
Samsun Çocuk Bakım Yurdu
Sevgili Süleyman Yaçotaral, Hatay Çocuk Bakım Yurdu’nda çalışırken ben de İskenderun’da askerlik hizmetimi yerine getiriyordum. Diyarbakır Çocuk Bakım Yurdu’ndan gelmiştim, oraya dönecektim; kararımız öyleydi. Süleyman kanımıza girdi: “Samsun’a gidelim” diye. Yeni açılacak yuvanın her türlü işlemini biz yapacaktık. Evet, personel alımından yuvanın her türlü tefrişine kadar tarafımızdan yapılacaktı. Yapıldı da.
1976 yılı Haziran’ında oğlum Emrah doğdu, askerlik bitti; Emrah kırk günlükken geldik Samsun’a. Temmuz ayı demek ki.
Çocuk Bakım Yurdu’nun elektriği, suyu bağlandı; sonra eşya almaya başladık. Birçoğunu Süleyman ve ben taşıdık: masa, sandalye, ıstampa, lazımlık, oyuncak, kantar vb. eşyayı, yani bir eve ne lazımsa, bir de resmi daireye…
Personel alımını yaptık: sınavlar, mülakatlar, ve sonunda alınan personelin eğitimi. Bizler ve üniversiteden öğretim üyeleri anlattıkça o heyecan bizden personele de geçti. 22–24 yaşlarında gençlerdik; personelimiz de bizden biraz küçük ya da bizimle aynı yaşta.
Eğitimler devam ederken Devlet Hastanesi’nde kalan terkedilmiş altı çocuk alındı yurda; el bebek gül bebek büyüyorlardı. Çocuk sayısı ve personel sayısı giderek arttı.
Özyönetim dedik: herkes görevini yapacak, eleştirisini de. Öyle de oldu. Her ay toplantılar, toplantılarda kendimizi ve birbirimizi eleştirmeler… Çünkü yok birbirimizden farkımız; ben sosyal hizmet uzmanı, diğeri çocuk bakıcısı; birbirimizden çok şey öğrendik.
Gençliğimde TBMM bahçesinde bulunan Ankara-Çankaya Halkevi’ndeki yönetim odamızın duvarında çerçeveli bir yazı/düstur asılı idi:
“Öğretirken öğren, öğrenirken öğret.”
Bu prensibi hâlâ koruyorum. 12 Eylül o Halkevini yıktırdı, ki tarihi bir binaydı ama fikirlerini yıkamadı…
Kimler geldi, kimler geçti? Süleyman (Süleyman daha sonra SSY Bakanlığında şube müdürü, SHÇEK’te daire başkanı, SHÇEK Genel Müdür vekili, Aile Araştırma Kurumu Başkanı, Başbakanlık Özürlüler İdaresi Başkanı oldu. Bu son görevi sırasında da bizi bırakıp gitti), Ali, Meral, Nermin, Mustafa, Necati, Durmuş, Güven… Daha sayayım mı? Kimseyi unutmadım ama herkesi de yazmadım.
Stajyerler de geldi: Bülent, Şevket, Rıdvan, Selma, Kıymet, Günay, Ahmet, Selami, Sema, Sunay, Vedat, Şerafettin… Hadi saymayayım, çok daha.
Ya ziyaretçiler… Genç bir çocuk geldi; aynı dönemde okumuşuz, Kastamonu’ya atanmış, görmek istemiş. Büyük olasılıkla üst düzey yöneticilerimiz önermiştir: “Git gör”, diye. Tanıştık Bülent İlik’le (bilmeyenler için açıklayayım, daha sonra SHÇEK Genel Müdürü oldu bu arkadaşım)… UNICEF temsilcileri, valiler, bakanlar, devlet başkanları, başbakanlar, sanatçılar…
Çocuklarımız türkücü Recep Kaymak’tan “Aldırma Gönül”ü istemişler; adam ilk defa söyledim, söyleyebildim diye çok sevindi. Seyyal Taner, Cenk Koray… Cenk Koray bir de selam söyledi TRT-TV ekranından: “Çocuklara söz verdim”, diye. Daha birçok sanatçı… Behice Boran’dan selam bile gelmişti.
