Kategori arşivi: Kategorisiz

Eğitim Bizi Çağırıyor…

– “İmdat Yardım Edin!”

Yeni bir tarih yazılırken, edilgen bir pozisyonda gelişen olayları izlemek, geçmiş ve gelecek potansiyeliyle ülkemiz için istenilmeyen bir durumdur. Ülke olarak, güçlü bir ekonomiye sahip, iyi bir eğitim almış, rekabet gücü yüksek, kendini gerçekleştirmiş insan kaynağı ile yeni bir dünyanın mümkün olduğunu gösterebilme gücümüzün olduğuna inanmamız, inandıklarımızı da gerçekleştirebilmemiz gerekir.

Eğitim, uzun soluklu bir yatırım aracı olmasının yanında ülke kalkınmasında stratejik bir öneme sahiptir. Nitelikli bir eğitim, nitelikli bir yaşamın ve geleceğin güvencesidir. Kalabalık bir nüfusa sahip olmak günümüzde artık çok önemli olmamaktadır. Önemli olan ülke insanlarının ülke ve dünya ekonomisi içinde yarattığı artı değerdir.

Globalleşmenin Türkçe karşılığı olarak kullanılan küreselleşme kavramı, ilk kez ekonomi alanında kullanılmış ve daha sonra diğer alanlarda da kullanılmaya başlanmıştır. Bu açıdan kavram, belirsizlik içerse de son yıllarda dünya ölçeğinde ortaya çıkan ilişkiler ve yeni yaşam biçimleri küreselleşmenin içeriği konusunda bazı fikirler vermektedir. Bu bağlamda küresel barış getireceği umulan küreselleşme kavramı sömürünün katmerleşmesine ve sınıfsal çatışmanın daha fazla yoğunlaşmasına neden olmuştur. Başka bir yazının konusu olmak üzere burada GATS, MAI ve MIGA anlaşmalarını anmakta yarar var.

Dünya ve insanlık tarihi bu yüz yılda gerçek bir altüst oluş yaşıyor. Biz de ülke olarak bu altüst oluştan nasibimizi fazlasıyla alıyoruz. Ekonomik kriz, çevre sorunları, demokrasi krizi, eğitim sistemimizin girdiği çıkmaz sokak, ahlaki çöküş…

Türk Eğitim Sistemine Kısa Bir Bakış ve Çöküş

2000’li yıllara kadar eğitim sistemimize hep içeriden bakılan eğitimimizin iyi olduğunu düşünürdük. Oysa bu tarihlerden sonra ülke olarak katıldığımız uluslararası sınavlar (TIMSS, PIRLS, PISA) eğitimimizin düşündüğümüz kadar iyi olmadığını göstermiştir. Örneklersek;

III. Uluslararası Matematik ve Fen Bilgisi Araştırması (TIMSS 1999) Ulusal Raporu’na göre, Fen Bilgisi testinde, Türkiye araştırmaya katılan 38 ülke arasında 33. sırada yer alırken Matematik testi sonuçlarına göre de 31. sırada yer almıştır.

TIMSS 2015 uygulamasında ise ülkemiz; matematikte 4. sınıf düzeyinde 49 ülke arasında 36. sırada, 8. sınıf düzeyinde de katılımcı 39 ülke arasında 24. sırada yer almıştır. TIMSS 2019 sonuçlarına göre matematik değerlendirmesinde Türkiye, dördüncü sınıf düzeyinde 58 katılımcı ülke arasında 23. sırada; sekizinci sınıf düzeyinde de katılımcı 39 ülke arasında 20. sırada yer almıştır. Türkiye TIMSS 2019 sonuçlarına göre fen değerlendirmesinde dördüncü sınıf düzeyinde 58 katılımcı ülke arasında 19. sırada; sekizinci sınıf düzeyinde de katılımcı 39 ülke arasında 15. sırada yer almıştır. Türkiye TIMSS 2015 döngüsünde fen alanında; 4. sınıf düzeyinde 47 ülke arasında 35. sırada, 8. sınıf düzeyinde de katılımcı 39 ülke arasında 21. sırada yer almıştır.

PIRLS (Uluslar Arası Okuma Becerilerinde Gelişim Projesi) 2001’in genel çerçevesi kavrama süreçleri, okuma amaçları ve okuma alışkanlıkları ve okumaya yönelik tutumlardır. Raporun sonuçlarına göre Türkiye 35 katılımcı ülke arasında 28. sırada yer almıştır.

MEB’in “İlköğretim Öğrencilerinin Başarılarının Belirlenmesi, Durum Belirleme Raporu (2002)” sonuçlarına göre 4. sınıf öğrencilerinin Türkçe testinde ülke ortalaması %42’dir. 5. sınıf öğrencilerinin Matematik testinde, Türkiye ortalaması %47’dir. 6. sınıf öğrencilerinin Fen Bilgisi testinde Türkiye ortalaması %46’dır. 7. sınıf öğrencilerinin Sosyal Bilgiler testinde, Türkiye ortalaması %38’dir. 8. sınıf öğrencilerinin Matematik testinde Türkiye ortalaması %42, Fen testinde %45, Sosyal Bilgiler testinde %47, Türkçe testinde ise %54’tür.

Daha kapsamlı olan ve 2003 yılında yapılan Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Projesi (PISA) ise 4 temel alanı kapsamaktadır. Bunlar matematik, fen bilgisi, okuma ve problem çözme alanlarıdır. Türkiye, matematik alanında OECD üyesi 30 ülke arasında 29. sırada, araştırmaya katılan 41 ülke arasında ise 40. sırada yer alıyor. Okuma alanında ise, OECD üyesi ülkeler arasında 28, katılımcı ülkeler arasında ise 34. sırada yer almaktadır. Fen Bilgisi ve Problem Çözme alanlarında 41 ülke arasında 36. sırada yer almaktadır.

Yapılan tahminler, Türkiye’de farklı eğitim kademelerinde “okullaşma oranları ile verimlilik artışı arasındaki bağın kopuk” olduğunu ortaya koymaktadır. İşgücünün ortalama eğitim süresi değişkeninde olduğu gibi, analizdeki diğer ülkeler ortalamasıyla karşılaştırıldığında Türkiye’deki okullaşma oranlarındaki görülen artışın verimlilik artışına yol açmadığı hemen hemen tüm eğitim değişkenlerinde açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır (TÜSİAD, 2006).

En az okullaşma oranlarının düşüklüğü kadar önemli olan bir diğer problem, Türkiye’de verilen eğitimin kalitesindeki düşüklüktür. Eğitim sistemindeki aksaklıkların; Türkiye’nin rekabet gücü, üretim yapısı ve dolayısıyla gelişmiş ülkelere yakınsama performansı üzerindeki etkilerini anlamaya yönelik sağlıklı analizlerin yapılabilmesi için henüz iş yaşantısına adım atmamış öğrencilerin beceri düzeylerinin farklı ülkelerdeki öğrencilerle karşılaştırılması gerekmektedir. OECD bünyesinde 2000 yılında başlatılan Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı (Program for International Student Assessment – PISA)’nın sonuçlarını analiz ederek böyle bir karşılaştırmayı yapmak mümkündür.

2010 yılında yapılan üniversiteye giriş sınavında 600.000 kişi “parantez içindeki sayıların toplamını parantez dışındaki bir sayıdan çıkarma” işlemini doğru olarak yanıtlayamamıştır. LYS yerleştirme sonuçlarına göre ise okul birincisi olan 7917 kişiden 1467’si her hangi bir üniversiteye yerleşememiş, 211’i de bir açık öğretim fakültesine yerleşebilmiştir.

2022 Yüksek Öğrenim Kurumları sınavı ilk oturumuna 3.008.287 aday katılmıştır. Bu sınavda toplam 96 bin 518 aday sıfır çekerken 40 soruluk Temel Matematik testindeki ortalama doğru yanıt sayısı 6,9’da kaldı. Üç yıl önce ÖSYM sınav sonuçlarına ilişkin değerlendirmeyi 4 yanlışın 1 doğruyu götürdüğü netleri hesaplarken artık sadece doğru yapılan soruları sonuç olarak kamuoyuna açıklamaktadır. Elde edilen sonuçlar, maalesef eğitim sisteminin içinde bulunduğu durumu ortaya koymuştur. Temel Yeterlik Testinde ise, 40 soruluk Türkçe testinde doğru cevap ortalaması 17, temel matematik ortalaması ise 6,9’da kaldı. 20 soruluk fen bilimleri testinin doğru ortalaması 3,2, sosyal bilimler testinin ortalaması ise 7,9 oldu. Alan Yeterlik Testinde de sonuçlar benzerdir.

TIMSS 2011 matematik sonuçlarına göre ise, Uzakdoğu ülkeleri katılımcı ülkeler arasında en yüksek başarıyı göstermişlerdir. En düşük performansı gösteren katılımcılar ise ağırlıklı olarak Orta Doğu ve Afrika’da bulunan ülkeler olmuşlardır.

Sekizinci sınıf düzeyinde Türkiye’nin matematik başarı puanı 1999 ve 2007 yıllarında neredeyse aynı iken, 2011 yılında yaklaşık 20 puanlık istatistiksel olarak da anlamlı bir artış görülmektedir. Türkiye dördüncü sınıf düzeyinde 50 ülke arasında 35. olmuş, sekizinci sınıf düzeyinde ise 42 ülke arasında 24. olmuştur. Türkiye, bütün Avrupa Birliği üyesi katılımcı ülkelerden daha düşük bir performans sergilemiştir.

1999 ve 2007 yıllarında erkek ve kız öğrenciler arasında genel başarı puanında yaklaşık bir ve sıfır puanlık fark statiksel olarak anlamlı değilken, 2011 yılında Türkiye’deki kız öğrenciler erkek öğrencilerin yaklaşık 9 puan önünde bir performans sergilemişlerdir. Gözlemlenen bu fark istatistiksel olarak da anlamlı bulunmuştur. Özellikle araştırılması gereken bir husus, dördüncü sınıf düzeyinde ortaya çıkan çok küçük farkın sekizinci sınıf düzeyinde önemli ölçüde artmasıdır.

Yeterlilik düzeyleri açısından da Türkiye AB üyesi katılımcı ülkelerin oldukça gerisinde gözükmektedir. Türkiye’de 475 ve üzerinde puan alan öğrencilerin oranı 2007 ve 2011 yıllarında % 33 ve % 40 iken, AB üyesi katılımcı ülkelerde aynı oran % 60 ve % 62 olarak belirlenmiştir.

Dördüncü sınıflar düzeyinde katılımcı 50 ülke arasında 469 genel başarı puanı ile 35. sırayı alan Türkiye, dünya genelindeki katılımcı ülkelerin ortalamasının 22, 1995 yılında sabitlenen ölçek ortalamasının ise 31 puan altında kalmıştır. Hiçbir AB ülkesini geride bırakamayan Türkiye, dördüncü sınıflar düzeyinde AB üyesi katılımcı ülkeler arasında 481 puanla en düşük performansı gösteren Polonya’nın ise 22 puan gerisinde kalmıştır. 2019 yılında yapılan TIMSS sonuçları hem dördüncü hem de sekizinci sınıf öğrencilerinin puanlarının önceki sınavlara göre daha iyi olmuştur. 2019 uygulamasında dördüncü sınıf matematik ile fen alanında ve sekizinci sınıf fen alanında Türkiye, TIMSS uygulamasına katılan ülkeler için sabit başarı ölçüsü olarak kabul edilen ölçek orta noktasının- yani 500’ün- ilk defa üzerine çıkmıştır. Fakat önceki yıllarda 4. sınıf öğrencileri katılırken bu sınava 5. sınıf öğrencileri katılmıştır.

“Türkiye Genelinde İlk ve Ortaöğretim Olanaklarının İncelenmesi ve Belirlenen Aksaklıklara Çözüm Önerilerinin Getirilmesi” adlı çalışmada ise; Eğitimde fırsat eşitliği sağlamanın, her öğrencinin benzer eğitim olanaklarına ulaşması ile mümkün olabileceği ifade edilmiştir. Bu raporda, ilçe bazında ilköğretim ve ortaöğretim olanakları hem ayrı ayrı hem de birlikte incelenmiştir. 2006-2007 öğretim yılı verileri kullanılarak gerçekleştirilen bu çalışmada, Türkiye’deki 923 ilçe sahip olduğu eğitim olanakları yönünden sıralanmıştır. İlköğretim ve ortaöğretim olanakları birlikte değerlendirildiğinde, eğitim olanaklarına göre gelişmişlik endeksi en yüksek olan ilçe Çankaya (Ankara) olurken, gelişmişlik endeksi en düşük olan ilçe ise Pervari (Siirt) olarak belirlenmiştir. Türkiye’deki ilçeler, sadece ilköğretim olanakları yönünden incelendiğinde, gelişmişlik endeksi en yüksek olan ilçe yine Çankaya olurken, gelişmişlik endeksi en düşük olan ilçe Başkale (Van)’dir. Sadece ortaöğretim olanakları yönünden Türkiye’deki ilçeler incelendiğinde, gelişmişlik endeksi en yüksek ve en düşük olan ilçeler, sırasıyla Çankaya ve Şemdinli (Hakkâri) ilçeleri olarak bulunmuştur.

Türkiye’deki ilçelerin ilköğretim olanaklarının ortaöğretim olanaklarına göre çok daha kötü durumda olduğu açıkça görülmektedir. Ankara ve İzmir gibi büyük şehirlerimizde dahi eğitim olanakları kötü (1., 2., 3. ve 4. gelişmişlik gruplarında) olan ilçelerin var olduğu görülmüştür. Güneydoğu Anadolu Bölgesindeki ilçelerin tamamının (%100) ilköğretim olanakları yönünden, %76’sının ise ortaöğretim olanakları yönünden kötü durumda olduğu görülmektedir.

Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı (OECD) tarafından üçer yıllık dönemler hâlinde gerçekleştirilen bir izleme araştırması olan “Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı (PISA), 15 yaşındaki öğrencilerin modern toplumda yerlerini alabilmeleri için gereken temel bilgi ve becerilere ne ölçüde sahip olduklarını ölçmeyi hedeflemektedir. Türkiye, PISA araştırmasına 2003 yılından bu yana katılmaktadır. PISA, temel olarak öğrencilerin matematik okuryazarlığı, fen okuryazarlığı ve okuma becerileri alanlarındaki becerilerini değerlendirmektedir.

PISA 2022’ye katılan 81 ülkenin matematik alanındaki ortalama puanları 336 ila 575 arasındadır. Katılımcı 81 ülkenin matematik alanındaki ortalama puanı 438’dir. 37 OECD ülkesinin matematik alanındaki ortalama puanı ise 472’dir. Matematik alanında en yüksek performansı gösteren ilk beş ülke Singapur, Makao (Çin), Tayvan (Çin), Hong Kong (Çin) ve Japonya’dır. Türkiye’nin matematik alanındaki ortalama puanı 453’tür ve tüm katılımcı ülkelerin ortalamasının üstündedir. Türkiye; PISA 2022’ye katılan 81 ülke arasında matematik alanında 39. sırada, 37 OECD ülkesi arasında ise 32. sırada yer almaktadır. Türkiye matematik alanında, aralarında Yunanistan, Şili, Meksika, Kosta Rika ve Kolombiya olmak üzere beş OECD ülkesinin de olduğu toplam 42 ülkeden daha yüksek performans göstermiştir.

PISA 2022 uygulanmasına katılan 81 ülkenin fen alanındaki ortalama puanları 347 ila 561 puan arasındadır. Uygulamaya katılan tüm ülkelerin fen alanındaki ortalama puanı 447, OECD ülkelerinin fen alanındaki ortalama puanı ise 485’tir. PISA 2022’ye katılan tüm ülkeler arasında fen alanında ortalama puanı en yüksek olan ilk beş ülke sırasıyla Singapur, Japonya, Makao (Çin), Tayvan (Çin) ve Güney Kore’dir.

PISA 2022 uygulamasında Türkiye’nin fen alanındaki ortalama puanı 476’dır ve bu puan tüm ülkelerin ortalamasının üstündedir. Türkiye uygulamaya katılan 81 ülke arasında fen alanında 34. sırada, 37 OECD ülkesi arasında ise 29. sırada yer almaktadır. Türkiye fen alanında aralarında İsrail, Slovakya, İzlanda, Şili, Yunanistan, Kolombiya, Kosta Rika ve Meksika olmak üzere sekiz OECD ülkesinin de olduğu toplam 47 ülkeden daha yüksek performans göstermiştir.

PISA 2022’ye katılan 81 ülkenin okuma becerileri alanındaki ortalama puanları 329 ila 543 arasındadır. Katılımcı 81 ülkenin okuma becerileri alanındaki ortalama puanının 435, OECD ülkelerinin bu alandaki ortalama puanının ise 476 olduğu belirlenmiştir. Okuma becerileri alanında en yüksek performans gösteren ilk beş ülke sırasıyla Singapur, İrlanda, Japonya, Güney Kore ve Tayvan’dır (Çin). Türkiye’nin okuma becerileri alanında ortalama puanı 456’dır ve katılımcı ülkelerin ortalama puanından anlamlı şekilde yüksektir. Türkiye, PISA 2022’e katılan 81 ülke arasında okuma becerileri alanında 36. sırada, 37 OECD ülkesi arasında ise 30. sırada yer almaktadır. Singapur başta olmak üzere toplam 9 ülkenin okuma becerileri performansında genel olarak bir artış olmasına rağmen bu ülkelerin performansında son yıllarda daha düşük düzeyde bir artış olduğu görülmektedir. Türkiye’nin de dâhil olduğu 30 ülkenin okuma becerileri performansında anlamlı bir değişiklik olmazken 14 ülkenin okuma becerileri performansında bir düşüş olduğu anlaşılmaktadır. Türkiye’de son on yıllık süreçte alt ve üst performans düzeyindeki öğrenci oranları incelendiğinde ise • Matematik alanında alt ve üst performans düzeyindeki öğrenci oranlarında anlamlı bir değişikliğin olmadığı, • Okuma becerileri alanında alt performans düzeyindeki öğrenci oranının anlamlı bir şekilde arttığı ve üst performans düzeyindeki öğrenci oranını ise anlamlı bir şekilde azaldığı, • Fen alanında ise alt performans düzeyindeki öğrenci oranında anlamlı bir değişiklik yokken üst performans düzeyindeki öğrenci oranının anlamlı bir şekilde arttığı tespit edilmiştir.

