Kategori arşivi: Fizik

#GeleceğinTrendleri: Bakteriler, elektrikli araç akülerinden değerli metalleri ayırabilir

Bugün dünyada 1,4 milyardan fazla araba var ve bu sayı 2036’ya kadar iki katına çıkabilir. Tüm bu arabalar benzin veya dizel yakarsa, iklim sonuçları korkunç olacaktır. Elektrikli arabalar daha az hava kirleticisi yayar ve yenilenebilir enerjiyle çalışıyorlarsa, araba kullanmak Dünya’nın atmosferini ısıtan sera gazlarına katkıda bulunmaz.

Ancak on yıl içinde bu kadar çok elektrikli vasıtalar (genellikle EV olarak kısaltılır) üretmek, lityum, kobalt, nikel ve manganez gibi metallere olan talebin artmasına neden olacaktır. Bu metaller EV pilleri yapmak için gereklidir, ancak her yerde bulunmazlar. Dünyadaki lityumun ekseriyeti, madenciliğin yerel insanları ve ekosistemleri tehdit ettiği Güney Amerika’daki Atacama Çölü’nün altında yatıyor.

Önde gelen EV üreticilerinin ithalat maliyetlerini düşük tutması ve bu ham maddeler için güvenilir bir kaynak bulması gerekiyor. Derin denizde madencilik yapmak bir seçenektir, ancak aynı zamanda habitatlara zarar verebilir ve vahşi yaşamı tehlikeye atabilir. Aynı zamanda, değerli metallerle dolu atık elektronikler, çöplüklerde ve dünyanın en fakir bölgelerinden bazılarında birikiyor – her yıl toplam 2,5 milyon ton ekleniyor.

EV pillerinin kendilerinin yalnızca sekiz ila on yıllık bir raf ömrü vardır. Lityum iyon piller şu anda AB’de %5’ten daha düşük bir oranda geri dönüştürülmektedir. Madenlerden, sürekli bu metallerin yenisini çıkarmak yerine, neden zaten mevcut olanı yeniden kullanmıyoruz?

Geri dönüşüm ekonomisi

En büyük lityum iyon pil geri dönüştürücüleri Çin’de bulunuyor. Geri dönüşüm, genellikle Kuzey Amerika ve Avrupa’da şirketlere ödeme yapılması gereken bir yükümlülük olarak görülse de, Çin’de bitmiş piller için rekabet o kadar yoğun ki, geri dönüşümcüler onları ele geçirmek için para ödemeye hazır.

Geri dönüştürülen pillerin çoğu eritilir ve metalleri çıkarılır. Bu genellikle çok fazla enerji kullanan ve dolayısıyla çok fazla karbon yayan büyük ticari tesislerde yapılır. Bu tesislerin inşası ve işletilmesi pahalıdır ve eritme işlemi tarafından üretilen zararlı emisyonları arıtmak için gelişmiş ekipman gerektirir. Yüksek maliyetlere rağmen, bu tesisler değerli pil malzemelerin çok azını geri kazanır.

Küresel metal geri dönüşüm pazarının değeri 2020’de 52 milyar Dolardan (37 milyar Sterlin) 2025 yılına kadar 76 milyar Dolara çıkması bekleniyor. Daha az enerji tüketen geri dönüşüm yöntemleri olmadan, bu yükselen endüstri sadece çevre sorunlarını daha da kötüleştirecektir. Ancak atıktan değerli metalleri çıkarmak için onlarca yıldır kullanılan doğal bir süreç de var.

Piller için mikroplar

Biyomadencilik olarak da adlandırılan organik biyoliç (süzerek çökelti veya indirgeme) yönteminde, metabolizmalarının bir parçası olarak metali oksitleyebilen mikroplar kullanır. Cevherlerden değerli metalleri çıkarmak için mikroorganizmaların kullanıldığı madencilik endüstrisinde yaygın olarak kullanılmaktadır. Daha yakın zamanlarda, bu teknik, elektronik atıklardan, özellikle bilgisayarların baskılı devre kartları, güneş panelleri, kirli su ve hatta uranyum çöplüklerinden malzemeleri temizlemek ve geri kazanmak için kullanılmıştır.

Coventry Üniversitesi’ndeki Biyoliç Araştırma Grubundaki meslektaşlarım ve ben, EV pillerinde bulunan tüm metallerin biyoliç kullanılarak geri kazanılabileceğini keşfettik. Acidithiobacillus ferrooxidans ve diğer toksik olmayan türler gibi bakteriler, yüksek sıcaklıklara veya toksik kimyasallara ihtiyaç duymadan metalleri tek tek hedefler ve geri kazanır. Bu saflaştırılmış metaller kimyasal elementler oluşturur ve bu nedenle birden fazla tedarik zincirine süresiz olarak geri dönüştürülebilir.

Biyoliçin ölçeğini büyütmek için, genellikle karbondioksit kullanarak 37 ° C’de inkübatörlerde bakteri yetiştirmeyi gerektirir. Çok fazla enerji gerekmez, bu nedenle süreç, tipik geri dönüşüm tesislerinden çok daha küçük bir karbon ayak izine sahiptir ve aynı zamanda daha az hava kirliliği üretir. Yerel biyoliç tesisler bu değerli metalleri geri kazanması, EV pil israfı ve üreticilerin az sayıda üretici ülkelere bağımlılığı azalması anlamına geliyor.

Akademisyenler biyoliçi durdurmak üzerinde çalışıyorlar; elektronik atıklardan tüm değerli metaller çıkarıldıktan ve çözelti içinde yüzdükten sonra sürecin durdurulması gerekiyor. Bu sanayi için yeterli değil. Biyoliç ile bu metalleri çıkarabilen ve tedarik zincirleri için faydalı hale getirebilen elektro-kimyasal yöntemlerle birleştiriyoruz. Ne yazık ki, metal geri dönüşümünde çok fazla enerji ve toksik kimyasal içeren mevcut yöntemler on yıllardır kullanılmaktadır. Sanayiden yeniliklere her zaman kendisi yatırım yapması beklenemez. Bu nedenle hükümet değişiklikleri zorunlu kılmalı ve daha temiz alternatiflere yatırım yapmalı.

EV pilleri henüz emekleme aşamasında olan bir teknolojidir. Bileşenlerinin yeniden kullanımı, tasarımlarının bir parçası olarak düşünülmelidir. Geri dönüşüm, sonradan akla gelen bir düşünce olarak kalmak yerine, biyoliç ile bir EV pilinin yaşam döngüsünün hem başlangıcı hem de sonu olabilir ve yeni piller için düşük çevresel maliyetle yüksek kaliteli hammaddeler üretebilir.

