Kategori arşivi: Hatıra

Güller Arasın Seni Bensiz Gören Olmuş

Ne zaman bu şarkıyı duysam, demir yolunun kenarında bir ekin tarlası canlanır gözümde. Kırmızı gelinciklerin süslediği, baş vermiş buğday tarlasının kenarında ya da ortasında bir genç kız. Çiçek desenli büzgülü eteği, beyaz bluzunun yakasına dökülen siyah saçları ile başaklarla dans edercesine bütünleşmiş bu zeytin gözlü kız benim Ayten ablam.

İlerideki yıllarda defalarca görüşmüş olmamıza rağmen belleğim onu sadece böyle anımsamakta inat ediyor.

Çok küçük olmama rağmen, çocukça sezgilerimle giderken beni yanında götürdüğü
demir yolu kenarında, konuştuğu genç adamın onu üzdüğünü (ayrıldıklarını) biliyordum.
Sonrasında zeytin gözlü kız okulunu bitirdi, bir kamu kurumunda işe başladı ve yaşadığı şehri terk etti ve uzun zaman evlenmedi, evlendiğini duyduğumda 50 yaşında idi.

Yaşamın zorlu koşulları hepimizi farklı yerlere savursa da bazı kişileri unutmak mümkün olmuyor, hele çocuksanız ve o insan size davranışları ile bir prenses olduğunuzu hissettiriyorsa asla unutamıyorsunuz.

Ve biz birkaç gün önce zeytin gözlü ablamla konuştuk.

Kuzenim verdi telefonunu, sosyal statüsü gereği oldukça iyi bir huzur evinde kalıyordu. Doğal olarak sesimi algılayamadı. “Size bir soru, neden güller arasında şarkısını duyunca hep sizi hatırlıyorum?”

“Ben o şarkıyı çok söylerdim gençliğimde” dedi ve hemen arkasından Nevin diye çığlık attı.

Uzun uzun konuştuk, 70’li yaşlarda olmasına rağmen belleği son derece iyi ve sesindeki tınıdan yaşam sevincini algılanıyordu.

Çok mutlu bir evliliği olmuş, eşini birkaç sene önce kaybetmiş. “Biliyor musun yaşamdaki tek pişmanlığım geç evlenmiş olmam” dedi.

O cümleden anladım ki, hemen hemen her kadının yanılgısı olan aptal aşk hikayeleri bir yana yaşamda evlat sahibi olmak bir kadının en büyük değeri…

Benim zeytin gözlü ablam resim yapıyor, yakında sergi açacak, umarım sergiye yetişebilirim ve sonrasında genlerimizin bize armağanı olan yaşama direnci ile birlikte bodrumdan başlamak üzere uzun bir tatil planladık. 🙂

Nevin Aker

Bir Şivlilik Hikayesi

– Şivlilik nedir anneanne?…

Cevap yok, zira belki de sadece bu şehirde sürdürülen harika geleneğin kimler tarafından ve ne zaman uygulanmaya başladığına dair en ufak bir bilgim yok. Dilimin döndüğünce anlatmaya çalıştım. Özel bir gün olduğunu, o günün sabahında çocukların mahalledeki komşularının kapısını çalarak (kandiliniz mübarek olsun dediğini komşuların da çeşitli armağanlarla teşekkür ettiğini anlattım.)

Bizimki çok heyecanlanmıştı. Ben de dolaşabilir miyim diye yalvarmaya başladı. Tamam da daha küçüksün tek başına olmaz annen de işe gidecek. O zaman bize gideceğiz ben seni gezdireceğim dedim. Sevinçten çılgına döndü. Birlikte benim eve geldik, gelirken markete uğrayıp ertesi gün gelecek çocuklar için bir şeyler aldık.

Sabahleyin erkenden uyanmış hatta üzerini bile değiştirmiş heyecanla beni bekliyordu. Aşağıya inip komşuları dolaşmaya başladık. Bir saat geçmeden bizimkinin torbası ağzına kadar doldu. Sadece bizim sitede 50 daire olduğunu düşünürsek….

Mutluluktan uçarak eve döndüğümüzde, kapının yanı başındaki vestiyerin üzerine, gelecek çocuklara dağıtmak üzere aldığımız hediyeleri koydu (şeker çikolata gofret vesaire).

Anneanne gelen çocuklara kapıyı ben açabilir miyim dedi, ben de elbette dedim… Günün heyecanını sonuna kadar yaşasın istedim.

Biraz geçmeden kapı çalındı bizimki açtı kapıyı, ikramlarını sundu ve tekrar kapının çalınmasını beklemeye başladı. Derken tüm aldıklarımızı dağıttı.

Anneanne bitti, şimdi gelen çocuklara ne vereceğiz dedi. Artık kapıyı açmayacağız,
neden dedim. Çünkü malzememiz bitti, bir an şaşkınlıkla yüzüme baktı, sessizce yanımdan uzaklaştı.

Mutfakta iş yaparken zil çalmasını doğal karşılıyordum, ancak bir kapının kapanma sesi ile irkildim, hemen kapıya yöneldim. Bizimkinin elinde toplamış olduğu şivlilik torbası ile meğerse kapı her çalındığında açıyor, kendi torbasındakilerden gelen çocuklara veriyormuş.

Anneanne benim çaldığım kapı açılmaz ise ben çok üzülürdüm, o nedenle böyle yaptım çocuklar üzülsün istemedim dedi.

İçeri geçip göz yaşlarımı saldım, mutluydum zira EVREN İYİ BİR İNSAN kazanıyordu… Ve öyle oldu, yakında 18 yaşına girecek. Merhametli, saygılı, dürüst ve paylaşımcı harika bir kız oldu.

Nevin Aker

Nerede Kaybettik İnsanlığımızı?

Ali Amcam, Ailemizin Işığı

Ali amcam ailemizin büyüğü. Babam ben daha küçük yaşdayken öldüğü için amcam evimizin bir sorunu olduğunda Java motoruyla öğretmenlik yaptığı yerden yazda da kışta da olsa çamurlu, tozlu yolları yararak gelir, ailenin sorununa Hacı amcamla birlikte yetişirdi. Çocukluğumun zihnine Java motoru ve hararetli konuşmalarıyla yer etti hep.
Ailemizin büyüğü olduğu gibi, Isparta’da Gönen Köy Enstitüsü’nden mezun olup Cumhuriyetin ışığından yararlanma fırsatını bulan ailemizin de ilk üyesidir. Dolayısıyla nasıl genç Cumhuriyetin meşalesi ülkeyi aydınlatıyorsa Ali amcamda bizim her zora düştüğümüzde düşüncelerine başvurmayı düşleyip, çözemezsek gider çareler aradığımız aydınlığımız olurdu. Sonraları ailemizden O’nu takip eden, okuyan, aydınlanmak isteyen, ışığı arayan çok kişiler oldu.