PISA’da bir öğrencinin sosyoekonomik düzeyi PISA Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Durum (ESKD) indeksi ile ölçülmektedir. ESKD indeksi ne kadar yüksekse öğrencinin veya ülkenin sosyoekonomik düzeyi de o kadar yüksektir.

ESKD indeksi, öğrenci anketinde yer alan sorulara verilen cevaplar üzerinden hesaplanmaktadır. Bu indeksin hesaplanmasında kullanılan değişkenler şunlardır;

• Öğrencinin ebeveyninin eğitim düzeyi,
• Öğrencinin ebeveyninin mesleki durumu,
• Öğrencinin evinde sahip olduğu imkânlar (kendine ait oda, çalışma masası, bilgisayar vs.).

PISA 2022 sonuçlarına göre Türkiye’deki öğrencilerin ESKD indeki -1,19’dur. Bu durum, Türkiye’deki öğrencilerin sosyoekonomik durumlarının OECD ülkelerine göre daha düşük seviyede olduğu anlamına gelmektedir. ESKD indeksinin en yüksek olduğu ülkeler sırasıyla Norveç (0,52), Danimarka (0,48) ve Kanada’dır (0,38). ESKD indeksinin en düşük olduğu ülkeler ise Kamboçya (-2,01), Fas (-1,78) ve Endonezya’dır (-1,56) 
(https://odsgm.meb.gov.tr/meb_iys_dosyalar/2024_01/26152404_pisa2022_rapor.pdf).

2023 yılında Üniversite Giriş Alan Yeterli Sınavında, sınava giren tüm adayların genel net ortalaması 14 Fizik sorusunda 2,176, 13 Kimya sorusunda 1,483, 13 Biyoloji sorusunda 1,483, 40 Matematik sorusunda 7,204, 40 Türkçe sorusunda 19,168’dir.

Temel olarak öğrencilerin matematik okuryazarlığı, fen okuryazarlığı ve okuma becerileri alanlarındaki becerilerini değerlendiren PISA raporunu ülke olarak çok iyi değerlendirmek, sonuçları üzerinden eğitim politikalarını akılcı ve bilimsel yöntemlerle çözüm önerileri geliştirmek gerekiyor. Sadece eğitim politikaları için değil ekonomi politikalarının da gözden geçirilmesi gerekiyor elbette.

Öğrencinin akademik başarısını etkileyen pek çok faktör vardır, annenin ve babanın eğitim düzeyleri ve meslekleri, ailenin sosyoekonomik durumu, ailedeki kardeş sayısı öğrenci başarısını etkileyen etmenlerdir. Birçok araştırma çocuğun eğitsel başarısının okul dışı faktörlerle ve fırsat eşitliği ile ilgili olduğu ve bunun hukuki eşitliğin ötesinde bir anlam taşıdığı sonuçlarına ulaşmıştır. Özetle öğrencinin akademik başarısı bile kendisinin ve ailesinin sınıfsal konumlanışıyla ilgilidir. Onun içindir ülkemizde eğitim bir “sınıf atlama” aracı olarak görülür.

Sonuçlar çok hüzünlü, can acıtıcı. Dünya liderliğine doğru yol aldığımızı iddia ettiğimiz bir süreçte böylesi sonuçlar söylem ve eylemin birbirini tutmadığını göstermektedir.

Jean Paul Sartre’ın ifadesiyle, “hayatta yapılacak o kadar çok hata var ki aynı hatayı yapmakta ısrar etmenin bir anlamı yok” lakin hata yapmayı sanki seviyoruz ya da bile bile lades diyoruz. Ama bilmeliyiz ki eğitim sistemimiz acı çekiyor. Eğer “O” acı çekiyorsa bizi çok kötü günler bekliyor demektir. Bunu bilmek için kâhin olmaya gerek yok.

Ercan Eroğlu

#miga #mai #pisa #pirls #gats #gundemarsivi #ercaneoglu #tukiyedeegitimsorunlari #egitimcozumleri #okullardakiegitim #yıllaragoreegitibasarimiz #egitim #ogretim #esitlik #demokrasi

Aydınlar ve Kandiller

Nazım Hikmet’in “Bir umuttur yaşamak” tümcesinden hayata baktığımız zaman, toplumda oluşan ya da oluşmuş umut kırıklıklarının örtüsünü kaldıran; dünyadaki gelişmeleri izleyen, bilgi sahibi olduğu konuları anlatıp yorumlayan, eğitim düzeyi yüksek, ahlaklı bakış açısına iye insanlara aydın kişi diyoruz.

Bir de her konuda uzmanlaşmış, hangi okuldan mezun olduğu bilinmeyen, soyu silik; TV kanallarının müdavimi, yalanı doğruymuş gibi topluma şırıngalayan, siyasal erkin önüne yapıştırdığı kağıtları ezberinden okuyan kandiller vardır. Çoğu da İç Anadolu‘nun yoksul mahallelerinin çeperlerinde yetişmiş, abdestli , namazlı (cuma günleri seccadesini koltuk altında taşır), oruçlu kişilerdir.

Ulusumuzun demografik yapısının bozulmasına neden oluşturan; Afganistan’dan, Suriye’den, Afrika’dan, Pakistan’dan gelen kim olduğu belirsiz  yığınların kabullenilmesini, bu kişilerin (ki, tamamına yakını erkek!) toplum içinde kabul görmesini, tarımda, hayvan otlatmakta, küçük sanayi kuruluşlarında ucuz iş gücü olarak istihdam edilmesinin ekonomiye olağanüstü yararı olacağını ballı dudakla önermektedirler! Bu önermeyi yapan kişilerin içinde, geçmişin (ya da günümüzün solcusu – ki; özünde bunlar Neo Liberal Solcu! -) anlı şanlı DEVRİMCİSİ olarak saygı gören, imde Ulus devleti modası geçmiş bir yapı olarak değerlendiren yönetsel erkçe satın alınmış (ahlakını para karşılığı terk etmiş) kişiler, kendilerine inanan, onların geçmişine inanılmaz saygı duyan kitleyi kakofonileriyle boğup (hepsinin dili fırıncı küreği gibidir, çok güzel de laf yapar) yarına dair öngörüde bulunurlar!

Fetullah Gülen ve onunla kolkola yürümekten haz alan AKP muktedirleri (Ak parti iktidara geldiğinde devleti yönetecek insan yığınından yoksundu. Bu açığı eğitim düzeyi yüksek olan bu cemaatin kendilerine önerdiği kişilerle kapattı.) zaman içinde çıkar çatışmasına dönüşen paylaşım dolayısıyla bir birlerini boğdular…

Televizyon Kanalları, Yazılı Basın hızlıca el değiştirdi. Laik, Demokratik, Devrimci, Hukuk Devletine karşı İslamcı bir kalkışma olduğunu sezinleyen toplumcu kesim ülkenin her kentinde gösteri düzenledi. Duyarlı aydınlarımız bu mitinglerde kürsüye çıkıp yurttaşlara geleceğimizin karanlığa sürüklediğini anlatmaya çalıştı…

Ne yazık ki; birlikten güç doğurmasını beceremeyen, kişisel çıkarlarını öne çıkaran birileri güzel bir gelecek sunan bu girişimi ne yazık ki baltaladı! Toplumsal muhalefetin içindeki bu karmaşıklığı gören Fetullahçı yapı olağanüstü bir atak yaptı. Sivil Toplum Kuruluşlarına ve TSK’ne saldırı başlattı!

Adları öne çıkmış, ülkenin aydınları gece yarısı, sabaha karşı Terörle Mücadele ve Siyasi şubenin görevli polislerince SAVCILIK buyruğuyla gözaltına alınmaya başlandı… Dalga dalga yayılan Ankara, İstanbul, İzmir, Adana gözaltı ve tutuklamaların ardından, (Hukuk Profesörü Süheyl Batum‘un söylemiyle: ”Kağıttan Kaplan Türk Silahlı Kuvvetleri“) 2000 Yıllık bir ordunun  üst düzey komutanları bir BAVULdan çıkan düzmece evraklarla tutsak edildi… 

ABD ve AB emperyalizminin yetiştirdiği basın  ve iletişim uzmanları ülkeyi inanılmaz yalan sisine boğdu.

TV Kanalları 24 saat boyunca toplumsal muhalefeti darbe yapmakla suçlayan yayınlar yaptı… Yurttaşlar bu söylemin karşısında sustu!

Siyasal yapının bürokrat kedimi İslamcıların eline verilmişti.  AKP olanı biteni kenardan sessizce izlemeyi yeğlemişti. 

Bir ara sayın Başbakan: ”Ben bu davanın Savcısıyım“ dedi!

Ana muhalefet partisi lideri de: “Ben de bu davanın Avukatıyım“ dedi!

İslamcı yapının tek bir amacı vardı: Üniter yapıyı parçalamak!

Konu buraya gelmişken Üniter Cumhuriyet savunucusu Robespierre, 2 Ağustos 1793 günü Fransız Millet Meclisi’nde yaptığı konuşmada, federalist isyancıları şu sözlerle suçluyordu:

“Güçlü bir fesat komitesi, Avrupa’nın zorbalarıyla gizliden gizliye işbirliği ediyor. Yabancı silahların gücü ve içeride çıkaracağı kargaşalıklarla, bizleri bu yüzkarası uzlaşmayı (üniter cumhuriyet yerine federasyonu) kabul etmek zorunda bırakacağını umuyor.” *

“Ya Cumhuriyet ‘in içerdeki ve dışarıdaki düşmanlarını boğacağız ya da Cumhuriyet’le birlikte yok olup gideceğiz

… içerideki düşmanlar , dışarıdaki düşmanların birleştikleri , yurdumuzu içinden parçalayan katiller değiller mi? 

… bunlar kardeş kavgasını körüklemek ve manevi karşı- devrim yoluyla politik karşı devrimi ( üniter cumhuriyete’e karşı Federalizmi) hazırlayan satın alınmış yazarlar değil mi?” **

Toplumsal yapının içinde KANDİL görevi gören , satın alınmış beyinler; imbiklerinden sızan uslamlama dışı din sosuna buladıkları düşünceyle inanan kesimi yanlarına  alarak Laik Cumhuriyetin karşısında konuşlanmaya başladılar.

TBMM sıralarında oturan bir Milletvekili de: ”85 Yıllık karanlığa son !” Çığırtkanlığında bulununca istemlenen yolun taşları ivedice döşenmeye başlandı.

Ardından Parlementonun içinde yasal siyasi parti gibi duran Kürt ayrılıkçığı, yatmakta olduğu kış uykusundan uyandı. Anadilde eğitim hakkı ve özerklik konusunda yeri göğü inletmeye başladı! Abdullah Öcalan’a özgürlük söylemi Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da sokağa indi…

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu dönemde: “Demokrasi bizim için bir trendir, istediğimiz zaman ineriz!” Sözünü söyleyen RTE Başbakanlık koltuğunda oturuyordu! Kardeşim, dediği kişi Abdullah Gül’de Cumhurbaşkanı olmuştu!

Ülkede inanılmaz bir gerginlik, ayrılık ve kopuş yaşanıyordu!… Sokakta gülen insan yüzü kalmamıştı…

…..

………..

…………..

Geçmişte ülkenin ışığını yakan onlarca bilim insanı, düşünür, şair, halk ozanı, yazar, gazeteci öldürülmüştü. Emperyalizm ulusumuzun yıkımına engel olan, direnen Türklük bilincine ermiş kişileri gömmüş olmanın rahatlığıyla yol temizliğini tamamlamıştı. Sırada halkların kardeşliği, Anayasal yurttaşlık kavramlarıyla içi boş söylemlerle yurttaş bilincinden azınlık haklarına oradan da Federasyona doğru yürüyüş başladı; koltuk sevdalısı milletvekilleri kurucu önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk ‘ün önerdiği çağcıl dünya değil, ortaçağın karanlığına alkış vurmaya başladılar.

Aydın ahlakı (çok küçük birkaç kişinin dışında) da çöküşe geçti. Silivri soğuk söylemiyle yurttaşların soluğunu da kestiler.

Kandiller TV ekranlarında aydaki madenlerin Türk ekonomisine katkısını tartışırken, 50 milyon $ karşılığında turistik bir seyahate ASTRONOT gönderdik. Oysa birkaç yıl önce Tank Palet Fabrikasını bu hükümet (AKP aslında hükümet değil Devlettir) Katarlılara satmıştı!

Kandilli tayfası bu satışı öve öve bitirmemişti; ekonominin uçtuğuna izleyen ve dinleyenlere inandırmışlardı!

Oysa aydın harcanan bu paranın hesabını yönetenlerden sorar… Uğur Mumcu, Abdi İpekçi yaşasaydı Türkiye’deki yurtseverleri ayağa kaldırırdı. Muammer Aksoy yaşasaydı Türk Yargısı önünde bunların yargılanmasının önünü açardı…

Ulusumuzu boğan bu karanlığın hesabını soracak toplum önderi kalmadı. Aydın olduğunu sanan Neo Liberal p*ç kuruları da azınlık güzellemesi, Türk Edebiyatı yerine Türkiye Edebiyatının halk ağzında yaygınlaşması için var gücüyle çalışıyor!…

Ulus devlet düşmanı olan sözde Marksist Leninist sol çapulcuları “ÖZ BELİRTİM“ hakkının Birleşmiş Milletler, devletlerin toprak bütünlüğünün self determinasyon hakkından daha önde olduğunu kabul etmektedir.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu dönem sözcüsü Miraslov Lajcak; self determinasyonun bir hak olmakla beraber bu hakkın kullanılabilmesi için iki şart koşulduğunu ifade etmiştir.

1) Bu hak kullanılırken devletlerin toprak bütünlüğü ihlal edilmeyecektir.

2) Bu hak kullanılırken meseleye taraf olan herkes mutabakat halinde olacaktır. Bu ve bunu anıştıran yüzlerce yazılı belge varken; Doğu ve Güneydoğu Anadolu toprağını ”Kendi g*tü gibi gören, önüne gelene vereceğini“ zanneden kandilcilerin söylemlerini de unutmayalım.

Aydın ve kandil arasındaki ayrımı çok iyi yapmak zorundayız.

* Alıntılar: Robespierre / Devrim Notları

Anıl Güven 

Selanik
 
 
#gundemarsivi #anilguven #aydinlar #kandil #kandiller #siyasalcinayetler #siyaset #haberler #gelismeler #devrimnotlari #hayat #toplum #yasam
 
 
 

Hala, Umut İnsanda!

Paulo Freire dünyaca bilinen saygın bir eğitimcidir ve ülkemizde “Ezilenlerin Pedagojisi” adlı yapıtıyla tanınmaya başlamıştır.

Kitaplarının birçoğu da Türkçemize kazandırılmıştır. Sözünü ettiğimiz yapıtında yaşamı boyunca okuryazar olmayan ve ezilen olarak ifade ettiği yoksul yetişkinlerin eğitimiyle ilgilenmiş bir eğitimcidir. Freire Ezilenlerin Pedagojisi kitabında sadece belli eğitim merkezinde uygulanacak alternatif bir pedagojiyi değil, amaçları kadar kullandığı araçları da özgürlükçü olan bir özgürleşme siyaseti önermektedir. Freire’e göre siyaset, kelimenin en geniş anlamıyla bir eğitim süreci olarak ifade edilebilir. Freire öncelikle “bankacı eğitim modeli” diye adlandırdığı ezberci eğitim yöntemini reddeder.

Bu ezberci yöntemde ezilenler, üzerlerine bilgi yatırımı yapılan boş kaplar olarak değerlendirilmektedir. Bankacı eğitim modelinde eğitim öğrenenlere sunulur. Bankacı eğitim modelinde öğrenenler nesne, öğretmenler veya siyasal liderler ise öznedir.

Bu modelde dünya;

Kapalı, durağan bir düzen, tamamlanmış bir gerçeklik olarak sunulur. Eğitim faaliyetlerinde diyalog karşıtı tek yanlı bir zorlama, diretme söz konusudur. Diyalog karşıtlığı; ezilenleri kaderciliğe iten, özgürlükten korkmalarına yol açan ve bu yüzden ezenlerin üzerlerindeki hükmetme isteğini pekiştiren bir model olarak ifade edilir. Freire diyalog karşıtlığının aksine ezilenlere dayatılmayan, onlarla diyalog içinde oluşturulan bir pedagojiyi “problem tanımlayıcı eğitim” modeli diye adlandırdığı bir metodolojiyi önerir. Freire’e göre yoksul ve eğitimsiz insanları “nesne” olarak algılayan, sınıf farklılığı nedeniyle insani ilişkiler yerine otoriter ilişkileri savunan düşünceler özgürleştirici olamaz. Özgürleşme, ezilenlere lütfedilecek bir olgu değildir ve bu şekilde sunulamaz; aksine ezilen insanların bağımsızlık uğruna verecekleri çabanın sonucudur. Freire’in önerdiği eğitim modelinde, “İnsanların dünya ile ilişkilerindeki problemleri tanımlamalarını, dünyayı insanın kendini yaratma (kendini gerçekleştirme) görevinde kullandığı bir malzeme olarak görmelerini sağlar.’ Diyalogun en önemli ön şartı ise insanlara gerçek anlamda inanmak ve insanları sevmektir. Burada Dünyayı güzellik kurtaracak, bir insanı sevmekle başlayacak her şey” dizelerinin sahibi Zülfü Livaneli’yi de anmış olalım.

Büyük eğitimci Freire ve eğitim felsefesini kısaca andıktan sonra bu bağlamda dünya panoramasına kısaca değinmekte yarar var. Çünkü bankacı eğitim modeli başta bizim eğitim sistemimiz olmak üzere birçok ülkede egemen durumda. Bu eğitim modeli eleştirel düşünen, sorgulayan, özgürleştiren birey değil, tabii olan, uyumlu, itaatkâr birey yetiştirir.

