Sokağa Akan Zaman
“Zengin çağrışımlı bir başlık” mı diyorsunuz yazının başlığına? Bence de…
Yüzünü görmediğim, adını duymadığım, karşılaşma olasılığımızın bulunmadığı birisinin kitabının adı… Ali Kurt’un…
Adımı, adresimi, telefonumu bulmuş — her nasıl bulmuşsa — beni duyarlıklarına, içinin çiçeklerine, düşlerine ve aldığı yaralara tanık etmek istemiş.
“kalbinin kıyısında unuttuğun taş
adını fısıldardı toprağa
dünyanın en suskun harfini” (s.36)
Edebiyatın dostluğu başkadır. Sizi kendinizle de tanıştırır.
“susmuş bir halkın
gözleri kör ise
karanlıkla el ele
erken büyür çocuklar” (s.27)
Size de pay düşer bundan. Çocuksanız erken büyürsünüz. Gözleriniz kocaman! Değilseniz ya bir tepenin ucundan, ya bir deniz kıyısından çocukluğunuza yaklaşırsınız.
Okuduğum şiir kitaplarının başında etkili, vurucu dizelerle karşılaşınca korkarım oldum olası. Ya arkasından gelen dizeler kitabı taşımaya yetmezse!
Yeni dostumun kitabının girişinde eşine ithaf ettiği
“kolay mıydı seni bulmak / onca rengin arasında”
dizeleriyle karşılaşınca aynı korkuyu yaşadım. Aynı dizeleri kitabın 67. sayfasındaki Renklerin Dili adlı şiirde gördüğümde ise korkum çoktan geçmiş, şiirlerle yakın bağ kurmuştum.
“ne yangın çıkmıştı henüz
ne de dumanın haberi vardı
çoktan karar verilmişti
kimlerin yanacağına” (s.45)
Sokağa Akan Zaman’ı okudum, bitti dediğimde bir sürü rengin, bir sürü lekenin düştüğünü hissettim duyarlıklarıma.
İnsan hallerinin özeti diyebileceğim; estetikle, yalınlıkla anlam bulan şiir ırmağının iddiasız bir ıslıkla geçtiğini fark ettim yüreğimden.
Kitabı size doğru itelememdeki kasıt bu.
“kötülüğün özgül ağırlığı kadar
iyilerin bedel ödemesiydi
bilmediğimiz” (s.14)
Şu dizeleri biraz daha öne çıkarmamdaki amaçsa bir senfoniye bırakasınız kendinizi, birkaç yıldız ötede bir düşte birikesiniz diye:
“yeni bir umut göğe ağar
çiçeğe durur gök
kuşlar uçar bakışlarımızdan” (s.21)
Gördüğünüz gibi hiç kötü niyetim yok.
Çocukları erken büyümek zorunda kalan bir coğrafya biliyor musunuz? Yoksa içinde misiniz öyle bir coğrafyanın?
Düşünmenin, düş kurmanın bedelini ödeyen bir tanıdığınız oldu mu hiç?
Yaşıyor mu?
Öyleyse eğilin şu dizelere. Sayın ki bozkırda bir çeşme başındasınız. Yorgun, susuz ve uykusuz… Biraz daha yaklaşın ama:
“rüzgâra karşı koştular düşlerinde / türkülerle büyüyen çocuklar / adımları / bir başka sabaha çağrıydı …// karanlık indi üzerlerine / pervazsızdı gece / her sokak başı / bir annenin çığlığıydı” (s.31)
“Memleketimden İnsan Manzaraları” mı diyorsunuz? Kendinizi kıstırılmış, kuşatılmış hissettiyseniz korkuya kapılmayın derim. Belki de bir aşk geliyordur başınıza.
Vicdani sorumluluk. Dünyayı ve insanı şiirle sevmek.
Ve kötülüğe şiirle karşı çıkılacağına inanmak…
Toplumsallıktan bireyselliğe iniş sanki birden bire. Türbülans…
Paniğe gerek yok. Şu dizeleri alın, çevirin kendinize doğru:
“yüzümde bıraktığın gölgeler
gözlerime tutunmuş son bakış
kendime bile yabancı
sol yanımda yarım kalan” (s.35)
Bir yerden bir yerdesiniz… Bir yandan bir yana… Düşten düşe…
Ayrılık böyle mi dokunur insana?
Şairin karşısındasınız işte, ona sorun. Nasıl saklamış, nerede saklamış, neden paylaşmamış içindeki çağlayanı?
Neden yangınlar gezdirmiş içinde? Ne geçmiş dünyayla arasında? Ve niçin yalnızlığına sığınıp beklemiş bunca yıl?