Çocukluğumuzda Amcamgilin kuşağının nasıl bir yoksulluk ve perişanlık içinde okuduğunu, okullarına yufka ekmeğin içine kese yoğurdu konularak nenemin amcama yiyecek gönderdiği anlatılırdı. Bugünden bakıldığında yoksulluğun bini bir para. Nenemin bu konulardan bahsettiğini hiç duymadım. O, yaptıklarını yapılması gereken normal bir yaşam hikayesi olarak görürdü. Nenem de nur içinde uyusun.

Ben ilkokulu bitirmiştim. Haney evimizin tahtalığına yığılı anason çuvallarının arasında oyun oynuyordum. Anacığım elinde iğne iplikle yırtık sökükleri ayağının parmak uçlarına sıkıştırmış, bir eliyle de gerdirerek yırtık sökükleri dikiyordu ve biraz uzağımda işini yaparken sordu: ilkokul bitti, okuyup adam olacak mısın?

Aslında en büyük insanları -adamları, kadınları- okumayanların arasında görmüştüm. Yavaştılar, kibirsizdiler, içtendiler, bilgeydiler ve tüm sorunlara telaşlanmadan yavaştan konuşarak çözüm ararlardı. Ailemizden, köyümüzden, etrafımız insanlarından görürdük büyük adamlığı. Cumhuriyet de sanırım buna yol gösteriyordu. Suyun sıcaklığını, depremi, sel felaketlerinin nedenlerini daha ilkokulda şimdiki eğitimin aksine köyümüzde deneyerek anlatırdı öğretmenlerimiz. Hep daha iyi “adam” olalım diye.

Ama anamın “adam olacak mısın” sözünü bugün de, o gün de öyle anladım: yoksulluktan kurtulmak istiyor musun-du- sorunun aslı. Yoksa kendisi hiç okula gitmemiş bile olsa bütün yaşamımın en büyük bilge insanıydı. İnsan olduğunun da farkındaydı. Çünkü bize hep kavgadan uzak durmayı, çalmamayı, çalışmayı ve yardım etmeyi hiç ders olarak anlatmadan kendisi sessizce öğretti. Sorusunu oyun düzenimi bozmadan yanıtlardım: “Okumak istiyorum.” Bugün yaşadığım bütün talihim okuduğum kitaplar, yaptığım eğitimcilik, yaşam mücadelem o günkü anamın o sorusunda ve benim verdiğim cevapsa saklıydı.

Burdur lisesinin Ortaokuluna kaydımı yaptırdık. Amcam Ali Kocagilde  kalacaktım. Ortaokulu üç yıl böyle okudum. Amcamın ve Naciye yengemin sayesinde. Tabi ki çocuklarının hoşgörüsüyle de… Hiç birisiyle ciddi bir tartışma yaşadığımızı hatırlamıyorum. Beş kızı bir oğlu vardı. Bir de ben, nenem, yengem, amcam. Toplam on kişilik bir nüfusla bir arada yaşamın güçlüğünü tabi ki büyüyünce anlıyor insan. Bugün bir çocuğu ile ”baş edemiyorum” diyen velileri gördükçe bir maaş ile evin nasıl geçindirildiğinin izlerini Naciye yengemin gayretlerinde, amcamın biraz otoriter hallerinden izlerdim. Hep minnettarım bu büyük ailenin bir üyesi olmaktan. Naciye yengeme sağlık ve uzun ömürler diliyorum.

Köy Enstitülerinin topluma kazandırdığı yetenekli bireyleri biz amcam Ali Koca’da görürdük. Saz çalar, resim yapar, büstler yapardı. Burdur’da Atatürk büstü olmayan okul tespit ettiğinde hemen yapar gönderirdi.

Onca ömründe çok sohbetlerini dinledim hiç dedikodu yaptığını duymadım. Hep eğitimin geldiği noktaları anlatır, iktidardakilerden bahseder, eğitimcinin yaptığı işi sevmezse bir yol kat edemeyeceğini anlatırdı. İki yıl önce kızım Özge ile dinlediğimiz bir sohbetinde; insanları inançları nedeniyle ayırmanın, farklı görmenin ve farklı davranmanın yıkıcı halini 84 yaşında bir insan olarak anlatımı etkileyiciydi. Bugün neredeyse derisinin renginden bile insanların ayrıştırılmasını görünce genç Cumhuriyetin insanlara kazandırdığı değer bir kat daha gözümde büyüyor.

Ülkemizin insanlarının kaderinden o da nasibini aldı. Çalıştığı okulun müdürü olarak Atatürk büstünün kırılmasında ihmali bulunduğu gerekçesiyle Yeşilova’nın sağ eğilimi en yüksek köyüne, seksen darbecileri tarafından sürgüne gönderildi. Onlarla mücadele etmekten vazgeçmedi. Ancak başka bir dönemin başladığının farkındaydı ve emekliliğini istedi.

Amca neden uğraşıyorsun bu kadar, diye sorduğumda; “iyiliği başka türlü bulamayız, bu sohbeti de bu kadar güzelleştiremezdik. İnsan kötüleri iyi etme mücadelesine hep katılmalıdır,” dedi.

Bu pazartesi vefat etti Ali Koca amcam (18.12.2023). Cenazesine katıldım. Onun bana öğrettiği bir duayı Türkçe okudum. Hep Türkçeleşmeyi, anadilini, tabi ki her ulusun dilini okumayı, yazmayı, öğrenmesini savunurdu.
Benim üzerimde, ailemizde emeği çoktur.
Böyle anmak istedim. Belki de, ondan aldığım ışığı gelecek nesillere aktarabilecek miyim? sorusunun cevabını bu yazıda bulmak istedim…
Nur içinde uyusun.
Geride kalan Naciye yengeme, çocuklarına, tüm sevenlerine tekrar başsağlığı ve sabır diliyorum.