Çok uzun süredir insanlık çok ciddi bir akıl tutulması yaşıyor. Bir yandan da insanlığın önündeki temel sorunlara ışık tutacak paradigma arayışlar sürüyor. Ülkemizde ve dünyada fikirler dünyasında hegemonya kurmuş olan düşünce akımlarının, kısaca hepsinin çıkış kaynağı olarak değerlendirilebilecek olan neoliberalizm insanlığa kan kusturmaya devam ediyor.

Bütün acımasızlığıyla İsrail-Filistin savaşı dünyanın orta yerinde sürüyor ve dünya ülkeleri izliyor. Oysa yaşanan adeta bir soykırım. İnsanlık adına ve geçmişten gelen geleneğimiz adına tarafımız belli ezilenlerden, mazlum Filistin Halkından yanayız. Hitlerin kıyımına uğramış, katledilmiş bir halkın seçilmişleri olan Binyamin Netenyahu hükümeti ABD ve birçok AB ülkesi desteği ile yeni savaş teknolojilerini mazlum Filistin halkı üzerinde kullanıyor.

Dünyanın gündeminde sadece savaş yok elbette.

Ukrayna Rusya savaşı da dâhil savaşların tetiklediği iklim, ekonomik, gıda ve enerji krizi, yoksulluğun küreselleşmesi, güneyden kuzeye doğru kitleler halinde yaşanan göç sorunu insanlığın önünde duran belki de orta vade de insanlığın sonunu getirebilecek sorunlar olarak karşımızda duruyor.

Ülkemiz de dünyada yaşanan bunca sorunun tam da orta yerinde bulunuyor ve doğrudan olumsuz olarak etkileniyor.

Ülkemizi nasıl bir gelecek bekliyor?

Çok uzun süredir eğitim, ekonomi, adalet, sağlık, tarım, demokratikleşme, basın özgürlüğü vb. birçok alanda, bir önceki yılı aratan bir şekilde artan, kronikleşen krizler yaşıyoruz. Kısa ve orta vadede krizden çıkış görünmüyor.

Prof. Dr. Mustafa Durmuş’un yakın zamanda Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonun düzenlediği panelde Cumhurbaşkanlığı tarafından hazırlanan ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne gönderilen 2024 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanun Teklifinde, 2024 yılı için; 11 Trilyon 89 Milyar TL’lik gider (Gayri Safi Yurtiçi Hasılanın yüzde 27’si); 8 Trilyon 437 Milyar TL’lik gelir öngörülüyor. Dolayısıyla bütçe açığının 2 Trilyon 651,9 Milyar TL (yüzde 6,4), faiz dışı açığın ise 1 trilyon 398 milyar TL olarak gerçekleşmesi öngörülüyor. Böylece önümüzdeki Orta Vadeli Plan döneminde 3 yılda 3 Trilyon 654 Milyar TL bütçe açığı verilmiş olacak. Bu üç yıllık dönemdeki faiz dışı açığın ise 945,3 Milyar TL’ye indirilmesi hedefleniyor. Bu da halka dönük sosyal harcamalarda ciddi bir kesinti olacağını ve / veya vergi yükünün daha da artacağını gösteriyor. Bu yılın Ocak–Eylül (9 aylık) dönemi bütçe açığının 512 Milyar TL olduğu dikkate alındığında, iktidar bloku yılın geri kalan son üç ayında 2 Trilyon 140 Milyar TL’lik bir açığı gerçekleştirecek harcamalarda bulunacak demektir. Yani iktidar sadece deprem harcamaları değil, yerel yönetim seçimleri yolunda çok ciddi harcama yapmayı da planlamış görünüyor. Tabi her şey tasarlandığı gibi giderse, fakat bu plan yapılırken Filistin İsrail savaşı gündemde yoktu!

20 milyonun üzerinde öğrencisi ve 1 milyon 300 bine yaklaşan öğretmen sayısıyla dev bir sistem olan eğitim sistemimiz bu hantal yapısıyla yönetilebilir olmaktan hızla çıkmaktadır.

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz’ın açıklamalarına göre, Milli Eğitim Bakanlığı için 2024 yılında 1 trilyon 90,2 milyar lira bütçe ayrıldı. Böylece bütçeden eğitime ayrılan pay yüzde 14,6 oldu. Eğitime ayrılan bu bütçe elbette ki yeterli değil. Belirlenen bu bütçenin içinde eğitim çalışanlarının ücretleri önemli bir pay tutuyor. Aslında eğitimin niteliğini geliştirmek için de geriye pek bir şey kalmıyor.

Eğitim sistemimizin yapısal sorunları nelerdir?

Belki de 20 yıl kadar önce bu sorunun cevabına ilk sıralara birçok eğitimciöğretmen yetiştirme düzenimiz!” derdi. Ama artık eğitim sistemimizin en önemli sorunu eğitim bilim uzmanı ve iki öğrenci babası olarak diyebilirim ki laik, demokratik, çağdaş eğitimden hızla uzaklaşılması ve emekçi sınıfların, Freire gönderme yapalım “ezilenlerin” eğitime erişimidir.

Diyanet İşleri Başkanlığı uzun yıllardır eğitim sistemimize dışardan ya da içerden müdahil olma çabasındadır. Örneğin 1996 yılında Türk Eğitim Sistemi, Alternatif Perspektifoldukça kapsamlı bir çalışmayı kitaplaştırmıştır.Güle Oynaya Camiye Gel projesi kapsamında 40 gün sabah namazına gelene bisiklet, okul öncesi eğitim çağındaki çocuklar için Kur’an Kursları açma ve kitap dağıtma, ÇEDES Projesinin (Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum Projesi) amacı şöyle açıklanmış;Öğrencilerimizin “millî, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerimizi benimseyen, koruyan ve geliştiren fertler olmalarına” ayrıca çağın ve geleceğin becerileriyle donanmış, bu donanımı insanlık hayrına sarf edebilen, bilime sevdalı, kültüre meraklı ve duyarlı; millî, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerimizi kendi yaşantılarında inşa etmiş; akl-ı selim, kalb-i selim ve zevk-i selim sahibi, bedensel ve sosyal bakımdan dengeli bireyler olarak yetiştirilmesine katkı sağlamaktır.”

ÇEDES Koordinasyon Kurulu:

a) MEB DÖGM, DİB DHGM ve GSB GHGM’de, Daire Başkanları başkanlığında en az birer kişiden oluşan ortak kurulu,
b) İl ve ilçe düzeyinde İl / ilçe Müdürü ve Müftüsü başkanlığında il / ilçe müdür yardımcısı / müftü yardımcısı / şube müdürü, il / ilçe koordinatörleri, temsilci öğretmen, manevi danışman ve gençlik merkezi sorumlusu olmak üzere en az altışar kişiden oluşan ortak kurulu.

Artık son aşama olarak Millî Eğitim Bakanlığı Okul Öncesi Eğitim ve İlköğretim Kurumları Yönetmeliğinde yapılan değişiklikle, Yatılı bölge ortaokullarının pansiyon kısımlarında ibadethane açılır. Okulöncesi eğitim ve ilköğretim kurumlarında talep edilmesi halinde ibadet ihtiyaçlarını karşılayacak uygun mekân ayrılabilir maddesiokulöncesi eğitim ve ilköğretim kurumları ile yatılı bölge ortaokullarının pansiyon kısımlarında ibadet ihtiyaçlarının karşılanması amacıyla doğal aydınlatmalı uygun mekânda mescit açılır” şeklinde değiştirildi.

Milli Eğitim Bakanlığının üst politika belgeleri incelendiğinde (MEB Stratejik Planı, Öğretmen Strateji Belgesi, Kalkınma Planı, OECD Bir Bakışta Eğitim, Orta Vadeli Program vb.) aslında bu uygulamaların söz konusu belgelerde yer almadığını görüyoruz. Bu tür projeler maalesef eğitim dünyasının dışından projelendirilmekte ve MEB’e sunulmaktadır. Kendi düşünceme göre, günümüz dünyasında yeri olmayan bu tür uygulamalar maalesef dışarıdan kotarılmaktadır. Yolukla, yoksullukla, yolsuzlukla debelenen insanlarımızın beklentileri çok başkadır.

Daha geçenlerde iki üniversite öğrencisi ekonomik nedenlerle kendi yaşamını sonlandırdı. Bu düzen maalesef sadece kendi mezar kazıcılığını yapmıyor, ülkemizin de mezarını kazıyor. Madde bağımlılığının yaygınlaştığı, erişiminin çok kolay olduğu, pandemi sonrası ağır psikolojik sorunlar ve öğrenme kayıpları yaşayan çocuklarımızın, eğitim dünyamızın sorunları aynı kalmakla birlikte yenileri de eklenmektedir.

Küresel dünyada küresel bir güç olmak, gönenç içinde yaşayan bir toplum olmak istiyorsak, yolsuzlukların, yoksunlukların ve yoksulluğun olmadığı, daha yaşanabilir bir dünya ve Türkiye istiyorsak, demokratik, çağdaş ve laik bir eğitim sistemi zorunluluktur. Eğitimin dini saiklerle yönetildiği, içeriğinin dinselleştirildiği hiçbir ülke demokratik ve çağdaş değildir. Ülke ve birey olarak refah içinde mutlu olarak yaşamaz.

Son olarak çocuklarımız bilgisayar ya da cep telefonları aracılığıyla dijital bağımlılık yaşamaktadırlar.

Bu durum da onların sosyalleşmelerini engellemekte, iletişim becerilerini zayıflatma, birlikte iş yapma, çalışma alışkanlıklarını yok etmekte, dikkat dağınıklığına neden olmakta, endüstriyel beslenme alışkanlığı yaratmakta, aile bağlarının kopmasına neden olmaktadır.

9.216.000 nüfusuyla İsrail, 57 İslam ülkesinin 1 milyar 600 milyon nüfusa meydan okuyor, çevresi sarılmış durumda Ortadoğu’da çıbanbaşı olarak duruyor. Biz hiç akletmez miyiz?” ArGe çalışmalarına önem veren, bilim ve teknolojiyi gündelik hayatın her alanında kullanan İsrail’in diğer ülkelerden ne farkı var? Bence bu işin sırrı “Hayatta en hakiki mürit ilimdir, fendir, ilim ve fenden başka yol gösterici aramak gaflettir, dalalettir, cehalettir” (M. K. Atatürk) sözlerinde saklıdır.

Burada konuşmamı öğrenci arkadaşlarıma ve anne babalarımıza okuma önerisi olarak üç kitap ismini telaffuz etmek isterim.

1. Yazarı Johann Hari olan “Çalınan Dikkat” veKaybolan Bağlar”
2. Yazarı, Richard Bach, “Martı Jonathan Livingston”

Herkese iyi okumalar diliyorum. Lakin okumakla kalmayalım, anlayıp yorumlayalım, önce kendimizi sonra yakın çevremizi değiştirelim. Benim umudum hala var. Umut İnsanda!
Umutmayalım, cesaret hayatın eleştirisidir.

Büyük öğretmen Fakir Bayburt’un ifadesiyle Sonsuz bir yaşam sonsuz bir umutla yaşanır”.

Sevgiyle kalın.

Ercan EROĞLU
Eğitim Bilimleri Uzmanı

#ErcanEroğlu #Eğitim #EzilenlerinPedogojisi #Paulo Freire  #Ekonomi #Filistin #İsrail #ÇEDES #Demokratikleşme #Özgürlük #gundemarsivi #ogrencisorunlari #egitimpolitikalari #butceacigi

Eğitim Sistemimizin Kaosu ve Ekonomi Politiğine Değinme

Ölüm ve Hayat Arasında Köye Dönüş

Eğitim Sistemimizin Kaosu ve Ekonomi Politiğine Değinme

Neoliberalizm, 1980’li yıllardan sonra dünyada ve bizde de 12 Eylül Askeri cuntanın darbesi sonrası uygulamaya sokulmuştur.

Pek çok ülkede yaşandığı gibi kamu yatırımları özelleştirilmeye başlanmış, ülkeler doğrudan dış yatırımlara açık hale getirilmiş, ticaret için koşullar serbest bırakılmış ve belki de en önemlisi devlet eğitim, sağlık gibi sosyal politikalardan çekilmeye başlamıştır.

Devletin kamusal eğitime ayırdığı payın/kaynakların azalması, okulların finansal sorunlarını kendi ek desteklerini yaratarak aşmaya zorlanması ve eğitim için özel öğretimin önünü açıp teşvik edilmesiyle eğitim de neoliberal politikalardan payını almıştır. Oluşan toplumsal eşitsizlikle birlikte eğitimdeki dönüşüm bir araya gelince insanların eğitime erişimleri, eğitim sistemi içinde kalış süreleri, eğitimden yararlanma olanakları ve toplumda var olmaları olumsuz yönde etkilenmiştir.

1840’ta ilk kez kullanılan sosyal adalet kavramı, ideal bir toplumsal düzen kurmak amacıyla 19. yüzyılın sonlarına doğru reformistler tarafından daha yoğun kullanılmıştır.

Çünkü neoliberal politikaların oluşturduğu yeni düzen adaletsizliklerin çoğalmasına yol açmıştır. Fakat günümüzde gelinen süreçte bu idealize edilen durumun tam tersi yaşanmaktadır. Neredeyse eğitimin tüm süreçleri paralı hale gelmiştir. Ülkemizde yaşanan ekonomik kriz ve işçi sınıfının ve orta direk olarak nitelenen kesimin çok hızlı bir şekilde yoksullaşmasına neden olmuştur. Bu da işçi sınıfının nitel ve nicel olarak dönüşümüne neden olmaktadır.

Bir önce yaptığımız açıklamalar bağlamında;

Uluslararası sermaye bölgesel ve çok taraflı, özel ve ulusal pek çok yatırım garanti kuruluşu, yabancı ülkelerdeki yatırımları politik risklere karşı garanti altına almak ister. Dünya Bankası, yatırımcıların politik risklerden kaynaklı kaygılarını (işçi hareketleri, grevler, salgın vb) gidermek üzere, dünyanın ilk çok taraflı yatırım garanti kuruluşu olan MIGA’yı yaratmış ve Türkiye bu ajansa 1988 yılında katılmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti de 1994 GATS anlaşmasına DTÖ kurucu üyesi olarak imza attı ve anlaşma TBMM’de 25 Şubat 1995’te onaylandı. Bu anlaşmayla yerel yönetimlerin ürettiği hizmetlerin, eğitimin vb. birçok alanın hızla özelleştirilmesi hedeflenmiştir.

1995’li yıllarda ülkemizin de müdahil olduğu Çok Taraflı Yatırım Anlaşması (MAI) yabancı sermaye yatırımları önündeki engelleri kaldırmayı amaçlar.

Andığımız bu anlaşmalar aslında ekonomi dünyamızı olduğu kadar eğitim ve gündelik hayatımızı da doğrudan etkiler.

Sosyal adalet kavramı ekonomik, toplumsal, siyasal eşitlik, fırsat eşitliği, özgürlük, çok kültürlülük, cinsiyet, farklılıklara hoşgörü, demokrasi, anadil eğitimi ve benzeri konularla ilişkili olarak ele alınabilir.

Eğitimde sosyal adaleti sağlamak için her bireyin eğitime ulaşması ve eşit derecede yararlanabilmesi önemlidir.

Bu nedenle ekonomik gelir dengesizliklerini, siyasal ya da toplumsal alandaki yanlış uygulamalar nedeniyle göç eden/etmek zorunda kalan insanları, ırkçılığa, cinsiyetçiliğe, homofobiye, sınıf ayrımcılığına maruz kalan bireyleri, engellilere yönelik olumsuz algıları olanları ve bunların eğitime yansımalarını irdelemek gerekir. Eğitimin bireye olan yararının yanı sıra ekonomik ve politik nedenlerle topluma yararının da olduğunu, bu yüzden hem bireyin hem de toplumun yararının olması gerektiğini savunmak gerekir.

Şimdi, burada açıklamalarımızı somut verilerle eğitim sistemimizin reel durumuyla anlatmaya çalışayım.

PISA 2022 sonuçları 2023 yılının son günlerinde açıklandı. Bu sınav ile 3 yıllık döngülerle uygulanan ve örgün eğitimdeki 15 yaş öğrencilerin katıldığı programda, öğrencilerin okuma, matematik ve fen alanlarındaki bilişsel becerileri değerlendiriliyor. Bu değerlendirmenin yanında öğrenciler, öğretmenler, okul yöneticileri ve velilere de anketler uygulanıyor. Bu anketler aracılığıyla, sosyoekonomik durum, öğrencinin kendisine ilişkin yargıları, farklı okul yapıları ve süreçleri gibi etkenlerin akademik başarıyı nasıl etkilediğine ilişkin çıkarımlar yapılabiliyor. PISA 2020 sınavına 82 ülke katılıyor. Türkiye, 453 puan ile 39. sırada yer alıyor. Önceki döngü olan PISA 2018’de Türkiye 41. sırada yer alıyordu. PISA 2022’de OECD ülkeleri arasında ise ilk üç Japonya, Güney Kore ve Estonya. Türkiye, sadece OECD ülkeleriyle karşılaştırıldığında 32. sırada maalesef. Türkiye’nin puanları matematik sınavında aynı düzeyde kalırken, okuma puanı 10 puan azaldı, fende ise 8 puan arttı. OECD ortalamasında ise her üç alanda da puanların düştüğünü görüyoruz. Türkiye’nin okuma ortalamasındaki 10 puanlık düşüş, yarım dönemlik kayıp olarak yorumlamak olasıdır.

“PISA 2022’ye Türkiye’den katılan çocukların yüzde 19,3’ü, yani neredeyse beşte biri, para eksikliği nedeniyle haftada en az bir kez yemek yemediklerini bildiriyorlar.”