Bu yazı Tweet zinciri olarak da yayınlandı:

Nizamettin Karadaş

 

Kaynaklar:
Professor Sebastien Farnaud, Coventry University Research Blog

trendsderzukunft.de , 29.06.2021

#GeleceğinTrendleri: Geleceğin veri deposu Yapay DNA

Dünyadaki tüm veriler bir kahve tasında? – Yapay DNA ‘da depolanırsa bu mümkün olabilirdi

DNA, yaşamın yapı planı – ve geleceğin kayıt cihazı

Kalıtsal bilgiler, DNA moleküllerinde, herhangi bir başka depolama cihazında mümkün olandan çok daha uzun ömürlü ve daha yoğun kayıt edilebilir. Bilim insanları ve teknoloji şirketleri bundan aynı ölçüde yararlanmak istiyor. Onlara göre, yapay DNA geleceğin veri deposu olacaktır.

Arkeologların mamut dişlerinde ve erken insan kemiklerinde DNA bulmaları alışılmadık bir durum değil. Genetik malzeme, derin donmuş zeminde veya hava geçirmez şekilde kapatılınca yüz binlerce yıl korunur. Sağlamlığının haricinde, DNA’nın son derece yüksek bilgi yoğunluğu büyüleyicidir. Bu açıdan, doğal depolama molekülü, diğer tüm veri depolama cihazlarından daha üstündür. Cambridge’deki Massachusetts Institute of Technology’den (MIT) Mark Bathe’nin iddiasına göre, DNA dolu bir kahve tasında teorik olarak dünyadaki tüm veriler depolanabilir. Bu nedenle, bilgi teknoloji endüstrisinin genetik kodla giderek daha fazla ilgilenmesi şaşırtıcı değil.

Bu alışılmadık depolama teknolojisi prensipte şu şekilde çalışır: Bir algoritma, birler ve sıfırlardan oluşan geleneksel ikili kodu bir genetik koda çevirir; adenin, guanin, sitozin ve timinden oluşan dört bazın tanımlanmış bir dizisi. İki rakamın kombinasyonu, örneğin dört bazdan birine dönüştürülür (01 adenin anlamına gelebilir) veya iki ardışık baz tek rakamla tanımlanır (örneğin, guanin-sitozin, 0 olarak). Zürih’teki Eidgenössische Technische Hochschule’den (ETH = İsviçre Teknik Yüksek Okulu) Robert Grass, çeşitli araştırma gruplarının henüz tek tip uygulama üzerinde anlaşamadığını söylüyor.

DNA’nın nasıl veri deposu olabileceği

Grass ve meslektaşları, diğer şeylerin yanı sıra, İngiliz Massive Attack grubunun “Mezzanine” albümünü 920.000 yapay DNA bölümüne aktardı. Dijital müzik dosyalarını hesap yöntemi ile bir baz dizisine dönüştürdüler ve onunla gen teknolojisinde yaygın kullanılan DNA iplik sentez makinesini beslediler. Grass, tüm albümün yer alabileceği tek bir DNA molekülünün sentezi teknik olarak henüz mümkün olmadığını ve bu nedenle bilgilerin daha kısa bölümlere ayrıldığını açıklıyor. Bölümlerin her biri yaklaşık 200 baz uzunluğundadır ve doğru bir şekilde yeniden birleştirilebilmeleri için numaralanmıştır. Veriler, Covid 19 pandemisinden bu yana iyi bilinen PCR yöntemi ile okunur; bu yöntem depolanmış genetik verileri okuyabilmek için onları kopyalar. Bu şekilde elde edilen baz dizimi, bir algoritma ile ikili koda geri çevrilir (= tercüme edilir).

DNA Kütüphanesi istikrarlı bir şekilde büyüyor

Shakespeare’den Şiirler, Netflix dizisi “Biohackers”ın ilk bölümü, 1291 tarihli İsviçre Federal Mektubu ve daha pek çok şey DNA formunda zaten mevcut. Grass, bu depolama tekniğnin hala pahalı ve zaman alıcı olduğunu söylüyor, ancak geleceğe güveniyor: “Gen teknolojisindeki gelişmelerden fiyat açısından da yararlanıyoruz.” Grass, meslektaşı Wendelin Stark ile birlikte Haziran ayında Avrupa Mucit Ödülü’nü aldı. İki ETH bilim adamı, DNA’yı dayanıklı yapan yöntem için ödüllendirildi. Kayıt molekülleri önce minicik cam kürelerin üzerine sürülür ve daha sonra bir cam tabakası ile kaplanır. Grass, kuru bir yerde saklanırsa, kapsüllenmiş DNA’nın yaklaşık 500 ila 1000 yıl boyunca stabil kalacağını tahmin ediyor.

Bilgilerin okunması için cam kaplama çıkarılmalıdır. Grass, kimyagerlerin oldukça aşındırıcı olan ve camı çözen ancak DNA’ya zarar vermeyen hidroflorik asit kullanabileceklerini söylüyor. Kaplama son derece ince olduğundan, diş bakımında aşina olduğumuz florür içeren jellerle birleştirilmiş sitrik asit (limon asiti) gibi daha hafif kimyasallar da yeterlidir. Grass, birkaç yıldır Microsoft ile birlikte çalışıyor. Amaç, içinde DNA bulunan cam boncukların bir taşıyıcı üzerine sabitlendiği yeniden yazılabilir bir sürücü yapısı geliştirmektir.

Teknik kullanım için henüz çok yavaş

Microsoft ayrıca Seattle’daki Washington Üniversitesi’nden bir ekiple de işbirliğinde. Konsorsiyum, DNA kayıt teknolojisinin otomatikleştirilebileceğini göstermiştir – teknik uygulamanın temel gereksinimi. Araştırmacılar, bir yazılım modülü, bir DNA sentezleyici ve bir DNA okuyucu kullanarak, HELLO kelimesini ikili koddan genetik koda aktaran, onu kısa bir DNA dizisi olarak kaydeden ve ardından tekrar şifresini çözen tam otomatik bir platform oluşturdular. Washington Üniversitesi’nden Christopher Takahashi, bilgisayarlarla karşılaştırıldığında, sistem yavaş çalışıyor – mevcut kimyasal sentez yöntemiyle her bir kayıt molekülünün üretimi baz başına birkaç dakika sürüyor – ancak teknoloji geliştikçe işlem hızı çabuk artacak, diyor. Ayrıca, ilgili verilerin yalnızca bir değil milyonlarca kopyası ve bu nedenle iyi bir saniyede-bayt-oranı elde ediliyor. Platformda o zamandan beri gelişmeler devam etti. Yeniliklerin, önce bilimsel bir dergide yayınlanması gerektiği için, Takahashi ayrıntıları açıklamadı.