Ali Koca. 20.12.2023

 

Çocukluğum

 

İşkence Ders Notlarım

Tarih 28 Eylül 1996… Yer Van Otogarı… Yüzüncü Yıl Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Matematik Bölümü’nü bitirdim eve, İstanbul’a dönüyorum. Polislerin yaptığı rutin bagaj aramasında çantamdan, Osmanbey’de bir işportacıdan aldığım, “Devrimci Marşlar ve Ağıtlar” isimli kitap çıktı. Yolcuların şaşkın bakışları altında hemen oracıkta gözaltına alındım. Oysa güne ne güzel başlamıştım…

Bütünleme sınavlarını verip dört gün önce okuduğum bölümden mezun olmuştum. Van’daki dostlarla vedalaşalım falan derken kurdeleye sarılı diplomayı (geçici mezuniyet belgesini) daha henüz açmamıştım, şöyle karşısında efkârlı bir sigara yakıp, daha doğrusu bu sevinci beni evde bekleyen İstanbul’daki karımla birlikte yaşayacaktım…

Dile kolay, dört yıl bu diploma için Van’ın karını, soğuğunu ayazını çekmiş, Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nin tozlu yollarını arşınlamıştım. Zeve kampüsündeki Melikşah Öğrenci Yurdu’nun dili olsa da konuşsa! Vize ve finaller öncesi kaç geceyi uykusuz geçirmiş kaç kez çalışma masasında sabahladıktan sonra yorgunluktan sızıp kaç sınavı kaçırmıştım. Yüzüncü Yıl Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Matematik Bölümü dedin mi, duracaksın… Oradan öyle artis pozlarında elini kolunu sallayarak mezun olamazsın. En sıkı öğretim üyesi kadrosu orda: Prof. Dr. İsmail Tok, Prof. Dr. Abdurrahim Yılmaz, Prof. Dr. Bülent Karakaş, Yrd. Doç. Dr. Yılmaz Altun (nam-ı diğer mübarek!), Yrd. Doç. Dr. Necdet Batır, Yrd. Doç. Dr. Muammer Yıldız (sonradan İstanbul Milli Eğitim Müdürü oldu)…

Diplomayı elime aldığımda yaşadığım sevinci hiç unutamam; onca zahmete değmişti doğrusu, vücudumun ödül olarak salgıladığı mutluluk hormonu endorfinin de etkisiyle sarhoş gibiydim. Elbette bir o kadar da tedbirsiz…

Gözümün önünden yaşadıklarım bir film şeridi gibi akıp gidiyordu ta ki bir telsiz anonsu hayallerimi bölen kadar…

Beni gözaltına alan resmi giysili polis, “…anlaşıldı, tamam” la uzun telsiz konuşmasını tamamladı. Anlaşılan işimiz artık “tamam”dı!

Evet, yaşadıklarım bir hayal değildi ve beni gözaltına alan polisler, belli ki, her daim “dinlemede” malum bir “merkez”le konuşmuşlar ve o “malum” merkezin yolladığı adamlar da gelmek üzereydi. Çok geçmeden de sivil plakalı bir otoyla, beyazdı yanlış hatırlamıyorsam, Terörle Mücadele Şubesi’nden beklenen sarkık bıyıklı “amcalar” geldiler. Beni aldıkları gibi, o zamanlar milli tuvalet edebiyatına da sıkça konu olan, malum “merkez”e doğru direksiyonu kırdılar. Sorgu hemen oracıkta sivil otonun içinde başladı. Polisler, önce alaycı bir tonda hal hatır sorup ardından benden yirmi tane arkadaşımın ismini vermemi istediler. Ben başlarda salağa yatmak istedim, oda arkadaşlarımın isimlerini falan verdim: Orhan Altun, Levent yardımcı, Timur Aslan, Şehabettin Fırat (Şeyh Sait’in torunu), Tuncay Aydemir… “Yemediler”… Israrla başka başka isimler istiyorlardı benden, kendilerince de “malum” olan…

Tamam, üniversitelerde Kadıköy’de 1 Mayıs 1996’da yaşanan olaylarla doruğa çıkan bir kıpırdanış vardı. Elbette sol, 1980 Askeri Darbesi’yle yok olmamış, şekil değiştirerek 90’larda yeniden üniversite gençliğinin vicdanında yerini almıştı. 1992’de üniversiteye adım attığımda, Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nde sol çevreler daha yeni yeni kıpırdanıyordu. Kimse ne yapacağını, nerden başlayacağını bilmiyordu. Çünkü Atatürk’ün doğumunun yüzüncü yılı olan 1981’de kurulan üniversiteye, kendi geleneğini unutmayarak, “yüzüncü yıl” adını veren askeri cunta, solcu öğrencilerin 80 öncesi oluşan sol gelenekle bağını koparmıştı.

Türk öğrenciler arasında daha çok DHKP/C ve TKP/ML adlı sol örgütlerin isimleri geçiyordu. Tabi ki, hiçbirimizin bu örgütlerle militan düzeyinde bir organik bağı yoktu ve belli bir örgüt disiplini içinde de hareket etmiyorduk. Nurculuk, Süleymancılık benzeri kimi İslami cemaatlerde olduğu gibi, daha çok bir “dergi çevresi” yapılanması söz konusuydu.

Örneğin biz yurdun C Blok 48 numaralı odasında kalıyorduk ve bizimle aynı odada kalan Devrimci Halk Kurtuluş Partisi/Cephesi sempatizanı “parti/cepheli” Bülent Köse adındaki Sivaslı bir arkadaşımız, Kurtuluş dergisi alıyor, o okuduktan sonra elden ele biz de okuyorduk. Yine B Blok’tan Erol Seven adında Türkiye Komünist Partisi/Marksist-Leninist sempatizanı bir arkadaş, Özgür Gelecek dergisi alıyor, o okuduktan sonra ondan da başkaları alıp okuyordu. Ve böylece lümpen proletarya zincirine her gün zayıf birer halka olarak biz de ekleniyorduk.

O güne kadar yaptığımız eylemler de; zaman zaman, hatta kimi zaman ülkücülerle beraber, yemekhane boykotu yapmak; yazılama yapmak; 20 Mart 1996’da Nevruz kutlamalarına katılıp halay çekmek; 24 Mart 1996’da “faşist” tabir ettiğimiz ülkücülerin bir kız arkadaşımıza laf atması sonucu çıkan gerginliğin ardından Melikşah Yurt Müdürlüğü’nde; “Faşizme Karşı Omuz Omuza!”, “Yaşasın Halkların Kardeşliği!”, “Burası Faşizme Mezar Olacak!” sloganları atarak yürümekten ibaretti.

Arada bir yurttaki odalarda toplanıp Grup Yorum türküleri dinliyor; pis yedili, poker eşliğinde sohbetler ediyor, “komiteler” kurmaktan falan söz ediyorduk. Fakat bizim sözünü ettiğimiz bu komiteler örgüt terminolojisindeki “halk komiteleri” falan değildi elbette.