UNICEF temsilcisi ABD’den gelecekmiş; Vali çok sıkıştırdı:
“Aman çocuğum, mahcup olmayalım, bir hata olmasın!”
Ben de:
“Vardiya değişiminde gelmesin yeter” dedim ama maalesef o saatte geldiler.
0–2 yaş grubunda altlar değişiyor, durum felaket; adamdan özür diledim ve olayı anlattım. Beni tebrik etti ve duvarlara elini sürerek:
“Kalite kalite… Her yer mükemmel. Hizmet kendini gösteriyor.”
dediğinde, valimizin yüzüne baktım; çok mutlu görünüyordu.
Aynı Vali, 12 Eylül’ün asker SSY Bakanının geleceğini duyunca beni tembihledi:
“Adam çok yaşlı, her bölümün ışıklarını aç, adamın gözü de görmüyor, göreyim seni. Ha bir de şişman personel varsa gözüne gözükmesin!”
Neyse, Bakan geldi. Ben, Vali ve diğer kişiler gezdiriyoruz. Adam girdiği her yerde ilk iş elektrik düğmelerine basarak ışıkları söndürüyor. En aşağıda mutfağa girdik, soğuk hava deposunun kapısını açtı ve sonunda patladı:
“İnsaf ya! Yanmayan bir ampulünüz var mı?”
Şimdi olsa derdik de (!). Valiyle göz göze geldik:
“Sayın Valim emir verdi, adam yaşlı gözü görmüyor, bütün her lambayı aç” dedi diyemezdim, demedim de. Neyse ki sadece onu eleştirdi.
Gazetecilerle aramız çok iyi olduğu için sanatçıyı kapan bize geliyor, haber yapıyorlar. Biz de onlara hizmetin tanıtımı için uygun sözler söyletiyorduk. Bu konu için valilikten aldığımız yetki ve onayla demeç de verebiliyorduk, bu bizi çok rahatlatıyordu.
Valilik dedim de, broşür fotoğraflarında gördüğünüz sloganları (kreş ve gündüz bakımevleri açılmalıdır – sosyal hizmetler kurumu kurulmalıdır – çocuk parkları açılsın vb.) afiş olarak da yaptırmıştık. Bunları asmak için savcılık iznini almışız, akşam asıyoruz; gündüz işimiz çok diye ama vatandaşın biri afişlerde ÇOK-DER sözcüğünü TÖB-DER sanıp polise ihbar ediyor.
Her türlü itirazımıza rağmen bizi derdest edip Emniyet Müdürlüğü’ne götürüyorlar. Sağlık Müdürlüğü’nden derneğimiz üyesi arkadaşlar Ahmet, Mehmet, ben, Mustafa, Süleyman hasta olduğu için yerine kardeşi Selami ve bizim birçok erkek personelimiz.
Vali Bey Süleyman’a olayı anlatıyor:
“Bizimle ilgisi var mı bunların?”
El cevap:
“Yok efendim, bunlar çocukları koruma derneği.”
Herhalde personelimiz dese hemen bıraktırırdı hepimizi ya da soruşturma…
Kemerlerimiz, ayakkabı bağlarımız alınıyor, eve haber gidiyor, az sonra sıcak ekmek içinde nevaleler geliyor, bir personelimizin babası bekçi o getiriyor. Mehmet itiraz ediyor, polislere:
“Kemerleri neden alıyorsunuz? Kendinizi asmamanız için… Manyak mıyız biz?”
Sabah göreve gelen polisler, yerde duran afişlere ve bize gülerek bakıyorlar. MC dönemi, geleni gideni, selamları yazdık ya:
“Yaşasın Çocuklar” temalı hafta düzenlemişiz, başbakandan, Alparslan Türkeş’ten falan kutlama telgrafları geliyor.
Biz 24 saat sonunda mahkemeye çıkıyoruz. Birkaç avukat bizi savunacak. Lafa başlar başlamaz hâkim:
“Karıştırma anayasayı filan, uğraşma boşuna!”
diye avukatı susturdu ve takipsizlik kararı verdi. Ama arkadaşımız Ahmet Sarı’da silah vardı, korka sıkıla hâkim çıkarken sorduk:
“Efendim silah?”