Ancak milyonlarca DNA parçacığı havuzundan belirli dosyalar veya bilgiler nasıl ayıklanabilir? MIT araştırmacısı Bathe’in yönetimindeki grup, üzerinde DNA iplikleri bulunan cam boncuklara dışardan kısa DNA dizileri ekliyor. Bu etiketler, barındırılan verilerle ilgili meta (= ön veya üst) bilgiler içeriyor ve bu şekilde (özel) bir tür arama motorundan bulunmasını mümkün ediyor. İstenen veri taşıyıcılarının otomatik olarak seçilebilmesi için etiketlere floresan veya manyetik işaretleyiciler bağlanır.

Belirli bilgiler, PCR’ye eklenen özel yapım primer isimli DNA bölümleri kullanılarak da seçilebilir. Primerler, genetik materyalin yapay zincirinde belirli bir noktada seçim sürecini başlatan ve durduran kısa DNA bölümleridir. Grass, örneğin bir müzik albümünün DNA kaydında, her şarkı özel primer bağlantı bölgeleriyle işaretlenebilir, diye açıklıyor.

Örneğin bir fotoğrafı düşük çözünürlüklü bir sürümde açmak için bir önizleme işlevi bile mümkün görünüyor. Raleigh’deki North Carolina Eyalet Üniversitesi’nden araştırmacılar, PCR esnasındaki koşulları, özellikle de primerlerin sıcaklığını ve yoğunluğunu değiştiriyor. Bu şekilde DNA veri taşıyıcısının tamamının mı yoksa sadece bir kısmının mı okunacağını kontrol ediyorlar.

DNA veri taşıyıcıları yakında her yerde olacak mı?

Hem bilim insanları hem de sanayi, DNA veri depolamanın avantajlarını öncelikle verilerin uzun vadeli arşivlenmesinde görmektedir; yani nadir kullanılan bilgiler için. Ancak yapay genomun dizüstü bilgisayarlarımızda, akıllı telefonlarımızda ve diğer cihazlarımızda devrim yaratacağını hayal etmek şimdilik zordur.

Ancak tamamen farklı fikirler de var: ETH araştırmacıları cam kaplı DNA moleküllerini, göze çarpmayan bir şekilde, güncel eşyalara entegre etmeyi öneriyorlar;  mesela, ürün bilgilerini veya orijinallik sertifikalarını  entegre etmek için, t-şört, gözlük camı veya değerli taşlara eklenebilirler. ETH yan kuruluşu Haelixa, konseptin işe yaradığını kanıtladı. Zürih yakınlarındaki Kemptthal’dan şirket, tedarik zincirlerini izlemek için kullanılabilecek müşteriye özel DNA işaretçileri içeren cam boncuklar üretiyor. Bu amaçla boncuklar su veya yağ içinde süspanse edilir ve malzemelerin, örneğin ham ürün üzerine püskürtülür. Tekstil üreticisi FTC Cashmere, bu yıl DNA işaretli yünden yapılmış giysiler sunmaya başladı.

DNA, ürünleri sahtecilere karşı nasıl koruyabilir?

Ancak ürünler çöpe veya çevreye atılırsa kapsüllenmiş DNA’ya ne olacak? Grass, cam boncukların kendileri zararsız olduğunu söylüyor. Kuvars kumu gibi onlar da silikatlardan oluşurlar. Son bulgulara göre DNA parçacıkları ne insanlar ne de diğer canlılar için bir tehdit oluşturuyor: “Dizeler o kadar kısa ki biyolojik bir işlevi yok.” Yine de araştırmacılar artık boncukların miat süresini kullanım süresine göre ayarlamak istiyor. Bu amaç için camın içine moleküler yapılar yerleştirilecek ve cam kabuk toprakta veya kompostlama tesisinde enzimler tarafından saldırıya uğrayacak. Bu şekilde cam kabuk zamanla parçalanacak ve korunmasız kalan DNA çevreden hızla yok edilecektir.

Henüz bütün bunlar kulağa fütüristik geliyor. Hem bilgi teknolojisindeki hem de yaşam bilimlerindeki hızlı gelişme göz önüne alındığında, muhtemelen yakında daha fazlasını duyacağız.

Bu yazı Tweet zinciri olarak da yayınlandı:

Nizamettin Karadaş

Kaynak: NZZ

 

#GeleceğinTrendleri: Kestane yaprakları antibiyotik bağışıklığınla mücadeleye yardımcı oluyor

Günümüzde çoğu tedavi yöntemi, bakterileri öldürmeye veya en azından büyümelerini engellemeye dayanmaktadır. Bu aynı zamanda bugün bilinen antibiyotikler için de geçerlidir. Bu şekilde sayısız insan hayatı kurtulmuştur. Ancak, ciddiye alınması gereken bir sorun da ortaya çıkmıştır. Çünkü ilaçların kullanımında hayatta kalan bakteriler bir evrimsel seçim avantajı kazanır. Antibiyotiğe bağışık mikropların sayısı bu nedenle son yıllarda önemli ölçüde artmıştır. Geleceğe yönelik tahminler bile daha kasvetli görünüyor. Teoride, sorun yeni antibiyotikler geliştirilerek çözülebilir. Ancak bu pek çok ilaç firması için karlı bir iş değildir. Atlanta’daki Emory Üniversitesi’ndeki araştırmacılar şimdi muhtemelen çok daha basit bir yaklaşım keşfettiler: kestane yapraklarından yapılmış bir molekül, yeni dirençler oluşturmadan tehlikeli mikropları zararsız hale getirebilir.