“ey sevgili
damlasına kıyamadığın bir yaş
kâğıttan bir kayıkla
varamayacağını bile bile
bilmediği denizde gidiyor” (s.54)
İnsan çok şey bilebilir, çok şiir okumuş olabilir. Çok sayıda şair de tanımış olabilir. Ya bilmedikleri!
“bize gelenleri biliriz
ya gelmeyenler
sahile vurmadıkça şiirleri” (s.49)
Bana öyle geliyor ki dünyanın tamamlanmamış bir taslak olduğuna vurgu yapmak istemiş şair, sık sık çocuk imgesine başvurmakla.
Kendisi için sığınacak bir liman olarak da görmüş bunu ayrıca. Sonsuzla buluşma arzusuyla doldurmuş heybesini ve dizelerini onunla beslemiş şiirlerini su yüzüne çıkarana kadar. Üstelik oradan bize sinyal bile göndermiş:
“çocukların sessizliğini
hafife almayın
bin çığlıktan daha ağırdır” (s.46)
Şiir evrenine tanık olduğunuz birinin hekim olduğunu öğrenince (beyin ve sinir cerrahisi uzmanı), gözleriniz kitabın sayfalarındayken insana ve doğaya olan duyarlılık düzeyini tartacak daha başka dizeler de arıyorsunuz.
Şaşırmıyorsunuz ama. Çünkü okuduğunuz şiirler, onun kendi acıları üzerine kıvrılan biri olmadığını ele veriyor zaten. Bu yeter diyorsunuz. Aradığınızı bulmanın keyfiyle devam ediyor kitaptaki yolculuğunuz böylece:
“bu yaşında
ateşin çıksa
senden çok üşüdüğümü bilemezsin” (s.41)
Bir hekimin kendisi için aşkın, edebiyatın ve sanatın incelttiği bir dünya kurması, böyle bir dünyanın verili dünyaya karşı esaslı itirazlar içermesi ve kendisini buradan sözcüklerle boşaltması ilginç gelmez mi insana?
Çevreyi ve olanları görüyorsunuz çünkü. Herkes derin! Dünyaya kendi kuyusundan bakacak kadar… İşte bu yüzden aradığım biri diyorsunuz.
“çocukça baktığında
doğru söylediğini anlıyorum
bana büyük gibi bakma” (s.86)
Diyelim adam makinacı; makinenin ıcığını cıcığını biliyor. Öğretmense, sorun size verili eğitim sisteminin kurallarını sular seller gibi anlatsın.
Ve/veya kulak burun boğaz hekimi ise alsın sizi östaki borusundan, örs, özengi, çekiç kemiklerine kadar her yeri gezdirsin. Çoğaltabiliriz örnekleri…
Ya gelin görün ki bu bilmekler bilmeye yetmiyor.
“bir tabak eksilince masada
eve yakışmayan hüzün oturur sofraya” (s.59)
İletişim zorluğu yaşanan birçok “derin insan” örneğinden sıyrılıp, şairin bende yarattığı çağrışımlarla İzmitli günlere düşüyor aklım.
Verem Savaş Dispanseri’ne, İzmit’teki… Orada görev yaptığı sırada tanıdığım, sonra birlikte şiirden sarhoş olduğumuz Behçet Aysan geçiyor içimin yangınlarından.
“Ben / içinde her yaştan çocuklar taşıyan bir şairim / ne zaman Madımak deseler / kül kesilir oyuncaklarım”
diye bağırıyorum arkasından… Duymuyor.
“bazen kendimizden hızlı koşan iç sesimize
güzel öyküler yazmalı insan
gözlerinde bir gökyüzü
altında ayışığı ile süslenmiş deniz
oyun oynadığın sokaktaki ev
demlenmiş çay gibi olmalı yaşam” (s.75)
Ama işte!
Altmışlı yaşlarındaki Ali Kurt’a, Sunuş Kitap’tan Eylül 2025’te çıkan ve 88 sayfadan oluşan bu ilk kitabı hakkında soracağım pek çok sorunun yanıtını,
Şiirimizin Yaşayan Yunus’u Ahmet Özer’in kapak yazısında bulunca seviniyorum doğrusu:
“Ali Kurt’un şiirlerinin bunca zaman gün yüzüne çıkmayışını iki nedene bağlıyorum.
Birincisi, şiir vadisindeki yürüyüşünü aralıksız sürdürmesi,
ikincisi de şiir deryasında yer alan milyonlarca şiirin yanına ekleyeceklerinin belli bir düzeye varışını beklemesi…”
İkna oluyorum…
“en güzel yerini şiirin
kadına bırakmış adam
çocuk kokusu sarmış evi” (s.87)
Yolun açık olsun şair!
Yüzünü sözcüklere daldır.
Şiirden daha derin bir deniz var mı?
Hayrettin Geçkin