Kürt solu diye adlandırdığımız öğrenciler, dağınık haldeki Türk soluna nazaran daha disiplinli ve daha derli toplu bir yapı içindeydiler. PKK’ya sempatiyle bakıyorlar, bir örnek Özgür Gündem gazetesi ve Özgür Ülke dergileri okuyorlar, Med TV izliyorlardı.

Konuşmalarından ve coşkularından anlaşıldığı kadarıyla PKK’ya sempatiyle baktığını söyleyen bu gençlerin çoğu da, sempatizanı oldukları Kürdistan İşçi Partisi’nin, “işçi” yönüne değil de, daha çok “etnik” yönüne sempati duyuyor gibiydiler. Kritik günlerde okul askerler tarafından tanklarla kuşatılıyor ve bu haliyle bir yarı açık cezaevini andırıyordu.

Üniversitenin genel atmosferi böyleydi. Ülke atmosferi de bundan farklı değildi: PKK’nın yükselişine paralel olarak güvenlik güçleri de sertleşmiş işkence vakaları, gözaltında kayıplar, yargısız infazlar türünden antidemokratik uygulamalar artık sıradan olaylar haline gelmişti. Her yerden pis kokular yükseliyor, ülkede “kirli” savaş olanca hızıyla sürüyordu. Savaş baronları istediği ve ölenler de yoksul çocukları olduğu sürece, daha uzun yıllar süreceği gibi…

Emniyet Müdürlüğü binasının arkasına geldiğimizde polisler, birden sertleştiler. Kapıda gözümü göz bağıyla bağlayıp ite kaka içeri sokarken bir taraftan da ana-avrat küfür etmeye başladılar. Bir süre böyle gözüm kapalı sürüklendim. Bir yere gelince durdurup gözbağımı hafifçe araladılar ve bir masada sonu “haklarım okundu” şeklinde biten bir kâğıt imzalattılar. Ardından beni çırılçıplak soyup işkence etmeye başladılar.

İşkenceye başlarken de, “Osman, dağda etek tıraşına vakit bulamadın galiba?” diye “sözde” espri yapmaktan geri durmadılar… Vücudumun her yerine nerden geldiğini bilmediğim yumruklar tekmeler iniyor; sorular peş peşe geliyordu… “Gözaltına alınırken gören oldu mu?”, “Kürt müsün?”, “Hangi örgüttensin?”, “Devrimci ne demek?”, “Lideriniz kim?”, “Komite kurdunuz mu?”, “Kırsala adam yolluyor musunuz?”, “Fen Edebiyat Fakültesine bombayı kim koydu?”… Ben, “Abi, valla bilmiyorum!” gibisinden insani tepkiler verdikçe, daha sert vuruyorlar ve arada elektrik vermekle de tehdit ediyorlardı. Arada bir göz bağımı hafifçe aralayıp kalın bir klasörden bazı arkadaşların resimlerini gösteriyorlar, “Lideriniz bu mu?” diye soruyorlardı. Anlaşılan hepimizi fişlemişlerdi.

Bana reva görülen “insanlık ayıbı”, dört saat boyunca sürdü. En sonunda çözüldüm, bildiklerimi anlattım…

Hani şimdilerde 1999 polis sorgusunda Adnan Oktar için, çok rahat tavırlar sergiliyordu sorgusunda, diyorlar ya kazın ayağı öyle değil işte. Geri zekâlı gibi her şeyi açık açık anlattığın o masa başına oturmadan önce seni bir güzel hazırlıyorlar işte benim örneğimde olduğu gibi.
Gerçi bildiklerim polisin işine yarayacak türden teknik bilgiler değildi. O arada polisler arasında “kitap yasak değilmiş” şeklinde bir diyalog geçtiğini duydum. Sonunda bana bir ifade tutanağı imzalattılar ve serbest bıraktılar.

Bırakırken de, “Kusura bakma, seni biraz hırpaladık ama ne yapalım elimizde yalan makinesi yok ki” şeklinde yaptıkları işkenceyi kendilerince “mazur” gösteren sözde özürden sonra bir dizi öğütte bulunmayı da ihmal etmediler. Yani ortada bozulmamı gerektirecek bir durum yoktu. Bu olağan bir uygulamaydı, memur ağabeyler her şeyi “vatan-millet-sakarya” için yapmışlardı ve benim de, üstelik Adanalı bir Türk olarak, bu duruma anlayış göstermem gerekiyordu. Belki de amirleri böyle emretmişti ve nihayetinde onlar da birer emir kuluydular. Üstelik ülkenin içinden geçtiği böyle kritik bir dönemde “Hiçbir devlet görevlisi, kendisine emredilen etik dışı bir görevi yerine getirmek zorunda değildir” kuralı da henüz geçerli değildi. Kitabıma ve bazı notlarıma el konduktan sonra çantamı elime tutuşturup ardıma bakmadan emniyetten uzaklaşmamı istediler.

Dışarı çıktığımda karmakarışık duygular içindeydim… Hemen kısa bir muhasebe yaptım: Ya dağa çıkıp polisin anladığı dilden konuşacaktım, ya da birkaç gün sonra başvuracağım öğretmenlik mesleğinde dayağa karşı çıkıp bu işkence illetinin kökünü tümden kurutacaktım…

Zor olanı seçtim…

Elbette bu kararı vermemde İstanbul’da beni bekleyen karımın ve bana büyük umutlar bağlamış Adana’daki yoksul ailemin katkısı büyüktü.

Tekrar otogara geldiğimde otobüsü kaçırmıştım, cebimde bir kuruş param da yoktu, üstelik de sigarasızdım… Van Gölü Turizm otobüs firmasının yazıhanedeki yetkililerine durumumu anlattım; yardımcı oldular. Yeniden bilet parası istemediler.

Otobüsteki koltuğuma oturduğumda, artık kendimde değildim… Yaşadığım travmanın etkisiyle uzun yıllar kâbus dolu günler geçirecek polis-telsiz fobisini uzun süre üzerimden atamayacaktım.

Şimdi bulunduğum noktadan geçmişe dönüp baktığımda şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Bana işkence yapanlara hiçbir zaman hakkımı helal etmedim, etmeyeceğim de. İnsan doğanın bir parçasıdır ve işkence yapıldığında “öter”, buna işkence yapan polisler ve büyük devrimci önderler de dâhil.