Bakteriler zararsız hale getiriliyor

Antibiyotiğe bağışık bakteriler Foto: Mkaercher CC BY-SA 3.0 (VIA WIKIMEDIA COMMONS)

Bu araştırma yaklaşımı fikri eski İtalyan tıbbından gelmektedir. Çünkü geçmiş zamanlarda yanıklar ve enfeksiyonlu yaralar kestane yapraklarından yapılan kompreslerle tedavi edilirdi. Araştırmacılar bu yaklaşımı daha yakından incelediklerinde, Castaneroxy A molekülü ile karşılaştılar. Bunun özel bir becerisi var: Bakterilerin iletişimini bozuyor ve böylece toksin üretimini engelliyor. Yani bakteriler öldürülmüyor, sadece zararsız hale getiriliyor. Bunun avantajı ise, ne evrim ne de bundan dolayı bir seçim önceliği vuku buluyor. Böylece bakterilerden gelen tehlike, başarıyı tekrar tehlikeye atan yeni dirençler üretmeden ortadan kaldırılıyor. Araştırmacılar, molekülü gerçekten kullanılabilir hale getirmek için önce onu izole etti ve ardından saf kristaller elde etti. Üç boyutlu yapıları, mümkün olduğu kadar kesin bir anlayış elde etmek için şimdi inceleniyor.

Yaklaşım farelerde başarılı olduğunu kanıtladı

İlk deneylerde kestane yaprağı yaklaşımının oldukça umut verici olduğu kanıtlandı. Bir hayvan deneyinde, farelerin açık yaraları, özellikle MRSA bakterileri ile enfekte edildi. Daha sonra, bazı hayvanlar tedavisiz kaldı, diğerleri etken maddenin farklı dozları ile tedavi edildi. Sonuç: Tedavi edilmeyen hayvanlarda yaralar ciddi şekilde iltihaplandı ve bazı durumlarda ölüme yol açtı. Etken maddenin dozu yükseldikçe, diğer hayvanların yaraları o kadar daha iyi şifa gördü. Buna karşılık, insan deri hücreleriyle yapılan benzer deneylerde, çok yüksek dozların da toksik bir etki yaptığı görülmüştür. Ancak bu noktada, araştırmacıların ikazlarına gerek kalmıyor: Başarılı bir tedavi için gereken dozaj bu değerin oldukça altındadır. Şimdi araştırmacılar, bu ilk umut verici sonuçlardan ne tür somut tedavi alternatifleri oluşabileceğini görmek istiyor.

Bu yazı Tweet zinciri olarak da yayınlandı:

Nizamettin Karadaş

 

Kaynaklar:

frontiers in Pharmacology

trendsderzukunft.de , 08.07.2021

#GeleceğinTrendleri: Almanya’da bir ilk – Thüringen Eyaleti, arızalı elektrikli cihazların onarımına para yardımı veriyor

Elektronik atık miktarı tüm dünyada artmaktadır. Çevre açısından bakıldığında, bu oldukça endişe vericidir. Çünkü cihazların çok azı gerçek anlamda geri dönüştürülmektedir. Bunların büyük bir kısmı atık yakma tesislerinde veya çöp depolarında son bulur. Geri dönüşüm vuku bulsa bile, çoğu zaman gerektiği gibi yapılmaz. Örneğin Nijerya’da, geri dönüşüm tesislerinin etrafındaki zeminlerin aşırı derecede kurşunla kirlendiği kanıtlanmıştır. Tayland, bu tür sorunlar nedeniyle elektronik atık ithalatını bile yasakladı. Bundan dolayı teoride, arızalı elektronik cihazların onarılması çok mantıklıdır. Ancak pratikte, nispeten yüksek maliyetler nedeniyle, dönüşüm gerçekleşemez. Çünkü onarım maliyetleri çok yüksekse, yeni bir satın alma finansal açıdan daha elverişlidir. Thüringen eyaleti bu nedenle yaklaşık iki haftadır devlet onarım yardımına güveniyor.

Devlet bugüne kadar beş haneli bir meblağ ödedi

Yardım şu şekilde veriliyor: Eski elektrikli cihazınızı hemen yenisiyle değiştirmeyip, bir uzmana tamir ettiren, harcadığı paranın bir kısmının devletten iadesini talep edebilir. Bu şekilde giderlerin yüzde ellisine kadar geri alınabilir. Ancak, miktar kişi başına yıllık 100 Euro ile sınırlıdır. Yine de, bazı durumlarda, bu önemli fark yaratabilir ve bir onarımı finansal açıdan da elverişli yapabilir. İlk iki haftada 428 başvuru yapıldı. Çevre Bakanlığı’na göre beklentiler aşıldı. İşlemi bitmiş 266 başvurudan sadece dokuzu reddedildi. Şimdiye kadar devlet, elektrikli ev aletlerinin onarım maliyetlerine toplam 19.200 avro katkıda bulundu. Hesap itibarı ile, başvurusu kabul edilen kişi başına yaklaşık 75 Avro ödendi.

Diğer eyaletler de yakında benzer programlar başlatabilir

Tamir edilen cihazların türü hakkında da bazı açıklamalar yapılabilir. Kahve, bulaşık ve çamaşır makineleri, elektrikli sobalar ve akıllı telefonlar devlet ikramiyesi ile şimdiye kadar birkaç kez onarıldı. İlginç olanı, söz konusu ürünler çoğu vakada o kadar eski değildi: ekseriyette 2016 ile 2018 yılları arasında satın alınmış. Ancak istisnalar da vardı. Bir vakada, eski Doğu Almanya döneminden kalma bir elektrikli dikiş makinesinin onarımı desteklendi. Önümüzdeki birkaç ay içinde bu ilk gözlemlerin devam edip etmeyeceği artık görülecektir. Diğer 15 eyaletlerden bazıları da bugüne kadar benzersiz olan projeden haberdar oldular. Kuzey Ren-Westfalya, Baden-Württemberg, Hessen ve Rheinland-Pfalz, detaylar hakkında şimdiden bilgi aldılar. Bu nedenle, gelecekte daha fazla Alman vatandaşının onarım yardımına başvurabilmesi oldukça olasıdır. Orta vadede, bu hiç olmazsa elektronik atık miktarını biraz azaltabilir.

Bu yazı Tweet zinciri olarak da yayınlandı:

Nizamettin Karadaş

Kaynak:
tlz.de

trendsderzukunft.de , 29.06.2021

#GeleceğinTrendleri: Havacılık – Yüzde 50 biyoyakıt bile uçakların iklim üzerindeki etkisini önemli ölçüde azaltıyor

Biyo-bazlı ve sentetik yakıtlar, hâlihazırda ham petrolden elde edilen kerosene olası alternatifler olarak kabul edilmektedir. Bu tür alternatif yakıtlar ile, uçaklardan kaynaklanan sera gazı emisyonlarının azaltması ve böylece uçuşun CO2 dengesinin iyileştirmesi amaçlanıyor. Oberpfaffenhofen’deki Alman Havacılık ve Uzay Merkezi’nden (DLR) Christiane Voigt liderliğindeki bir ekip, ABD havacılık otoritesi NASA ile işbirliği içinde, bu istenen etkinin nihayetinde hangi boyutta olabileceğini araştırdı.