PISA 2022, öğrencilerin ortalama puanlarının ne kadarının sosyoekonomik durumla açıklanabildiği de inceleniyor. OECD ortalamasında matematik puanlarının yüzde 15,5’i, Türkiye’de yüzde 12,6’sı sosyoekonomik durumla açıklanıyor. Sosyoekonomik durumu ilişkin bir gösterge olarak da değerlendirilebilecek uluslararası ekonomik, sosyal ve kültürel statü endeksi ise bir birimlik değişikliğin kaç puan artışa karşılık geldiği ortaya okuyor. Sadece bir birimlik bir değişiklikle Türkiye’deki öğrencilerin ortalama matematik puanında 27 puanlık artış olması sağlanabiliyor. Bu değişim, öğrenciler arasında bir okul yılının üzerinde fark yaratıyor. OECD, uluslararası ekonomik, sosyal ve kültürel statü endeksine göre dezavantajlı olmalarına karşın PISA’da üst düzey performans gösteren öğrencileri “akademik olarak dayanıklı” olarak tanımlıyor. Türkiye’de bu öğrencilerin oranı (yüzde 11,7) az bir farkla da olsa OECD ortalamasının (yüzde 10,2) üzerinde. Salgın döneminde de sıkça gündeme gelen ve sosyoekonomik olarak dezavantajlı çocukların okula devamı ve eğitim çıktılarının iyileştirilmesinde kilit politikalardan biri olan gıdaya erişime de PISA 2022’de yer veriliyor. PISA 2022’ye Türkiye’den katılan çocukların yüzde 19,3’ü, yani neredeyse beşte biri, para eksikliği nedeniyle haftada en az bir kez yemek yemediklerini bildiriyorlar. (https://www.egitimreformugirisimi.org/bir-bakista-pisa-2022)

Dünyanın çoğunda, bir çocuğun aldığı eğitimin süresinin ve niteliğinin önemli bir düzeyde anne babasının sosyoekonomik düzeyiyle doğrudan ilişkisi olduğu bir gerçek. Devlet okullarının amacı bütün çocuklara ailelerinin gelir düzeyinden etkilenmeden nitelikli ve istedikleri kadar eğitimi parasız, ayrımcılığa uğramadan, planlı ve bilimsel bir şekilde sunmaktır.

Sosyal adalet ve eşitliğin eğitimde sağlanabilmesi için ilk koşullardan biri eğitime ayrılan kaynaklarla ilgilidir. Bu nedenle MEB bütçesinde ihtiyaç duyulan kalemlerin arttırılması, MEB bütçesinin yerelden merkeze doğru okul bütçesi temelli oluşturulması önerilmektedir. Okulların velilerden gelir kaynağı (aidat, çocuk kulübü vb.) oluşturmasına izin verilmemelidir. Okulların kendi kaynağını yaratması yönündeki beklentiden vazgeçilmelidir. Ailelere okul çağındaki çocukları için destek sağlanmalıdır. Eğitimde dezavantajlı grupların eğitimine daha fazla kaynak ve öğretmen ayrılarak sorun giderilmelidir. Öğrencilerin kendilerini (akademik, kültürel, fiziksel, sanatsal vb) çok yönlü geliştirebilmeleri için okulların bu hizmetleri parasız sunması sağlanmalıdır. Okulların etkinliklerine katılmak ailenin gelir düzeyinden bağımsız olmalıdır.

Farklılıkları kabullenmeyi sağlamak için çok kültürlü eğitim desteklenmelidir.

Müfredatlar bu konuda gözden geçirilmeli, kültürel çeşitliliği ortaya koyacak eğitim ortamları düzenlenmelidir. Okulların bütün bileşenlerinin (öğrenci, öğretmen, veli, personel vb) katılımını sağlayacak düzenlemeler yapılmalıdır. Dezavantajlı grupların ayrıştırılmaması, demokrasi kültürü, sosyal adalet ve eşitlik için yöneticilere ve öğretmenlere özel eğitimler verilmelidir.

Son yıllarda dünyanın çeşitli ülkelerinden (Gana, Nijerya, Afganistan, Irak ve özellikle de Suriye’den) gelen çocukların ve yetişkinlerin eğitimin her kademesine erişimleri kendi yurttaşlarımızı mağdur etmeden sağlanmalıdır.

Aslında eğitim sistemimizin/eğitim emekçilerinin, ülkemizin içinde yaşadığı kaostan, çöküşten bağımsız olmayan o kadar çok sorunu var ki… Fakat bu sorunları çözmek için önce iktidarın bu sorunların farkında olması gerekir. Ama maalesef o farkındalığı göremiyoruz.

 

Bu konuyu da örneklendirerek yazımızı sonlandırmış olalım.

2004 yılında öğretim programlarında, içinde bulunduğumuz çağ, “bilginin hızla yenilenerek üretildiği çağ” olarak nitelendirilmiştir. Bu özelliklere bağlı olarak toplumun bireylerinin sahip olmaları gereken özellikler “bilgiye ulaşma, bilgiyi kullanma ve üretme” olarak ortaya konulmuştur. Gündem yaratan ve kamuoyunu yönlendiren açıklamalar ilgili çevreleri etkilemiştir. Müfredatın uygulamaya geçmesi için akademisyenler, müfettişler ve formatör öğretmenler aracılığıyla binlerce öğretmene milyonlarca masraf yapılarak eğitimler verilmiştir. Ayrıca on milyonlarca ders kitabı yeniden basılmıştır. Birçok eğitim materyali yeniden tasarlanmış ve üretilmiştir. Peki, sonuç ne oldu? Hiç! Koca bir hiç! Biraz önce sözünü ettiğimiz uluslararası sınav sonuçları ortada. Lise ya da üniversiteye giriş sınavlarında öğrencilerimizin aldığı sonuçlar ortada. Fazla söze gerek yok. Halkımıza, eğitim emekçilerine hamaset dolu sözler söyleyerek onların aklını çelmeye devam etmenin anlamı yok.

Ercan Eroğlu

TKP’nin ‘KOMÜNİZM’inin Eleştirisi

Bugün neredeyse dünyanın tamamına hâkim olan ekonomik sistem kapitalizme dair şimdiye dek pek çok şey yazıldı çizildi. Kapitalizm elbette ekonomik bir terim olarak taşıdığı anlamın çok çok ötesinde bugün dünyanın tamamına hâkim olan maddeye dayalı sosyal, ahlaki ve felsefi sistemlerin de genel adıdır. Kanımca kapitalizm hakkında yazılmış hiçbir eser Karl Marx’ın Das Kapital’inin yerini tutamaz. Bu yüzden haddimi aşmayıp kapitalizmi eleştirme işini sevgili Karl Marx’a bırakarak; ben, kendini ‘komünist’ olarak tanımlayan biri olarak, komünizmi eleştirmek istiyorum. Ama önce Türkiye Komünist Partisi Emekçi Kadınlar Komitesi tarafından hazırlanan Kadın ve Ülke dergisinde yayınlanan “Sömürü nedir, işçiler nasıl sömürülür?” başlıklı makaleyi noktasına virgülüne dokunmadan sizlerle paylaşmak istiyorum.

Kapitalist toplumun hâkim sınıfı burjuvazi (patronlar) bu düzenin değişmez olduğuna inanmamız için her türlü yola başvurur. Bizi uysal köleler haline getirmek için, televizyonu, okulu, sinemayı, müziği, camiyi, her şeyi kullanır. İnsanlar arasındaki eşitsizliğin doğal, bu düzenin de ebedi olduğunu söylerler. Peki bu dünya hep böyle miydi? Dedemizin, dedemizin dedesinin, bizim giydiğimiz ceketin kumaşı aynı teknikle mi üretiliyordu? Peki; dikiş makineleri, kumaş fabrikaları, nakliye için kamyonlar, enerji olarak elektrik, traktörler o dönemlerde de var mıydı?
Bundan bin yıl önce insanlar ne üretiyorlardı, nasıl üretiyorlardı ve nasıl bölüşüyorlardı? Bu soruya cevap verebilirsek sömürünün ne olduğunu ve bizi nasıl sömürdüklerini daha iyi anlayabiliriz.

Üretim nedir?

İnsanlar, doğadan edindikleri ham maddeyi, enerji kaynağını üretim için bir araya getirip doğayı dönüştürerek kendileri için tüketim maddesi haline getirmişlerdir. İnsanların doğadaki maddeleri, insana yararlı hale getiren çalışmalarına üretim diyoruz. Üretim faaliyeti sonunda ortaya çıkan maddelere de ürün diyoruz.

Üretimin gerçekleşmesi için; üretim araçları, emekçiler ve üretim tecrübesi, bilgisi gereklidir. Bunlara üretici güçler denir.

Üretim araçları nedir? Başta toprak olmak üzere bütün doğal kaynaklar (ormanlar, sular, madenler vb.), bu kaynakları işlerken kullanılan her türlü araç-gereç; makineler, fabrikalar, nakliye araçları, yollar, köprüler, tünellerin tümüne üretim araçları denir. Üretim faaliyetini gerçekleştiren insanlara da emekçi denir. Makineleri yapan, onları çalıştıran emekçilerdir. Üretimin nasıl gerçekleşeceği, ürünün nasıl paylaşılacağını belirleyen ilişkilerin tümüne üretim ilişkileri denir. Üretim ilişkilerinin temelinde mülkiyet ilişkileri vardır.

Tarihteki üretim biçimleri

1. İlkel komünal (ortaklaşa) toplum: İnsanlar bir milyon yıl önce artık hayvan olmaktan çıkmış, yarı vahşi insan toplulukları olarak yaşıyorlardı. Bu dönemde insanlar arasında işbirliği esastır, işbölümü henüz oluşmamıştır.
2. Köleci toplum: Bu toplumun temel özelliği, köle emeğinin sömürülmesine dayanmasıdır. Sınıflar oluşmuş, devlet örgütlenmesi insanlığın karşısına çıkmıştır. Köleci toplumda iki temel sınıf vardır: Köleler ve efendiler.
3. Feodal toplum: Feodal toplumda köleler artık bir insan olarak kabul edilen serflere dönüştüler. Serfler toprağın bir parçası olarak alınıp satılabiliyordu. Bu toplumda iki temel sınıf serfler (köylüler) ve toprak beyleriydi.
4. Kapitalist toplum: Kapitalizm sömürüyü en iyi gizleyen üretim biçimidir. İnsanlar hukuk karşısında eşittir. Ama parası olan kazanır. Kapitalist toplumda iki temel sınıf burjuvazi (patronlar) ve proletarya (işçi sınıfı) dır.
5. Sosyalist toplum: Sınıfları ve sömürüyü ortadan kaldırmak üzere kurulan bir üretim biçimidir. Eğitim, sağlık, ulaşım, konut gibi tüm insani ihtiyaçlar devlet tarafından karşılanır. Çalışma herkesin hakkı ve görevidir.

Artı-değer

Kapitalizmde sömürü, patronun, işçinin ürettiği artı-değere el koyması ile olur. Kârın kaynağı dolaşımda değil üretimdedir. İşçi günde sekiz saat çalıştığında, iki saatinin karşılığını alır. Çünkü bu iki saatte ürettiği mal ücretini karşılar ama altı saat de patron için çalışır. İşte bu fazladan saatler işçinin artı-değeri ürettiği saatlerdir.

  1. Kapitalist toplumda sömürü gizlenmiştir.
  2. Kapitalizmde işçiler ücretli kölelerdir.
  3. Kapitalizmde her şey alınıp satılır bir maldır.
  4. Bir malın değeri o malın üretimi için harcanan ortalama emek miktarı ile ölçülür.
  5. İş gücü de bir maldır.
  6. Ücret emeğin değil, iş gücünün fiyatıdır.

Kapitalizmde sömürü nasıl işliyor?

Kapitalist üretimin iki temel unsuru vardır: Emek ve sermaye. Bizim cebimizdeki paranın sermaye olabilmesi için kâr getirecek bir faaliyet için yatırılmış olması gerekir. Sahip olduğunuz apartman dairesi ya da otomobil sermaye değildir. Ama aynı otomobil bir otomobil galericisinin elinde, aynı daire bir emlakçının elinde sermayedir. Sermayenin kaynağı, kapitalistlerin tutumluluğu değildir. Daha çalışkan olmaları hiç değildir. Sermayenin kaynağı emek gücünden başka satacak bir şeye sahip olmayan işçilerin karşılığı ödenmeyen emekleridir.
Kapitalizmde mal yani meta üretilir. Ürün ile mal (meta) aynı şey değildir. Ürünün mal olabilmesi için satılmak üzere üretilmesi gerekir. Kapitalizmde üretilen malı kimin kullanacağı önceden bilinmeden, pazar için üretilmektedir. Bu şekilde üretilen her şey metadır. Kapitalizm her şeyi alınır satılır bir hale getirir. Kapitalizmde üretim kâr için olur; ihtiyaç gidermek için değil. Yani süt üretmek kârlıysa süt üretir patron, onun için insan sağlığı ve bebeklerin gelişimi önemli değildir.

Metaların değeri nasıl belirleniyor? Neden 1 metre kumaş değil de, o kumaştan yapılmış bir pantolon daha değerlidir? Çünkü kumaş kesilmiş, dikilmiş, pantolon haline getirilmiştir. Yani ona kumaştan daha fazla emek verilmiştir. Peki, pantolonun değeri, fiyatı nasıl saptanıyor? Pantolonun kumaştan fiyat farkı, kumaştan pantolona dönüştürülürken ona eklenen emeğin değeri kadardır. İşçiler kapitalistlere emek değil, işgücü satarlar. Kapitalistler ücret için emeğin karşılığı derler. Oysa işgücü emekçinin çalışırken harcadığı fiziksel ve zihinsel yetilerin toplamıdır. Emek ise işgücümüzü satarak ortaya çıkardığımız ürüne kattığımız şeydir. Ayakkabı ustası, ayakkabı yapma yeteneğini patrona satar, ayakkabıyı değil. İşçi ayakkabıyı imal etmeye başladığı andan itibaren emek oluşmaya başlar. İşgücü, kapitalist düzende, diğer metalar gibi alınıp satılan bir metadır. Metaların değeri üretimi için gerekli emek zamanı ile saptanıyordu. İş gücünün değeri de üretilmesi gerekli olan emek zamanı ile ölçülür.”

(TKP Emekçi Kadınlar Komitesi, “Sömürü nedir, işçiler nasıl sömürülür?”, Kadın ve Ülke Dergisi, 2005)

Komünizm, dünya tarihinde çok büyük etki yaratmış, büyük kitleleri peşinden sürüklemiş bir ideoloji hiç kuşkusuz.
Marx, kapitalist düzende yaşanan haksızlıkları ortadan kaldırmanın tek yolunun, devleti kanlı bir devrimle yok edip önce bir (proletarya) diktatörlük kurmak ardından da sürekli devrimlerle başta özel mülkiyet olmak üzere din, ahlak, hukuk ve aile gibi değerleri ortadan kaldırarak içerisinde cinsel sınırın da olmadığı sınırsız ve sınıfsız bir toplum düzeni kurmaktan geçtiğini söylüyordu.

Bu ütopyayı gerçekleştirmek için yirminci yüzyılda dünyanın pek çok ülkesinde ihtilaller, ihtilal denemeleri, terör ve anarşi eylemleri düzenlenmiş ve düzenlenen bu eylemlerde milyonlarca insan ölmüş, bir o kadarı da sakat kalmıştır. Sonuçta bir ekonomik model olan komünizmi yaymak için bunca savaşa, can kaybına ve yıkıma gerek var mıydı? Daha demokratik, daha insancıl yöntemlerle komünizm propagandası yapılamaz mıydı? Ek olarak Stalin, Mao, Pol Pot gibi komünist liderlerin iktidarda oldukları ülkelerde yaptıkları katliamlar, rejim aleyhtarı insanları kurşuna dizdirmeleri, halkın üzerinde kurdukları büyük baskılar, kapitalizmden daha iyi, daha insancıl olduğu savunulan bir ideoloji açısından, nasıl yorumlanabilir? Komünizmin iktidarda kaldığı 70 yıl boyunca öldürdüğü 142 milyon 917 bin insan yok sayılabilir mi?

Komünizmin temeli, maddenin sonsuzdan beri var olduğu ve var olacağı inancına dayanan (tarihsel) materyalizme dayanır. Dolayısıyla komünizm, herhangi bir şekilde yaratıcının varlığını da kabul etmemektedir. Peki ama Big Bang Teorisi’ne göre evrenin bir başlangıcı ve sonu olduğu kanıtlandığına göre, bu durumda komünizm temelinden sarsılmış olmuyor mu?

Komünist ideolojinin, bu makalede anlatılmasa da, temel mantığını incelediğimizde Evrim teorisini kendisine temel aldığını ve insanları “gelişmiş hayvanlar” olarak gördüğünü biliyoruz. Marx, Charles Darwin’in insanların hayvanlardan evrimleşerek oluştuğunu öne süren evrim teorisinden çok etkilenmiş ve Engels’e yazdığı mektupta, Evrim teorisinin kendi felsefesinin doğa tarihi açısından temelini oluşturduğunu, söylemişti. Bilindiği üzere evrime göre ağaçlarda yaşayan maymunlar, zamanla yedikleri meyvelerin bitmesiyle yere inmiş ve doğal şartların kendilerini zorlamasıyla (doğanın diyalektiği) da insanlaşmışlardı. Komünizme göre de insan evrimleşerek oluşmuş ve daha sonra ise tarihin diyalektiği içinde din, ahlak, hukuk, devlet, aile gibi sömürü kurumlarını üretmiştir. Şimdilerde zorla ayakta tutulmaya çalışılsa da Evrim teorisi yıkıldığına göre bu durumda kendini bu teoriye yaslayan komünizm de onunla birlikte yıkılmış olmuyor mu?

Baştan söyleyeyim, bu soruların bende cevabı var. İlahi Adalet Komünizm adlı kitabımda bunları ve daha fazlasını tartıştım. Dileyen oradan okuyabilir. Bu soruları komünizmi iktidara taşıma iddiasında olanlara soruyorum.