Maslow’un “ihtiyaçlar hiyerarşisi”nde “fizyolojik” ihtiyaçlardan hemen sonra ikinci sırada kendine yer bulan “güvenlik” ihtiyacı, böyle işkenceci soysuzlara bırakılmamalıdır; halkın adamı polislere bırakılmalıdır.

Hesap, çoğu kere olduğu gibi, yine öteki dünyaya kalmıştı ve İstanbul’a, bir bilinmeze doğru yol alan otobüsün muavininin belli belirsiz yaptığı kalkış anonsu, ruhundan derin yaralar almış bir hastayı uzak bir hastaneye yetiştiren canhıraş bir ambulansın siren sesi gibiydi…



Osman Akyol

Ölmek Sana Yakışmadı

Her aralık ayı geldiğinde içimdeki acı büyür. Hüzünlerim çoğalır. Toprağın yüzeyini karlar kaplayınca; senin orada üşüdüğünü duyumsarım. Sen sıcak olan mevsimlerin kadınıydın. Kışın bile bir avuç güneş ışığını avucuna alır, yüzüne sürerdin. Küçücük şeylerden kendine mutluluk toplardın.

Bir şubat ayının ıslak bir öğleden sonrası Karacaahmet Gömütlüğünde açılan çukura Cem Baba’yı koyarlarken, başını omzuma yaslayıp: ”Islanacak …” deyişin hala belleğimde.
Bağlarbaşı’na doğru hiç konuşmadan yürümüştük. Gözlerinde biriken gözyaşlarını zor tutuyordun. Dudaklarında: ”Öyle Bir Yerdeyim Ki” şarkısının mırıltısı…

Evin sokağının köşesindeki kasap Hüseyin ‘in kapısının eşiğinde sen kuzu pirzola, pastırma, sucuk siparişi verince ben de karşı çaprazda Tekel Bayisine bir koşuda uzanıp litrelik Yeni Rakı almıştım…

Televizyonu açtın. YouTube’dan Cem Karaca şarkılarını ararken ekrana ilk düşen görseldeki şarkıyı onayladın. Sesi olabildiğince yükseltin: ”İçimde Ölen Biri Var“ melodisi odanın içinde çoğaldıkça çoğaldı!

Emma Shapplin, Eric Clapton ve Cem Karaca hayranıydın. Radyoda, televizyonda ya da bir yerde bunlardan birinin ezgileri kulağına çalındığında kendinden geçerdin…

Clapton’un, şair Nizami’nin Leyla ile Mecnun eserinden bestelediği ‘Layla’ şarkısı seni alır bir karanlığın dibine götürürdü. Nedenini kaç kez sordum sana, açıklama yapmadın! Bir seferinde gönül kırıklığı dolmuştu gözlerine. Sessizce, uzun uzun gözlerimin içine bakmıştın!

Pencerenin camını açmıştın, masmavi bir gökyüzü dolmuştu odaya. Çook derinden gelen bir sesle ‘layla’ yı söylemeye başlamıştın…

“What’II you do when
You get lonely
And no body’s waiting by your side?
You have been running and hiding much too…”

Ardından yanıma geldin. Saçlarımı okşadın. Yüzümü avuçlarının içine aldın. Dudaklarımın üzerine nemli bir öpücük kondurmuştun:

“Senin, benim taşıdığım acıları, umutsuzlukları bilmeni istiyorum.”

Senin geçmişine dair hiçbir şey bilmiyordum. Çok şeyi merak etmeme karşın, sen üzüleceksin diye soramıyordum.

Gökyüzünden, salonun açık penceresinden içeri ayın yansıdığı zamanlarda, okumakta olduğum kitabı çeker alır, koltuğun bir köşesine atardın. Başını dizime yaslar; bana şiir oku derdin.
Bir gece, sanırım Marmaris Turunç koyunda kıyıda köşede bir yerde oturmuş bira içmiştik… Kutular boşalınca başını göğsüme yaslamıştın. Bana Ümit Yaşar Oğuzcan’dan güzel bir şiir oku. Eğer beğenirsem, seninle burada sevişeceğim. Kimse de umurum da değil bilesin.

“Ben bir Ayten’dir tutturmuş gidiyorum oh ne iyi
Ayten’le içkiler içip sarhoş oluyorum.
Ne güzel!
Hoşuma gitmiyorsa denizlerin,
Biraz Ayten sürüyorum güzelleşiyor.
Şarkılar söylüyorum.
Şiirler yazıyorum Ayten üstüne.
Saatim her zaman Ayten’e beş var
Ya da Ayten’i beş geçiyor.
Ne yana baksam gördüğüm o
Gözümü yumsam aklımdan o geçiyor.
……
…… “

Kuzu pirzolaların üzerine serpiştirdiğin kekiğin kokusu, tavanın cızırtılı, Cem Karaca’nın: ”Güneşte demlerim senin çayını, yüreğimden süzer öyle veririm…”

Masayı hiç olmadığı kadar güzelce donatmıştın. Beyaz masa örtüsünün yüzeri küçücük meze tabaklarıyla bezenmişti…

Karşı karşıya, bir birimizin gözlerinin içine bakacak biçimde sandalyelere oturduk. Tek buzlu kadehlerimizi Cem Baba’nın önünde saygıyla eğilerek havaya kaldırdık…

Saat gecenin bilmem kaçıydı? İkimizin de hiç uykusu yoktu… Koygun bir sohbet faslı başladı aramızda, hayatın en dokunulmaz alanlarına doğru…

Seni mi öncül olan yoksa bedensel hazlar mı? Tek eşlilikten-çok eşliliğe…

Kotasız ilişki, açık birliktelik falan derken rakının son damlalarını da kadehe boşalttık.
İncecik parmaklarını avucumun içine aldım… Gülümseyerek oturduğu yerden kalktı, yanıma geldi.

Dışarıda sulu kar yağıyordu.

Hiç olmadığı kadar tutkuyla sarılmıştın bana. Fısıltılı bir sesle: ”Ölmekten korkuyorum. Özellikle de kışın hiç ölmek istemiyorum!” deyip , yatak odasına geçmiştin. Bir süre sonra oradan bana: ”lütfen yanıma gelme!” diye seslenmiştin …

Uzun bir süre sonra tekrar salona geldiğinde, üzerindekileri çıkartmış, floresan beyazı sütyen ve G-String altlık vardı. Masadaki, salonun köşesindeki şamdanlardaki mumları yaktıktan sonra ışıkları söndürmüştün…

Sen gideli tam beş yıl oldu.