Uçakların arkasında oluşan beyaz buhar şeritlerin iklim üzerinde etkisi var

DLR ve NASA tarafından yapılan uçuş testleri için ekip, Airbus A320 ile birçok test uçuşu gerçekleştirdi. Uçağın tankları, ya normal Jet A-1 keroseni, kerosen ve kömürden yapılan sentetik yakıt karışımı, veya sentetik yerine yüzde 30 ve 50 oranında biyo-yakıt Hefa (Hidro işlenmiş Esterler ve Yağ Asitleri) içeriyordu.

NASA’nın DC-9 araştırma uçağı, test uçağından iki dakika sonra havalandı. Onunla, önde uçan A320’nin uçuş esnasında egzoz jetindeki emisyonlar ve yoğunlaşma şeritlerin oluşumu ölçüldü. Bu şeritler genelde buz kristallerinden oluşuyor; onlar uçağın egzoz atığında bulunan ince toz ve damlacıkların suyun kristalleşmesini genelde hızlandırmasından oluşuyor. Soğuk ve nemli koşullarda, şeritler birkaç saat kalıcı olabiliyor ve bu sürede çoğu zaman altında kalan havayı ısıtıyorlar.

Belirgin ölçüde daha az buhar şeridi

Ölçümlerde, biyo-kerosen karışımlarıyla yapılan uçuşlarda is emisyonlarının yüzde 45 ila 53 arasında bir azalması ortaya çıktı. Buna uyumlu olarak, şeritleri oluşturan buz kristallerinin oluşumu yaklaşık yarı yarıya azaldı. Ayrıca, oluşan buz kristalleri biraz daha büyüktü ve bu da ömürlerini sınırladı. Araştırmacılar, “Daha büyük buz kristalleri daha hızlı katı halden gaz haline geçer ve aynı zamanda daha hızlı birikirler, bu yüzden daha büyük kristallerin oluşturduğu şeritler daha kısa süreli kalıcı olur” diye açıklıyor.

Yakıt karışımının kullanılması, şeritlerin iklim etkisini yüzde 20 ila 30 oranında azalttı. Voigt, “Daha az sayıda buz kristali, şeritlerin neden olduğu atmosfere ek enerji girişini azaltır. Bununla beraber, iz bulutlarının iklimi ısıtan etkisi önemli ölçüde azalır. Bu kanıt, daha iklim dostu havacılık olanaklarına bir geçiştir ”, diyerek sonuçları açıklıyor.

 

Bu yazı Tweet zinciri olarak da yayınlandı:

Nizamettin Karadaş

Kaynaklar:

dlr.de

trendsderzukunft.de , 30.06.2021

#GeleceğinTrendleri: Tıp – Bağışıklık sisteminin hedefe yönelik uyarılması sayesinde daha iyi aşılar mümkün mü?

Max Planck Kolloidler ve Arayüzler Enstitüsü’nden kurulmuş bir özel şirket, Cutanos GmbH, ciltteki bağışıklık hücrelerini özel hedeflere uygun olarak ayarlayabilmek için kullanılacak bir yöntem geliştirdi. Bu şekilde çeşitli enfeksiyon ve hastalıklarla hedefe yönelik mücadele edilebilir. (Not: Mesela bir hastalığa karşı, bedende her türden bakteriyi öldüren antibiyotik yerine, sadece hastalık nedeni olan tek tür bakteriyi öldüren antibiyotik geliştirmek. Burada söz konusu olan yöntem, antibiyotik kullanmak yerine, vücudun bağışıklık hücrelerini tek bir patojene karşı mücadeleye ayarlıyor. Normalde bağışıklık hücreleri patojene karşı ilk müdahalesinde – antibiyotiğe benzer şekilde – geniş çaplı saldırıya geçiyor.)

Patojenlere karşı spesifik bağışıklık tepkisi

Langerhans Hücre Hedefli Gönderim Sistemi’ni (LC-TDS) yüklemiş Langerhans hücresi (kırmızı işaretlenmiş). Resim: Cutanos GmbH

Bir virüs veya bakteri vücuda girdiğinde, bağışıklık sisteminin çeşitli hücreleri, onları antijen denilen, özel molekül yapısı sayesinde tanımlar. Bu nedenle antijenler, bağışıklık hücrelerini belirli patojenlere karşı eğitebilecek, aşılar veya immün terapileri için tercih edilen yaklaşım noktasıdır. Ancak, antijenler, farklı bağışıklık hücreleri üzerindeki farklı reseptörler tarafından algılanır; bundan dolayı genellikle görece geniş bir bağışıklık tepkisi verilir.

Potsdam’daki Max Planck Kolloidler ve Arayüzler Enstitüsü’nde, ilk kez belirli bağışıklık hücrelerine hedefli bir şekilde antijenler göndermeyi mümkün kılan bir yöntem geliştirildi. Bu şekilde kontrollü bir bağışıklık tepkisi tetiklenebilir. Yöntemin hedefi olan hücreler, genelde derinin üst tabakasında bulunan ve üzerinde Langerin reseptörünün bulunduğu Langerhans hücreleridir. Yeni geliştirilen teknik yapay ligandlara dayanmaktadır; ligandlar Langerin’e bağlanır ve böylece bu bağışıklık hücrelerine özel erişim sağlar.

Hedef Langerhans hücreleridir

Cutanos GmbH’deki araştırmacılar, geliştirilen yönteme Langerhans Hücre Hedefli Dağıtım Sistemi (LC-TDS) ismini verdi. Teknolojinin özü, Langerin’e özgü liganddır. Yöntem ayrıca gönderilecek etken maddeleri veya antijenleri hedeflerine ulaştıracak bir taşıma sistemine de sahiptir.

Ligandlar, taşıma sistemi üzerinde çok sayıda oturan yapay üretilmiş bir moleküldür. Böylece Langerhans hücreleri lıgandları doğal bir patojen gibi algılar ve işleme alır. Taşıma sisteminde lipozomlar, proteinler veya başka mikropartiküller kullanılır.

Deneylerde araştırmacılar, LC-TDS’nin Langerhans hücrelerinin yüzde 97’si tarafından kabul edildiğini ve vakaların sadece yüzde 0,1’inde başka hücre tiplerine iletildiğini gösterebildiler. LC-TDS böylece son derece spesifik etken maddelerin hücrelere gönderilmesine izin veriyor. Langerhans hücreleri cildin üst tabakasında yer aldığından ve mikro iğnelerle ulaşılabildiğinden prosedür ayrıca minimal invaziftir.