Komünizmin hedeflediği, dini ve ahlaki değerlerinden uzaklaşmış yalnızca doğal ihtiyaçları ve cinselliğinin karşılanmasıyla tatmin olan insanlardan oluşan toplum, o ana kadar kazandığı din, ahlak, hukuk, aile gibi değerlerini reddederek, hem biyolojik, hem de diyalektik açıdan tersine bir evrim sürecine girmiş olmuyor mu?

Komünizme göre; ağaçtan yere inen maymunların doğal şartların zorlamasıyla ürettikleri din, aile, ahlak, hukuk ve devlet gibi kurumlar, insanların birbirlerini ezmelerine neden olan ve ileride yıkılması hedeflenen olan üst yapı kurumlardır. Oysa insanlar bu kavramlar olmadan önce tamamen sınırsız ve kuralsız bir hayat sürmekteydi. “İlkel komünal toplum” olarak adlandırılan bu yapı içinde üretim, yeteneğine göre, kolektif olarak yapılmış, tüketim de, ihtiyacına göre, yine kolektif olarak karşılanmıştır. Cinsellik sınırsız olarak uygulanmış, bütün toplum fertleri dini ya da ahlaki bir zorlama olmadan birbirleriyle özgürce cinsel ilişkide bulunmuşlardır.

Komünistlerin düşüncelerine göre, bu ilkel komünal toplum, insanlar için en ideal toplum yapısını oluşturmaktadır. Bu yüzden insanların sonradan uydurdukları din, ahlak, hukuk, aile, devlet gibi kavramları terk ederek yeniden bu modeli gerçekleştirmeli, sınırsız özgürlüğe ve doyuma ulaşmalıdırlar.

Görüldüğü gibi komünizmin vadettiği böyle bir toplum, yalnızca maddi değerlere önem veren insanlardan oluşacaktır. Ve maddesel ihtiyaçları karşılanan bu insanlar için kim tarafından, nasıl ve niçin yönetildikleri de bir önem taşımayacaktır. Bu ihtiyaçların karşılanması onlar için yeterli olacaktır.

Bu bağlamda ilk sorum: Komünizmin insan ilişkilerindeki en önemli etkenin ekonomik çıkarlar olduğunu savunması pusuda bekleyen bir başka materyalist dünya görüşü olan kapitalizme de kapı aralamayacak mıdır?

İkinci sorum: Dini, ahlaki ve milli değerlerinden uzaklaşmış yalnızca doğal ihtiyaçları ve cinselliğinin karşılanmasıyla tatmin olan kendi sorunlarına gömülmüş insanlardan oluşan yığınlar, başka ulusların kontrolüne rahatlıkla girerek güdülecek birer sürü haline gelmeyecekler midir?

Komünizm sanıldığının aksine ilk defa Marx tarafından ortaya atılmış bir ideoloji değildir. Bunun en iyi örneklerinden biri Şeyh Bedrettin’dir. Şeyh Bedrettin, Marx’dan yüz yıllar önce, Marksizmle büyük paralellik gösteren “yerli ve milli” bir komünizmi benimsemiş ve yaymıştır. Uğrunda idamı göze aldığı düşüncelerini paylaştığı “Varidat” isimli kitabında “yerli ve milli” komünizmini şöyle açıklıyor:

“… Allah, dünyayı yarattı ve insanlara verdi. Demek ki dünyanın toprağı ve bu toprağın bütün ürünleri insanların ortak malıdır. Ben senin evinde, kendi evim gibi oturabilmeliyim. Sen benim eşyamı kendi eşyan gibi kullanabilmelisin. Çünkü bütün bunlar hepimiz içindir ve hepimizindir. Tabii bunlara Allah’ın bizim yarattığı kadınlar da dâhildir…”

Dikkat ederseniz bu görüşler komünizmin dönem ve bölge şartlarına göre uyarlanmasından başka bir şey değildir.

Peki, TKP neden, Şeyh Bedrettin’in yaptığı gibi, komünizmi çağın ve bölgenin şartlarına uyarlamak yerine kolaycılığa kaçıp 19. yüzyıldaki ilkel haliyle pazarlamaya çalışıyor?

Söylediğimiz gibi Marksist teoriye göre komünist parti kanlı bir devrimle iktidara gelecek fakat ilkel komünal toplum yapısı tam olarak yerleştiğinde kendini feshederek ortadan kaybolacaktır. Peki, güçlü olanın zayıfı ezdiği orman kanunlarının işlediği ilkel komünal toplumda toplumsal düzen nasıl sağlanacaktır? Ve reel sosyalizm uygulamalarındaki ceberrut devlet uygulamaları bu ilkel komünal fantezinin neresine durmaktadır?

Bilindiği gibi Marksizmin sosyolojik teorisi toplumların tarihi gelişmelerini üç aşamada sınıflandırıyor: feodalizm, kapitalizm ve son olarak da komünizm. Marx tarafından bu tarihi süreçler, zorunlu geçişler olarak öngörülüyordu. Fakat öyle olmadı, kapitalizm geçirdiği onca krize rağmen her seferinde toparlanıp zombi gibi yoluna devam etti.

Acaba Marx’ın teorisinde bir hata mı vardı?

Marx’ın öngörüsüne göre; kapitalist toplumun gelişme sürecinde başlangıçta var olan küçük işletmeler zamanla holdingler, karteller, tröstler tarafından yutulur ve sermaye yalnızca belli tekellerde toplanır. Kapitalizmin sonucunda mal ve paranın tek elde toplanmasıyla fakir halk isyan eder ve bir iç savaşla komünist düzen iktidara gelir. Peki, bu taktiği biz biliyorsak kapitalistler bilmiyorlar mı?

Ayrıca komünizmin hedefi olan din ve ailenin ortadan kaldırılması aynı zamanda kapitalizmin de hedefi durumunda. Bilindiği üzere liberal ekonomi de devletin sosyal hayattan, ekonomiden çekilmesi ve zorlayıcılığının kalkması için mücadele ediyor. Aile, ahlak, din gibi hayatı kendince düzenleme iddiasındaki yapılar kapitalizmde de liberalleşme politikaları sayesinde daha kolay yok olmaktadırlar. Din, aile ve ahlak gibi kavramlar yok olurken sermayenin tekelleşmesi daha da hızlanmaktadır. Tuhaf bir şekilde birbirine zıt, birbirinin antitezi olan her iki ideolojinin de aynı şeyi savunuyor görünmesi bir tesadüf mü, yoksa çelişki mi?

Marx, devrimin Almanya, İngiltere gibi en gelişmiş kapitalist ülkelerde gerçekleşeceğini öngörüyordu, oysa devrim Rusya gibi az gelişmiş bir ülkede gerçekleşti. Bu durumda Marx’ın öngörüleri yanlış mı çıktı?

Osman Akyol

örümcek kafa

Sizi Rahatsız Etmeye Geldim!

Bir gün bir eve hırsız girmiş, tam orayı burayı karıştırırken kapı sesini duymasıyla balkona çıkıp namaz kılmaya başlamış. Ev sahibi hırsızı farkedince, hırsız bağırmaya başlamış “Namaz kılana saldırıyorlar, dinimizi kurtarın” diye.

Çocuk istismarı konusunu savunduğum için tatsızlık yaşadım bugün! Sözüm alenen aynen şu şekilde:

”Bütün cemaatler ve Tarikatlar kapatılmalı, bunların İslam dini ile zerrece alakası yoktur ve bunlar var oldukça daha çok çocuk istismarı yaşarız. Bütün cemaatler ve tarikatlar, istisnasız fıkıhta bunun karşılığını buldukları için, bu ve buna benzer olaylar yaşanıyor ve yaşanacaktır.“

Adamlar bana ”Dinimize saldırıyor“ yahut ”İslam’a saldırıyor“  bazısı da ”Cemaatlerde tek tük oluyor, hepsi öyle değil“ diyerek absürt açıklamalar getirip saldırıya geçtiler.

Sözümün arkasındayım, bu ve buna benzer olaylar tüm cemaatlerde ve tarikat erbabında var, var olacaktır ve hep vardı zaten! Fıkhınız bozuk kardeşim sizin! Din anlayışınızda sorun var, sizin dininiz ve yol yordamınızın İslam ile zerrece alakası yoktur ve kalmamışta.

Cemaatleriniz Holding, Şeyhleriniz CEO, müritleriniz de köleleriniz!

Ne diyor fıkıh bu konuda? Buyurun okuyalım!

”Cumhur, evliliğin aktedilmesi için bülûğ ve akıl şartı koşmamışlardır. Dolayısıyla küçüğün ve delinin evliliğinin sahih olduğunu söylemişlerdir.

Dört mezhep imamının da dâhil olduğu cumhurun görüşüne göre (el-Münzir’in iddiasına göre ise, icmaya göre) kefaeti (denklik) bakımından küçük kızın evliliği câizdir.
Delillerin kaynakları: (el-Muğnt, VI, 486; el-Mebsür , IV, 212; el-Bedâyi’, II, 240-246; el-Kavaninü’l-Fıhktyye, 19f Muğni’l-Muhtâc, 111, 168 vd.)“

“Hanbelilere göre küçükleri ( bülûğa ermemiş çocukları) baba, vasî ya da hakim, Malikilere göre baba, dede, vasî  ya da hakim, Hanefilere   göre baba dede ve bunun dışındaki asabelerden biri, Şafiilere göre baba ve dede evlendirebilir. Bkz. Vehbe  Zuhaylî , el-Fıkhü’l-İslâmî ve Edilletühû, Dımeşk, 1989, VII, 180 vd.

Siz önce bu rezaleti temizleyin, sonra bana saldırın! Siz Müslümansınız da biz Minionlar dininden miyiz?

Alenen söylüyorum tekrardan, Süleymancısı, Nurcusu, Kadirisi, Halvetisi, Uşşakisi, Farukisi, Nakşibendisi, İsmailağacısı ve ne kadar ismini sayamadığım cemaat ve tarikat varsa, hepsinde istisnasız çocuk istismarı vardır ve üstü örtülür. Hepsi de Kutubbi Sittedeki Hadis ve fıkıhtan beslenir.

Sizin dininiz İslam dini değil, siz Emevi dininin mensubusunuz! Sonra kalkıp “Gençler niye ateizme kayıyor” diye feryad-ı figan ediyorsunuz.
Niye olacak, sizin ve fıkhınız yüzünden! Bu dini bilmesem, ben bile ateist yahut deist olurdum sizlerin fıkhınızı okudukça!

Mustafa Çelebi

https://xn--gndemarivi-9db80j.com/zemzemin-gizemi-yoktur/?amp=1

https://xn--gndemarivi-9db80j.com/hangi-islam-5-hem-haram-hem-helal/?amp=1

Kişisel Tanrı Tecrübem ve Tartışılabilir İlahi Adalet Düşüncesi

Din felsefesi (teoloji) ve kelam ilminin Tanrı ve Tanrı’nın varlığının ispatına yönelik getirdiği temel deliller, sübjektif de olsa yaptığı tanımlamalar, dinsel konularla amatör düzeyde de olsa ilgilenen pek çok kişinin malumudur.
Bu delilleri tekrarlamak yerine bu kısa makalemde kişisel Tanrı tecrübemi ve bu tecrübenin bende uyandırdığı “İlahi Adalet” düşüncesini/inancını okurlarımla paylaşmak istiyorum.
İşte, kişisel yolculuğumda beni Tanrı’ya götüren ipuçları…

Giz perdesinin ardındaki şefkat eli…

Vücudumuzun göğüs, kol ve bacak gibi çeşitli yerlerinde yedek damarlar vardır. Bu yedek damarlar, damar tıkanıklığı vakalarında, asıl damarın tıkanan bölümünü cerrahi operasyonlarla bypass (baypas) etmek için tıpta kullanılıyor. Peki, bu operasyonların yapılacağını düşünerek vücuda bu yedek damarları koyan kim?
İnsan soluduğu zaman, içine çektiği havayla beraber aldığı oksijenin % 16’sını geri dışarı verir. Ne tesadüftür ki, bu miktar, suni teneffüs esnasında hastayı hayata döndürecek miktardaki oksijendir.
Bir yaralanma vakasında akan kan, hava ile temas edince yaklaşık 10 dakika içinde pıhtılaşır. Pıhtılaşma neticesinde damardaki yırtık tıkanarak kanın dışarı akması engellenir. Kanamanın durmasını sağlayan pıhtılaşmayı kandaki “fibrinojen” adı verilen bir protein sağlar. Pıhtılaşma kanamayı tek başına durduran bir etken değildir elbette, başka faktörler de vardır. Örneğin kanama esnasında damarlarda bir daralma olur, bu da dışarı akan kanın miktarını ve hızını azaltır. İnsanın yaşamı söz konusu olunca giz perdesini aralayıp müdahale eden şefkat eli kimin?
Yağmur damlası yere düşerken yerçekiminin etkisiyle başlarda biraz hızlanır. Hızlandıkça da sürtünmeden kaynaklanan bir hava direnciyle karşılaşır. Hızlanma, ta ki hava direnci damlanın ağırlığına eşit oluncaya kadar sürer. Yağmur damlası, tam da bu noktadan sonra, Tanrı’nın bir nimeti olarak, en son ulaştığı limit hızla ağır ağır yere düşmeye başlar… Yoksa 558 km hıza ulaşacağı tahmin edilen yağmur damlası bile tek başına yeryüzünde yaşamı sonlandırabilirdi. Fizik kanunlarını bitkilerin ve canlıların yaşamlarını dikkate alarak düzenleyen şefkat eli kimin?
Anne sütü mucizevi bir şekilde ilk altı ay (kimilerine göre ilk dört ay) bebeği hastalıklara karşı korur. Anne sütündeki “kolostrum” adı verilen antikorlar, bebeğin savunma sistemini güçlendirerek ilk altı ay vücudunun mikroplara karşı bağışıklık kazanmasını sağlarlar. Görüldüğü gibi yine aynı şefkat eli vahşi doğaya dur demiş: Mikroplara karşı kendini savunamayacak durumdaki bebek; bir istisna olarak ilk altı ay korunmuş ve her şeyi sonradan öğrenmek zorunda olmasına rağmen, annesini emmeyi öğrenmiş olarak dünyaya gelmiştir.

Doğada hiçbir şey israf edilmez…

Canlıların solunum yoluyla atmosfere attığı karbon dioksit gazı (CO2), bitkiler tarafından “fotosentez” yoluyla besine dönüştürülür.
Peki, bu nasıl gerçekleşir?
Havadaki atık karbon dioksit gazı, bitkiler tarafından yapraklarındaki pigmentler aracılığıyla alınır. Alınan bu karbondioksit gazı, bitkinin kökleri kanalıyla aldıkları suyla birlikte, güneş ışığının da devreye girmesiyle, kimyasal tepkimeye girerek bitkilerin besin kaynağı olan glikoza (nişastaya) dönüşür. Yani bitkiler, karbon dioksiti kullanarak hem havayı temizlerler hem de biz insanlar (hatta hayvanlar) için vazgeçilmez temel besin kaynağı olarak besin zincirindeki yerlerini alırlar.
Karbon, canlıların yapısını oluşturan en temel elementtir. Karbonun ana kaynağı ise, atmosferde ve sularda çözünmüş halde bulunan karbondioksittir.
“Karbon döngüsü” ve “fotosentez” olayları; her ikisinin de değişmezi karbon olan bileşik kaplar benzeri iç içe geçmiş kimyasal olaylardır. Fotosentez olayıyla birlikte havadaki karbondioksitin “karbonu” bitkilere, oradan da onları yiyen diğer canlılara geçer. Canlılar yaşamları için gerekli olan enerjiyi, vücutlarındaki besinleri solunum yoluyla aldıkları oksijenle yakarak açığa çıkan enerjiden temin ederler. Hücrelerde gerçekleşen bu yanma olayı sonunda açığa çıkan karbondioksit gazı solunum yoluyla tekrar atmosfere salınır. Bu olay, kendisinin ne işe yaradığını bilmeden “su döngüsü” gibi doğada tekrarlanır durur.
Keza ölen canlıların cesetleri de ziyan edilmez, topraktaki mikro organizmalar (çürükçül bakteriler) tarafından çürütülerek elementlerine ayrıştırılır ve bu elementler doğada tekrar başka canlıların yapımında kullanılır. Ayrıca bitki ve diğer canlıların fosilleri toprak altında uzun süre kalırlarsa, insanoğlunun yüzyıllardır uğrunda savaştığı petrol oluşur.
Doğada hiçbir şeyi israf etmeyen kör tesadüfler midir, yoksa her şeyi bilen gören, bütün disiplinlerden anlayan mutlak bir irade ve akıl sahibi olan Tanrı mıdır?
Vücut fonksiyonlarımızın sürmesi için gerekli olan normal vücut ısısı 37° dir. Vücudumuz bu ısıyı hep korur, aksi halde vücut fonksiyonlarımız için gerekli olan kimyasal tepkimeler gerçekleşmez ve hastalanırız. Spor yaparken, yazın güneşte kaldığımızda ve kalın giyindiğimizde vücut ısımız artar ve istem dışı olarak terleriz. Terimiz, buharlaşmak için kendisine gerekli ısıyı vücudumuzdan emerek vücut ısımızı ayarlar/düşürür. Yani terleme vücudumuz için bir tür klima görevi görmektedir. Bu ağdalı fizik ve kimya yasalarını akılsız, kör ve sağır atomlardan oluşan et ve kemik yığını vücudumuz nereden biliyor olabilir?
Çok kötü gibi görünen cinayet, kaza gibi trajik olaylar da boşuna değildir. Aristoteles (MÖ 384-322)’in yorumuyla, “Trajedi, izleyenlerin acıma ve korku duygularını uyandırarak ruhlarını kötü düşüncelerden arındırır.” (Aziz Çalışlar, Tiyatronun ABC’si) Sosyolojik bir olgu olarak savaş zamanlarında adi suçlarda görülen azalma, belki de insanların savaş gibi bir trajediden ders çıkarmasıyla, “doğadaki hiçbir şeyin ziyan edilmemesi” ilkesinin bir başka açıdan örneğini oluşturur.