Ben mi?

Aşkın hala burada ve senden sonraki hiçbir ilişkide dikiş tutmadı!

Ya da ben istemedim.

Gömütlüğünün üzerini yine senin çok sevdiğin beyaz papatyalarla bezedi arkadaşlarım….

Anıl Güven
10 Aralık 2023
Atina




Eylül Mutsuzluğu

Yazın sıcaklığından Eylül ayının serinliğine evrilen gece Selanik’te Aristotelous Meydanını yürüdüm boylamasına. Yolun karşısına geçtim. Denizden esen rüzgarın serinliğinde iyot kokusuna karışan sigara içenlerin dumanını ardına takılıp uzunca bir süre yürüdüm.

Şık bayanlar, gecenin derinliğine inmek için giyinmiş erkekler… Havada asılı kalmış parfüm kokuları iç içe geçmiş… Erotizmin en kıskanç eteğine yapışmış yeni ergen kızların havada uçuşan dalgalı sarı saçları… Hayatı sakız çiğnemek kadar kolay gören bir tinsel bakış, alımlı mı alımlı gülüşler; bir anda kendimi İzmir Kordon boyunda dolaşırken buldum iç sesimde! Yunanca konuşan insanların ağzından çıkan Türkçe sözcüklere gülüp geçerken soluklanmamak gereğini hissettim.

Bir bakır kupa dolusu beyaz Athiri şarabı içince gökyüzü ne kadar mavi olsa da gözler bulanıklaşıyor!

Yolun öte yanında sıralı Cafe-Barların birinde koltuğa çöktüm. Şekersiz bir Yunan kahvesi siparişi verdim. Çok derinden gelen Blues Müziğini dinlerken anımsamalarda kayboldum; İstanbul’daki Çırağan Kempinski Oteli’nin saray tarafındaki rıhtımında değerli dostum Mehmet Ali‘nin işlettiği Q Caz Bar’da benzeri müziği dinlerken yaktığım puro eşliğinde balon bardakta Hennessy konyağı yudumlardım… Ele avuca sığmayan bir delişmenlik! Başkaldıran müziğe öylesine tapınç içindeydim ki!

Eric Clapton hayranıydım.

Bakmayın siz Küçük İskender’in o saçma bilgilendirmesine, Blues genelevlerdeki ağıtlarla doğum yapmadı; Afrika’dan ABD’ye getirilen kölelerin iç sesinin dışa vuruluşudur.

Geçmişte kalan yarım kalan hayatımızın diğer yanı ile ortak birkaç şarkımızdan biri: Wonderful Tonight

It’s Late in the evening; she’s wondering what clothes to wear.
She puts on her make-up and brushes her long blonde hair.
….,

Kafamın içinde hiç şeytan yaşatmadım. Asılanları da boğdum avucumda. Bir tek Eylül kaldı kıyıda; tüm mutluluklarımı benden alan, beni mutsuz eden, kıyıların köşelerin serseri çeperlerinde her türlü mutsuzluğu yakama yapıştıran Eylül…

Bütün yalnızlığımın celladı sensin, biliyorum ama sen de yoksun! Nasıl gönence erecek bu yaşamım? 🤔😢😇😇😇😇

Selanik

Anıl Güven

Adem’in Kaburgasının Hiç Mi Suçu Yok

 

İşletildim!

Çantamı hazırlamış işe gitmek için tren istasyonuna gelmiştim. İstasyonda yol tamiratı yapıldığını gördüm, işçiler ve çavuşlar harıl harıl çalışmaktaydılar az ileri yolun sağ tarafında demiryolu kazağı giymiş birisi onlara bakıp el kol hareketleriyle bir şeyler anlatmaktaydı, hemen aklıma bu adamın ‘kısım şefi’ olma ihtimali gelmişti.

Tipi pek kısım şefine benzemese de bu işler tiple olmuyordu zâten! Çalışanları selamlayıp “kolay gelsin” dedikten sonra yolun sağında duran ve el kol hareketleri ile işçilere bir şeyler anlatan adamın yanına giderek “Merhaba şefim kolay gelsin” diyerek tokalaştım ama adam bana hiç cevap bile vermemişti, afalladım ve kendi kendime “Ne kadar da kibirli ve kendini beğenmiş” diyerek yanında durdum.

Sonra O’na dönerek yol ile ilgili bir şeyler sordum, O ise kafasını emme-basma tulumba gibi sallayarak bana cevap veriyordu. Bir ara gözüm az ileride bana bakarak gülen arkadaşlarıma takıldı, sanki benimle dalga geçiyorlardı. Çok geçmeden bu adamın sürekli o tren istasyonuna takılan tren sever bir deli olduğunu öğrendim.

Adama demiryolu kazağını ve pantolonunu verenler arkadaşlarımmış, tabi hepsi gülmekten yerlere yattı. Kim deli bilemedim… Akıllı görünen deliler mi, deli görünen akıllılar mı? Bir kıyafet algımızı nasıl değiştiriyor!

Benim de aklıma bu olay ne zaman gelse tebessüm ederim.

Tren Şefi

https://xn--gndemarivi-9db80j.com/kara-tren/?amp=1

 

 

Almanya’da Bir Güzel Adam HAYDAR DOĞAN

Aşağıdaki yazı beş yıl önce kaleme alınmıştır. Bu şekliyle bir yerde yayınlanmadı sanıyorum. Almanya’ya bu ikinci gelişim ve yine Haydar Doğan’la buluşarak birkaç saat sonra Köln’de düzenlenecek Enver Karagöz Etkinliğine katılacağız birlikte. Kendisi ricamı beş yıl önceki içtenliğiyle karşıladı. Kalbim bir ırmaktan daha hızlı. Kitaplarımdan bir ikisini Türkiye’deyken imzalamıştım onun için. Şimdi onun gelmesini bekliyorum konuk olduğum evde.