Geliştirmenin devamı için gerekli finansman sağlandı

Cutanos, LC-TDS bazında antiviral aşılar ve otoimmün hastalıklara karşı tedaviler üzerinde çalışıyor.

Şu anda öncelikli olarak, LC-TDS pazara hazır hale getiriliyor. Bu, Viyana Üniversitesi kampüsünde gerçekleşiyor. Yöntem tescil edilmiştir, böylece bir “tohum aşaması finansmanı” (seed funding = finans terimi) turunda yeterli finansman güvence altına alınmıştır. Max Planck Enstitüsü Biyomoleküler Sistemler Bölümü Direktörü Peter H. Seeberger, “Cutanos’un kuruluşu, temel araştırmalarda sağlanan, geçit niteliğinde, keşiflerin uygulamaya götürülmesinin ve aynı anda önemli ve çeşitli tıbbi sorunlara uygun çözüm imkânları sunulmasının, mükemmel bir örneğidir” diyor.

Bu yazı Tweet zinciri olarak da yayınlandı:

Nizamettin Karadaş

Kaynaklar:

Max-Planck-Gesellschaft

https://www.trendsderzukunft.de/medizin-bessere-impfstoffe-dank-gezielter-stimulation-des-immunsystems/ , 29.06.2021

#GeleceğinTrendleri: Beynin gençleşmesi mi?

Mikroglia (yeşil) ve perinöral ağ (pembe). (Resim: IST Avusturya)

 

Erken çocukluk döneminde beyinde yeni bağlantılar çok kolay oluşur. Artan yaşla birlikte, bu yüksek nöronal plastisite, perinöral ağlar tarafından stabilize edilen uzun süreli bellek uğruna kayboluyor. Araştırmacılar şimdi farelerde nöronal plastisiteyi geri kazanmanın bir yolunu buldular: Bunu yapmak için hayvanlara tekrar tekrar anestezik ketamin ya da beyin dalgalarını etkileyen titrek ışık uyguladılar. Bu yaklaşım muhtemelen travma sonrası stres bozukluğu tedavi stratejileri sağlayabilir.

Yetişkin beyninde, perinöronal ağlar olarak adlandırılan ağlar, sinir hücreleri arasındaki bağlantıları stabilize eder ve böylece anıları pekiştirir. Şeker ve protein kompleksleri sinir hücreleri, dendritler ve sinapslar çevresinde birikir ve sinyal iletimini düzenler: Mevcut bağlantılar güçlendirilirken yenileri daha zor oluşturulur. Hayvan deneyleri, perinöronal ağlarının ortadan kaldırılmasının nöronal esnekliği artırdığını ve beyne çocukluktaki gibi uyarlama ve öğrenme yetisi verdiğini göstermiştir.

Perinöral ağlar söküldü

Avusturya Bilim ve Teknoloji Enstitüsü’nden (IST) Alessandro Venturino liderliğindeki bir ekip, farelerde perinöronal ağları ortadan kaldırmanın ve böylece beyinlerinin genç plastisitesini geri kazanmanın iki yolunu keşfetti: anestezik ketamin ile ve 60 Hertz frekansta ışık titremesi ile tekrarlanan tedaviler.

Sıçanlar üzerinde yapılan daha önceki deneyler, ketaminin perinöronal ağları ortadan kaldırmak için uygun olabileceğini göstermişti. Onlara daha uzun bir süre boyunca düşük dozlar verilmişti – ve sık sık yan etki olarak şizofreni semptomları geliştirdiler. Venturino ve meslektaşları ise o kadar yüksek dozda ketamin kullandılar ki, test farelerini onunla anestezi altına aldılar. Sonuç: Venturino’nun meslektaşı Sandra Siegert, “Yalnızca üç uygulamadan sonra, perinöronal ağda, yedi gün kalıcı olan, önemli bir kayıp tespit edebildik; ondan sonra yeniden inşa edilmesi başladı” diyor.

Ketamin ve ışık titremesi sayesinde mikroglia aktivitesi

Beynin bağışıklık hücreleri olarak bilinen mikroglia, görünüşe göre bunda önemli bir rol oynuyor. Alzheimer hastalığının geç bir aşamasında, bu fagositler (Yunanca phagein “yemek” ve -cyte “hücre” kelimelerinden türemiş = yiyen hücre) sinapsları ve sinir hücrelerini hedef alabilir, ancak zararlı plakları da parçalayabilirler. Venturino: “Mikroglianın ketamin anestezisine verdiği güçlü tepki bizi şaşırttı. Ama herhangi bir sinaps veya ölü nöronun kaybolduğunu görmedik. Bunun yerine, mikrogliaların perinöronal ağı yediği ortaya çıktı – görünüşe göre, önceki deneylerde gözlemlenen yan etkiler olmadan”, diye açıklıyor.

Mikroglia’nın optik uyarılarla da uyarılabileceği zaten bilindiğinden, araştırmacılar perinöronal ağa karşı mikroglia aktivitesinin ketamin olmadan da elde edilebileceğini test ettiler. “Saniyede 40 kez, yani 40 Hertz’de titreşen ışığın, Alzheimer hastalığının neden olduğu plakları çıkarmak için mikrogliayı uyarabildiği zaten gösterilmişti. Ancak perinöronal ağa saldırılmamıştı” diye açıklıyor Venturino. Bilim insanları, fareleri ışığın saniyede 60 kez titreştiği bir kutuya koyduklarında, etki ketamin tedavilerine benzerdi.

Travmatik anıları silmek

Araştırmacılar, “Perinöronal ağları ortadan kaldırmak için önceki kullanılan stratejiler kalıcı, istilacı ve nöropsikiyatrik semptomları tetikliyor” diye açıklıyor. Öte yandan yüksek doz ketamin tedavisi ve 60 hertz ışık titremesi yalnızca minimal invaziftir ve bu nedenle insanlar için yeni tedavi yaklaşımları da açabilir. Beyindeki perinöronal ağ bir kez bozulduğunda, nöronlar tekrar yeni girdiye açıktır. Eski sinapslar daha kolay parçalanabilir ve yenileri oluşturulabilir.