Tanrısal sanat…

Doğadaki mucizeler kabilinden konular değişik yazarlar tarafından çok fazla işlendiği için, biz daha çok Tanrı’nın sanatçı yönünü öne çıkarmak fikrindeyiz. Tanrı, doğadaki en mükemmel varlık olan insana; sindirim sistemi, boşaltım sistemi, sinir sistemi, solunum sistemi, dolaşım sistemi, iskelet sistemi; göz, kulak, burun, dil ve deri gibi mükemmel sistemler ve duyu organları bahşetmenin yanında estetik görünümünü de unutmamıştır.
İnsanın dış görünümünde ilk göze çarpan estetik detay, Aristo’nun güzellik “kriterleri” arasında da saydığı simetridir. İnsan vücudu, tam ortasından geçen hayali bir simetri eksenine göre simetriktir.

İnsanda Simetri

İnsandaki estetik detaylar simetriyle bitmiyor, “güzelliğin kod numarası” olarak adlandırılan “altın oran” da kullanılmış.
Eski Mısır ve Yunanlılar tarafından keşfedilip Antikçağ’daki ressam ve heykeltıraşlar tarafından mimaride ve sanatta kullanılan altın oran, yaklaşık 1,61 sayısına tekabül eden bir matematiksel oran. İnsan gözüne hoş gelen bu orana, başta insan vücudu olmak üzere; ağaç dallarında, ayçiçeğinde, çam kozalağında, tütün bitkisinde, salyangozda ve deniz kabuğu gibi başka pek çok canlının yapısında rastlamak mümkün. Platon (MÖ 427-347)’un “kozmik fiziğin anahtarı” dediği altın orana Leonardo Da Vinci’nin “Mona Lisa” tablosunda (tablonun boyunun enine oranı altın oranı verir), Keops Piramidinde (piramidin tabanının yüksekliğine oranı, altın oranı verir), ünlü yönetmen Sergei Eisenstein (1898-1948)’ın “Potemkin Zırhlısı” filminde ve Fibonacci sayılarında da rastlamak mümkün. İdeal ölçülere sahip bir insan vücudunda; boyu, göbek ile ayak arasındaki uzunluğa böldüğümüzde altın orana ulaşırsınız. Yine kafatasının boyunu enine böldüğümüzde de aynı oran karşımıza çıkar.
Evreni ve içindekileri matematiksel ölçülere göre yaratan kör tesadüfler olabilir mi?
Dünyada herkes, kendi hayat filminin başrolünde oynamaktadır. Yaşam; mucizelerle dolu olmasının yanında hem herkesin başrolde oynadığı hem de bir başkasının başrolde oynadığı hayat filmi için figüran ve hatta seyirci olduğu çılgın bir projedir. Bu dev prodüksiyonda kullanılan senaryo, sahne/dekor, oyuncular, ışık, kamera ve seyirciler tamamen gerçektir. Dekor olarak tüm evrenin, senaryo olarak gerçek yaşamöykülerinin, ışık olarak Güneş’in ve kamera olarak gözün kullanıldığı bu iç içe geçmiş hiç bitmeyen filmin yönetmen koltuğunda ise tıpkı Yeni Ahit (2015) filmindeki gibi Tanrıyı görmekteyiz.
Tanrı; doğada insana her çeşit meyve ve sebzeyi sadece ikram etmekle kalmaz, bu ikramı hizmet kalitesi ve dizayndan ödün vermeden yapar. Elma, armut, kiraz, vişne, dut, üzüm, şeftali, erik, nar, portakal, mandalina ve ayva gibi yüzlerce çeşit meyve elimize rastgele tutuşturulmaz; iştah açıcı renk ve kokularla bezenerek, simetri ve renk uyumu gibi estetik detaylar unutulmadan harika tasarımlarla paketlenerek ikram edilir. Üstelik Tanrı meyveleri paketlerken sırf sanatçı kimliğini öne çıkarmaz, onları uzun süre dayanacak şekilde paketleyerek, kimya mühendisi ve beslenme uzmanı yönünü de ortaya koyar. Ona ne kadar teşekkür etsek azdır.
Tanrı; özellikle portakal, mandalina ve üzüm gibi meyveleri ikram ederken, onları kendi içinde küçük paketçiklere bölerek aynı zamanda “paylaşımcı” politik mesajlar vermeyi de ihmal etmez.

Bilimsel bir inanç: Evrim

Evrim teorisi için pek çok şey yazıldı çizildi, hepsini burada tekrarlamak hem yersiz hem de bu kısa çalışmanın sınırlarını aşar. Elbette evrim teorisi bilimsel bir teoridir: İspatlanması ya da çürütülmesi akademik bir çabayı gerektirir. Ancak biz burada birçok kişinin gözden kaçırdığı birkaç mantık hatası üzerinde duracağız.
Birincisi: Kimi dostlarımız evrim teorisine iman etmemizi bekliyor, bu kanımca yanlış bir yaklaşım ve üstelik diyalektik yasasına da aykırı. Çünkü evrim teorisine inanılmaz; bilimsel metotlarla ispatlanır ya da çürütülür.
İkincisi: Canlıların evrim mekanizması sayesinde basitten karmaşığa (mükemmele) doğru lineer (doğrusal) bir gelişme yolu izleyeceği varsayımı. Bence bu varsayım insandaki yaşlanma olgusuyla çelişmektedir. İnsan; embriyodan bebekliğe, bebeklikten çocukluğa, çocukluktan ergenliğe, ergenlikten olgunluğa geçişte doğrusal bir yol izlerken birdenbire başka bir akıl ve irade devreye giriyor ve bu sürece aksi yönde müdahale ediyor. Evrime göre insanın olgunluktan daha olgunluğa ya da başka kompleks bir canlı türüne sıçrama yapması gerekirken birden süreç tersine dönüyor, yaşlanıp ölüyor… Demek burada bizim dışımızda başka bir irade/akıl devreye giriyor ve süreci tersine çeviriyor.
Üçüncüsü: Canlılar gibi çok kompleks yapıdaki varlıkların tesadüfler sonucu oluştuğu iddiası. Sadece üç tane rakamın yan yana gelme olasılığı binde birken, insan DNA’sını düşündüğümüzde, yan yana gelmiş o kadar fazla genetik bilginin tesadüflerle açıklanması olanaksızdır.

10.10.10=1000

Doğadaki akıllı tasarımlar, bizi Tanrı’ya götüren ipuçlarıdır. Gördüğümüz canlı ve cansız bütün varlıklar; tıpkı bir ressamın, bir kimyagerin, bir heykeltıraşın, bir fizik mühendisinin ya da var olan bütün sanatlardan ve disiplinlerden anlayan insanüstü bir zekânın elinden çıkmış gibidir. Özellikle canlılardaki göz, kulak gibi kompleks organların; kan dolaşımı, sinir sistemi gibi sistemlerin mükemmellikleri dolayısıyla tesadüfler sonucu oluşmaları mümkün değildir. Bunlar ancak sonsuz bir güç ve akıl sahibi varlık tarafından yaratılabilirler.

Sosyalist Tanrı…

Sırada “sosyal adaletsizliğin kaynağı Tanrı’dır” yanlış algısı var. Bu yanlış algının temelinde ne yazık ki, İslam’ın çarpık Tanrı anlayışı yatmaktadır maalesef.
Oysa doğada gözlemlediğimiz bazı hadiseler bize, Tanrı’nın “sosyal adaletsiz” değil, aksine “sosyalist” olabileceğini işaret ediyor.
Portakalı düşünün… Adil bir paylaşım için dilimlenmiş halde biz insanları beklemiyor mu?
Üzüm salkımına ne demeli? Sanki daha adil paylaşımlar için küçük paketçikler halinde hazırlanmış, kendisini paylaşacak insanlar aramıyor mu?
Her iki örnekte de sırf “eşitlik-adalet” mesajları verilmiyor üstelik, başka mesajlar da gizli: Doğada israfa yer olmadığı gibi: Doyacak kadar ye, dua et, kalanını sakla…
Atmosferdeki oksijeni herkes ihtiyacı kadar kardeşçe solur.
Zengin-fakir herkes, dokuz ay on gün annesinin karnında kalır, kimseye bu konuda torpil yapılmaz.
Hepsinden de öte öldüğümüzde sahip olduğumuzu zannettiğimiz bütün malı mülkü geride bırakıp gitmiyor muyuz? Yanımızda götüremediğimize göre, demek ki sahip olduğumuzu zannettiğimiz şeylerin asıl sahipleri değilmişiz, sadece birer kiracıymışız. Madem kiracıyız o halde özel mülkiyetten söz edilemez.

İlahi Adalet

Sosyalist Tanrı, elbette mutlak adaletinin gereği olarak, öteki dünyada bir ödül-ceza mekanizması olan cennet ve cehennem tesis etmiş olabilir.
Ancak mizan terazisinde asıl tartılacak olan en büyük günah, sömürüdür. Ardından belki de yalan söylemek, ikiyüzlülük, çevreyi kirletmek, ilkesizlik, haksız yere adam öldürmek, şiddet ve terörü çözüm yöntemi olarak görmek, rüşvet alıp/vermek, dolandırıcılık, sahtekârlık, hırsızlık, adam kayırmak, iftira atmak, mobbing uygulamak, tecavüz etmek, haksızlığa boyun eğmek, nankörlük, tembellik, savurganlık, bencillik, saygısızlık, duyarsızlık, dedikodu yapmak ve ara bozuculuk sayılabilir.
Elbette kötü huylar bunlarla sınırlı değildir, burada asıl olan evrensel ahlak yasalarıdır. Örneğin nankörlük dediğimiz, “iyiliğe kötülükle karşılık vermek”, evrensel ahlaka göre günah sayılmasının yanında matematiksel olarak da günah teşkil eder.


Matematik ve Evrensel Ahlak

Sosyalist Tanrı’nın olası cennetine sahtekâr hacı-hocalar değil, eşitlik ve adalet mücadelesi veren sosyalistler girecektir.
Namaz ve oruç gibi şekli ibadetleri reddediyoruz. Bizce temel ibadetler; “çalışmak”, “dua etmek” ve “erdemli olmak” tır.
Dua etmek, Tanrı’dan yardım istemeyi ve O’na şükretmeyi içerir, ancak hiç çaba göstermeden sırf tevekkül içinde O’ndan bir şey dilenmeyi içermez.
Dua herhangi bir şekle bağlı değildir, Tanrı’yla iletişim halinde olunduğunun ciddiyeti ve bilincinde olunması yeterlidir.
Yorucu bir günün ardından evinizde ailenizle birlikte aynı sofrada oturuyor olmak, Tanrı’ya şükretmeniz için tek başına yeterli bir nedendir.

“Gerçek tapınmanın hiçbir koşulu, sınırı ve biçimi yoktur.” (Şeyh Bedrettin, Varidat, 1407)

Ruh; maddeden bağımsız, belli bir hacmi olmayan ve bölünemeyen bir varlıktır. Dolayısıyla, insanın fiziki ölümünden etkilenmez, ruh ölümsüzdür.
Öldüğümüz zaman, muhtemel yeni maceralar bizi bekliyor olacak. Bu yeni maceralarda bize eski ve yeni pek çok boyut da eşlik edecek. Daha önce de sözünü ettiğimiz bu boyutlardan “sonsuzluğun” nüvesi daha dünyadayken bilinçaltımıza atılmış durumda.
Bilindiği gibi “sonsuzluğu” bir “veri” olarak alıp inceleyen ve işleyen bilim dallarının başında matematik gelmektedir.
Matematiğin sonsuzlukla ilgili sunduğu verilere bakılırsa, sonsuzluklar ülkesinde “kıskançlık” yok ya da herkes payına düşenden memnun.

0, 1, 2, 3, 4, 5, …, ∞
1, 3, 5, 7, 9, 11, …, ∞

Sonsuz elemanlı yukarıdaki kümeler arasında bire bir eşleme yapılırsa, denk kümeler oldukları görülür. Oysaki alttaki tek sayılar kümesi, üstteki doğal sayılar kümesinin alt kümesidir! Herkesin anlayacağı şekilde söylersek; doğal sayılarla tek sayılar karşılıklı iskambil oynasalar, bu oyun sonsuza dek sürer. Her iki kümenin de ellerinde birbirlerine atacak kâğıtları daima bulunur.

Matematik ve İskambil

Öteki dünyada zihnimizin tasavvur ettiği her şeyin en ideal olanı mevcuttur.
Orada haksızlık yapanlar ve haksızlığa boyun eğenler hariç, herkes hakkını tam olarak alacak. Çünkü haksızlığa başkaldırmayan insanlar, hem kendilerine hem yaşadıkları topluma hem de kendilerine haksızlık yapan zalimlere karşı sorumludurlar. Eşitlik ve adalet savaşı verselerdi, belki de cehennemi andıran dünyayı cennete çevirecek, kendilerine haksızlık yapan zalimleri de dönüştürmüş, belki onlara da iyilik etmiş olacaklardı.
Öteki dünyada “cinler, periler, zebaniler, melekler, şeytanlar var mı?” sorusuna verilecek en güzel yanıt, “bilmiyoruz” şeklindeki yanıt olsa gerek. Ancak şu tahminde bulunabiliriz: Tanrı’nın bilgisayara benzeyen tarafsız, renksiz ve ruhsuz makineleri olabilir.
İnsan, kul hakkı dışında, eksileri ve artılarıyla bir bütün olarak değerlendirilip ona göre ödüllendirilecek veya cezalandırılacak diye tahmin ediyorum.
Tanrı, kutsal kitaplarda sözü edildiği gibi insanlara sırat köprüsü türünden, komik tuzaklar kurmaz. Amelleri tartıldıktan sonra günahları ağır basan birine cehenneme gitmesinin bir işareti olarak amel defterini sol elinden verip sonra da alay eder gibi ona sırat köprüsü mizanseni kurmak, Tanrı’ya yakışan bir davranış değildir; bir zayıflık ve acizlik ifadesi olan “tuzak kurma” olsa olsa insana özgü bir davranıştır.
Bir araştırmaya göre; sesler kaybolmuyor, atmosferde katmanlar halinde birikiyormuş. Olabilir, biz fani insanlar olayları ses ve görüntü olarak kaydedebiliyorsak Tanrı neden kaydetmesin.
Bu kaydedilen ses ve görüntüler, öteki dünyada karşımıza “amel defterimiz” denen suç dosyamız olarak karşımıza çıkabilir.
Cezaların “eğitici ve insan onuruna yakışan türden” olmaları gerektiği ilkesini hesaba katarsak; ahirette Kuran’da bahsi geçen “işkence”ye benzer cezaların olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz.
O zaman akla şu soru geliyor: Öteki dünyada bir günahkâr cezasını çekip yaptığı hatayı anlayıp da ne yapacak? Elbette bu sorunun cevabı çok önemli: Bir defa öteki dünyada yan gelip yatacağımıza dair bir işaret yok. Bu, çalışmayı ve üretmeyi sevmeyen, başkalarına avuç açmayı marifet sanan bazı Müslümanların çürümüş beyinlerinin kokuşmuşmuş bir ürünü olabilir ancak.
Varlık âlemindeki yolculuğumuza yeni boyutlar kazanarak devam edeceğiz kanımca. Belki de dünya ve ahret hayatı bu uzun yolculuğun belli evreleri.
Öteki dünyada günahkâr insanlara “insan onuruna yakışan” cezalar verilecekse, bu nasıl olacak? Kanımca, sonsuzluklar ülkesindeki cezalar; sömürdüğümüz, zarar verdiğimiz ve katlettiğimiz insanlara kazancımızdan pay verilmesi şeklinde olacak.
Elbette kaybettiklerimizi küçümseyenler olabilir, ama şunu söylemekle yetinelim: Kaybettiklerimiz, herkesin kazandığına denk büyüklükte olacak.
Sonsuzluklar ülkesinde küçük bir parça bütüne denktir. Bu yüzden bu dünyada birilerini sömürürken, öteki dünyadaki kredimizi sömürdüğümüzü unutmayalım.
İnsanlarımızı sonsuzluklar ülkesine eşitlik ve adalete yakışır sade bir törenle uğurlamalıyız. Ölülerimizi en son giydikleri kıyafetle, yıkamadan gömmek tarafımdan tavsiye edilmekle birlikte arzu eden ölü yakınları, kefene sarma geleneğini de sürdürebilirler. Ancak bu iş, cenaze törenini geçim kapısı yapan imamlara kesinlikle bırakılmamalıdır.
Mezarda ölünün başının ne tarafa geldiğinin bir önemi yoktur, ancak isteyen ölü yakınları estetik bir düzenlemeye gidebilir.
Ölüm yıldönümlerinde ölüler, mezarlarına karanfil bırakarak, saygı duruşunda bulunarak veya mezarları başında alkol alınarak, şiir okunarak hatırlanabilirler.
Ancak bunları katı kurallar haline getirmemek doğal akışına bırakmak gerekir. Asıl olan özgürlüktür; kurallar ve yasaklar eskilerin tabiriyle kerhen (tiksinerek) konulmalıdır. Gereksiz yasaklarla ve kurallarla çepeçevre kuşattığımız ve sürekli bir baskıladığımız insan ölür, canlılık/hareket için belli bir boşluğa gereksinim vardır.
Asıl gerçek; bedenimizin doğadan geldiği gibi mezarda çürüyerek tekrar doğaya karışmasıdır. Ölülerimizi mezarlık gibi belli yerlere değil, doğaya karışacak şekilde, rasgele yerlere gömmeliyiz. Ölülerimizi mezara dik koymuşuz, üst üste koymuşuz… Şekli şeylerin cenaze açısından bir önemi yoktur. Ancak kendini savunamayacak durumdaki cenazeye, kimliği ne olursa olsun, hiçbir şart altında saygısızlık yapılmamalıdır.
Tanrı, emekçilerle beraberdir; onların her ihtiyacını gözetir. Akşamları relaks olup rahatlamaları için uyuşturucu bile verir. Evet, yanlış duymadınız uyuşturucu! Stresli ve yorucu bir iş günün ardından vücutta bir rahatlama hissedersiniz. İşte bu vücudun salgıladığı mutluluk hormonu endorfinin bir sonucudur. Endorfin, laboratuar ortamında üretilemeyen ve yan etkisi olmayan bir tür doğal uyuşturucudur: Yan masadan Tanrı’nın ikramı, buyurun, çekinmeden kullanın!
Esrar, eroin, kokain, ekstazi gibi uyuşturuculara kirli paralarıyla sahip olan kan emici vampirler, istiyorlarsa bu doğal uyuşturucuya ancak tıpkı yoksullar gibi “çalışarak” sahip olabilirler.
En büyük ibadet çalışmaktır. Tembellik sanılanın aksine insan doğasına da aykırıdır. Üretmeyip sadece tüketmek için yaratılmış olsaydık, herhalde bir bitki olurduk. Zannımca bitkilerin üretmediğini söylemek, tüketim toplumunun asalaklarının aksine, fotosentez yaparak havayı temizleyen bitkilere haksızlık! O yüzden sözümüzü geri alıyoruz.
Bacaklarımız yürümek ve ellerimiz, kazma-küreği kavramak için özel olarak tasarlanmıştır. Dikkat ettiyseniz ellerimiz, iş aletlerini rahat kavramak için, araba lastiklerindeki yolu iyi kavramaya yarayan tırtıllı kısımlara benzer yapılarla donatılmıştır.
Gözlerimiz, sanatsal faaliyetleri izlemenin yanında yaptığımız işi görebilmek için de yaratılmıştır.
Çalışan insan; kendini gerçekleştirip toplumda saygın bir statü kazanmanın yanında bir işe yaramanın getirdiği psikolojik hazzı ve mutluluğu da yaşar. Bu haz ve mutluluk, diğer insanlarla olan ilişkilerimize de yansır, toplumda bir sinerji oluşur.
Tanrısal hoşnutluk ve psikolojik-fiziksel sağlığımız için ekmeğimizi alın terimizle, bileğimizin hakkıyla kazanmalıyız. Kapitalizm, sömürenler dâhil, hiç kimseye mutluluk getirmemiştir. Nerede psikolojisi bozuk, mutsuz, tatminsiz ve ahlakı dejenere olmuş birini görürseniz bilin ki, o bir sömürgendir. Doğasındaki vicdan mahkemesi, onu “işe yaramaz bok solucanı” olarak etiketlemiş ve “mutsuzluk” cehennemine atmıştır.