İki üç gün önceydi: “Yüküm şair olsun, şiir olsun, daha ne isterim,” dedi telefonda. Sesinde bahar kokusu, sesinde sözcüklerin şiire dönüşürken ki o büyülü tat… Yapraklar düşerken ki yumuşaklık sesinde… Güneş dal değiştirirken ki rahatlık… Rüzgâr alazı sesinde… Dağın doruklarındaki kar yangını… Sesi tohum gürültüleri içinden geliyordu sanki. Sesi çiçek hızıyla işleyip durdu duyarlıklarımda. Bir şelale gibi döküldü durdu düşlerime daha sonra da…
20 Nisan akşamı Köln’de, Enver Karagöz Edebiyat Dostları Etkinliği sırasında tanışmıştık. Konuşmamı canla başla bir dinleyişi vardı ki hiç unutmam. Umarım toplantı biter bitmez gitmez de tanışır, konuşuruz demişitim içimden.
Bir yazar, bir şair; kitap ve edebiyat sevdalısı biri Haydar Doğan. Türkiye’den gelip Almanya’da yaşama tutunma mücadelesi veren bir güzel insan, bir dost. Etkinlik sonrası kitaplarımı imzalamıştım kendisine. Az da olsa konuşmuştuk.
Sağlam bir dost, tutarlı bir insan. Yüz kez bin kez aynısını söylerim. Yüzünün bir itiraz ve bir isyan çiçeği gibi ışıklı olmasından belliydi böyle biri olduğu. Başka bir gökyüzünün altında, geldiği toprakların acısını sırtında taşımasından belliydi… Aşkça, suca, toprakça selamlamasından dünyayı, baharı ve sözcükleri…
Kalbimi bu kadar kısa sürede fark edebileceği hiç ama hiç aklıma gelmezdi açıkçası birisinin. Ve bendeki başka türlü bir dünya düşüne tanık olabileceği bu kadar kısa sürede… Sözcüklerden oluşturduğum ve varlığından rahatsız olmadığım ikinci bir dünyamın da tanığıdır artık o. Tutmuş şiirlerimi paylaşmış sayfasında. Şiir üzerine düşüncelerimi de…
“Yüküm şair olsun, şiir olsun, daha ne isterim,” dedi telefonda. Kadim bir dost içtenliğiyle söyledi bu sözleri Haydar Doğan…28 Nisan Cumartesi günü Engels’in müzesinin de bulunduğu Wuppertal kentinde Köy Enstitüleri ile ilgili etkinliğe davet edip, ardından da “neredeyseniz, o gün belli bir saatte gelip sizi alırım” teklifine karşılık, ama sana yük olurum dediğimde.
Yarından itibaren Türkiye’ye dönünceye kadar şu an bulunduğumuz Hagen kentine 8-10 km uzaklıktaki Herdecke kentinde geçecek günlerimiz. Yaklaşık 35 günümüzü geçirdiğimiz Hagen’e veda edeceğiz yarın sabah. Haydar Doğan da oradan alacak beni. Belki Engels Müzesi’ni de gezip görebileceğim Wuppertal’de bulunduğum süre içinde. “Aslolan dünyayı yorumlamak değil, onu değiştirmektir” sözünü idrak ederek ve 11.Tez’e inanarak tüm duyarlılığımla… Köy Enstitüleri ile ilgili etkinlikte tanışıp kaynaşacağımız başka birileri de çıkar, belli mi olur…
Burası dünya
Benim küçük ülkem

Hayrettin Geçkin

https://xn--gndemarivi-9db80j.com/siir-ve-dus/?amp=1

https://xn--gndemarivi-9db80j.com/kor-olmayanlarin-siiri-mujdat-guven/?amp=1

 

https://xn--gndemarivi-9db80j.com/ne-yani-sezai-karakocun-monna-rosa-siirine-fit-misiniz/?amp=1

https://xn--gndemarivi-9db80j.com/hayrettin-geckin-siirleri-ve-librah-omer-yerlikaya/?amp=1

Kıyı Köşe

Bazı kıyılar ana rahmidir.

Devre arasına girdiğim 22 kasım 2021 tarihinden buyana soğuk ve rüzgârlı havada yağan tipi gibi iç dünyam oradan oraya savrulup duruyordu… Önüm kara bir duman örtüsü altında. Rüyalarım o kadar bildirim dolu ki; aralayıp yorumlamaya cesaretim bile yok! Bir ananın memesinin ucundaki kara dutu emmeyi bekleyen bebeğin arsızlığında değil, hayallerini yitirmiş, anlatacak öyküsü, demir çıpayı atacağı limanı olmayan bir geminin yolcuları arasına karışmıştım yine!

Defosuz soluk alıp verirken, arkadan gelen; geçmişin silinmeyen izdüşümü gene yakama yapıştı!

Xanax ve Valium müptezeli olmuştum…

Yaşamımdaki derin yarılmaların üzerinden atlayıp seni yazmak istiyorum!!! Sadece seni değil! Köln Batı Mezarlığında yatan, karaciğer kanserinin benden kopardığı Marliesa’yı… Ardından Ortaköy Mezarlığına; ayaklarının ucunda sevgiyle dikilip üzerini örten toprağa papatyalar dikmek istemcim kıyıda bekliyor…

İnan orada seninle, sen sessizce yatarken seninle konuşmak istiyorum…

Niye mi? Bizim bu yaşamdan çok büyük beklentilerimiz hiç olmadı ki! En büyük keyfimiz senin ya da benim donattığım masada ızgarada karides, halka biçimli kalamar, birkaç kadeh rakı… Akşamımız böyle başlardı…

Senin güzel bir tümcen vardı usumda betonlaşmış: ”Yalanın devreye girdiği tümcelerin içindeki sözcüklerde yenilmişlik öyküsü başlar.” Olumsuzlukları köpürtmekte çok ustaydın. Ve bana çok önemli bir öğreti olan; kıskançlığın sınırsız olduğunu senin yanında öğrenecek kadar büyüdüğümde doktorlar seni yoğun bakıma yatırmıştı. Soydan gelen kalp romatizması sayrılığı… Biliyorum, erken ve mutsuz göçtün bu acımasız dünyadan ve benden.

İnsan yaşadıklarını yazarken, geniş bir boşluğun içine girer… Çünkü anımsama bitmiştir!

Şeytanın yeryüzündeki ayak iziymişim gibi hissediyorum kendimi bu yalnızlıkta.

Önce çocuklarımın annesi, ondan ayrıldıktan sonra sen.

Sonra kendimi kapattım. Sonra sokağa indim. Entrikanın, hilemin, kalleşliğin, ihanetin, aldatmanın, sevgisizliğin kızıla beleni aktığı, düzensizliğin ve kasaba kültürünün hoyratça kol gezdiği sevimsiz, tehlikeli karanlığa daldım.

Marliesa ile yıllar sonraysa seninle dünyanın en zengin iç yapısına sahip bir erkektim. Bugünse kandırılmış, aldatılmış, bir başına bırakılmış bir adamım… İkinize de küskünüm!