Venturino, “Ama öyle sadece ketamin alıp onunla hemen akıllı olmak diye bir şey yoktur” diyerek vurguluyor. Plastisiteyi geri kazandırarak, muhtemelen travmatik deneyimlerin üzerine yenileri yazılabilir ve travma sonrası stres bozukluğu tedavi edilebilir. Siegert, “Ama çok dikkatliyiz, çünkü bu biçimlendirici sürede travmatik bir şey de olabilir” diye uyarıyor. “Kendinizi titreyen ışıkla tedavi etmek de muhtemelen iyi bir fikir değildir.” Daha ileri çalışmaların, hangi uygulama alanlarının ve tedavilerin gerçekten umut verici olduğunu netleştirmesi gerekiyor. Ek olarak, bilim insanları, keşfin ardındaki moleküler mekanizmalara daha yakından bakmak istiyorlar. Venturino, “Hala araştırılacak çok şey var” diyor.

 

Bu yazı Tweet zinciri olarak da yayınlanmıştır:

 

Nizamettin Karadaş

Kaynaklar:

Alessandro Venturino (Institute of Science and Technology (IST) Austria, Wien) et al., Cell Reports, https://doi.org/10.1016/j.celrep.2021.109313

wissenschaft.de 06.07.2021

#GeleceğinTrendleri: Yeni veriler gösteriyor – Bu yüzden ağaçlar sadece birkaç günde ve geceleri büyüyor.

Mikrometre çözünürlüğü ile sürekli gövde yarıçapı değişikliklerini ölçmek için bir gövde üzerinde nokta dendrometresi. Veriler, ağaçların büyümesi ve su dengesi hakkında bilgi sağlar. (Resim: Roman Zweifel)

Ağaçlar, insanlığa binlerce yıldır önemli hammadde kaynağı olarak hizmet ediyor. Günümüzde iklim değişikliği ile mücadelede doğal CO2 depoları olarak da önemli rol oynuyorlar. Ağaçların büyümesi her iki işlev için de çok önemlidir. Bunun altındaki sistem henüz daha ayrıntılı olarak incelenmemesi şaşırtıyor. Aksine, bilim şimdiye kadar, topraktaki su oranının fotosentez ile besinlerin alınması kadar önemli olduğunu varsayıyordu. Sonuncusu çoğunlukla gündüz meydana geldiğinden, ağaçların da en çok güneş ışığında büyüdüğü varsayılmıştır. Ancak şimdi İsviçreli araştırmacılar konuya daha yakından baktılar. Bunu yapmak için, yaklaşık elli lokasyonda çeşitli yerli ağaç türlerine özel sensörler bağladılar. Bunlar, hem ağaç kabuğu alanında hem de genel olarak sekiz yıl boyunca ağaç kalınlığındaki artışı kaydetti.

Veriler üç ilginç gerçeğe işaret ediyor

Vurgu: Veriler her saat başı kaydedildi ve anlık dış iklim koşullarıyla ilişkilendirildi. Bu, araştırmacıların ağaçların ne zaman kütle oluşturduğunu ve ne zaman yapmadıklarını tam olarak belirlemelerini sağladı. Bu esnada araştırmacılar, daha önce bilinmeyen üç ilginç gerçekle karşılaştı:

  1. Ağaçlar çoğunlukla geceleri büyüyor. Avrupa kayını, en güçlü büyümesini gece saat 01:00 civarında elde etti. Diğer tüm ağaç türlerinde en büyük artış sabah 02:00 ile 06:00 saatleri arasında meydana gelmiştir.
  2. Büyüme sadece birkaç günde gerçekleşiyor. Burada da ağaç türleri arasında bireysel farklılıklar vardır. Burada dikkat çeken bir özellik, çoğu durumda büyüme periyodunun yılda toplam 15 ila 30 gün arasında yoğunlaşmasıdır.
  3. Havanın nem oranı esastır. Önceki iki faktörden, fotosentezin belirleyici rolü oynayamayacağı sonucu çıkıyor. Bunun yerine araştırmacılar, iklim verilerinden başka bir faktör tanımladılar. Buna göre ağaçlar her ne zaman nem oranı yeterince yüksek olursa, o zaman büyüyorlar.

Yeni çalışma, ağaçların neden kuraklıkta hala karbon depoladığını ama büyümediğini açıklayabilir. (Fotoğraf: M. Kaennel Dobbertin)

Topraktaki su mevcudiyeti ise sadece ikincil bir rol oynadı. Çalışmanın sonuçları artık ağaçlandırma planlarını ve modellerini buna göre uyarlamak için kullanılabilir. Şimdiye kadar bunlar esas olarak yıllık ortalama değerlere dayanıyordu. Yeni verilerle, belirli bölgelerde mümkün olduğu kadar iyi büyümek ve buna karşılık gelen miktarda CO2 depolamak için hangi ağaç türlerinin en uygun olduğunu çok daha kesin bir şekilde tahmin etmek artık mümkün. Genellikle bunlar, iklim değişikliğinin sonuçları nedeniyle artık klasik yerli ağaç türleri değildir. Bunun yerine, daha sıcak ve daha kuru koşullarla daha iyi başa çıkabilecek ağaçlar aranıyor. Ayrıca karma ormanlar, monokültürlere göre daha sağlam ve dayanıklıdır. Yeni elde edilen verilerle, doğal ormanların CO2 depolama etkisi de çok daha iyi tahmin edilebilir – bu da sonuçta daha kesin ve daha iyi iklim modellerini mümkün kılar.

 

Bu yazı Tweet zinciri olarak da yayınlanmıştır:

Nizamettin Karadaş

 

Kaynaklar:

wsl.ch

trendsderzukunft.de, 23.06.2021

#GeleceğinTrendleri: Doğa harikası deşifre edildi – Araştırmacılar göçmen kuşların “pusula ibresini” buldu – gözlerinde

Kızılgerdan gibi göçmen kuşlar dünyanın manyetik alanını algılayabilir. Araştırmacılar şimdi kuşların gözlerindeki bir biyomolekülün manyetik alanlara tepki verdiğini gösterdi. (Resim: Corinna Langebrake ve Ilia Solov’yov)

Göçmen kuşların altıncı hissi vardır: Binlerce kilometre uzunluğundaki uçuşlarında kendilerini dünyanın manyetik alanı ile yön tayin ederler, bu kadarı malumdur. Bunun tam olarak nasıl olduğu ve bundan hangi organın sorumlu olduğu şimdiye kadar bir bilmeceydi. Araştırmacılar artık bu doğa harikasını deşifre etmeye başladılar. Fikirlerine göre, hayvanların pusula ibresi gözündedir.

