. Etnik terörle soruna yaklaşmak, karşı milliyetçi refleksleri doğurabileceği gibi terörü de bir çözüm modeli olarak meşrulaştırır.
Osmanlı mirasının bu günkü temsilcisi Türkiye’nin Kürt sorunu türünden etnik problemlerle karşılaşması doğal, önemli olan çözüm modelinin ne olduğu ve sorunun nasıl yönetileceği…

 

Osman Akyol


Bu yüzyıl İslam’ın sonu mu?

Tanrı’nın Varlığının Kanıtları

Şeriat, Modern Çağın Neresinde?