“Ya adamın ruhsatlı silahı, bize ne? Gidin alın emanetten.”
Samsun Fuarı… Çok hareketli bir yerdi. Burada bir pavyonu da biz aldık, “Çocukları Koruma Derneği” olarak. Karikatürcüler Derneği, Çırak-Der, Evrim Oyuncakları vb. birçok kuruluşla irtibat kurarak güzel bir “Yaşasın Çocuklar” pavyonunu açtık.
Bir anı geldi aklıma. O zamanlar çok meşhur olan ve yurt içinde ve yurt dışında da tanınan “Sağra” firması da yanımızda pavyon komşumuzdu. Sanıyorum Ünal Bey’di adı; ama sonradan Sağra’nın patronu olduğunu öğrendiğim bu kişi geldi, sergimizi gezdi, bizi kutladı:
“Siz solcu musunuz?” dedi; gülüştük.
“Çünkü başkası uğraşmaz bu işlerle” dedi ve gitti.
Ertesi gün koca bir tabakla Sağra ürünleri gelmeye başladı bizim pavyona. “Hayırdır?” dedik; devam edince “Patronun emri” dediler. Bir ay boyunca her sabah geldi o ikramlar…
Şimdiki adıyla “Süleyman Yançotaral Çocuk Yuvası” olan Samsun Çocuk Bakım Yurdu, 0–6 yaş grubu çocuklara hizmet veriyordu. Altı yaşını bitirenler yetiştirme yurtlarına gidiyordu. Biz o zaman bölgede tek kuruluş olduğumuzdan, kızlar Sinop’a, Gümüşhane’ye; erkekler Amasya, Sivas, Ordu gibi geldikleri illerin yurtlarına gidiyordu.
ÇOK-DER olarak bu çocuklarla irtibatı kesmemeye çalışıyorduk; bayramlarda, yeni yılda kart ve kitap hediyeleri göndererek kendimizi anımsatıyor, başları sıkışınca arasınlar istiyorduk.
Nitekim ilk arama Sinop’tan oldu:
“Ali abii, ne olur Müdür Baba’ya söyle, saçımızı kestirmesin!”
Mesajı alınca Sinop Kız YY Müdürü Fehmi Baba’yı aradım. Hâl hatır sorduktan sonra kızlarımızı sordum:
“Aman hocam, onlar çok hassastır, bazı kuruluşlarda izinden gelenlerin saçlarını sıfıra vururlar, biz hiiç yapmadık böyle bir şey.”
Çok hoş bir insandı Fehmi Bey:
“Mesaj alınmıştır. Merak etme!”
Ama ömrü yetmedi. Yo yo, yaşıyor sanırım da; o da 12 Eylül, adını anmayayım, Devlet Başkanı ziyaretinde yarı heyecandan:
“Burası mail-i inhidam” (yıkılmaya meyilli)
sözünü duymadığı veya anlamadığı için:
“Görevden alınsın ve Sinop Kız YY kapatılsın!”
emrini verip gitti… Evet, kapandı, kapandı, ama biz, o dönem Genel Müdür vekili olan Ertan Kahramanoğlu, Süleyman ve ben Sinop’a gittik, Fehmi Bey’le birlikte çözüm aradık, gönlünü aldık, ama ne yazık ki sonunda kapandı ve kızlarımız Sakarya, Kdz. Ereğli, Rize illerine gittiler.
Şube müdürlüğüm sırasında ve müfettişlik görevimde birçoğu ile karşılaştım. Ama sonra Sakarya depreminde melek olanları duydum, melek gibiydiler. Birinin babasını jandarma zoruyla getirtmiştim (evlat edinme işlemi için). Çocuğu yanımıza getirdiler, babaya nasıl koşacak derken geldi benim kucağıma, zorla oturttum babasının kucağına. O bir melek artık!
