Askerin Türküsü

Olmadı işte. Bütün gece uyuyamadım. İzlediğim bir film yüzünden.
Askerin Türküsü!
Film, Grigori Çuhray’ın yönettiği 1959 yapımı.
Rusça.

Film; yönetmenin Lenin Nişan’ına laik görülmesi, BAFTA En İyi Film Ödülü kazanması (1961), Cannes Film Festvali-Özel Jürü Ödülü alması, San Francisco Uluslararası Film Festivali-Golden Gate En İyi Fim Ödülü’ne değer görülmesi ya da San Francisco Uluslararası Film Festivali-Golden Gate En İyi Yönetmen Ödülü alması, dahası En İyi Özgün Senaryo dalında Akademi Ödülü kazanmasıyla açıklanacak gibi değil.

Film bütün bunlardan çok fazla. Bunların hiçbirine sığmayacak kadar hem de.

Gücüm olsaydı bu filmi yeryüzündeki bütün insanların izlemesini sağlayacak bir yol, bir yöntem peşine düşerdim.

Birtakım ödüller verilerek film sanki sınırlanmış, diğer filmlerle eşitlenmek istenmiş adeta.

Aslında film, yoğun bir sevgi, saflık ve temizlik üzerinden bir savaş eleştirisi.

Filme estetik açıdan hiçbir şey diyemem ama daha başında askerin savaştan dönemediğini açıklamak, filmin insanda yaratacağı sonsuzluk duygusunun önüne geçmiş bence. Ya da içimi yaraladığı için böyle düşünüyorum. Bana kalsaydı Alyoşa Skvortsov’un (Vladimir İvaşov) sonunu izleyicilerin düş gücüne bırakırdım.

Genellikle bir filmde insan bir karakterle özdeşleşir. Onun yerine koyar kendini. Ben öyle yapamadım: Başından sonuna kadar 19 yaşındaki telsizci Sovyet eri Alyoşa Skvortsov’un yerine koydum kendimi. Altmışı çoktan geçmiş halimle yaptım bunu. Ama annesi yerine de koydum filmle büyülenip dururken. O kadarla da kalmadım? Şura’nın yerine sonra; Alyoşa’nın bindiği vagona kaçak olarak binen o kızın yerine… Yakıştıramadınız mı? Bir sonsuzluk duygusu olarak Alyoşa ile Sura’nın aşkları sardı bedenimi. Sonsuz bir acıyla hem de…

Yaşam içinde beliren birtakım davranışlar filme nasıl da yedirilmiş. Seslendirme, çekimler, sahicilik harika…

Bir savaş filmi mi izledim, bir aşk filmi mi, bir ayrılık ya da özlem filmi mi? Çıkamıyorum işin içinden. Kaldı ki ben savaş filmlerini sevmem de üstelik. İnsanlığın bu ayıp yanıyla problemliyim çünkü. Peki, filmi savaş filmi olmaktan çıkaran ne?

Düşünüyorum yalnızca. Belki de düşünemiyorum. Gözümde zerre uyku yok. Alyoşa ve Şura’nın aşkları ile gecem ışıl ışıl.

Film, II. Dünya Savaşı sırasında annesi ile vedalaşmadan askere alınan ve tank saldırıları sırasında tek başına iki tankı havaya uçurarak generali tarafından madalya ile ödüllendirilen telsizci bir Sovyet askeri Alyoşa’nın öyküsü. Alyoşa madalya yerine annesini görmek ve onunla vedalaşmak için izin ister generalden. Bir de evlerinin çatısı onarılacaktır. Olaylar iki günlük tren yolculuğu sırasında gelişir.

Dışarı çıkıp yıldızlara baktım. Sessizliğini dinledim gecenin. Ay yorgun. Dünya yerinde duruyor. Tekrar oturdum masamın başına. Aklım filmde. Aklım Şura’nın trenden indiği ve Alyoşa ile ayrıldıkları yerde. Keşke Alyoşa askerliği bırakıp gitseydi Şura’nın peşinden diyorum. Ben yüzde bin beş yüz öyle yapardım. Aklım Şura’nın Alyoşa’dan ayrıldıktan sonraki adımlarında. Adımları nasıl da kısılmıştı Şura’nın. Kulaklarımda; Alyoşa’nın “Döneceğim anne!” sesleri.

Araya bir şiir dizesi giriyor: “Bir şiir savaşa karşı çıkabilir mi?” Sonra başka bir dize daha: “Savaş sussun hayat konuşsun.”

Düş halindeyim. Tanrı olsam bir günlüğüne ve bu filmi bütün insanlara izletsem. Çocukların sevgiyle büyümesinin önündeki bütün engelleri kaldırsam. Bütün silahları dünyanın dışında bir yere gömsem.

Kimse ölmese aşktan ölene kadar. Bu dize fazla geldi. Çünkü bir gün önceki konuşmamın içinde de vardı. Gereksiz tekrarlar yaptığım söyleniyor bu yüzden. Razıyım. Kimse ölmesin aşktan ölene kadar.

Sevgili insanlar! Biliyorum uykudasınız. Biliyorum Tanrı falan olamam bir günlüğüne bile olsa. Ama siz bir yolunu bulup bu filmi izleyebilirsiniz.

Hayrettin Geçkin

Dünya Tanık Ol Bize

Yükselen Alçak Değerler

 

Siz de fikrinizi söyleyin!