Retinadaki bir biyomolekül odak noktasına geldi

Oxford ve Oldenburg üniversitelerinden disiplinler arası bir araştırmacı ekibi, göçmen kuşların gizemli pusulasını aramak için yola çıktı. Bilim insanları bunun hayvanların gözlerinde olabileceğine dair belirtileri araştırıyorlar – ve gerçekten aradıklarını buldular: retinada laboratuvardaki manyetik akımlara tepki veren bir biyomolekül gördüler.

Bu, göçmeyen kuşlarda da bulunan, ancak orada daha az belirgin olan kriptokrom 4 isimli, ışığa duyarlı bir proteindir. Bilim insanları bu molekülü bakteri kültürlerinde daha büyük miktarlarda ürettiler ve diğer şeylerin yanı sıra spektrografik yöntemlerde ve manyetik rezonans ölçümlerinde kullandılar. Araştırmanın ortak yazarı Henrik Mouritsen,

“Artık bu biyomoleküllerin manyetik duyarlı olduğu bir tahmin değil, zira bunu artık görebiliyoruz.”

diye yorumluyor. Biyomolekül içinde hareket eden elektronların önce ışıklandırma ile aktive edilmesi gerekiyor ve ardından “yön gösterici” olarak çalışmalarına başlıyorlar.

Tavuklarda mıknatıs hassasiyeti büyük ölçüde azalır

Kriptokrom içindeki sadece küçük değişiklikler, söz konusu elektronların hareketliliğini ve dolayısıyla manyetik hassasiyetini kaybetmesine neden olur. Tavukların gözündeki kriptokrom, ışık radyasyonuna karşı hala açık bir tepki gösterir, ancak manyetik alanlara karşı hassasiyet önemli ölçüde azalır.

Biyomolekülün aslında aradığımız manyetik sensör olduğuna nihai kanıt hala kayıp. Laboratuvarda kullanılan manyetik alanlar, dünyanın manyetik alanından daha güçlüydü. Ayrıca, gözlemlenen süreçlerin sadece laboratuvarda değil, göçmen kuşların gözünde de gerçekleştiğine dair hiçbir kanıt yoktur. Ancak araştırmacılar, kriptokromun diğer proteinlerle etkileşime girdiği için yerleşik olduğu ortamda daha hassas tepki verdiğini varsayıyorlar. Retinaya entegre olan hücrelerin de sabitlenmesi ve hizalanması muhtemeldir, bu da hassasiyettin yükselmesine neden olabilir.

Bu yazı Tweet zinciri olarak da yayınlandı:

Nizamettin Karadaş

Kaynaklar:

University of Oldenburg, Fachartikel: Nature, doi: 10.1038/s41586-021-03618-9

trendsderzukunft.de

#GeleceğinTrendleri: Bulutlu gökyüzü? Organik atıklardan yapılan bu güneş enerji sistemi için sorun yok!

Güneş enerji sistemleri genellikle parlak güneş ışığında en iyi şekilde çalışır, bulutlar gelir gelmez enerji verimi dibe düşer. Ve önceki güneş enerjisiyle çalışan jeneratörlerin başka bir sorunu daha var: Onları oluşturan malzemelere çevre dostu denilemez. Filipinli bir öğrenci şimdi her iki dezavantajın yakasına yapıştı; büyük ölçüde organik atıklardan oluşan ve UV ışığını “hasat eden” bir malzeme geliştirdi.

Her gün her havada güneş enerjisini kullanabilmek

RESIM ALTYAZI: Bir güneş enerji sistemi her türlü hava durumunda mükemmel çalışsaydı, ne olurdu?

27 yaşındaki Filipin’li Carvey Ehren Maigue, icadına “AuREUS” adını verdi ve geçen yıl imrenilen James Dyson Ödülü’nü aldı. Bu yetmedi: Sunulan keşiflerin arasında olağanüstü ayrıcalığı için güneş enerji malzemesine özel bir sürdürülebilirlik ödülü bile verildi. UV ışığını emen ve sarı renkte parlamaya başlayan bir maddedir. Yayılan ışık enerjisi, küçük güneş enerji sistemleri yardımıyla elektriğe dönüştürülüyor. UV ışığı, ışığın kapalı bulut örtüsünden bile geçen kısmıdır ve bu nedenle her gün sabahtan akşama kadar mevcuttur.

Yakında AuREUS yüzde 100 “organik” olacak

RESIM ALTYAZI: James Dyson Vakfı: Mucit Carvey Maigue, şu anda floresan sarı malzemeye daha değişken özellikler vermeye çalışıyor. Başarırsa giyimde bile kullanılabilecektir.

2018 yılında Maigue ilk kez yarışmaya katıldı ancak UV ışığını emen penceresiyle başarılı olamadı. Pencereyi gerçekte üretmeyi başaramamıştı, sunumu sadece bir teoriydi. Şimdi zamanı geldi, uygunluğunu kanıtlamış olan “gerçek” bir malzemeyi, AuREUS’u elinde tutuyor. Malzeme öğrencinin Filipinli çiftçilerden aldığı yüzde 80 organik atıktan oluşuyor. Son zamanlarda, çiftçiler sel ve fırtına nedeniyle bazı çürük mahsule maruz kaldılar, Maigue harap olan bitki materyaline yeni bir amaç verdi. Yeni malzemenin yüzde 20’si hala plastikten yapılmış, ancak genç mucit AuREUS’un yakında yüzde 100 “organik” olacağından umutlu.

Genç mucit, halkın malzemesini nasıl kullanabileceği konusunda bile bir takım fikirlere sahip: “Giysiler bile ultraviyole ışığı toplayıp elektriğe dönüştürebilsin diye iplikler ve dokumalar yapmak istiyorum. Ayrıca kavisli paneller yapmak istiyoruz; elektrikli arabalarda, uçaklarda ve hatta teknelerde kullanılabilecek paneller”. Yani adeta “Yolda kullanılacak enerji” (Energy to Go) gibi, teknoloji, şimdiye kadar şehirlerdeki binalardan, kaldırımlardan ve sokaklardan yansıyan ve kullanılmayan UV radyasyonunu da yakalayabilir. Maigue, icadı hakkında “Bilgisayarların önceden yalnızca hükümet veya ordu tarafından kullanılması ve şimdi aynı teknolojinin akıllı telefonlarımızda bulunması gibi, güneş enerjisi üretiminin daha erişilebilir olmasını istiyorum” diyor.

Nizamettin Karadaş

Bu yazı Tweet zinciri olarak da yayınlanmıştır:

 

Kaynaklar:
efahrer.chip.de , 05.06.2021

trendsderzukunft.de , 20.06.2021