Üzücü olmayanlar da var… Beden eğitimi öğretmeni olan Gülşah arkadaşı ile Ankara’da bizi ziyaret etti; terasımızda birlikte kahvaltı yaptık. Bir başka kızımız da Kdz. Ereğli’de Ahmet babası ile dertleşirken benden tedirgin oldu. Ahmet Hasan Eroğlu anlattı, rahat konuşabileceğini söyledi. Konuşurken kızımızı tanıdım yavaş yavaş. Bütün arkadaşlarını sordum, çok şaşırdı, beni hatırlamadı ama mavi gözlü uzman ablasını hatırladı; birden fırladı, geldi, sarıldı:
“Benim asıl babam senmişsin!”
diye. Ahmet’in pabucu damda tabii. Sonra Ankara’dan evdeki fotoğraflarını getirttim, çok mutlu oldu. Fabrika Lokalinde bizi yemeğe davet etti…
Evet, bayram değil, seyran değil, Ali Bey kardeşim nereden çıktı bu anılar diyorsunuz ya, ya da bana öyle geliyor. İki gün önce bir arkadaşım, Samsun’dan çocuk bakıcısı Meral, beni bir gruba dâhil etti. Bir bakiim diye girdiğim grup: Samsun Yetiştirme Yurdu.
Bizim orada olduğumuz dönemde eski yapı bir konakta hizmet veren Samsun Namık Kemal Yetiştirme Yurdu ve o dönemde yer seçtiğimiz, bizden çok sonra yapılan Yaşar Doğu Yetiştirme Yurdu’ndan ayrılan çocukların kurduğu bir grup. İncelemeye başlayınca personelimiz de olan Ulviye Hanım’ın ve aynı dönemde YY Müdürü olan Hüseyin Cömert arkadaşımın vefatları beni çok üzdü. Söylene söylene sayfada dolaşırken birden karşıma “o” çıktı. Sevincimi anlatamam…
Buraya kadar anlattıklarımın hepsi bu nedenleydi, yazımın asıl konusu budur…
Bir gazeteden 12 Ekim 2023 tarihli İHA’nın bir haberi:
“Annelik yaptığı yuva çocuklarıyla 35 yıl sonra buluştu.”
Samsun Çocuk Bakım Yurdu’nda çocuk bakıcısı olarak görev yapan Ayşegül Öztürk’ün kendi çabası ile düzenlediği bir etkinlikle yetiştirdiği çocuklarla buluşmasını anlatıyordu.
Çok mutluluk duyduğum bu haber aldı beni, götürdü ta açılış gününe, sonra yavaş yavaş büyüyen Kuruluş’la ilgili anılarımıza. Bu personel, çok sevdiğim bir arkadaşımın kardeşidir. TÜS-DER’de birlikte çalıştık, Sağlık ve Sosyal Yardım Müdürlüğümüzün elemanlarıydık.
12 Eylül’de 1402 Sayılı Yasa ile görevine son verilen arkadaşımız Mehmet Tarakçı, gemilerde sağlık memuru olarak yıllarca çalıştıktan sonra Ordu İl Sosyal Hizmetler Müdürü olmuştu. İşte onun kardeşi… Ayşegül ile tanışmamız sosyal serviste oldu. Arkadaşlarla otururken geldi, tanıştık.
Sınava girecek, tabii kazanırsa bizde çalışacak ama ilk olarak:
“Ayşegül, artık kuzu ve yumurtalar senden!”
diye takıldım; hemen itiraz etti. Ben her karşılaşmamda bunu anımsatıyorum. Şaka olduğunu anlamıştı.
Ayşegül, saf, temiz, güvenilir, dik duran, çalışkan bir personelimiz oldu. Bu haber paylaşımının altına da şunları yazdım:
“Ya Ayşegül, sen ne güzel bir çalışma arkadaşımızdın! Saf, temiz, çalışkan… Ne mutluyum ki seni tanıdım! Yaptığın işlerle de hep gurur duydum. İlk geldiğin gün gözümün önünden gitmiyor… Çok yaşa sen!“
Ayşegül Öztürk:
“Ölmeden böyle bir buluşmanın hayalini kuruyordum. Bu birliktelik beni kırk yıl öncesine taşıdı. O günlerde şarkılar söyleyerek büyüttüğümüz çocuklarımız ülkenin dört bir köşesine dağıldılar. Onları toparlama konusunda neler yapabileceğimi uzun yıllar düşünmüştüm. Anne baba sevgisinden uzak büyüyen çocuklara o günlerde elimden geldiğince bu duyguyu vermeye çalışmış, onları bu duygudan mahrum bırakmamaya özen göstererek kurumsal görevimizi noktalamıştık. Hepimizde yer edinen öyle anılar var ki… Yıllar sonra onları bir arada görebilmek, onlara dokunabilmek, bugünkü durumlarına tanık olabilmek, yetişkin hâlleriyle onlara sarılabilmekti amacım. Bu buluşma hayatımın belki de bir dönüm noktası oldu.”