Bu güzel ülkenin üreten güzel insanları olarak böylesine bir cehennemden ve tüm kötülerden ve kötülüklerden uzak kalmak dileğiyle…

Osman Akyol

Nasıl Bir Kitap Okuyucusuyuz?…

Kişiler vardır hiç ara vermeden kitap okur. Okuduklarından bir sonuç çıkarmadan sürekli okur ve kafalarına bir yığın bilgiler doldurur. Oysa bu durumda beyinler, bilgileri bir temele göre düzenleyip değerlendiremez. Bir kitabın bütün içeriğini ezberlemekle, okunan kitabın içinden ayrıntıları atlamayı, asıl önemli olanı da zihinlerinde tutmaya ve bilgi özlerini ileride kullanma şansından uzaklaşmayı da beraberinde getirir.
Kitaplar, hayat mücadelesinde büyük ideal sahiplerinin geniş ufuklarına, yeni ufuklar katmaya yardımcı olur. Buradan çıkan anlam şudur; “Okumanın bir amacı yoktur…”

Dünya hakkında genel bir fikre ve görüşe sahip olmak için okumak ve edindiğimiz bilgileri de tartışmak, çok ve sistemli okuyarak elde edilen bilgileri, bir mozaik parçası gibi yerli yerine yerleştirmek gerekir. Aksi taktirde okuyucunun kafasındaki bilgiler, saygıdan ve değerden yoksun kimsenin işine de yararı olmayan bir ‘bilgi salatası’ oluşturur ki bunun adı da nihayetinde ‘bilgi kirliliği’dir. Kafalarının içinde bu tatsız salatayı taşıyan kişiler çok şey bildiklerine hükmetseler de gerçeklerden her zaman uzak kalmaktan asla kurtulamazlar…

Karmaşık bilgi ve düşüncelerle dolu bir beyin, ihtiyaç duyduğunda gerekli bilgiyi bu karmaşanın içinden tutup çıkaramaz. Çünkü beyindeki bilgi tortusu hiçbir elemeye tabi tutulmamış, gereksizlerden ayıklanmamıştır. Yalnızca okunan kitapların kapsadığı bilgilerle beraber bir sürü ayrıntı üst üste yığılıp kalmıştır. Karşılaştıkları zorluklar sırasında okuduklarından yararlanmaları akıllarına gelse bile işlerine yarayacak bilgileri hayatları boyunca bulamazlar, bulsalar da artık iş işten geçmiştir.

Kader böyle kişileri milletin başına getirirse, işte o zaman tehlike belirir. Hükümet üyelerinin bilgi sahibi olmalarına rağmen, hata ve gaflet çukurlarına yuvarlamalarının sebebi budur!
Başka bir nedeni, başka bir yerlerde aramaya gerek var mıdır?
Bir kitap veya dergide, gazetelerde veya bir broşürde kendi özel ihtiyaçlarına cevap veren bir malzemeyi görüp, ayrıntıların arasından çekip alabilen kişi, okumayı bilen, okuduğunu anlayan kişidir.
Bu kişi kendisi için yararlı olduğunu anladığı bilgi özünü alır, herhangi bir konu için zihninde beliren hayalin içindeki yerine koyar. Bu bilgi özü, o düşünceyi ya da hayali tamamlar veya düzeltir ya da onu açıklığa kavuşturur.

Bilinçli okur hayat mücadelesi sırasında ani bir şeyle karşılaşırsa, belleği yıllar önce de olsa çok eskiden elde ettiği bilgiyi zihnine getirir. Muhakeme sahibi olan kişi de hemen bu bilgi ve fikirleri mantığına göndererek olay karşısında tavrını alır.

Benim kanaatim şudur ki; okuma böyle bir bilinçle yapıldığı taktirde mutlaka bir yarar sağlayacaktır.

İyi okumalar…

Mehmet R. Aşar

Kuran, Hz. Muhammed’in Sözü Mü?

“Kuran, Tanrı kelamı mı?”

Yüzyıllardır tartışılan bu kilit sorunun cevabı, sanılanın tam aksine dışarıda değil yine Kuran’ın kendisinde gizli.
Dilerseniz şimdi Kuran’ın, Hz. Muhammed’in sözleri/sanrıları olup olmadığı gerçeğinin izini yine Kuran’da sürelim.
Kuran ( ya da Kuranın Tanrısı); insana özgü bir acizlik ifadesi olarak, tıpkı bir insan gibi, rakiplerini tehdit etmektedir.
Örneğin kendisi için, “eskilerin masalları” diyen Nadr bin Haris’i şöyle tehdit eder:

“Kendisine ayetlerimiz okunduğunda eskilerin masalları der; yakında onun burnuna damga vuracağız.” (Kelam Suresi, Ayet: 15-16)

Hatta tehdit etmekle kalmaz; kendisinden farklı düşünenlere kızar, sinirlenir, hakaret eder ve aşağılar.

“Kâfirlerin durumu, sadece çobanın bağırıp çağırmasını işiten hayvanların durumuna benzer. Çünkü onlar sağırlar, dilsizler ve körlerdir. Bu sebeple düşünmezler.” (Bakara Suresi, Ayet: 171)

“Andolsun, biz cinler ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmışızdır. Onların kâlpleri vardır, onlarla kavramazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da sapıktırlar. İşte asıl gafiller onlardır.” (Araf Suresi, Ayet: 179)

“Yoksa sen, onların çoğunun gerçekten (söz) dinleyeceğini yahut düşüneceğini mi sanıyorsun? Hayır, onlar hayvanlar gibidir, hatta onlar yolca daha da sapıktırlar.” (Furkan Suresi, Ayet: 44)

“Ey iman edenler! Müşrikler ancak bir pisliktir. Onun için bu yıllarından sonra Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar. Eğer yoksulluktan korkarsanız, (biliniz ki) Allah dilerse sizi kendi lütfundan zengin edecektir. Şüphesiz Allah iyi bilendir, hikmet sahibidir.” (Tevbe Suresi, Ayet: 44)

Dikkat! Müslüman olmayan insanlar, “pislik” olarak etiketlenmiş. Fazla söze gerek yok, bunu söyleyen Tanrı olamaz!

“İçinizden cumartesi günü-Yahudiler kastediliyor-azgınlık edip de, bu yüzden kendilerine: “Aşağılık maymunlar olun!” dediklerimizi elbette bilmektesiniz.” (Bakara Suresi, Ayet: 65)

“De ki: Allah katında yeri bundan daha kötü olanı size haber vereyim mi? Allah’ın
lânetlediği ve gazap ettiği; aralarından maymunlar, domuzlar ve tağuta tapanlar çıkardığı kimseler. İşte bunlar, yeri (durumu) daha kötü olan ve doğru yoldan daha ziyade sapmış bulunanlardır.” (Maide Suresi, Ayet: 60)

“Kendilerine Tevrat yükletilip de sonra onu taşımayanların durumu, kitaplar taşıyan eşeğin durumu gibidir. Allah’ın ayetlerini yalanlayanların durumu ne kötüdür. Allah, zalim toplumu doğru yola iletmez.” (Cuma Suresi, Ayet: 5)

“Dileseydik elbette onu bu ayetler sayesinde yükseltirdik. Fakat o, dünyaya saplandı ve hevesinin peşine düştü. Onun durumu tıpkı köpeğin durumuna benzer: Üstüne varsan da dilini çıkarıp solur, bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte ayetlerimizi yalanlayan kavmin durumu böyledir. Kıssayı anlat; belki düşünürler.” (Araf Suresi, Ayet: 176)

Kuranda bahsi geçen geçen peygamber kıssalarının (hikâyelerinin) pek çoğu, özellikle Sümerlerin Gılgamış destanı başta olmak üzere, eski mitlerin ve halk destanlarının tıpatıp aynısı. Burada şu akla geliyor: Pekâla Hz. Muhammed, bu hikâyeleri bize anlatıyor olabilir (“Nuh Tufanı” hikâyesi, Sümerlerin “Gılgamış” destanının tıpatıp aynısı).

“Kuran’daki pek çok hikâyenin izleri Sümer, Mısır, Yahudi ve Hıristiyan kaynaklarında sürülebilir.” (Hasan Aydın, “Zorunlu Din Dersi”, Bilim ve Ütopya Dergisi, Mayıs 2003)

Kimi İslam âlimleri tarafından; Hz. Muhammed’in, peygamberlik iddiasından önce-biraz da Kuran’ın Tanrı kelamı olduğunu kanıtlamak için olsa gerek-cahil ve bilgisiz olduğu tezi ileri sürülür, ancak bu doğru değildir.

Siyer (Hz. Muhammed’in hayatı) kaynaklarına göre Hz. Muhammed, peygamberlik iddiasından önce Mekke’de, ticaretle uğraşan “Yaiş” adlı Hıristiyan bir köleyle sık sık görüşürdü.

Yine aynı kaynaklarda; Hz. Muhammed’in, Mekke’de “Cebra” ve “Yessar” adlarında, Tevrat ve İncil okuyan kılıç ustası iki gençle görüştüğü de anlatılır.

Hz. Muhammed’in, yirmili yaşlardayken ticaret kervanlarıyla Şam’a gittiğinde, “Rahip Bahire” ile görüştüğünü ve dostluk kurduğunu bilmeyen ise yok gibidir. Hatta İslami kaynaklarda; Rahip Bahire’nin, Hz. Muhammed’in içinde bulunduğu kervanın üzerinde dolaşan bulutu görüp, Hz. Muhammed’in “beklenen son peygamber” olduğunu yakın çevresine söylediği bile anlatılır.

Kuran, çelişkilerle dolu bir kutsal kitaptır. Kuran’ın Tanrı kelamı olduğunu iddia etmek, bu çelişkileri Tanrı’ya izafe etmekle eşdeğerdir.
İşte birkaç örnek…

Kuran; Zilzal suresi 7 ve 8. ayetlerde, “Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu (öteki dünyada) görür. Kim de zerre miktarı şer (kötülük) işlemişse onu da görür.” diyerek, Marx’ın da işaret ettiği gibi, ezilen sosyal sınıfları uyuşturma görevini yerine getirirken bu görevini başka ayetlerde unutur.

“Bugün size temiz ve iyi şeyler helal kılınmıştır. Kendilerine kitap verilenlerin (Yahudi ve Hıristiyanların) yiyeceği size helaldir, sizin yiyeceğiniz de onlara helaldir. Mümin kadınlardan iffetli olanlar ile daha önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar da, mehirlerini vermeniz şartıyla; namuslu olmak, zina etmemek ve gizli dost tutmamak üzere size helaldir. Kim (İslami hükümlere) inanmayı kabul etmezse onun ameli boşa gitmiştir. O, ahirette de ziyana uğrayanlardandır.” (Maide Suresi, Ayet: 5)

“Halbûki ayetlerimizi ve ahirete kavuşmayı yalanlayanların amelleri boşa çıkmıştır. Onlar, yapmakta oldukları amellerden başka bir şey için mi cezalandırılırlar?” (Araf Suresi, Ayet: 147)

“İşte onlar, Rablerinin ayetlerini ve O’na kavuşmayı inkâr eden, bu yüzden amelleri boşa giden kimselerdir ki, biz onlar için kıyamet gününde hiçbir ölçü tutmayacağız.” (Maide Suresi, Ayet: 105)

“İnkâr edenlerin ve Allah yolundan alıkoyanların işlerini Allah boşa çıkarmıştır.” (Muhammed Suresi, Ayet:1)

“İnkâr edenlere gelince, onların hakkı yıkımdır. Allah, onların yaptıklarını boşa çıkarmıştır.” (Muhammed Suresi, Ayet: 8)

“İnkâr edenler, Allah yolundan alıkoyanlar ve kendilerine doğru yol belli olduktan sonra Peygamber’e karşı gelenler, Allah’a hiçbir zarar veremezler. Allah onların yaptıklarını boşa çıkaracaktır.” (Muhammed Suresi, Ayet: 32)

Kuran, Bakara suresi 256. ayette “dinde zorlama yoktur” diyerek laik bir tutum sergilerken başka pek çok ayette bunun tam tersi bir tutum içine girer.

“Dinde zorlama yoktur. Artık doğrulukla eğrilik birbirinden ayrılmıştır. O halde kim tağutu (putları) reddedip Allah’a inanırsa, kopmayan sağlam kulpa yapışmış sayılır.” (Bakara Suresi, Ayet: 256)

“Fitne ortadan kalkıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın! (İnkâra) son verirlerse şüphesiz ki Allah onların yaptıklarını çok iyi görür.” (Enfal Suresi, Ayet: 39)

Keza, salih amel işleyen, Yahudi ve Hristiyanların cennete gireceğini müjdeleyen Bakara suresi 62. ayetiyle; Beyyine suresi 6. ayeti ve Al-i İmran suresi 19. ve 85. Ayetleri de çelişmektedir.

“Şüphesiz iman edenler; Yahudilerden, Hıristiyanlardan ve Sabilerden de Allah’a ve ahiret gününe inanıp salih amel işleyenler için Rableri katında mükâfatlar vardır. Onlar için herhangi bir korku yoktur, onlar üzüntü çekmeyeceklerdir.” (Bakara Suresi, Ayet: 62)

“Ehl-i kitap ve müşriklerden olan inkârcılar, içinde ebedi olarak kalacakları cehennem ateşindedirler. İşte halkın en şerlileri onlardır.” (Beyine Suresi, Ayet: 6)

“Allah nezdinde hak din İslam’dır. Kitap verilenler, kendilerine ilim geldikten sonradır ki, aralarındaki kıskançlık yüzünden ayrılığa düştüler. Allah’ın ayetlerini inkâr edenler bilmelidirler ki, Allah’ın hesabı çok açıktır.” (Al-i İmran Suresi, Ayet: 19)

“Kim, İslam’dan başka bir din ararsa, bilsin ki kendisinden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek ve o, ahirette ziyan edenlerden olacaktır.” (Al-i İmran Suresi, Ayet: 85)

Kuran’daki sözü edilen çelişkiler, döneminin aydınlarının gözünden kaçmamış ve onlar da tepkilerini ortaya koymuşlardır.

Bu tepkiler üzerine Hz. Muhammed, Kuran’daki bu çelişkili yargıları ortadan kaldırmak için nasih (yürürlükten kaldıran) ve mensuh (yürürlükten kaldırılan) ayetler kavramlarını ortaya atmıştır.

Yalnız burada asıl açıklanması gereken şey, bu ayetlerin asıl sahibi olduğu iddia edilen Tanrı’nın içine düştüğü çelişkili durumun nasıl izah edileceğidir.

Nasih ayetler, geçerliliğini yitiren ve artık toplumun ihtiyaçlarına cevap veremeyen mensuh ayetlerin hükümlerini ortadan kaldırarak onların yerine geçiyor. Parlamenter sistemlerdeki “yasama”yı andıran bu uhrevi süreç, dünyevi bir kurum ya da kişi tarafından izlenmiş olsa, hiçbir itirazımız olamaz, aksine takdir edilir.

Burada tuhaf olan, mutlak bilgili Tanrı’nın doğru olan ayeti önceden kestiremeyip deneme yanılma yoluna gitmiş olmasıdır.

“Biz, bir ayetin hükmünü yürürlükten kaldırırsak, mutlaka onun daha iyisini veya benzerini getiririz.” (Bakara Suresi, Ayet: 106)

Bu duruma, alkole izin verdiği izlenimi veren fakat sonradan gelen nasih ayetlerle hükmü kaldırılan, “Eğer sarhoş iseniz, namaza yaklaşmayınız!” (Nisa Suresi, Ayet: 43) ayetini örnek olarak gösterebiliriz.