Sizin varlığınızda, mutluluğu banyo küvetinde, yatakta bir başka bedende aramadım hiç… Sizin yokluğunuzda da kısa mesafeli birlikteliği kemirmek için kafelerde sürtmüyorum… Sizinleyken kırık dökük hayallerim vardı.

Romanlar, öyküler yazıyordum… Sizden sonra mı? Hıçkırıklarımla boğuluyorum ağlarken…

Akıl laboratuvarında oluşturdukları esnek söylemle hayata çelme çalanlarla dolu ortalık, duygu yokuşunu tırmanırken karşıma çıkan duygu yoksunlarına çelme atmayı öğrendim…

Sizden sonra önümde kirlenmekte olan bir hayat akıyor önümden. Doğru ile yalanın aynı tezgahta satıldığı bir dönemdeyiz… Sağım solum söbe!

Bir dostum ileti atmış: ”Niye bu kadar çok içki içiyorsun?”

Ona yanıt verdim : “İçimde iki yara var onu sağaltmak için.“

Ve ben uzun bir dinlenceye çıktım. İspanya’nın Akdeniz’e bakan kıyısında bulunan Marbella- Estepona‘ ya yerleştim…

Orada birçok kadınla tanıştım, Ava Gardner memeli. Ama hiçbiri siz değildiniz. Hayat hepimize eşsel oranda mutluluk dağıtmıyor… Yine tükenen hayallerimle birlikte dibe vurdum bu gece.

Masamın üzerinde Janis Joplin, Mick Jager LP’leri, Penthaus ve Playboy dergilerinin eski sayıları, Norman Mailers‘in Henry Miller‘in romanları. Marliesa, ben 1978 yılında Barselona’da boynumda Filistin atkısı, omzumda asılı bez torbayla kaldığım pansiyondan çıkıp deniz kıyısına indiğimde sabahın çok erken saatiydi, kadın bulutu kumsala çökmüştü…

O kalabalığın arasından hayatıma aldım seni! 23 Yıl yapışık ikiz gibiydik…

Ayrıldık ama hep görüştük…

Sonra sen geldin…

Şimdi ne istiyorum, biliyor musunuz ? Kadıköy’e inip fırından sıcak bir francala ekmek alıp, içine de Vatan Şarküteriden 50 gr tuzsuz tereyağı, 150 gr da Erzincan tulum peyniri alıp basmak… Vapur iskelesinin orada denizi seyredip yemek…

19 Ekim 2022
Amsterdam-Hollanda

 Anıl Güven 

https://xn--gndemarivi-9db80j.com/ask-tesadufen-yasanir/?amp=1

Haylaz Çocuk

Bildiğiniz gibi değil!

Yaramazlıkta üstümüze yoktu bizim. Keyfimiz için başkasına zarar vermeyi, birilerini rahatsız etmeyi işten sayardık. Nerede yaramazlık varsa biz oradaydık. Bazen bostana giren, zerzevatı tarumar eden domuzlar kadar zararlı olabiliyorduk.

Dokuz yaşlarında olduğum günlerden bir gündü. Ablamın şemsiyesini çalmıştım. Hani hırsızlık deniyorsa buna tabi, ben de çalmış oluyorum böylelikle bir kere. Gerçi, “ev ahalisinden herhangi birisinin, hane içinden herhangi bir şeyi almasına hırsızlık denmez” derler. Ama olsun! Yine de itiraf etmiş olayım diye söylüyorum. Çaldım işte.

Vermezdi çünkü ablam şemsiyesini, bu yüzden ben de çalardım. Daha doğrusu izinsiz alırdım. Kibarca isterdim bazen, vermezse kabalaşırdım, bin bir dolapla istemekte ısrar ederdim, yine vermezse -son kertede- çalardım.

Ablamın şemsiyesi! Ki bu, hayatındaki ilk şemsiyesiydi onun. Belki yıllarca; ki öyle oldu, şemsiyesi olmadı kızcağızın. Çünkü -bir çok kimse gibi- onun da hayatı yokluk içinde debelenenlerin hayatından farksızdı.

Müstakil, eski evlerde, o zamanlar ihtiyaç giderme yerleri evin dışında bulunurdu. Bizimki de öyleydi. Bir kat kadar değilse de yüksekçeydi kenefimizin damı. Elimde şemsiyeyle üstüne çıktım atlamak için.

Daha önce bir çok kez yükseklikten atlamışlığım vardı. Deneyimliydim yani. Kolay olacaktı kısacası. Üstelik incinmememde yardımcı olacak paraşüt görevinde kullanacağım şemsiyem de vardı. Bir deneme yapacaktım. İyi bir deneme. Bilim dünyasına katkı sunacağım bir deneme olacaktı.

Zemin topraktı. En azından beton kadar değildi, yumuşaktı. Biraz aptal cesareti taşıyanlar atlamakta tereddüt etmezdi. Kaybedecek bir şeyim yoktu hülasa. Böylece atlamak mükemmel olurdu. Şemsiye de benim değildi üstelik. Küçük bir kaza geçirirsem bile, kendi hesabıma işi, kazaya, kadere bağlayacaktım, olur biterdi.  Bu işin esprili yanı tabii! Üzüleceğime sevinecek kadar bencilmişim meğer.

Damın kıyısına geldim. Şemsiyeyi açtım. Bir aşağı baktım, bir şemsiyeye. “Hadi bismillah,” diyerek atladım. Şemsiye ilk etapta beni havada tutar gibi oldu. Sevindim. Ama kandırdı beni hain şey. Çünkü birden ters kıvrıldı. Ani irtifa kaybettirdi bana ve sert bir şekilde yere çaktırdı beni. “Tüh şemsiyeye” dedim. Kuş misali kolu kanadı kırıldı. Tüm telleri dağıldı zavallının. Asla iflah olmaz hâle geldi. Aldım cesedini materyalin. Bir şey olmamış gibi aldığım yere koydum.

Yıllarca bir şemsiyesi daha olmayacaktı ablamın. Ki olmadı da. Öğrendiğinde ağladı. Seni ağlattığım için özür dilerim abla!

Bugün vebalini çekiyorum bunun ve daha birçok şeyin…

Vahap Taş

https://xn--gndemarivi-9db80j.com/inancimi-nasil-yitirdim/?amp=1

https://xn--gndemarivi-9db80j.com/2019-kadinlar-gunu-insan-erkegi/?amp=1

https://xn--gndemarivi-9db80j.com/din-yeni-zelanda-saldirisi/?amp=1

https://xn--gndemarivi-9db80j.com/nasil-bir-kitap-okuyucusuyuz/?amp=1