Ayşegül Öztürk 2021 yılında emekli olmuş. Haberi okudum ve Ayşegül’ü aradım, adımı söyler söylemez:
“Müdürüm!”
diyerek ağlamaya başladı. Benim de gözlerim doldu, kutladım onu…
Hayatının dönüm noktası bu Kuruluş’a geldiği gün başladı sanırım. Her zaman gurur duyduğumuz bu hizmeti bu arkadaşlarla verdik. Ayşegüller çoktu yanımızda. Güç verdiler bize, anladılar bizi, tanıdılar. Birlikte yürüttük bu hizmeti…
Acısıyla tatlısıyla yedi-sekiz yıl geçti orada (Merzifonlu 7, 8, Hasan Paşa gibi oldu; benim 7, Meral’in 8 de ondan). Telefon çalar, bir personel:
“Ali Bey, Hasan yine uyuyamıyor.”
der; hemen giyinir, doğru Hasan’ın yanına, ufacık yatağına sığışır, kolumda uyuturum. Ulaaa!
Şimdi baktım, Ayşegül’ün de olduğu toplu fotoğrafına, benden yaşlı bir adam olmuş. Kafada saç yok. Bir başka gün personel gelir, oturur konuşuruz; çocukların sorunlarını anlatırlar, ne yapmaları, nasıl davranmaları gerektiğini sorarlar. Sıkıntılar da olurdu.
Meral tutturur:
“Her bayram bebeklere yedi yeni şey giydirme adettir.”
Satın almalar dert, bir dert de aynı olmayacak giysiler. Esnaf bıkardı ama anlaşırdık, bir örnek giydirmemeye özen gösterdik hep. Terzimiz Fehmi neler dikti neler… Çocukların mayolarını bile o dikerdi…
Ama bir bayram, Müdürüm Süleyman ve ben, bir örnek gri-siyah ince çizgili, aynı terziden çıkmış yelekli elbisemizle tören yürüyüşünde uzmanların dalga konusu olmuştuk. Birbirimizden habersiz giyinmiştik oysa… Devletin verdiği kumaşı Sümerbank’tan almaya giderken (Evet, bir zamanlar hepimizi sarıp sarmalayan, kollayan bir Sümerbank’ımız vardı), Süleyman bana:
“Sen kendine ne alıyorsan aynısından bana da al.”
dedi. Aynı terzi de dikince komik olduk…
Tüm bu çalışmalarla biz mutlu, huzurlu bu hizmeti sunduk. Kışın bahçeye çıkamayan çocuklar için ne yapabiliriz? Personelle tartışıp bir bölümü oyun odası yaptık, rengârenk otomobil lastikleri, birlikte duvarlara hareketli sevimli balinalar kontrplaktan, çok amaçlı salona evcilik oyunu için içine insan girebilecek büyüklükte ev…
Ha, bu evi yaparken bir müracaatçı gelmiş, ille de müdürle görüşeceğim diye ısrar ediyor. Beni gösteriyorlar, inanmıyor çünkü bir başka Ali ile elimizde testere-çekiç ev yapıyoruz. Gidip makama oturunca inandı benim müdür olduğuma.
Evet, yitirdiklerimiz dışında kalan yukarıda saydığım isimler, ben dâhil, emekli olduk. Köşelerimizde yaşama devam edip anılarla yaşıyoruz. Gidenleri anıyoruz.
Orada saydığım, çalıştığım, stajlarını değerlendirdiğimiz gençler hepsi bir yerlere geldiler ve benim gibi emekli oldular. Hepsini tek tek selamlıyorum. Yaşayanları ve bırakıp gidenleri saygıyla anıyorum…
(Umarım bir gün bir Ayşegül daha vesile olur da mesleki çalışmaları da ayrıca yazarım.)
Ali Erkan Güneri
Sosyal Hizmet Uzmanı