Kuran’ı sadece çelişkiler üzerinden giderek sorgulamak yanlış olur. Ayrıca bu durum, Kuran’daki başka bir dizi mantık ve kurgu hatasını da görmemizi de engeller.
Örneğin; Kuran’da keyfi bir Tanrı anlayışı vardır.

“Tanrı, dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir.” (Nahl Suresi, Ayet: 93)

Doğal olarak, Tanrı’sı ilkesiz olan bir dinin fertlerinden de ilkeli tutum beklemek yersiz olur: Demokrasinin nimetlerinden yararlanarak türbana özgürlük isteyenlerin, aynı özgürlüğü düşledikleri şeriat düzeninde türban takmayanlara ve içki içenlere, namaz kılmayanlara vermeyecekleri, çifte standardında olduğu gibi.

Kuran, 14 asır önceki Hicaz bölgesinin Arap kültüründen de izler taşır, bu da bizim “Kuran’ın Tanrı kelamı olmadığı” tezimizin en önemli dayanağını oluşturur.

Özellikle Kuran’daki cennet betimlemeleri, dönemin Araplarının sınıf atlayarak erişemeyecekleri ideallerini, arzularını ve beklentilerini yansıtmaktadır.

İslam’ın Tanrı’sı müminlere cennette; “göğüsleri yeni tomurcuklanmış sübyânlar, huriler, gılmanlar (oğlanlar) ve her türden içkiler” vadetmektedir.

“Cennette mümin erkeklere iri gözlü ve göğüsleri yeni tomurcuklanmış huriler vereceğiz.” (Nebe Suresi, Ayet: 31-34; Saffat Suresi, Ayet: 45-47)

“Etraflarında ölümsüz delikanlılar (gılmanlar) dolaşır; onları görünce sanırsın ki, saçılmış incilerdir.” (İnsan Suresi, Ayet: 19)

“Onlara (cennetliklere) pınardan (doldurulmuş) şarap kadehleri dolaştırılır.” (Saffat Suresi, Ayet: 45)

Sadece Arap erkeklerinin arzularına hitap eden bir Tanrı da elbette bizim bildiğimiz -evrensel- Tanrı olamaz. Bunları vadeden olsa olsa Hz. Muhammed’in kendisi olabilir.

Cahiliye dönemi kapalı Arap toplumunda sübyâncılık, ensest ve eşcinsel ilişkilerin yaygın olduğu bilindiğine göre, cennet tasvirlerinin kimin hayal mahsülü olduğunu tahmin etmek elbette zor değildir.
Ayrıca dünyada yasaklanmış olan içkinin, zinanın ahirette ödül olarak konmuş olması da Tanrı’nın başka bir çelişkisi (!) olsa gerek…

Kuran, kutsal bir kitap olarak kendi içinde de bir bütünlük arz etmez. Buna birçok örnek verilebilir, ancak “basit ve etkili” bir makale yazma iddiasında olduğumuz için bir iki örnekle geçiştirelim.

Günümüzde Kuran’ın, “Kuran’ın taklit edilemez” iddiası çürütülmüştür. Dilerseniz önce Kuran’ın bu konudaki restini bir görelim.

“Eğer kulumuza indirdiklerimizden herhangi bir şüpheye düşüyorsanız, haydi onun benzeri bir sure getirin, eğer iddianızda doğru iseniz Allah’tan gayri şahitlerinizi (yardımcılarınızı) de çağırın.” (Bakara Suresi, Ayet: 23)

“Yoksa, ‘Onu (Kuran’ı) kendisi uydurdu’ mu diyorlar? De ki: Eğer doğru iseniz Allah’tan başka çağırabildiklerinizi (yardıma) çağırın da siz de onun gibi uydurulmuş on sure getirin.” (Hud Suresi, Ayet: 13)

Kuranın bu restini başta “yalancı” peygamber Müseyleme olmak üzere pek çok kişi gördü. Onlardan biri de Hazreti Haksöz…

http://www.turkish-media.com forum sitesinde kendini “kâfir” olarak tanımlayan “Haksöz” rumuzlu üye; kopyacılar, odun, sex gibi ilginç isimleri olan on sureli uyduruk bir Kuran yazdı.

“De ki: Aranızdan Haksöz denen bir kâfir bu Kuran’ın benzerini yazdı.” (İntikam Suresi, Ayet: 6)

Buyurun size uyduruk Kuran’ndan cennet-cehennem tasviri…

“Bizim sözlerimize inanmayanlar füzyon ateşinde yanacaklar, sen füzyon ateşi nedir bilir misin? Onları sonunda cehennem bekliyor. Allah’a inanan müminleri yeşil bahçeler, kilo aldırmayan hamburger ağaçları, kâfir malı olmayan cola, mümin icadı whisky ırmakları bekliyor. Onlardan kanasıya yiyecekler, içecekler, onlara helal kıldığımız 90-60-90’lar hizmet edecekler.” (Odun Suresi, Ayet: 6)

Sex suresinde ise; Hazreti Muhammed’in dokuz yaşındaki Ayşe ve evlatlığı Zeyd İbn Harise’nin karısı Zeyneb’le evliliği; İbrahim peygamberin baba bir ana ayrı kız kardeşi Sara ile evliliği; Davut peygamberin evli bir kadın olan Batşeba’yı sevip kocası Uriah’ı öldürterek ona sahip olması gibi ilginç konular işlenir.

Çelişkili olduğu su götürmez Kuran, bir ayette “kendisinde çelişki olmadığını” söyleyerek ayrıca çelişkiye düşmektedir.

“Hala Kuran üzerinde gereği gibi düşünmeyecekler mi? Eğer o, Allah’tan başkası tarafından indirilmiş olsaydı onda birçok tutarsızlık (çelişki) bulurlardı.” (Nisa Suresi, Ayet: 82)

Kuran; “Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da kaçının.” (Haşr Suresi, Ayet: 7), “O, hevasından (kendi arzusundan) konuşmaz” (Necm Suresi, Ayet: 3) diyerek Ehl-i Sünnet vel Cemaate (Sünni mezheplere) göz kırparken; “Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık.” (Enam Suresi, Ayet: 38), “Gökte ve yerde gizli hiçbir şey yoktur ki, bu apaçık bir kitapta da olmasın.” (Neml Suresi, Ayet:75), “Rabbin asla unutkan değildir.” (Meryem Suresi, Ayet: 64) ayetleriyle de mezhepsizlere/mealcilere göz kırpar…

İnançlı insanlar, on dört asırdır Kuran’ın hiç bozulmadan bu güne kadar geldiğini zannederler. Ki zaten, “Kuran’ı biz indirdik ve onu kıyamete kadar koruyacak olan da biziz.” ( Hicr suresi, Ayet: 9), diyerek Tanrı, Kuran’ı bizzat kendisinin koruyacağına da söz vermemiş miydi? Ama gelin görün ki, bu kocaman bir yalandır. “Ama nasıl olur?” demeyin, oluyor işte.

“Recm ayeti” denen ve İslam’daki, “zina eden evli erkek ve kadınların taşlanarak öldürülmesi” şeklindeki recm cezasına referans olarak gösterilen ayet Kuran’da yoktur.

Koskoca recm ayetinin Kuran’da yer almaması; tefsir kitaplarında çok komik ve insan aklıyla dalga geçen gerekçelerle açıklanır.

İşte o gerekçelerden biri: Ebu Bekir halifeliği sırasında, hafızların savaşlarda şehit düşmesini gerekçe göstererek, “derilere, taşlara ve ağaçlara yazılmış dağınık haldeki ayetlerin tek bir kitap halinde toplanması” talimatını verir. Ardından da Zeyd ibn Sabit başkanlığında bir komisyon oluşturulur ve herkesin yanındaki ayeti iki şahit göstererek komisyona teslim etmesi istenir.
Buraya kadar her şey normal.

Hazreti Ömer de herkes gibi yanındaki recm ayetini komisyona teslim etmek üzere getirir ama tesadüfe bakın ki, koskoca ayete iki şahit bulamaz. Dolayısıyla recm ayeti de Kuran’a konmaz!

Şimdi biz buna nasıl iman edelim? Hani, siyer kitaplarında ballandıra ballandıra Hz. Muhammed’in bu ayeti bir kadına uyguladığı ve kadının sosyal statüsü dolayısıyla bazı feodal beylerin devreye girerek Muhammed’den kadını affetmesini istedikleri; Hz. Muhammed’in de “Bunu yapan kızım Fatıma bile olsa sonuç değişmezdi!” diyerek gürlediği yazıyordu! İşte o ayetten söz ediyoruz.

İlginçtir benzer bir hikâye Hazreti İsa için de anlatılır. Bir gün Hazreti İsa’ya zina suçu işlemiş bir kadın getirirler. “Musa böyle kadınların taşlanmasını buyururdu, sen ne dersin?” derler. Hazreti İsa oralı olmaz, fakat ısrar ederler. Bunun üzerine Hazreti İsa, Yuhanna İncili 8. Bölüm 7. Ayette geçen o ünlü sözünü söyler.

“İçinizden en günahsız olan ilk taşı atsın!” (İsa, Yuhanna 8/7)

Hiç kimse ilk taşı atamaz ve kadın da recm edilmekten kurtulur. Tuhaftır anlatılan iki olay da birbirine çok benziyor. Ortada bir karışıklık ya da karıştırma olduğu kesin. Keza sünnet, recm cezası gibi daha pek çok adetin Müslümanlara Yahudilerden geçtiği bilinen bir gerçektir.

İşin doğrusu; İsa’nın da dediği gibi, hiçbirimiz masum değiliz. Cinsel devrimini tamamlamamış toplumlarda elbette ki, aldatma, zina ya da cinsel sapma türünden gayr-i meşru ilişkiler olur. Bunun suçlusu da en başta, o toplumun baskıcı gelenekleridir. Tıpkı kapalı Müslüman toplumlarda yaygın olan eşcinsellik, subyancılık ve ensest ilişkilerde tek suçlunun “suçlu” olmadığı gerçeğinde olduğu gibi.

İslam’daki çelişkiler; mantık ve kurgu hataları, Kuran’la sınırlı değildir. Edile-i şeriyye denen; Kuran, sünnet (hadis), icma-i ümmet, kıyas-ı fukaha gibi İslam’ın dört temel bilgi kaynaklarının diğerlerinde de benzer çelişkilere rastlamak mümkün.

Örneğin: Hz. Muhammed’in daha dünyadayken cennetle müjdelediği aşere-i mübeşşere denen on sahabe arasından Zübeyr bin Avvam ve Talha bin Ubeydullah, Cemel Vakası (656)’nda Hazreti Ali’ye kılıç çekmişler ve ikisi de öldürülmüşlerdir. Bu durum Buhari ve Müslim’de geçen ve Hz. Muhammed’den nakledildiği söylenen aşağıdaki hadisle çelişir.

“İki Müslüman birbirine kılıç çektiği zaman, öldüren de, ölen de cehennemliktir.” (Hz. Muhammed)

Biz, “yobazların bidat sayarak karşı çıkmaları sonucu matbaanın Osmanlı’ya geç girmesi ve bunun sonucu olarak ilim ve fende geri kalışımız” gibi Kuran dışındaki çelişkileri başka araştırmacılara bırakıp tekrar konumuza geri dönelim.

Bütün bu anlatılanlardan sonra başa dönecek olursak, “Kuran’ın kıyamete kadar bizzat Tanrı tarafından korunması” ve “kendi içinde çelişmemesi” gibi konularda (haşa) Tanrı’nın sözünde durmadığı gibi bir sonucuna ulaşırız ki, bu da bizi doğal olarak, Kuran’ın Tanrı kelamı olmadığı sonucuna götürür.
Kuran’da buna benzer Tanrı’ya atfedilemeyecek birçok çelişkiye rastlamak mümkün.

Günümüzde 19 mucizesini keşfeden Edip Yüksel ekolünden gelen bazı İslamcı yazarlar, zorlamalı tevillerle (yorumlarla) bazı ayetleri lastik gibi uzatıp çarpıtarak, Kuran’ın içinde bilimsel keşif arıyorlar. Tabi ki bu derin araştırma faaliyetleri, ne hikmetse daha çok keşfin kendisi bilimsel olarak yapıldıktan sonra (!) gerçekleşiyor.
Aslında her şeyi Kuran’da arama düşüncesinin fitilini yine Kuran’ın kendisi (aslında Hz. Muhammed) ateşliyor.

“Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık.” (Enam Suresi, Ayet: 38)

Çok yerinde ve isabetli bir tespit (!) Kuran’da Arap ırkçılığı da unutulmamış ve Kuran’ın Arapça olduğunun altı kalın çizgilerle çizilmiştir.

“Kuran’ı Arapça olarak indirdik.” (Şura Suresi, Ayet: 7)

Her şeyi Kuran’da arama düşüncesi, İmam Gazali sonrası İslam toplumlarında hızla yaygınlaşmış ve Müslümanların geri kalmalarının bir numaralı sebebi olarak gösterilen, medreselerden fen derslerini çıkaramaya, kadar gitmiştir.

Kuran’dan negatif anlamlar çıkarmak, medreselerden fen derslerini çıkarmakla sınırlı değildir. Cifir ve ebced hesabıyla, “kıyametin ne zaman kopacağı” türünden kehanetler için de yine uzun yıllar Kuran “fal kitabı” gibi kullanılmıştır. “Ömer Çelakıl” gibi bu geleneğin kimi temsilcilerini hâlâ televizyon kanallarında görmek mümkün.

Anlaşılan Kuran, daha uzun süre kimi insanlar için istismar/geçim kapısı olmaya devam edecektir.

Hatta Harun Yahya (Adnan Oktar) gibi kimi İslamcı yazarlar daha da ileri giderek Kuran’ı; “tatlı su ve tuzlu suyun karışmaması” ve “embriyonun rahimdeki evreleri”nden bahseden (bağlamından koparılmış) ayetlerden yola çıkarak, fen bilgisi kitabı gibi göstermeye bile çalıştılar. Halbuki; “yoğunlukları farklı olan tatlı su ve tuzlu suyun birbirine karışmaması” ve “embriyonun ana rahmindeki evreleri” gibi konular Kuran inmeden önce de biliniyordu. Bunları Kuran keşfetti, demek doğru değildir. Biz de İslamcı araştırmacılarımıza bir tez konusu vererek katkıda bulunalım: Kuran, Dünya’nın düz olduğunu söylüyor.

“Yeri uzatıp yaydık.” (Hicr Suresi, Ayet: 19)

Aslında, “mirastan kadınlara yarım hisse verin, yaramazlık yaparlarsa dövün” diyen bir Kuran’ın içinde bilimsel keşif aramak beyhude bir çabadan başka bir şey değildir…

“Allah size, çocuklarınızdan erkeğe, kadının payının iki katını vermenizi emreder.” (Nisa Suresi, Ayet: 11)

“Başkaldırmasından endişe ettiğiniz kadınlara öğüt verin, yataklarınızı ayırın ve bunlarla yola gelmezlerse dövün.” (Nisa Suresi, Ayet: 34)

Sembolik mantıkta çelişkinin doğruluk değeri ise sıfırdır. Yani p bir önerme, p’ de onun değili olmak üzere, p ˄ p’ ≡ 0 dır. (Matematik-Mantık)

Artık şu çıkarsamayı yapabiliriz: Kuran, Tanrı kelamı/sözü değil, Hz. Muhammed’in sözleri ya da sanrılarıdır.

Osman Akyol
19 Aralık 2021, İstanbul











Zaman Yolculuğu

İnsan, zaman karşısında kum gibi akarken…

Gelecekteki çizgimize ulaşınca geçmişimizden kaçamıyoruz. Geçmişin zamanda silinmesini umuyoruz. Geçmiş zaman çizgilerindeki kelebek etkilerini yeni zaman çizgilerinde yaşıyoruz. Zaman çizgilerinde kara harflerle yazılan cinsiyet eşitsizliklerine bakıyoruz.

Bazen kaç yaşına gelseler de birilerini hala embriyo olarak görüyoruz. Kimilerinin zekasının zaman içinde yolculuğa yetmediğine, yolculukta ilerlemediklerine tanık oluyoruz. Geçmiş zaman dilimlerindeki karanlık etkilerin gölgelerine maruz kalıyoruz.

Geleceğe ait olmak için geçmişe bir şeyler mi olmalı?

İnsan hiçbir zaman yolculuğuna hazır hissetmiyor, yine de zaman yolculuğunda kendince bir yol kat ediyor. Yeni bir geleceğe yelken açarken geçmiş, kelebek etkisiyle refakat ediyor.

İnsanın her zaman çizgisindeki arzuları farklı olsa da farkındalığı arttığında acısız, vicdan azabı olmadan huzura kavuşmak istiyor. Ki eve dönmek her zamanda güzeldir. Eve dönen tüm sevdiklerimizle zaman çizgimiz güzeldir; andan beklentilerimizde de kaygıdan uzak olmayı isteriz.

Fırtınalar öncesinde, rüzgarın çok yüksek gürültü ettiği sesleri yakala. Daha farkındalıklı yaşa ki zamandaki çizgilerin boşuna çizilmesin. Hiçbir zaman, zamanda boşluk olmadığını unutma, yapmadıklarını yap.

Hiçbir yerde olma, bir yerde ol. Vaktinde gerektiği gibi yaşa. Belki bir zaman çizgisine ulaşacağız ve orada vaktimizi harikulade şeylerde bulacağız.

Belki ömrümüzün son yıllarını tamamlıyoruz, belki uzun bir ömrümüzü şekillendireceğimiz başlangıçlara gebeyiz.

Her sene her yılbaşında itiraf edemiyoruz, fakat ömrümüzden bir yılı daha tamamlıyoruz. Yeni yılda hak etmediklerimizle birlikte, ne sürprizler bizleri bekliyor kim bilir.

Biz doğru yaşayalım, doğrularımız geleceğe kelebek etkisini bırakacaktır.

En güzel dileklerim siz değerli okurlarımızla olsun. Ülkemiz yeniden aydınlansın ve hepimize birlikte mutlu bir yıl olsun dileğimle.