
İnancın Dünyevileşmesi ve İnsani Özgürleşme
İnanç, en başta dini inanç, insanlığın uğruna en çok kan döktüğü olgulardan birisidir. İnanç uğruna savaşılmadığı, örneğin genellikle mülkiyet uğruna savaşıldığı durumlarda bile bu savaşlar çoğunlukla inanç uğruna savaşlar olarak gösterilir; çünkü bu durumda halkın onayının ve desteğinin daha kolay sağlanacağı düşünülmektedir. Bu, inancın büyük manipülasyonlara açık olduğunu ve hileyle yönlendirmelere, eş deyişle kötüye kullanılmaya maruz kaldığını gösteriyor. İnancın en büyük “idarecileri”, aynı zamanda onu en çok kötüye kullananlardır.
Öyleyse inanç özgürlüğü bağlamında karşımıza çıkan en büyük problem iki yönlüdür denebilir.
Bunlardan ilki, inancın, onu kötüye kullanıma ve böylelikle yaralanmaya açık kılan her ne ise belirlenip ondan nasıl kurtarılacağıdır. Böylelikle inanç, kendisini kötü kullanıma açık hâle getiren zaaflarından kurtarılmış olur; inanç olarak güçlendirilmiş olur. Bu mümkün müdür ve mümkünse, nasıl gerçekleştirilecektir?
İkincisi, inancın güçlendirilmesi için onu kötüye kullanıma açık hâle getiren yanlarından arındırmak yetmez; aynı zamanda inancı özgürleştirmek gerekir. Ama nasıl? Örneğin inancı bir kurum, hatta devlet inancına dönüştürmek onu özgürleştirir mi? Bir inancı diğerlerine tercih ederken, onun bizim açımızdan diğerlerinden farkını ve önemini vurgulamış oluruz. Fakat bir inancı diğerlerinden farklı olarak kavrarken aynı zamanda onu diğerlerinden üstün olarak almak, sahiplendiğimiz inancı özgürleştirir mi? Yoksa sahiplendiğimiz inancı diğerlerine eşit kılabildiğimiz oranda mı özgürleştirebiliriz?
Bu sorular ülkemizi hep ilgilendirmiş ve uğraştırmıştır. Sadece Cumhuriyet döneminde değil, Osmanlı döneminde de bu problem çok daha vahim bir şekilde vardı. Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı bu problemi çözemediği için ondan miras almıştır. Bu nedenle son zamanlarda olduğu gibi Cumhuriyet yönetimine karşı Osmanlıyı sözüm ona daha hoşgörülü olduğu için övmeye kalkmak, bir Nobel ödülü almış ekonomist tarafından dile getirilse bile, tamamıyla anakronik bir yaklaşımdır.
Tarihi kendimizle başlatmak, Amerika’yı hep yeniden keşfetmek gibi kötü bir huyumuz var. Oysa bugün Türkiye’de güncel olarak tartışılan ve tarihsel yaklaşımdan yoksun olduğu için içinden çıkılamayan inanç ve vicdan özgürlüğü problemi, insanlığı neredeyse tüm yazılı tarihi boyunca uğraştırmıştır.
Bu yazımda, 19. yüzyılın ortalarında Bruno Bauer ile Karl Marx arasında yaşanmış bir tartışmanın içeriğine değinmek istiyorum. Bauer, Berlin’de Hegelci hocalardan teoloji öğrenimi görür ve Bonn Üniversitesi’nde 1842 yılında ders verme hakkı ömür boyu elinden alınıncaya kadar teoloji dersleri verir. Marx, Bauer’in öğrencisidir ve 1841 yılında elde ettiği doktora unvanından sonra Bauer’in yardımıyla akademik hayata atılmak ister; ancak Bauer’e konan hocalık yasağından sonra bu emeller elbette suya düşer.
Yeniçağ ile birlikte Avrupa ülkelerinde siyaset de gittikçe daha çok dünyevileşmeye başlar ve devletlerin cumhuriyetçi anayasal düzene göre şekillenmesi talebi yükselir. Bu, elbette Hıristiyanlık ilkelerine göre örgütlenmiş monarşist-teolojik devletleri doğrudan hedef alır. Bauer bu dönemi, “oluşmaya başlayan yeni bir çağın doğumu” olarak betimler.
Bu bağlamda Hıristiyan olmadıkları için tüm toplumsal ve mesleki hayattan dışlanan Yahudilerin özgürlük meselesi de gündeme gelir. Alman filozofu Hegel’in en etkili öğrencilerinden olan Bruno Bauer, 1843 yılında “Yahudi Sorunu” adlı kitabını yayımlar. Bauer kitabında dönemin ruhunu şöyle tanımlar:
“Eleştiri, şimdiye kadarki dünyaya hâkim olan ne varsa hepsini eleştirmeye cesaret etmiştir.”
Bu bakımdan Immanuel Kant’ın “çağımız eleştiri çağıdır” belirlemesi, 19. yüzyıl için de geçerlidir.
Bauer’in kitabının tarihsel kazanımı, o zamana kadar yaygın olan tamamıyla dışlama, asimilasyon ya da muhafaza biçimindeki üç karşıt duruşun karşısında, “Yahudilerin kurtuluşu” için yeni bir perspektif geliştirmiş olmasıdır.
Bauer’e göre Yahudilerin kurtuluşu ancak tüm inançların insanlaşması ile mümkündür. Ona göre Yahudilerin Yahudi olarak kurtuluş talep etmeleri, özgürlük ve eşitlik kavramlarını içeren kurtuluş fikrine aykırıdır; çünkü bu talep imtiyaz anlamına gelir. Oysa imtiyazlar özgürleştirmez, aksine birbirini sınırlar. Bu nedenle Bauer, Yahudilerin kurtuluşunu aynı zamanda Hıristiyanların kurtuluşu olarak kavrar.
Marx ise Bauer’i, konuya teolojik yaklaştığı için eleştirir. Marx’a göre Yahudi sorunu ancak dünyevi bir problem olarak kavranabilir. Modern devlet, ilkesel olarak seküler bir devlettir; toplum dindar olsa bile devlet laik olabilir.
Marx’a göre sorun yalnızca “insan olun” çağrısı değildir. Yurttaşlık temelinde kurulan politik özgürlük, insanın insansal özgürleşmesi için yeterli değildir. Marx, bu nedenle politik özgürlüğün, toplumsal ilişkilerin dönüştürülmesiyle tamamlanması gerektiğini savunur.
Sonuç olarak Marx’a göre, insanı insan olarak özgürleştirmeden, inancın ve dolayısıyla vicdanın özgürleşmesi mümkün değildir.
Prof. Dr. Doğan Göçmen


